Bilad-ı Şam Büyük İslam İnkılabına Hazırlanıyor

Onlarca yıl Nusayri zulmüne maruz kaldılar. Malları talan edildi, camilerdeki ders halkaları tehdit olarak algılandı. Çocukları yüksek binaların tepelerinden yollara savruldu. Anne karnındaki çocukları katledildi. Hama’da on binlercesi şehid oldu.

Son olaylar üzerinden ise bir buçuk yıl geçti. Butî’nin cennetlik olduğunu yeminle tevsik ettiği(!) Hafız Esed’in oğlu Beşşar, masum insanların üzerine bomba yağdırmaya devam ediyor. Halkın hak arama mücadelesi karşısında, hadiseyi yeniden düşünmesi gereken Beşşar, tam zıddı bir ameliyeyle içerde ve dışarıdaki hakperest Müslümanları silahla susturmakta ısrar ediyor.

Rejimin katliam ajandasını bilen Müslümanlar yola, “her şeye hazırız.” diyerek çıkmışlardı. Bir anda Özgür Suriye Ordusu oluştu. İslam gençliği ÖSO’nun tugaylarına koştu. Arkasına İran, Rusya ve emperyalizmayı alan Beşşar babası ve amcası gibi zafer kazanacağını düşündü fakat her gün yeni yenilgi haberleri aldı. Taburları, tugayları düştü, şehirlerde hâkimiyeti kaybetti. Elinde bir hava gücü kaldı. Onunla vurmaya devam ediyor.

Şam, Halep, Hımıs, … şimdilerde insanlık tarihinin, en şeni’ katliamlarından birine tanıklık ediyor. Çocuklar, kadınlar, yaşlılar feryat ediyor. Okullar, çarşılar boşalmış. Atölyeler, fabrikalar çalışmıyor. Şu fikir inhitatına bakın ki, tek bilgi kaynağı İran ve Hizbullah olan bazı Müslümanlar, bu vahşete duyarsız kalmakla yetinmiyor, mazlumları da Amerikancı olmakla itham ediyor. Şu mısra sanki tam bu hadiseyi izah etmek için söylenmiş: “Sorsalar mağdurunu gaddar kendin gösterir.”

Müslümanlara hitap eden gazete ve televizyonları idare eden yazar-çizer taifesinin bir kısmı, açıkça Esed’ten yana tavır alarak sadece zarfıyla İslam’la alakası olduğunu bir kez daha tescil eden İran’ı tezkiye etmeye devam ediyor. Hiçbir hadiseyi küçümseme amacımızın olmadığını, bütün bir âlem-i İslam’ı misak-i milli olarak kabul ettiğimizi ilanen söyleyelim ki, Bilad-i İslam’da birkaç şehit için nümayişler düzenleyenlerin bir kısmı, günde yüzlerce kişinin şehit olduğu Suriye cihadına karşı sükût orucuna büründü; hissetmiyor, görmüyor, duymuyor, konuşmuyorlar. Kur’an-ı Hâkim’in ifadesiyle, sağır, dilsiz ve kör oldular. Diğer bir grup ise hakikati tahrif ediyor, gaddarı mazlum; mazlumu da gaddar olarak gösteriyor. Camileri bombalayan, ulema, avam ayırımı yapmadan Müslüman’ın ya boğazını kesen ya da onu kurşuna dizen İran, Beşşar ve Hizbullah’ı hakperest; mazlum ümmetin, yıkılan camilerin, ırzına geçilen kadınların hesabını soran, Allah Azze ve Celle’nin adını yücelten Özgür Suriye Ordusu’nu ise Amerikancı olarak haber yapıyor: “Müşkül budur ki, suret-i haktan zuhur eder.”

Hakikat, ancak içerdekiler tarafından bu derece çarpıtılabilir. Hz. İsa adına İseviliği tahrif edenler, şimdi İslam adına hakikati tahrif etmekle meşgul. En zor zamanlarda dahi kardeşlerinin yanında yer alan, varını onlarla paylaşan, kıtalar arası yardım kafileleri düzenleyen bu ümmet, evi bombalanan muzdariplere, eşi ve çocuklarını kaybeden biçare kadınlara, yavrusuna süt bulmayan babalara karşı kayıtsız kaldı, onları acılarıyla baş başa bıraktı.

Suriye’de kardeşlerimiz acılar mahşerinde kaç bin defa bir buçuk milyarlık ümmeti hesaba katarak, “Bizi kurtarın/bize yardım edin!” diye çağrıda bulundu fakat çığlıkları İran severlerin dehlizlerinde ya da onları Ehl-i Beyt olarak tanıtan taifenin stüdyolarında kayboldu. İslamcılar daha önemli(!) bahisleri olduğundan haber bültenlerinde, manşetlerinde onlara yer ayıramadı. Ya da 500 ölümlü bir katliamı bir trafik kazası çapında haber yaptılar. Onlar aslında bu tavırlarıyla kendileri katında hangi sözün daha bağlayıcı olduğunu gösterdiler. Kur’an’ın, “Size ne oldu da Allah yolunda ve ‘Rabbimiz! Bizi, halkı zalim olan bu şehirden çıkar, bize tarafından bir sahip gönder, bize katından bir yardımcı yolla!’ diyen zavallı erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz!”[ref]Nisâ 75.[/ref] çağrısına mutaassıp bir Ayetullah’ın sözü kadar önem atfetmediler.

Düşünceleri Ehl-i Sünnet dışı havzalarda teşekkül edenler, “Bu bizim mücadelemiz değil” dedi. Hımıs’ta, “komutanımız Hz. Muhammed” diye yürüyen İslam gençliğine emperyalizmadan aidiyet noktaları buldular(!). Beşşar’ın lojistiğinde onunla birlikte “Bunları ABD sokağa çıkardı.” diye kulis yaptılar. Yani yıllarca “En büyük cihad zalim sultanın yanında hakkı söylemektir.” diyenler, “Esed’ten başka ilah yoktur.” diyen Şebbiha’yı İslam gençliğine tercih etti. Müslümanları Amerikancı olmakla itham etti.

Okuma yazma bilmeyen, dağlarda yıllarca çobanlık yapan, köyündeki kızlara şebbihanın tecavüz ettiğini, Esed’in askerlerinin köy camisini tankla yakıp yıktığını duyunca, koyunlarını bırakıp, Özgür Suriye Ordusu’nun saflarına katılan, cihad ederken şehid düşen genç mi Amerikancı?

Kötürüm dedesinin gözleri önünde 18 Suriye askerinin ırzına geçtiği, yaşadıklarının etkisinden kurtulamayıp gazla kendisini yakan Hama’lı kız mı Amerikancı?

Şam’da Ebû İsa komutasındaki Liva-u Sukuri’ş-Şam (Şam şahinleri tugayı)’nın bir bölüğünde nöbet bekleyen, kendisine hangi taburdan olduğu sorulduğunda, “Nereye ait olmamızın ne önemi var. Biz, İslam’ın askerleriyiz. Allah’ın dinini yüceltmek için cihat ediyoruz.” diyen genç mi Amerikancı

Halep’in, Şam’ın minberlerinde şehadeti anlatan mücahit imamlar mı; Okullarını terk edip Özgür Suriye Ordusu saflarına katılan muazzez İslam gençleri mi, kim Amerikancı?

Liva-u Sukuri’ş-Şam komutanına gelip cihad etmek için tabura alınmasını isteyen silah yetersizliğinden talebi karşılanamayınca yere kapanıp ağlamaya başlayan, bir müddet sonra toparlanıp komutana, “Neden cennete girmeme engel oluyorsun? Vallahi Cennetin kokusunu alıyorum.” diyen, ısrarları üzerine kendisine bir silah temin edilen ve ilk çatışmada şehit olan 15 yaşındaki genç mi Amerikancı?

Gayeleri Allah Azze ve Celle, düsturları Kur’an-ı Kerim, komutanları Hz. Muhammed, idealleri büyük İslam inkılabı, yaşadıkları ise kâh Bedir, kâh Uhud… onlar mı Amerikancı?

Onlar Kadisiye’de değiller fakat anaları Allah Resulü’nün övgüsüne muhatap olan büyük İslam kadını Hz. Hansa gibi… Kadınları, kızları ölüme meydan okuyor; erkeklerinin şehadetleriyle iftihar ediyorlar. Bilad-ı Şam’da Umm-u Halid’ler, Ümm-u Ali’ler destanlar yazıyor.

Umm-u Davud adında bir İslam kadını… Ziyaretçilerine oğullarının şahadetlerini anlatıyor, o konuşuyor dinleyenler ağlıyor. Onda ise tek damla yaş yok, tam bir teslimiyet hali… Kendisine, “bütün bunlardan elem duymuyor musun?” diye sorulduğunda? “Elbette acı çekiyorum… Anneyim ben, yüreğim yanıyor fakat ağlarsam mücahitlerin moralleri bozulur, ecrim azalır. Bu yüzden sabrediyorum. İntizar halindeyim. Her an bana da sefer emrinin gelmesini ve yavrularımla Cennet-i A’la’da bulaşmayı özlüyorum.”

Belki de Ümm-u Davud hiç okula gitmedi. Cihadın ne olduğunu bir kitaptan da öğrenmedi. İman ve amel-i salih ona öyle bir makam verdi ki bizzat kendisi kitap oldu. Şimdi siretiyle okumasını bilene İslam’ın ne olduğunu ve nasıl anlaşılması gerektiğini öğretiyor.

Bilad-ı Şam’da şehirlerin en uğrak yeri makberler… Makberlerde bölük bölük içtimalar var. Defin esnasında gençler Abdullah b. Cahş (radiyallahu anh) gibi dua ediyor: “Ya Rabbi! Şahadeti, kardeşimize nasip ettiğin gibi bize de ikram et, bizi o büyük devletten mahrum etme!”

Müslümanların yaşadığı mahallelerde dükkânlar kapalı, açık olanlarda ise hemen hemen satacak mal kalmadı. Rejim, hava bombardımanında ekmek fırınlarını ilk vurulacak hedefler arasında gördüğünden milyonluk şehirlerde vurulmamış birkaç fırın var. Halk temel besin kaynağı olan ekmeğe dahi ulaşmakta güçlük çekiyor. Bir kişiye yetecek bir çorbayı altı kişi yiyor. Yine de sofralardan hamd ederek kalkıyorlar.

Türkiye’de birilerinin varlıklarından rahatsızlık duyduğu konteyner kent… Her bir konteynerda ayrı bir acı, ayrı bir hikaye var.  Kimi eşini, kimi oğlunu, kimi bütün bir ailesini kaybetmiş. Kimi tecavüze uğramış, şuurunu yitirmiş. Kiminin korkudan dili tutulmuş. Evleri, mülkleri yerle bir olmuş.

Konteyner kentte aksakallı bir ihtiyar… Yüzünde iman ve tevekkülün izleri var. Bir kenarda oturmuş elinde tesbih evradıyla meşgul oluyor. Yanına varıp selamdan sonra halini soruyorsunuz. Yaşadıklarını ve yaşananları anlatıyor. Sonra müftehir bir eda ile oğullarının şahadetinden bahsediyor. Allah ve Resul davası için geride kalan çocuklarını da meydana gönderdiğini söylemeyi ihmal etmiyor. Akla gelebilecek muhtemel sorulara cevap babında ise şunları söylüyor: “Muhallefundan değilim. Şehit yavrularımın emanetleri olan kadın ve çocukları himaye etmek için buradayım.”

Konteyner kentte bir Perşembe günü… Çocuklara çikolata ve helva dağıtılıyor. On yaşlarındaki bir kız çocuğuna da helva uzatıyorlar. Israrlara rağmen geri çeviriyor. Sonra öğreniliyor ki muazzeze kız, nafile oruç tutuyor.

***

Bir tarafta ‘idealimiz İslam inkılabı’ diyen gençler, dört şehid anası Umm-u Halid, konteyner kentteki aksakallı derviş, on yaşında, kampta nafile oruç tutan kız çocuğu; karşıda ise yüzde sekizlik bir kemiyetle Müslümanlara hükmeden, camileri yıkan, ulema, avam ayırımı yapmadan Müslüman katleden rejim, İran ve Amerika’nın işgal ettiği yerlerde hep kazançlı çıkan İran severler, Sizce kim Amerikancı?!

Müslüman! Sen kimden tarafsın? Eğer ümmetten tarafsan, ‘bizi kurtarın!’ diye feryat eden kardeşlerin için, Türkiye’ye iltica edenler için ne yaptın?

Bütün cepheler dağılsa da, maaşlı aydınlar güruhu doğruya yanlış, yanlışa doğru etiketi vursa da, Bilad-ı Şam büyük bir inkılaba hazırlanıyor.

Önceki Yazı