GERÇEK HÜRRİYET “ALLAH” DEMEKTEDİR

اَللّٰه 

Allah, eşi ve benzeri olmayan, hakiki mâbûd, bütün noksan sıfatlardan münezzeh olan ilah. Esmâ-i Hüsnâ’nın en büyüğü… 

‘Allah’ kelimesinin herhangi bir kökten türemiş olup olmaması ulema arasında ihtilaf mevzudur. Şerh ve haşiye kitaplarının önemli bir bölümünde “besmele” diye şerh edilirken “Allah” kelimesinin iştikakı üzerinde durulur. Lakin kadim olduğu, türeyecek bir aslının olmadığı, Firavun gibi mücrimlerin dahi  “Ben sizin en yüce Rabbinizim!”1, “Benden başka ilah tanımıyorum.”2 demesine rağmen hiçbir mütekebbirin, “Ben Allah’ım” demeye cesaret edemediği, Er-Rahmân, Er-Rahîm gibi ‘Allah’ kelimesi dışındaki isimlerin “sıfat” olması  fakat “Allah” lafzının sıfat kabul etmemesi, bütün isimler arapçadan başka dillere tercüme edilmesine rağmen Allah kelimesinin tercüme edilememesi gibi hususlar onun başka bir kelimeden türemediğini göstermektedir.3 

Allah, ism-i azamdır. «Bir Müslüman, dili ile olduğu gibi kalbiyle de «Allah» der ve bunu yaparken Allah’tan başka her şeyi terkederse, tesbihle kast edilen mânaya erer. İsm-i A’zam kulun hem hayatını hem de hayata bakışını değiştirir. Allah’tan başka bir mâbûd olmadığını ilan etmenin ne büyük bir onur olduğunu idrak eder. Müslüman bir defa aşk ile Allah derse bütün beşeri bağlardan kurtulur.  

Kalbinin tasdikiyle «Allah» diyen mü’mini, Mekke’de ki yürüyüş ve Dâru’n-Nedve’nin önünde Müslümanlığı ilan ediş iradesi kuşatır. Ölene kadar onunla etle tırnak gibi yaşar. Allah Rasulü  gibi şifahî ana yasasının ilk maddesi, çok tanrılı bir hayata inanmak olan yapılarda da ilk sözü «Allah’tan başka ilah tanımıyorum.» şeklinde olur.  

Allah, demek hürriyettir, berekettir, yaratılış gayesini idrak ve ilan etmektir. Bunun için her hayırlı iş onun adıyla başlar. Küffâr üzerine onun adı zikredilirek «Allah, Allah, Allah!» diye yürünür. O’nun adıyla ezanlar başlar.  

Allah diyen bir Müslüman KapitalizmanınSosyalizmanın yok olması için mücadele vereceğini ve İslâm’ın hakimiyeti için de mücahade edeceğini ilan eder.  

Müslüman «Allah» dedikçe Hz. Yûnus u gibi zikir seslerinin balığın, denizin ve gecenin karanlıklarını yarıp Rabbine ulaştığını ve  وَكَذٰلِكَ نُنْجِي الْمُؤْمِنينَ «İşte biz mü’minleri böyle kurtarırız.”4 Müjdesine nail olduğunu hisseder. Müslümanı hiçbir ifade “Allah” demesi gibi rahatlatamaz.  

ER-RAHMÂN, ŞERDEN “HAYIR” ÇIKARMAKTIR 

الرَّحْمٰن 

Er-Rahmân, Dünyadaki bütün mahlûkâta rahmetiyle muamele eden, ihsan buyuran.  

Rahmân, dünya hayatında herkesi ve her şeyi, rahîm ise âhirette sadece müminleri kapsar. Bu yüzden Allah Azze ve Celle rahmetinin kuşatıcılığını beyan ettikten sonra onu son peygambere iman edip takvayı kuşanan, zekat veren kullarına ileride ayrıca ihsan edeceğini5  yani rahmetinin dünyada Mü’min-Kâfir herkese şamil, ahirette ise sadece mü’minlere has olduğunu belirtmiştir.6  

Karınca, « Er-Rahmân » olan Allah Azze ve Celle’nin rahmetinin bir tecellisi olarak karanlık gecede siyah taşın üzerindeki rızkını arar, bulur. Kuşlar tabelası ve yön bildirim cihazı olmayan semada bir iklimden diğerine kanat vurur. Arı, kilometrelerce mesafeyi kat eder, bir damla bal için çiçekten çiçeğe konar. Sonra kovanın olduğu yere döner.  

Biri diğerinin hakkını gasp etmediyse kimseyi aç ve açıkta bırakmaz. «Er-Rahmân»  Müslüman gibi kâfire de rızık verir.   

«Allah Azze ve Celle «Rahmân» ise niçin seller, yangınlar, depremler olmaktadır? » suali mevzuya ezel-ebed çizgisinde ya da dünya ahiret zaviyesinde bakamayanların nasibidir. Şer, «şer» olduğundan dolayı yaratılmamıştır. Allah Teâlâ kuluna musibeti toparlanıp kendisine dönmesi, yaratılış gayesini idrak etmesi için verir: مَا يَفْعَلُ اللّٰهُ بِعَذَابِكُمْ اِنْ شَكَرْتُمْ وَاٰمَنْتُمْ “Eğer siz iman eder ve şükrederseniz Allah size niçin azap etsin?”7 Bir şerrin, çekilen bir acının, fakirliğin sonunda dünya ya da ahiret menfaati varsa o şer mutlak mânada “şer” değildir. Er-Rahmân şerden “hayır” çıkarır. Kangren olan bir kolun vücudun kurtarılması için kesilmesini söyleyen doktora “Asla oğlumun kolunun kesilmesine müsaade etmem.” diyen anne, “oğlunun kolunun kesilmesi için imza atan babadan daha merhametlidir.” denmez. Anne duygularına mahkûm olduğundan dolayı kesilecek kolun çocuk için menfaat olduğunu, kesilen kolla vücudun kurtarıldığını göremiyor.  

Kulun başına musibet gelmesi Allah Teâlâ’nın “Er-Rahmân” olmasına aykırı değildir. Zira başa gelen bir musibet daha büyük musibete maruz kalmadan, toparlanmak içindir: وَلَنُذيقَنَّهُمْ مِنَ الْعَذَابِ الْاَدْنٰى دُونَ الْعَذَابِ الْاَكْبَرِ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ “Belki küfürden dönüş yaparlar diye, onlara o büyük ahiret azabından önce daha yakın dünya azabından muhakkak tattıracağız.”8 Allah Teâlâ “zalim” değil, “Er-Rahmân”dır. Bir kuluna zararı ileride ona fayda sağlamak ya da daha büyük zarar olan ebedi cehennemden kurtarmak için verir. Malından aldıysa ilerde daha fazlasını ikram etmek için, hastalık isabet ettirdiyse sabırla mükâfat ihsan etmek için, fakirliği tattırdıysa kanaatle yüceltmek için vermiştir. Er-Rahmân’ın her tasarrufunda hikmetler vardır.  

Allah Teâlâ insanı ahiret için yarattı. Kulunun dünyasını ahiretine kurban etmesi, bir tabibin hastanın daha rahat yaşaması için çürüyen bir organına cerrahi müdahale yapması gibidir. Musibetler “Er-Rahmân” isminin bir tecellisi olarak insana, “Sen bu dünyaya gitmek üzere geldin. Ebedi değilsin. Ölüm gelmeden önce toparlan ve dön Rabbine” der.  

Mü’min gibi kâfire, müşriğe ve münafığa da rızkını veren “Er-Rahmân”, rahmetiyle mü’minlere, günahkâra değil, günaha kızmayı, yanlış yolda olanlara rahmetle yaklaşmayı, masiyetin yayılmasına mâni olmak için seferber olmayı emreder. Bunları yapmaya imkanı olmayanların yanlış yolda olanların hidayeti için dua etmesini telkin eder.   

ER-RAHÎM İSMİNİN TEZAHÜRÜ MÜSLÜMANA KARŞI MUHABBET,  

KÂFİRE KARŞI ÖFKEDİR 

الرَّحِيم 

Er-Rahîm: Ahirette sadece mü’minlere rahmet eden, lütuf ve ihsanda bulunan.  

Allah Azze ve Celle kullarını rahmetinin bir tecellisi olarak yarattı. Bu rahmetin devam etmesi için de Allah’a ﷻ ve Rasulü’ne  itaat etmek,9 Kitab’a tâbi olmak,10 takvayı kuşanmak11 gibi sebepler tayin etti. 

“Er-Rahmân” ismiyle dünyada rahmete muhatap olan mü’min, “Er-Rahîm” ismiyle nâmütenâhi bir rahmete nâil olur. Dünyadan ahirete uzanan hayatında ilahi rahmetten pay alır. “Allah, mü’minlere karşı çok merhametlidir.”12 

Zengin bir Müslüman, bir savaş sonrası çok sayıda dul kadın ve yetim barındıran bir diyarda, onların onurlarını çiğnemeden, başlarına kakmadan, “İşte yardım ettiğim insanlar.” dercesine resimlerini çekip dünyaya servis etmeden, istismara mâni olmak için kadınlara kadınlar, erkeklere de erkekler eliyle yardım eder, bütün bunları da Allah Teâlâ’nın rahmetine nâil olmak için yapar ve “Biz size sırf Allah rızası için ikram edip yediriyoruz. Sizden bir karşılık ve bir teşekkür beklemiyoruz.”13 derse mahşerin dehşeti yaşanırken “Er-Rahîm” ismi tecelli eder ve büyük bir rahmete nâil olur.  

Müslüman, bir şehirde bir medrese inşa eder. Orada talebeler ulûm-u şeriyye okur. İcazet alıp hoca olanlar, ilmi başka diyarlara götürür, oralarda ders halkaları kurar, onların talebeleri de icazetten sonra yeni ders halkaları tesis eder. Bu durum farklı kollarla nesilden nesile sürer gider. Öyle ki asırlar sonra on kuşak önce yaşayan alimin nerede, hangi medresede, ne kadar okuduğunu hatırlayan olmaz. Medrese belki yıkılmış, hak ile yeksan olmuş, ne müderrisin adı, ne bâninin kaydı kalmış, beşer planında bütün bunlar unutulmuş fakat o medresenin halkalarından mezun olanlar nesilden nesile dünyaya yayılmışsa ilk medresedeki alimin de, bâninin de amel defterine kıyamete kadar hocaları vasıtasıyla oradan nasibdar olanların ders halkalarından sevap yazılır: Allah imanınızı/amelinizi/namazınızı asla zayi edecek değildir. Çünkü Allah insanlara karşı -ecirlerini zayi etmeme cihetiyle de- çok şefkatli, çok merhametlidir.14 

Bir anne kızını terbiye eder, İslâm’a göre yetiştirir, genç yaşta dünyadan ayrılır daha sonra kızı annesinin izinde yürür, evlenir, evini İslâm okuluna çevirir, orada Aliler, Fâtımalar y yetiştirir. Sonra onlar büyür, izdivaç eder, yeni İslâm evleri kurar, baba olur, dede olur, vefat eder. Oğullardan, torunlardan dedelerin izinde yürüyenler kaç nesil devam ederse kuşak boyu atalarının amel defterine sevap yazılır. En büyük ecri ise İslâm evine çevirdiği yuvasında kızını Allah’ın ﷻ Kitabı ve Rasulü’nün  Sünneti’ne göre yetiştirip erken yaşta dünyadan ayrılan anne alır. 

Küfrün safında yer alanların bir kısmı her nevi dünya nimetine kavuşur. En iyisinden evlere, arabalara, iş yerlerine, kariyerlere sahip olabilir. Çocukları ve torunlarıyla birlikte bir sitede ailece yaşayabilir. Fakat her şey ölene kadardır. Ölünce maddi ve manevi bütün servetini kaybeder, cehennemden bir bahçe olan kabrinde mahşeri bekler kâfir. Müslüman ise çeşitli sıkıntılar içerisinde imanla hayatına devam eder. İstediklerinin bir kısmına nâil, bir kısmından mahrum olur. Ölünce hiçbir şeyi kaybetmez, Allah için yaptığı her şey sevap olarak ahirete intikal eder. Terbiyeleri için cehdettiği çocukları, cennete girer fakat babaların makamına ulaşamazsa “Er-Rahîm” isminin bir tecellisi olarak babalarının seviyelerine çıkarılırlar: “İman eden, soylarından gelenlerin de aynı iman ile kendilerini izledikleri kimselerin yanlarına bu zürriyetlerini katacağız; bununla birlikte kendi amellerinden de bir şey eksiltmeyeceğiz.”15 

Er-Rahîm ismiyle Rabbini tesbih eden bir mü’minin kalbi Ümmet-i İslâm’a karşı merhametle dolar. Zengin bir kâfirle fakir bir mümin arasında kaldığında tereddüt etmeden fakir mü’minin safını tercih eder. Güçlü de olsa İslâmsız bir uygarlığa aidiyeti zillet, İslâm’a aidiyeti ise en büyük şeref addeder. Bütün dünya Müslümanlara karşı harb ilan etse yine de Ümmetle birlikte olur. Üstad Necip Fazıl vasiyetinin onuncu maddesinde şöyle der; “Allah’ı, Allah dostlarını ve düşmanlarını unutmayınız! Hele düşmanlarını!… Olanca sevgi ve nefretinizi bu iki kutup üzerinde toplayınız!”16  

Er-Rahîm isminin mü’mindeki tecellisi Müslümana karşı merhamet ve dostluk, Allah   ve Rasül  düşmanına karşı tavizsiz bir duruş ve öfke olarak tezâhür etmelidir. 

EL-MELİK ve KENDİNİ KAPTAN-I DERYÂ ZANNEDEN SİNEĞİN HÂLİ 

اَلْمَلِك  

El-Melik, Görünen ve görünmeyen âlemlerin, dünya ve âhiretin hiçbir şartla sınırlandırılamayan mâliki, sahibi. Mülkü ve saltanatı devamlı olan.  

«El-Melik» olan Allah’tan başka gerçek mânada malik yoktur. Var olmak için Onun «ol!» emrine muhtaç olan «öl!» emriyle de sahip olduğu her şeyi bırakıp bu âlemden ayrılan insanın mülkiyet durumu mecazidir. «Melik» olan Allah Teâlâ yoktan var etme noktasında nâmütenâhi bir kudrete sahiptir. İnsanın mülkiyeti ise Allah Teâlâ’nın takdir buyurduğu keyfiyet ve kemiyetle sınırlıdır. Ne var ki çoğu defa insan bunu idrak edemez. Bu yüzden Süfyan es-Sevrî, 

النَّاسُ نِيَامٌ , فَإِذَا مَاتُوا انْتَبَهُوا “İnsanlar uykudadır. Öldüklerinde uyanacaklar.”17 buyurmaktadır. 

Gözümüzle gördüğümüz şu alemde Allah’ın ﷻ tayin ettiği zamana kadar belli bir oranda mala sahip olacağını sonrasında ise ayrılıp gideceğini unutan insanın hâlini Hz. Mevlana merkebin sidiği üzerindeki saman çöpüne konan, sidiği okyanus kendini de kaptanı derya zanneden sinek üzerinden anlatır:  
 

“Sinek, bir merkeb sidiği üstündeki saman çöpüne konmuştu. Gemici gibi kafa tutuyordu. Diyordu ki, ‘ben deniz ve gemiyi kitapta okumuş, bir müddet onları düşünmüş durmuştum. İşte deniz bu, gemi bu, ben de ehliyetli ve re’y sahibi bir gemiciyim. Deniz üstünde o, direk sürüyor, yani yelken kürek gidiyor. O kadarcık birikinti onun gözünde hadsiz, payansız görünüyordu. Sineğin âlemi, görüşüne göredir. Gözü ne kadarsa denizi de o kadardır.”18  

Bir varlığın ufku, bakışındaki kuvveti kadardır. Bir pirenin görüşüyle bir kartalınki bir değildir. Bir bardak suya gözle bakınca berrak bir sıvı, mikroskopla bakınca ise mikroplar âlemi görülür. Semaya çıplak gözle bakılınca yıldızlar küçücük olarak tezahür eder. Gerçekte ise en küçüğü dünyadan daha büyüktür. Gözün mahdut bir varlık olarak gördüğü feza gerçekte ucu bucağı belli olmayan bir varlıktır.  

Mülkün gerçek sahibinin Allah Teâlâ olduğunu unutan mütekebbir, kısa zaman sonra toprağa karışacak idrarı derya, çürüyüp gidecek saman çöpünü gemi, kendini de kaptanı deryâ zanneden zavallıdır. Bu hâliyle, kendini âleme «Kaptan-ı Derya» olarak tanıtan sinekten ne farkı vardır ?  

Sineğin gemiciliğin kitabını okuduğunu söylemesi, mütekebbir insanın Karun gibi “Bu serveti sahip olduğum bilgi sayesinde elde ettim.”19 demesi gibidir. «Ben çalıştım, ben kazandım, bu servetin sahibi benim» diyen insan ölünce uyanır. Hani nerede «Ben sizin en büyük rabbinizim.»20 diyen Firavun? Nerede Roma, Nemrut ve Ebû Cehil ?! Hepsi hak ile yeksan olup gitti. Çünkü herseyin Mâliki Allah’tır. 

“El-Melik” ismiyle Rabbini tesbih eden bir Mü’min, Allah Azze ve Celle’nin kâinatın tek mâliki olduğu şuuruna erer ve “Madem ki mâlik sensin; o hâlde yalnızca sana itaat eder ve sana isyan olan yerde asla saltanat iddiasında bulunun hiç kimseye boyun eğmem Ya Rabbi!” der.  

Mümin bilir ki, “El-Melik” olan Rabbinin iradesiyle bu dünyaya halife olmak için gelen yine O’nun takdir ettiği bir zamanda ayrılacak olan bir kuldur. Bu yüzden “Ben, benim, servetim, mülküm, fabrikalarım,…” gibi ifadeler kullanmaz, mülkü kendine değil Rabbine isnat eder. Bir çobana “Bu deve sürüsü kimin?” diye sormuşlar, “El-Melik olan Allah Azze ve Celle’nin, belli bir süreliğine ise bana emanet” demiş.  

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir