BUHÂRÎ ÇÖKERSE İSLAM ÇÖKER İFADESİNİ NASIL ANLAMALIYIZ?

BUHÂRÎ ÇÖKERSE İSLAM ÇÖKER İFADESİNİ NASIL ANLAMALIYIZ?

Islah davasında olan ifsad güruhu, Allah Rasûlü’nü ﷺ doğrudan tenkid ya da inkar edince “küfür”le itham edilip İslâm üzerine konuşup yazma iddialarını kaybedeceklerini bildiklerinden, Efendimiz’i dolaylı yoldan tenkid ya da inkar etme yolunu tercih etmiştir. Nitekim beş bin üç yüz yetmiş dört hadis rivayet eden Ebu Hureyre’yi tenkit edenlerin önemli bir bölümü Allah Rasûlü’yle ﷺ doğrudan hesaplaşmayı staretejik bulmayan mustagriblerdir. Yerli Oryantalizma diyebileceğimiz bu ameliye Oryantalizma’dan daha tehlikelidir. Oryantalizma doğrudan kâfirlere ait bir ameliye olduğundan okur tarafından öz-posa ayrımına tabi tutulur; Yerli Oryantalizma’da ise okur, yazarı kendinden kabul ettiğinden bu hassasiyeti yitirir. Nitekim Papa’nın “Kur’ân da tarihsel/eleştirel bir nazarla okunmalı” talebini “skandal” diye manşet yapan Haber7, dini ilimlerle alakadar olan pek çok akademisyenin aynı şeyi söylemesini ya görmedi ya da “bizimkiler Kur’ân’ı tenkit edebilir. Ama bir papa asla.” anlayışıyla müsamaha gösterdi. Hâdise insanların zihninde o derece karmaşık ki mustagribler ya da taraftarları sizi bir anda “hain” ilan edebilir. Zira “İslam Nizamı” iddiası olan cemaatler bile Kur’ân-ı Kerîm’deki ahkamın tarihsel olduğunu savunan bir akademisyen makamından ayrıldıktan sonra ardından “büyük hoca”, “büyük kahraman” diye ağıtlar yakabiliyor. Bu durumda ya Ümmet’i yönetenler, tarihselciliğin Kur’ân-ı Kerîm’e, “Hicri yedi asrın tarihi ortamında doğan ey Kitab! Senin dünyayı yönetme diye bir iddian olamaz. Bütün hükümlerin tarihseldir. Bu asrın insanlarını bağlamaz. Senin çağın kapandı!” dediğini bilmiyor, ya da bir kaç adamının atanmasının hatırına Allah’ın Kitabı’nın inkârına sessiz kalıyor. Biz bu halin “hüküm” faslını Ahiret’e bırakıp yolumuza devam edelim.
Müslümanlık iddiasında bulunan yerli Oryantalistler -haşa- “Allah Rasûlü ﷺ şu mevzuda hata yaptı, dolasıyla bu husustaki hadisine itibar edilmez.” demeleri durumunda etraflarında kimsenin kalmayacağını bildiklerinden, Yerli Oryantalizmaya has ‘bilimsel kaygılarla’(!) “Bu hadis Kur’ân’a aykırı” ya da “Ebu Hureyre’nin hadis rivayeti noktasında Hz Ömer’in duruşunu benimsemeliyiz” veya “Fazlurrahman’ın da önerdiği gibi ahkâm ayetlerini parçaçı-lafızcı değil, bütüncül okumalı” gibi cümleler kurup “neyi kasdettiklerini” farklı meclislerde, farklı şekillerde tevil edilebilecek bir muhtevada sunmaktadırlar.
Oryantalizma hedeflerine ulaşma noktasında Yerli Oryantalizma’ya nisbetle kendini daha başarsız bulduğundan -günümüzde- İslâm’la alakalı yıkıcı faaliyetleri Yerli Oryantalistler üzerinden yürütmektedir.
Kur’ân-ı Kerîm çok sayıda âyet-i kerîmede müminlere hem Allah Azze ve Celle’ye hem de Allah Rasûlü’ne ﷺ itaat etmeyi emretmektedir. Bu da muğâyeret bildiren “atıf vâv”ı ile yapılmaktadır. Allah’a itaat Kur’ân-ı Kerîm, Rasûlü’ne itaat de Sünnet-i Seniyye olarak anlaşılmıştır. Hükümleri istinbat etme açısından deliller tasnif edilirken Sünnet, Kur’ân-ı Kerîm’den sonra ikinci sırada zikredilmiş, Sünnet’in “hüccet” olduğunda icma edilmiş, Müctehitler de içtihatlarını bu bağlamda yapmıştır. Dört mezhebin fıkıh kitaplarındaki hükümlerin önemli bir bölümü İmam Buharî’nin rivayet ettiği hadislere dayanmaktadır. Bu yüzden Buhârî çökertilirse fıkıh, tefsir kitapları da çökertilmiş olacaktır. Dün nasıl Allah Raûlü’nü tenkit etmeye cüret edemeyenler, faaliyetlerini sahâbe üzerinden icra ediyorduysa, bugün de bu faaliyetlerin bir kısmı Buhârî üzerinden yürütülmektedir.

MUSTAGRİBLER NE SÖYLÜYOR, DAHA ÇOK HANGİ HADİSLERİ TENKİD EDİYORLAR?

İmam Buhârî’yle alakalı ifadelerin bir kısmı tenkid, önemli bir bölümü de “iftira” kapsamında mülahaza edilmelidir. İftiralardan biri onun “Farisî” yani İranlı olduğu, Farisilerin müslümanların kılıcıyla dağılan imparatorluklarını yeniden canlandırmak için başvurdukları yollardan birinin İslam’ı müslüman görünümlü şahısların ilmi(!) çalışmalarıyla içerden tahrif edip yıkmayı amaçladığı, bu bağlamda en müessir çalışmayı da “uydurma hadisleri” ihtiva eden eserini “el-Camiu’s-Sahîh” adıyla ilim dünyasına arz eden Buhârî’nin yaptığı, iddiasıdır.
İmam Buhârî’nin Hz. Ömer zamanında tarihten silinen İran İmparatorluğu’nu yeniden kurmak için uydurduğu hadislerle İslam’ı çökertmek istediği iddiası tarihte uydurulan en büyük yalanlardan biridir. Öncelikle bilinmelidir ki, İmam Buhârî Farisi değil, Türk’tür. Bugün Özbekistan sınırları içerisinde yaşayan Buhâra’da dünyaya gelmiştir. En bilinen talebesi ve el-Câmiu’s-Sahîh’in en meşhur ravisi Ebû Abdillâh Muhammed el-Firebrî (v.320) de Ceyhun ile Buhâra arasındaki Firebr (Ferebr) köyünde doğan bir Türk’tür. Günümüzdeki Buhârî metinleri onun rivayetleridir. İkinci olarak Buhâra halkı kendi isteğiyle İslâm’a girmiş ve müslümanlar onların ne mallarını ellerinden almış, ne de yurtlarından sürgüne göndermiştir. Niçin İslam’a kin duysunlar?
Muhal farz… İmam Buhârî İranlı olsaydı, Hz. Ömer aleyhinde, Farisiler lehinde hadisler uydururdu. Lakin o el-Camiu’s-Sahîh’te “Menakib-u Kureyş” diye müstakil bir babta Kureyş’le alakalı hadisleri rivayet eder. Allah Rasûlü’nün ﷺ “إن هذا الأمر في قريش /Bu Hilafet meselesi Kureyş’tedir” diye başlayan hadisini nakleder. Allah Rasûlü, ﷺ “ الائمة من قريش /İmamlar/devlet başkanları -daha iyisi yoksa- Kureyştendir.” buyurdu; İmam Buhârî de bu rivayeti eserine aldı. Buhârî’de Ensârı, Muhaciri öven çok sayıda hadis var. Neden? Çünkü İmam Buhârî intikam duygusuyla hareket eden bir Farisî değil, ömrünü İslâm’a hizmete adayan bir mümindi.

Buhârî Muhalifleri’nin Fikrî Nesebi Ya Şia’ya Ya Oryantalizma’ya Dayanır

İmam Buhârî’ye yöneltilen tenkitlerin/iftiraların bir diğeri ise, onun eserinde akla uymayan hadisleri rivayet ettiği iddiasıdır. Bu bağlamda örnek gösterilen rivayetlerden biri “Benî İsrail olmasaydı et kokmazdı.” hadisidir. Bu bâbda tenkit mevzu olan bütün hadisleri şerh eden muhaddislerimiz neyin, nasıl anlaşılması gerektiğini, hadisteki Murad-ı Rasûl’ün ne olduğunu beyan etmişlerdir. Mustağriplerin idrak marazı ise, kendi ilmî ve fikrî cehdlerinin bir sonucu değil, Oryantalizma’nın tesiriyledir. Çünkü bunların neredeyse tamamı Buhârî-i Şerif’i bir defa okumamıştır. Buhârî okumayanların bu hadisleri bulup onlara itiraz etmesi ise muhaldir. İtiraz ettikleri hadislerinin izi sürüldüğünde tamamının Oryantalizma’nın kitap ya da makalelerinden araklama olduğu görülecektir. Nitekim Buhârî’deki Mescid-i Aksa ile alakalı hadislerin Emevilerin talebi üzerine İbn Şihab ez-Zühri tarafından uydurulduğunu, Mescid-i Aksa’nın Kudüs’te değil, Ci’rane’de olduğunu iddia eden akademisyen Mehmet Azimli’nin iddialarının izi sürüldüğünde yolunuz bir Şia klasiği olan Ya’kubi’ye ve Oryantalist Alfred Guillaume’a çıkmaktadır.

İnkârla İdrak Arasında

Mustağrabileri dinleyen avâmdan bir mümin, vehle-i ûlâda “Benî İsrail olmasaydı et kokmazdı.” meâlindeki hadisi akla aykırı bulup oryantalistlerin iddialarının doğru olduğunu düşünebilir. Eğer mustağribler gibi avâm da bu hadisleri Müsteşriklerden önce muhaddislerden dinleseydi inkar etmez, idrak ederdi. O hâlde inkârla idrak arasında “akıl” değil, “cehalet” var. Buharî’yi, Cehele inkâr, ulemâ “idrak” eder.
Peki, hadis nasıl anlaşılmalı? Malum olduğu üzere Allah Teâlâ Benî İsrail’e pek çok nimet verdi, onlar da her nimete nankörlükle mukabelede bulundu. Nitekim Allah Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’de üç yerde Yahudilere “kudret helvası” ve “bıldırcın” gönderdiğini haber vermektedir.1 Onlara bu bağlamda stok yapmamaları da emredilmişti. Lakin Cumartesi meselesinde olduğu gibi Yahudi ilahi emre muhalefet etti, eti stokladı ve et koktu. Bu itirazlar yapılmadan asırlarca önce ulema hadisi şerh etti; neyin, nasıl anlaşılmasına dair ölçüleri belirledi. Buna göre, fıtratında cimrilik olan Yahudi, ilahi emre muhalefet edip eti biriktirince doğal olarak et koktu. Peki, neden Allah Rasûlü, ﷺ “Benî İsrail olmasaydı et kokmazdı.” buyurdu? Çünkü insanlar Yahudiler’in stoklama ameleyesine kadar et biriktirmemişlerdi. Zira eti koruyacak imkânlara sahip değillerdi. Hayvanı kesiyor ya da avlıyor, bölüşüyor, yiyorlardı. İlk defa eti biriktiren kavim Yahudi oldu. Biriktirdiklerinden dolayı da et koktu. Allah Rasûlü ﷺ Yahudi biriktirdiğinden dolayı et koktu demiyor, çünkü Yahudiden önce de insanlar eti biriktirmiş olsalardı et yine kokacaktı. Lakin Yahudi’den önce kimse eti saklamadığından dolayı böyle bir hadise meydana gelmemişti. Allah Rasûlü’nün ﷺ etin kokmasını Yahudi’ye isnat etmesi de ilk hadisenin onunla bilinmesi cihetiyledir. İnternet ortamında icad edilen bir hırsızlık nasıl emniyet kayıtlarında mucidin ya da ilk mücrimin adıyla anılırsa, etin kokması da ilk defa biriktirmeden dolayı kokmasına sebep olan Yahudi üzerinden anılmıştır. Yahudi ilk mücrimdir, patent ona aittir. Burada şu hususa da dikkat edilmelidir: Şeytan vermemeyi, Allah Teâlâ ise infak etmeyi emreder. Şeytan insana “Mal, vermeyince artar!” der, Allah ise “Verince artar” buyurur. Hadis-i şerifte, kestiği eti paylaşmayan Yahudi’nin elinde etin kokup, telef olması gibi zekâtı verilmeyen malın da aynı hükme maruz kalacağına işaret vardır. Yani Allah Rasûlü, ﷺ ümmetinin zenginlerine cimrilik yaparak servetlerinizi kokutmayın buyuruyor. Sosyal adaletin sigortası olan “İnfak”, “müsecccel cimrilik” olan Yahudilik üzerinden anlatılmaktadır.
Buhârî’nin, el-Câmiu’s-Sahîh’te Allah Rasûlü ﷺ ve diğer peygamberlere dair rivayet ettiği mucizeleri akla aykırı kabul edip reddedenler aynı mantıktan hareketle yarın Kur’ân Kerîm’de ölünün diriltilmesi, Hz. Musa’nın asâ ile denizi yarması, Hz. İbrahim’in ateşte yanmaması gibi mucizeleri de akla aykırı bulup reddedecektir. Bütün mesele ilk kapıyı kırmaktır. O ilk kapı da Sünnet’tir. Kur’ân-ı Kerîm’in murad-ı ilahiye göre anlaşılmasının teminatı olan “Sünnet” itibarsızlaştırılınca, Yerli Oryantalistler, Oryantalizma’ya dönüp, “Sünnet tamam, şimdi Kur’ân’la ilgili tenkitleri verin, Ona hücum edelim!” diyecektir.

el-Câmiu’s-Sahîh Üç Defa Tasnif Edildi

İmam Buhârî’nin el-Câmiu’s-Sahîh’i hayatında tamamlamadığı, kendinden sonra ikmal edildiği iddiası da tarihi hakikatlere aykırıdır. Çünkü tabakât kitapları İmam Buhârî’nin el-Câmiu’s-Sahîh’i tamamlayınca üç büyük imama; Yahya b. Main, Ali el Medînî ve Ahmed b. Hanbel’e arz ettiğini rivayet eder. Buhârî, eserini ulemâya arz edebildiğine göre el-Câmiu’s-Sahîh bitmişti. Yine İmam Buhârî, “Bütün kitaplarımı üçer defa tasnif ettim.”2 buyuruyor. Buna göre İmam Buhârî el-Câmiu’s-Sahîh’i bir defa değil, üç defa tasnif etmiştir. Yani ona yöneltilen bu tenkitler de ilmî değil, ideolojiktir.
Hiç bir âlim “Buhârî’deki bu hadis mevzudur.” dememiş, tenkid edenler ise onun belirlediği kriterler üzerinden onu tenkid etmiş, “Bu rivayet belirlediğin şartlara uymuyor” demiştir. Ümmet onun kitabındaki tüm hadislerin sahih olduğu noktasında ittifak etmiştir.

Oryantalizma’nın İslâm Mahallesindeki Yâverleri

Burada meseleyi kökünden fasl edecek bir cümle kurmak gerekirse şunu söylemek icab eder: Buhârî’yi orantısız bir şekilde tenkid edenler ya müsteşriklerdir ya da onların şakirtleri mesabesinde olan müstağribler… Biri, İslâm’dan nasipsiz, diğeri ise nasipsizlere intisab etmesi cihetiyle nasipsizdir… Bir köylü, bir inşaat ustası ya da bir mühendis kardeşimiz bir doktora muhalefet etse, “Bu tedavi yanlış, bu ilaçlar hurafe!” dese, bu durum doktorların icmasına halel getirir mi ya da bir vatandaş bu tedaviye “hurafe” dedi diye doktorlar oturup meseleyi yeniden inceler mi? Hayır. İşte, müstağriblerin İmam Buhârî’ye itirazları da bu kabilden hükümsüz ifadelerdir. Çünkü müstağribler muhaddislere nispetle avâmdır. Bu yüzden reddiyeler onlar esas alınarak değil, oryantalistler dikkate alınarak yazılmalıdır. Sultan dururken yâverle uğraşmak vakit israfıdır. Müstağribler, oryantalistlerin müslüman mahallesine saldığı yâverlerdir.

Dipnotlar

1- Bakara, 2/57; A’râf, 7/160; Tâ-hâ, 20/80.
2- صنفت جميع كتبي ثلاث مرات