TARİHİN AKIŞINI DEĞİŞTİREN ADAM: NECMEDDİN ERBAKAN

İlimle doğdu, “amel-i salih”le doğruldu, ihlâsla kemâl buldu bu Ümmet. “Oku” diye başlayan ilk ilahî buyruk her fetretin ilimle aşılacağını müjdeledi. İmam-ı Azam devleti sarıp sarmalayan 83 bin mevzuya Kur’ân-ı Kerîm ve Sünnet-i Seniyye’den cevap verdi; Müslümanların önünü açtı. İmam-ı Gazzalî, Meşşaî ve Batınî kuşatmasını kalemle yardı, ilim ve fikir tarihinin en büyük zaferlerini ulema kazandı. Haçlı ve Moğolların yakıp-yıktığı Anadolu’yu, Osmanlı’nın doğuşuna Mevlana ve Yunus hazırladı; Her biri “Yine İslam”, “Yeniden İslam,” “Yalnız İslam” diyerek milletin muharref dinlere ya da ideolojilere kaymasına mani oldu. Ekber Şah’ın Hint Kıtasından İslam’ı silme projesine İmam-ı Rabbanî “dur” dedi. Allah Azze ve Celle dinini, tahriften de, tedmirden de ulema ile korudu. Ulema, Efendimiz’e “üsve-i hasene”, Ümmet de onlara “Peygamber-i Ekber’in varisleri olarak baktı. Bir âlim bir şehre girerken onu binler karşıladı, binler uğurlardı.

Ulema Sultanların değil, sultanlar onların kapısında beklerdi. Şeyhülislam, bir fetvaya imza atarken Sultanın değil, Allah’ın rızasına nailiyeti esas alır, Sultanın zindanından değil, Allah’ın gazabından korkardı.

Devlet-i Aliyye zamanında Trabzon ve havalisinde Medreseler Müfettişi olarak vazife yapan Oflu Dersiâm Dursun Efendi, 25 Ekim 1923 tarihinde Of eşrafından 17 kişinin imzasıyla, Milletin İslamiyet’ten vazgeçmeyeceğinin ilanı mahiyetinde olan bir bildiri kaleme alır. Sebilu’r-Reşad Mecmuasında da neşredilen ve Batıla karşı Hakk’ın, Batı’ya karşı İslam’ın müdafaasını yapan bildiride Dursun Efendi, muhataplarına Anadolu’nun İslam’dan başka hiç bir yaşam şekline ya da nizama yâr olmayacağını ilan eder. Hayatta kaldığı müddetçe “milli hukukumuz olan
fıkhımızın yerine Garbın tefessüh etmiş değerlerini getirmek isteyen mukallidlere karşı mücadele edeceğinin altını çizer.” Müslümanlar ancak İslamiyetle terakki eder diyen Dursun Efendi, ilan edilen Cumhuriyet’le birlikte görevden alınır. Uzun zaman Of dışında bir yerde gözlerden ırak bir halde yaşamak zorunda kalır. Yıllar sonra köyüne dönüp kalem ve kelam cihadına kaldığı yerden devam eden Dursun Efendi’nin ders halkasında Muhterem Mahmud Efendi gibi alimler yetişir. Of’un bir dağ köyünü medreseye çeviren, zor zamanlarda bedel ödeyen fakat ulûm-u İslamiyye’yi okutmaktan geri durmayan Dursun Efendi hayatında da, vefatında da Of’ta hiç bir makam sahibine gösterilmeyecek derecede bir teveccühe mazhar oldu. Köyden Of Çarşısına indiğinde, evinden, dükkanından çıkan Oflular onun arkasında kemâl-ı edeple yürür, girdiği sokak miting alanı gibi olurdu. Ne zaman, nerede, ne söylemesi gerekirse bunu yerine getirme noktasında tereddüt etmeyen Dursun Efendi’nin Allah Azze ve Celle’den en büyük niyazı, dağılan Ümmet-i İslam adına meydan yerine çıkıp yeniden İslam Birliğini kuracak Büyük Ruhlu bir kahramanın zuhuruydu.

1969’larda sözleriyle mazlum yüreklere umut aşılayan bir isim öne çıktı: Necmeddin Erbakan… Âlimlerin ve velilerin büyük teveccühüne nail oldu. İslam’la alakalı olduğundan dolayı kaldırılan her ne varsa topyekûn hepsini dava eden Necmettin Erbakan Hoca’nın Devlet-i Aliyye’nin tarih sahnesinden çekilmesinden sonra siyaset kürsüsünde “Yeniden İslam” demesi Dursun Efendi için bir milat gibiydi.

1969’taki Karadeniz Gezisi esnasında Giresun’dan Trabzon’a doğru hareket eden Erbakan Hoca’yı yüzlerce Trabzonlu Giresun sınırları içerisinde karşılar. Gelenleri selamlamak için aracından inen Hoca’nın yanına biri koşar ve “Efendim! Şu ilerde Büyük Osmanlı Âlimi Oflu Dursun Efendi var, sizi istikbal etmek için buraya kadar geldi.” deyince, Hoca milletle musafahayı bırakıp hızlı adımlarla yanına gider, selam verir, elini öper. Ardından tarihe geçecek şu sözleri sarf eder, “Hocam! Ulemanın ayağına gidilir, ulema istikbal edilir. Bizim için niçin zahmet buyurup, buralara kadar yoruldunuz. Biz köye çıkıp, zât-ı âlilerinizi ziyaret edecektik.”. Hoca’nın zarafetine Dursun Efendi şöyle mukabele eder, “Necmeddin Bey! Hilafet-i İslamiyye kaldırıldı, Bilâd-ı İslam İngilizlerin çizdiği sınırlarla paramparça oldu. Çocuklar yetim, analar evlatsız kaldı. İffetler kirletildi. Medreseler kapatıldı, harf inkılâbıyla ulema tasfiye edildi. İslam’la milletimiz arasına büyük engeller kondu. Ezan susturuldu. “Asrilik” adı altında millet evlatlarına ahlaksızlık aşılandı. İslam düşmanlığına ilericilik, İslam’a gericilik dendi. Ben de ihtiyar bir adam olarak perişan bir halde bunları izleyip kahroluyor, “Ya Rabbi! Yeniden Siyaset cephesinde İslam’ı dava edecek bir kahramanı görmeden canımı alma!” diye yalvarıyordum ki, Anadolu’da senin sesin yankılandı. Ölüleri mezarda kan terleyen bir millet adına meydan yerine çıkıp, ‘Yeniden İslam birliği’ dedin. Hayatının son anlarını yaşayan bir ihtiyar olarak Allah Teâlâ’ya bu zuhûrdan dolayı hamd etme makamındayım. Biz buraya sizi değil, sizin şahsınızda temsil ettiğiniz büyük nizamı istikbal etmek için geldik.”

Erbakan Hoca Alparslan’ın cesaret, Hüdavendigar’ın şehadet, Fatih’in feraset, Abdulhamid’in devlet kürsüsüne çıktı; Orada konuştu. Orada büyük zaferlerin işaretini verdi. “Bedel ödemekten değil, gücümüzü son haddine kadar kullanamamaktan korkarım.” dedi. Heyecanını milletten, ruhunu ulemadan aldı. Mehmed Zahid Kotku, Mahmud Sami Efendi, Mahmud Efendi gibi veli zatların önünde kemal-i edeple oturdu; Millet evlatlarına, ancak İslam’ın ve onun bağlılarının önünde diz çökenlerin emperyalizmaya diz çöktürebileceğini gösterdi.

Erbakan Hoca, ülkesi madde planında kurtarılan fakat mana planında işgal edilen mazlum milletin, “Ya Rabbi! Bizi ekmeksiz, susuz bırak, lakin İslamsız bırakma” şeklindeki duasının bereketiydi. Geldi, yol açtı ve tarihin akışını değiştirdi. Yolu payidar, makamı Cennet olsun.