Yavuz Sultan Selim: İran’a: Evine Dön Âlem-İ İslam’a: Toparlanın, Geliyoruz!

Yavuz Sultan Selim, Ehl-i Sünnet’i himaye ve “İttihad-ı İslam”ı tesis etme ödevlerine memur olması itibariyle “matlûb” bir devlet başkanıdır. Siyasette olduğu gibi, velayette de ehramın zirve noktasıdır. Eğer Fatih Sultan, Allah Resulü’nün methine muhatap olmasaydı şüphesiz ki Devlet-i Aliyye’nin en ulu Sultanı o olurdu.

İlahi Himaye


Yavuz Sultan, hayatının her aşamasında ilahi himayeye muhatap olan, Hz. Musa gibi korunan bir devlet başkanıdır. Hz. Musa, gördüğü bir rüyadan hareketle Benî İsrail’e mensup bütün erkek çocukları katleden Firavun’un iktidar yıllarında doğmuş, onun sarayında büyümüştü. Yavuz da, babası Bâyezid’ın “veliyyulahd” olarak atadığı büyük oğlu Ahmed’in müstakbel devlet başkanlığı, kardeşler arasında zuhur edecek muhtemel bir taht kavgasıyla siyasi bir krize mahkûm olmasın diye doğacak erkek çocuklarının boğulmasını emrettiği bir zamanda dünyaya gelmişti. Yavuz’a kadar emri titizlikle yerine getiren ebe, Yavuz Sultan dünyaya gelince vicdan muhasebesine tutulur, Bâyezid’in emrini yerine getirme noktasında tereddüt yaşar. Boğmak için Yavuz’u defaatle kucağına alır fakat her defasında sevgisi kalbine akar, ahiretteki hesabı düşünür, elleri titrer ve “Allah’a yemin olsun ki bunu öldüremeyeceğim.” der, vazgeçer. Annesiyle anlaşıp babası Sultan Bâyezîd’e çocuğun kız olduğunu söyler. Bâyezîd de adını, “Selime” koyar. Yavuz sarayda uzun zaman “Selime” olarak bilinir. Ne var ki büyüdükçe kendisinde zahir olan erkek alametleri, kız kardeşlerinin ondan korkması,  zaman zaman onları tokatlaması ve her durumda şecaat arz etmesi görenlerde, “Bu nasıl bir kız?” diye merak uyandırır.

Selime’den Sultan Selim’e


Bâyezîd, bir bayram günü bütün kızlarını toplar, ilgili saray memuruna onlara helva ve meyva ikram etmesini emreder. Bu esnada, bütün kızların “Selime/Yavuz”dan tedirgin olduğunu, onun kız elbisesi içerisinde herkese meydan okuduğunu görür ve taaccüb eder. Selime, mutad hareketlerine devam ederken, bir anda bir arı zuhur eder ve diğer kızlar etrafında dönmeye başlar. Kızlar, arıdan korkar, kaçar. Selime ise, elini uzatır ve uçan arıyı yakalar. Hadise karşısında Bâyezîd’ın hayreti daha da artar. Çevresindekilere, “Bu, kız olamaz.” der. Tam bu sırada ebe söze girip, “Evet Sultanım! Bu kız değil, erkektir.” der. Bâyezîd ebeye, “Peki neden emrime muhalefet ettin, niçin onu öldürmedin.” deyince; ebe, “Alemlerin Rabbinden korktum. Seni de, kendimi de masum bir çocuğu öldürme vebalinden kurtardım.” şeklinde karşılık verir. Bunun üzerine Bâyezid; “Allah Teala’nın takdir ettiği mutlaka olacak, bundan kaçış yok.” der ve terbiyesiyle ilgilenilmesini ayrıca ona erkek kıyafetleri giydirilmesini emreder. Adını da Selim olarak değiştirir.[ref]Dahlan, el-Futuhâtu’l-İslamiyye, II, 139-140.[/ref]

Hz. Musa Gibi


Annesinin kucağında, sandukanın içerisinde, Nil’in sularında, Firavun’un sarayında korunan Hz. Musa, asırlar boyu devam eden Firavnî düzeni yıkmıştı; Yavuz Sultan’da sarayda, “Selime” adıyla korunacak, sultan olacak, sekiz yıllık saltanat hayatında seksen yılda başarılamayacak icraatlara muhatap olacak; Ehl-i Sünnet coğrafya’sını sarıp kuşatan Şia çemberini kırıp parçalayacak, İslam birliğini yeniden tesis edecekti. Osman Gazi ile başlayan ikinci sahabe dönemi, onunla bütün bir ümmeti kucaklayan bir yapıya kavuşacaktı. Bu yüzden Hz. Musa’yı himaye eden “kudret eli” onu da korudu.

Ümmetin Umudu, Hakk’ın Matlûbu


Bâyezîd yaşlanınca planladığı gibi devlet idaresini en büyük oğlu Ahmed’e bırakıp çekilmek ister; vezirlerini ve devlet adamlarını çağırıp onlara Ahmed’in “Veliyyulahd” olduğunu söyler fakat buyruğunu icrada muvaffak olamaz. Ne Bâyezid’in, ne de Şehzade Ahmed’in istediği olur. Mülkün sahibi, saltanatı sarayda “Selime” adıyla koruduğu Yavuz’a nasib eder. Çünkü o, ümmetin umudu; Hakk’ın matlubûdur. İran’da, Irak’ta, Anadolu’da Şia’nın baskısı altındaki bütün mazlumlar onun İslam Ordusuyla muhteşem yürüyüşünü beklemektedir. Parçalanmış ümmet yapısı onunla yeniden yekvücut olacaktır.

Ehl-i Sünnet’in En Zor Zamanları


Bâyezîd zamanında İslam ümmeti tarihinin en zor zamanlarını yaşamaktaydı. Endülüs medeniyeti göz göre göre tarih olmuş, binlerce Müslüman zorla Hristiyan yapılmış, direnenler ise şehid edilmişti. Endülüs’e, ne Memlükler, ne de Şah İsmail tehdidi altındaki Osmanlı ciddi anlamda yardım yapabilmişti. İslam, şarktan Şia, garptan da Haçlılar tarafından kuşatılmış, boğulmak üzereydi. Şah İsmail idaresinde yürütülen Ehl-i Sünnet’i çökertme hareketi ise, tahrib gücü itibariyle Haçlılarınkinden daha yıkıcıydı. Ehl-i Sünnet’e mensup Müslümanların yaşadığı şehirler Şah tarafından işgal ediliyor, Şialaşmaya direnenler ağır cezalara çarptırılıyordu. Mazlum halk can ve ekmek korkusuyla kalabalıklar halinde Ehl-i Sünnet’i terk edip Rafizi oluyordu.

Şah İsmail, istila ettiği bölgelerdeki Sünnî âlim ve devlet adamlarına hiçbir vicdanın kabul edemeyeceği şekil ve surette zulmetmekteydi. Mesela Şah Şirvan, mağlup bir halde, yanına getirildiğinde onu canlı canlı büyük bir kazana koydurup, pişirdi, etini de askerlerine yedirdi. İlahlık iddiasında bulundu, askeri zorla kendisine secde ettirdi. Devlet adamı, ulema ve halktan çok sayıda Müslümanı öldürdü. Manzara o derece dehşet vericiydi ki, Müslümanlarda, acem yurdunda Ehl-i Sünnet’e mensup tek bir âlim kalmayacak diye bir endişe hâkim olmuştu. Şah, nebbaşlık yaptı; Ulema ve Meşayıh’ın kabirlerini açtırıp çıkan kemikleri yaktırdı. Adamları -Trabzon’un nüfusunun on bin olduğu bir zamanda- Anadolu’da elli bin Müslüman katletti. Bâyezîd’in Vezir-i Â’zam’ı Ali Paşa, Şah İsmail’in adamlarıyla girdiği bir savaşta şehid oldu. Ezcümle Şah, söndürülemeyen bir ateş gibi İslam coğrafyasını yakıp kavuruyordu[ref]Dahlan, el-Futuhâtu’l-İslamiyye, II, 136-143.[/ref].

İman ve İrade Anıtı


Müslümanların İslam’ın geleceğine dair umutlarının tükendiği, Ehl-i Sünnet olmanın suç kabul edildiği bir zamanda Yavuz, devlet başkanı oldu. Trabzon valisi iken Şah İsmail’in gerek kendi şiirleri, gerekse de alevi şair ve propagandistlerle Anadolu’da büyük bir nüfuz kazandığını gözlemlemiş, kendi çapında önleyici tedbirler almış, zaman zaman da akınlar düzenleyip, zaferler kazanmıştı. Şimdi, bütün bu tecrübeyi, muazzam bir iman ve iradeyle İslam Çağı’nın başlamasına vesile kılacaktı.

Cihad Fetvası


Ulema, Şah İsmail’e karşı cihadın farz olduğunu bildiren bir fetva kaleme alınca Yavuz Sultan, Ebu Eyyüb el-Ensarî Hazretleri ve Meşayih’ın türbelerini ziyaret edip, dört yüz âlimin huzurunda cihad fetvasının okunmasının ardından İstanbul’dan Şah’a karşı sefere çıktı. Yolda yakalanan Şah’ın casusu Kılıç’la, İslam düşmanına karşı savaşmanın farz olduğunu bildiren fetvayı, bir harb ilanı olarak Şah’a gönderdi.

Mazlum Müslümanlar Yavuz Sultan’ın muzafferiyeti için dua ederken, Şialar da bütün fırkalarıyla Şah’ın etrafında toplanmış, kimi casusluk yaparak, kimi Şah’ın ordusuna adam toplayarak, kimi de Alevi Türkmenler gibi Yavuz’un komuta ettiği Osmanlı-İslam ordusunu iaşesiz bırakmak için güzergâh üzerindeki her şeyi yakıp harabeye çevirerek ona yardımcı olmaktaydı. Yavuz’un iman ve iradesiyle ilerleyen ordu iaşeyi ancak deniz yoluyla Trabzon üzerinden temin edebildi[ref]Osman Turan, T. C. H. Mefküresi Tarihi, II, 74.[/ref].

Çaldıran’da Bir Şecaat Abidesi


İslam ordusu Erzurum’a kadar ulaştı fakat Şah, Yavuz’un karşısına çıkmaya cesaret edemedi;  Osmanlı ordusu içerisindeki Türkmen Aleviler vasıtasıyla askeri kışkırtıp Yavuz’u İstanbul’a dönmeye zorladı. Şii eşkıyalar, Yavuz Sultan’ın çadırı önünde tezahüratta bulunup, gece de çadırına ok attılar. Allah Azze ve Celle’nin bir şecaat abidesi olarak yarattığı Yavuz, derhal çadırından çıkıp, atına bindi, askerin içine girip şunları söyledi: “Zayıflar, aile hasretine dayanamayanlar geri dönsün. Erkek olanlar benimle gelsin. Yalnız da olsam giderim.”[ref]Turan, a.g.e., II, 74.[/ref] Bu konuşma üzerine asker toparlandı. Bu arada Şah’a ikinci bir mektup yazarak onu tahrik etti; “Ülkeler sultanların namusudur. Sultanlar yabancıların memleketlerine izinsiz girmesine müsaade etmez.” Nihayet iki ordu, Tebriz yakınlarında Çaldıran ovasında karşılaştı (23 Ağustos 1514). İslam Ordusu, her yerde Şah İsmail ve ordusunu aramaktan yorgun düşmesine rağmen büyük bir zafer kazandı. Şah kaçtı, zevcesi esir oldu. Yavuz Sultan, Tebriz’e girdi, Şah’ın yıktığı medrese ve camileri yeniden yaptırdı. Ehl-i Sünnet’i vesayet altına alan Şia tehdidini büyük oranda ortadan kaldırdı.

Yavuz Sultan Tebriz’de uzun süre kalıp bütün bölgeyi Osmanlı coğrafyasına katmak istedi fakat Şah İsmail’le ittifak halinde olan Memluk sultanının saldırıları üzerine, “Ol mülhidi yok etmeden İran’dan ayrılmak zorunda kaldı.”[ref]Reisu’l-Küttâb Hüseyin, Bedâyi’ul-Vakayi, 435a.[/ref]

Safevi-Memlüklü Koalisyonu


İslam’a karşı organize edilen Haçlı saldırılarını durduran, garpta yeni İslam şehirleri inşa eden Osmanlı, bütün İslam âleminin muhafızıydı. Ne var ki onun bu konumu Müslüman halk nezdinde surûra sebep olurken, Safevi Devleti gibi, Memlükler’i de endişelendirmekteydi. Batı’da küffara karşı cihad eden Osmanlı İslam Devleti, doğuda Safevi – Memlüklü koalisyonunun tehdidi altındaydı. Koalisyon, Anadolu’da müşterek katliamlar yaptı. Yavuz Sultan, Osmanlı’nın küfür diyarında ilerlemesine mani olan bu duruma çare bulabilmek için ulema meclisinde Memlükler’in siyasi hamlelerini müzakereye açtı. Alınan karar gereği önce Bursa Kadısı Memlükler’e elçi olarak gönderildi fakat hükümdar tam bir diplomatik nezaketsizlik göstererek elçiyi hapsetti. Yavuz Sultan, hadise üzerine, ulemayı tekrar toplayıp Memlükler’e karşı seferin caiz olup olmadığını sordu, fetva istedi. Zenbilli Ali Cemali Efendi, “Mülhidlere yardım eden cezalandırılır.” şeklinde fetva verdi. Bunun üzerine Yavuz, ikinci büyük sefer için İstanbul’dan ayrıldı. Meselenin ciddiyetini anlayan Memlük Hükümdarı Sultan Gavri barış görüşmeleri için elçi gönderdi. Yavuz, Mısır elçisine Gavri’nin Mercidabık’ta (24 Ağustos 1916) hazır olmasını söyleyip, yola devam etti.

Sâhibu’l-Haremeyn’den, Hâdimu’l-Haremeyn’e


Yavuz Sultan, Mercidabık ve Ridaniye (26 Mart 1517) zaferleriyle Hilafet’in kapısını araladı. Mısır’ın fethiyle bütün Arap ülkeleri Osmanlı Devleti’ne dâhil oldu, İslam birliği yeniden kuruldu. Mekke ve Medine emiri de mukaddes şehirlerin anahtarını Sahibu’l-Haremeyn ünvanı ile Yavuz’a teslim etti. Fakat Yavuz, “Sâhibu’l-Haremeyn” ünvanını sûi edeb olarak telakki etti ve onu, “Hâdimu’l-Haremeyn” olarak değiştirdi.

Kendini, İslam’ım emir eri olarak kabul eden Yavuz Sultan, İttihad-i İslam’ı tesis ettikten sonra ikinci hamle olarak bütün himmetini cihana İslam’ı hâkim kılma noktasında topladı. Bu çerçevede Avrupa’nın fethi için hazırlıklara başladı. Böylece Osmanlı, yeniden asıl mecrası olan küffara karşı cihad vadisine yöneldi.

Yavuz Sultan’ın kendini bütün yeryüzü İslam yurdu oluncaya kadar cihadla mükellef gördüğünün en güzel ifadesi, Rodos seferine teşvik edilme sürecinde söylediği şu cümlede saklıdır: “Cihangirliğe alışmış iken siz himmetimi küçük bir adanın fethine hasretmek istiyorsunuz.”[ref]Turan, a.g.e., II, 79.[/ref]

İslam’a Adanmış Ömür


Yavuz Sultan, İslam’a adanmışlığın sembolüdür. Bir gün Şeyhulislam Zenbilli Ali Cemali’ye, “Bütün dünyayı fethetmekten ya da İslamlaştırmaktan hangisi daha makbuldür.” diye sormuş, “Müslüman yapmak makbuldür.” cevabını alınca, vezirine, bütün Hristiyanların Müslüman, kiliselerin de cami yapılması emrini verir. Şeyhulislam, emirden haberdar olunca Yavuz’a, fetvanın bu şekilde yorumlanamayacağını zira icbari olarak din değiştirmenin caiz olmadığını[ref]Bakara: 256.[/ref] ayrıca bu durumun Fatih’in ahitnamesine de aykırı olduğunu söyler.

Ümmet’in Medâr-ı İftiharı


Yavuz Sultan, İslam’ı çepeçevre saran çok yönlü kuşatmayı yarıp, dağıttı. İran’ı tabi sınırlarına çekilmek zorunda bıraktı. İslam âlemini tek sancak altında topladı. Onun bu hamleleri şarkta büyük bir sevince sebep olurken, Kuzey Afrika’da da makes buldu. Kabileler, devletçikler, İstanbul’a gelip Osmanlı hâkimiyetine girdiklerini bildirdi. Cezayir’de Hızır Reis/Barbaros Hayreddin Paşa, Yavuz adına para bastırıp hutbe okuttu. Daha sonra Cezayir Beylerbeyliği’ni bırakıp İstanbul’a geldi, bir nefer olarak Osmanlı donanmasına katıldı. Barbaros, bu ameliyle dünyaya, “ümmeti himaye etme gibi ulvi bir vazifeye memur olan Osmanlı Donanması’nda nefer olmak bir devlete başkan olmaktan daha mühimdir.” mesajını verdi.

Yavuz Sultan, mazlum ümmete umut oldu. İslam coğrafyası onunla özgür sabahlara doğdu. Mekke, Medine, Bağdat, Şam ve İstanbul onun zaferiyle bayram yaptı. Fakihler, müfessirler, muhaddisler onun muvaffakiyetiyle şükür secdelerine kapandı. Onu tebcil eden şiirler inşad edildi. Şah’ın gadrine uğrayan Hâce-i İsfehanî Farsça ve Çağatayça kaleme aldığı şiirlerinde onunla iftihar etti:

“Ey sevinç haberi getiren elçi! Muzaffer sultana şunu söylemeni dilerim: Ey âlemin Padişahı! Sen Mustafa’nın Şeriatı’nı dirilttin; dünya senin minnetin altında kaldı. Şeriat, Sultan Selim’in devleti sayesinde yoluna girdi.

Bu gün Allah’ın ve Muhammed’in halifesi gibi kudsi sıfatlar ancak sana layıktır. Şah İsmail’i kahramanlık gününde çökertmez ve başını almazsan Kıyamet günü eteğine yapışırım. Ey Dinin Yardımcısı! Gel ve putları kır. Rum tahtına acem ülkesini de kat.”[ref]Hüseyin, Bedâyi, 426b.[/ref]

Ezân-ı Muhammedî


Yavuz Sultan, bütün bunları sekiz yıla sığdırdı. Bu haliyle onlarca kerameti yanında herkese her an zahir olacak bir “tayy-i zaman” kerameti izharında da bulundu. Yavuz Sultan’a karşı hayranlığını gizlemeyen Yahya Kemal, “Ezân-ı Muhammedî” de İslam’ın bütün cihana hâkim olamamasını onun erken yaşta vefatına bağlar:

Emr-î bülendsin ey Ezân-ı Muhammedî

Kâfî değil sadâna Cihân-ı Muhammedî

Sultan Selîm-i Evvel’i râm etmeyüp ecel

Fethetmeliydi âlemi şân-ı Muhammedî.

Hasan Can!

Yavuz Sultan, İslam cihan hâkimiyetinin yeni bir halkası olacak büyük bir sefer için Ebû Eyyüb el-Ensarî’yi ziyaret eder ardından yola revan olur fakat hastalık müsaade etmez, geri döner. Son anlarında yanında Yasin-i Şerif okuyan nedimi Hasan Can’a, “Bu ne haldir.” diye sorar, Hasan Can’ın, “Şimdi Hakk’a teveccüh etme vaktidir.” demesi üzerine, “Hasan Can! Bunca zamandan beri beni kiminle biliyordun. CenÂb-ı Hakk’a teveccühümüzde bir kusur mu fehm eyledin.” der ve Hasan Can, “Selamun Kavlen… “[ref]Yasin: 58.[/ref] ayetine gelince ruhunu teslim eder.

ABD, ŞİA ve Yavuz Sultan


Siyasi ve iktisadi birlikteliğini kaybeden, her gün yeni bölünmelerle savrulan İslam ümmeti, ABD işgalleriyle oluşan kaosta zaman zaman büyük çaplı Şia tehlikesine maruz kaldı. Irak’ta başlayan Şia katliamları, Suriye’de vaka ı adiye haline geldi. Adı Ömer, adı Osman diye küçücük çocukların boğazları kesildi.

Bugün İran’ın Irak, Suriye ve Lübnan üzerinde kurduğu hâkimiyet, Bâyezîd zamanında Şah İsmail’in kuşatmasıyla ayniyet arz etmektedir. Dinî olmaktan daha ziyade siyasi bir teşekkül gibi faaliyet gösteren Şia, İran’ın siyasi gücünü de arkasına alarak hâkimiyet alanını her nevi cinayete başvurarak genişletme kararlığı içerisindedir. Reyhanlı’da patlayan bombalar, Irak ve Suriye’de İran’a itidal çağrısı yapan Türkiye’ye, “Ülke sınırları içerisine çekil” mesajı vermektedir. Şimdilik PKK kartını oynayamayan İran, seçime doğru daha spekülatif hamlelerde bulunabilir.

Yavuz Sultan Çağına Doğru


Anadolu’yu Rumeli’ye bağlayan köprüye “Yavuz Sultan Selim” adının verilmesiyle oluşan rahatsızlık ve akabinde yaşanan hadiseler, yapılan hakaretler, atılan iftiralar Yavuz Sultan adının bu gün hala ne kadar derin siyasi manalar taşıdığını göstermektedir. Yavuz Sultan ismi İran’a; “Artık Bâyezid dönemi bitti; Yavuz çağına girildi. Dolayısıyla Ehl-i Sünnet coğrafyasındaki katliamlara son ver ve derhal tabii sınırlarına çekil” demekte; İslam Âlemi’ne de, “Yakında İstanbul İttihad-ı İslam çerçevesinde önemli adımlar atacak, hazır ol.” mesajı göndermektedir.

İslam coğrafyasını Şia vesayetinden kurtaran ve tek bir sancak altında toplayan Yavuz Sultan, bu fevkalade ameliyelerinden dolayı Devlet-i Aliyye’nin perdelenmesiyle birlikte oluşan yeni dönemde ya muhtelif iftiralara maruz kaldı ya da nisyana terk edildi. Nitekim Cumhuriyet’in erken yıllarında İstanbul imar planı çizilirken yollar Sultan Selim Camii ve Türbesi’nin önünden ya da yakınından geçmeyecek şekilde hazırlandı. Çünkü Yavuz Sultan, sürekli canlanan bir tarih, bir irade ahlakı, bir şecaat abidesi, bir fitne imha istidadı, bir İttihad-ı İslam çağrısıdır. Ümmetin yeniden toparlanması onun manevi imametiyle olacaktır. Bu yüzden, şarktan garba kadar bütün Müslümanların çektiği acıları yüreğinde taşıyan, ömrünü onların selameti davasına adayan; “Bana, ’Sen, şuna buna niçin sataştın?’ diyorlar. Farkında değilim. Karşımda müthiş bir yangın var. Alevleri göklere yükseliyor. İçinde evlâdım yanıyor, îmânım tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeye, îmânımı kurtarmaya koşuyorum. Yolda biri beni kösteklemek istemiş de, ayağım ona çarpmış; ne ehemmiyeti var? O müthiş yangın karşısında bu küçük hâdise bir kıymet ifade eder mi? Dar düşünceler, dar görüşler!.. “Ben, cemiyetin îmânını kurtarmak yolunda dünyamı da fedâ ettim, âhiretimi de…” diyen Bediuzzaman, bu hususta ona ittiba etmiş, “Elhasıl, Sultan Selim’e biat etmişim, onun ittihad-ı İslamdaki fikrini kabul ettim.” demiştir[ref]Tarihçe-i Hayatı, 67.[/ref].

Osmanlı’yı bütün şekil ve ruh haliyle muhafaza eden cemaatin imamı Mahmud Efendi de, her Pazar sabahları “diriliş sohbetleri”ni Sultan Selim Camii’nde yapmış ve her defasında sarahaten, “Bizler dedemiz Sultan Selim’in manevi ordusunda birer neferiz.” diyerek onun müebbed imametine işaret etmiştir.

Yavuz Sultan Selim adının beklenen iman, fikir ve siyaset inkılabının muharrik ismi olması, küfür cephesini rahatsız ettiği kadar Müslümanlara ufuk vermekte, neyi, nasıl yapmaları gerektiği noktasında onlara yol göstermektedir. Garpzedelerin İstanbul nazım planıyla kör bir noktaya hapsettiği Yavuz Sultan Selim, bu gün bir köprüyle Anadolu’yu Rumeli’ye, yakın bir gelecekte ise Üsküp’ten Cava Adaları’na kadar uzanan İslam Âlemi’ni birbirine bağlayan yürek yollarının adı olacaktır. İşte o zaman küfür cephesinin mevcut nazım planlarıyla itibarsızlaştırdığı şekil ve suretler bütün ruh ve manalarıyla yeniden İslam Âlemi’nin alâmet-i farikası olacaktır.