Ne Türk-İslam, Ne Kürt-İslam Sentezi SADECE İSLAM

Giriş


İdeolojiler mevcut sistemlerin yanlışlarına tepki olarak doğdu. Her ideoloji hakikatin tek olduğunu ve onu da sadece kendisinin temsil ettiğini savundu. Karşılıklı inkârlar fikri çatışma alanlarını sıcak tuttu. Eski yeni, doğru yanlış kavgası hiç bitmedi. Her yeni ideoloji, doğrularını eskinin yanlışları üzerine bina etti. Ömrünü tamamlayan ise, medeniyetler mezarlığına çekilerek yarıştan koptu. Değişen sistemler ya da çöken ideolojilerin hiç biri bir daha geri dönemedi. Bu yüzden düşünce tarihçileri, bunlara taraftar olanları “marjinal gruplar” olarak niteledi.

Bu gün Yunanlılar ya da Romalılar gibi giyinmeyi, onlar gibi konuşmayı ya da yaşamayı savunan bir topluluk yok, olsa da kabul görmez. Çünkü Batının “ilerlemeci tarih” anlayışına göre bugün, dünden daha yaşanabilirdir. Bu yüzden tarihe ait değerler de hükümsüzdür.

İslam Medeniyeti


Allah Resulü’nün örnekliğinde teşekkül eden İslam medeniyetinin kök yapısı yirmi üç yılda oluştu. Peygamber yeni dönemin Hamurkârı oldu. Sahabe ilmi, fikri ve hareketi Ondan aldı. Hayatın en detay konularına kadar konuştu, ümmete örnek oldu. Neye, nasıl iman edileceğinden, sofraya nasıl oturulacağına kadar her şeyi O öğretti. Müşrikler bu hususu alay mevzu yapmış bir gün Selman-ı Farisî’ye (radiyallahu anh), “Peygamberiniz size helada oturma keyfiyetine (hırâe) varıncaya kadar her şeyi öğretti.” deyince Selman; “Evet/Ecel” gerek def’i hacet, gerekse de bevlde kıbleye karşı dönmekten de nehyetti.”[ref]Müslim Taharet, 17.[/ref] buyurdu.

Allah Resulü’nün Batının ancak yüz küsur yıl önce evinde yer ayırabildiği hela ile ilgili detay bilgi vermesi medeniyetin her şubesinin yegâne hamurkârı olduğunu gösterir. Selman-ı Farisi de müşriklerin sualine “evet” diyerek bunu ikrar etmiştir: “Evet! İman, fikir ve amelde mutlak mimarımız olan Hz. Muhammed, “el-Hırae” dahil dinimizi yaşamada muhtaç olduğumuz her şeyi bize öğretmiştir.”[ref]Şebbir Osmani, Fethu’l-Mulhim, Daru’l-Kalem, II, 337.[/ref]

Hayat Onunla Yeniden Başladı


İnsanlar Allah Resulü’ne sahabe olmaya giderken, Onun Şeriatına uymayan her şeyi de tasfiye edeceklerini itiraf etmiş oluyorlardı. Çünkü Kur’an-ı Kerîm, Mekkeli’lerin Arap-İslam Sentezi fikrini çok ağır bir ifadeyle reddetmiş, “Ey Kâfirler! Asla sizin taptıklarınıza secde etmem.” ayetiyle başlayan Kafirûn Suresi İslam’la küfrün arasını kalın çizgilerle ayırmıştı. Allah Resulü de davete Mekke Şehir Devleti’nin değişmez, değiştirilmesi dahi teklif edilemez maddesi olan “çok tanrılı hayatın varlığını” reddederek başlamış; “Lâ ilahe illellah Muhammed Resulüllah: Allah’tan başka ilah yoktur, Muhammed O’nun Resulü’dür.” demişti. İslam’la hayat yeniden başladı. Sahabe Onu, başlarına konmuş bir kuşu kaçırmamak için dikkat kesilen adamın hassasiyetiyle dinledi: “İşittik ve itaat ettik.” dedi. Üstad Necip Fazıl’ın, “Aklım fikrim var deme hepsini öldür, Sana çöl gibi gelen O göldür diyorsa göldür.” dizelerinde ifade ettiği pazarlıksız bir imanla teslim oldu.

Allah Resulü (sallalahu aleyhi ve sellem) tam bir kuşatılmışlık içerisindeydi. Fikri, ahlakî, siyasi pek çok saldırılara maruz kaldı. Evine çekilmek, stratejik bir dil kullanmak için herkesten daha çok ve daha haklı gerekçeleri vardı. Fakat evine çekilmedi. Söze, çok tanrılı bir dine inanan Mekke Devleti’nin değişmez ve değiştirilmesi dahi teklif edilemez anayasal maddesini inkâr ederek başladı: “Lailahe illellah Muhammed Rasulüllah”.

Sahabe de Onun izinde yürüdü. Sonra bu teslimiyet onlardan, tabiuna intikal etti. İntikal kuşaklar boyu müteselsilen sürdü ve bize kadar geldi.

Müslümanlar için Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’in hayatı merkez noktası oldu. Âlim, mütefekkir, veli hep Ondan hareketle konuştu, yazdı, yaşadı ve yaşamaya davet etti.

Pusulaya Hz. Muhammed Yazmak


Sünnet, fikri, ilmi ve hareketi dirilten bir muhtevaya sahipti. Müslümanlar, sonraki dönemlerdeki kuşatılmışlığı da Ondan aldıkları iman ve iradeyle aştı. Hamurkâr’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) bereketiyle Bilad-ı İslam’daki her gün batımı, yeni bir gün doğumuyla zail oldu. Moğolların Bağdat’ı işgaliyle bir dönem biterken, Söğüt’te Osmanlı ile yeni bir destan başladı. Sancak aynıydı, sadece karargâh değişmişti. Büyük ruhlu âlimler Huneyn Sendromu yaşayan ümmete, “Hazır olun! Bu defa Söğüt’ten akınlara başlıyoruz.” çağrısı yapınca, cemiyetin her tabakasından yüzbinler davete icabet etti. Yolunu kaybeden ümmet, “izi” bulabilmek için pusulaya “Asr-ı Saadet” yazdı.

Ebû Hanife, İmam Gazzalî, İmam Rabbanî (rahimehumullah) gibi yeniden İslam’a dönüşü kumanda eden büyük ruhlu âlimler de hareket planlarını Sünnet’e göre telif etti. Bunu yaparken bedel de ödediler. İşte İnkılab bayrağı o ödenmiş bedeller üzerinde yükseldi.

Yunan ve Roma’nın çöküşünün, Karl Marks’ın düşünce kabristanlığına defnedilişinin ardından,  Onların yalanları üzerine hakikat inşa ettiğini zanneden kaç hokkabaz çıktı ve “Doğru sadece benimkidir.” iddiasında bulundu. Fikir sahnesinden çekilen ideolojilerin ya da ideologların bir daha geri dönememesine bakanlar ya da uçmadaki müştereklikten dolayı kartalın sinekle aynı olduğunu zannedenler, İslam’ı da bu bağlamda değerlendirdi. Onun da ideolojiler gibi düşünce mezarlığına defnedildiğini, bir daha dönemeyeceğini zannetti. Planlar hep bu zan üzerine yapıldı. İllegal yöntemlere başvurarak medreseler kapatıldı, âlimler asıldı. Zalimlerin dosyaları cürümle doldu. İslam her gurbeti bütün eksiklikleriyle izale edecek, doğruları ikame edecek bir imanla avdet etti. Sadece İslam dönebildi. Çünkü Kur’an ve Sünnet’in külli kaideleri ve detay hükümleri bütün zaman ve mekânda hüküm ferma edecek bir yapıya sahipti:

Geçenler geçti seni, uçtu pabucun dama,

Çatla Sodom-Gomore, patla Bizans ve Roma!

Öttür yem borusunu öttür, öttür, borazan!

Bitpazarında sattık, kalkamaz artık kazan!

İslam Millet Yapısı: Millet-i Hüsnâ


İslam, ırka dayalı bütün millet yapılarını reddetti. Allah Resulü, insanları Adnan Oğulları’nın iktidarına değil, iman birlikteliğine dayanan millet yapısına çağırdı. Kur’an, Kureyşli Muhammed’in -Amcası Ebû Leheb’e karşı-  Habeşli Bilal, İran’lı Selman, Rum Suheyb, Siyah Zeyd’le oluşturduğu millet örgüsüne; “el-milletü’l-Hüsnâ/en güzel millet” dedi.[ref]Leyl: 6.[/ref]

Sahabe Allah Resulü’nün imametinde kitapları, sancakları, devletleri, kıbleleri, idealleri aynı olan bir ümmetti. Sa’d b. Ebî Vakkas, İran’lı Selman’la bir ara nesep tartışmasına girip, “Baban kim?” diye sorunca İran’lı Selman’ın “Selman b. İslam/İslam’ın çocuğu Selman” cevabı, sahabenin millet yapısının özeti gibidir. Onlar zahirde babalarının hakikatte ise İslam’ın çocuklarıydı. İslam’la değişip, dünyayı da İslam’la değiştirdiler.

İslam ümmeti üzerine mühendislik çalışması yapanlar, basit bir nazarla onun sair milletlerden ve ideolojilerden ayrılan bu yönünü görebilselerdi, İslam’ın farkını anlayacak ve bu derin yanılgıya savrulmayacaklardı.

Mesela bölgesel dinlerden birine mensup bir Afrikalı Hıristiyan olduğunda sadece şunları yapar: İncil’e göre inanır ve haftada bir kiliseye gider. Kültürü, sanatı ve yaşam değerlerini ise oradan buradan alır. Afrikalı bu Hıristiyan yoluna Yunan aklı, Roma Hukuku ve Hıristiyan ahlakı arasında sıkışan örf ve adetleriyle devam eder. O ne tam bir Avrupalı, ne Afrikalı, ne Hıristiyan, ne de tam bir müşrik olabilir. O, Araf’taki kimliksiz adamdır aslında.

Aynı bölgeden başka bir kabile de Müslüman olsa, İslam onun ırk, dil, nesep farklılığına bakmadan bütün hayatına müdahale eder. İslam’la akide, amel, hareket, kültür, sanat yani ferdi ve ictimai yapıyı oluşturan bütün unsurlar değişir. Afrika’daki bu İslam köyü yeme, içme, oturma, kalkma, mahremiyet algısı dâhil hayatın hemen her alanında Asya steplerinde ki bir Müslüman köyüyle aynileşir. İslam kesrette vahdeti temin eder.

Hıristiyanlık Afrikalıyı bir puthaneden alıp, bir başka puthane olan kiliseye sokar. Gerisini ise siyaset, kültür, sanat adamlarına ve kabile liderlerine havale eder. Allah Resulü ise hayatının bütün şubelerini kapsayacak şekilde onun dünyasını yeniden inşa eder. Öyle ki o, Asyalı bir beyazla aynı ideallere sahip Afrikalı bir Müslüman olur. Tıpkı Kureyşli Ömer’le Habeşli Bilal b. Rebah’ın kardeşliği gibi…

İslam kendi esasları çerçevesinde ilmî, fikrî, siyasi ve ictimaî zeminini tayin ederken hiç bir ideolojiyle senteze girmez. Abdullah b. Selam Müslüman olduktan sonra Yahudilikte olduğu gibi Cumartesi Gününe ihtiram göstermek istediğinde, Kur’an-ı Kerîm onun bu talebini; “Ey Müslümanlar İslam’a topyekün giriniz.” ayetiyle reddetmişti.

Türkçülüğe de Kürtçülüğe de Hayır


İslam ideolojilere muhtaç olmayacak kadar kâmil, onların fikir kalıplarına sığmayacak kadar da azametlidir. Bu yüzden tarihin hiçbir döneminde Arap-İslam, Türk-İslam, Kürt-İslam sentezi gibi terkiplerle anılmamıştır. Böyle bir terkip esas itibariyle kâmil olan İslam’a eksiklik isnat etmek anlamına geldiğinden, İslam dışı bir ameliye olarak kabul edilmiştir. İmam-ı Rabbani gibi büyük mürşidler siyaseten dağılan ümmet yapısını tevhid ederken Müslümanları Allah Resulü’nün millet yapısına çağırmışlardır. Akidevî, fikri, ictimaî esasların tayininde olduğu gibi, siyasi müşkillerin izalesinde Hz. Muhammed mutlak itaat merci kabul edilmiştir. Üstad’ın “Sende insan ve toplum sende temel ve bina” ifadesi tam da bu hakikati ifade etmektedir.

Sünnet, bir mütefekkirin sonu gelmez fikrî ve siyasi krizlerde ki “yitik gerçeği” arama ameliyesinde bütün umutlarının tükendiği bir anda, kendisine hayalin de üzerinde bir nizam sunar. Bunun için diyoruz ki her Müslümanın, muhafazakâr demokratlığa da, İslamcılığa da, Türk-İslam, Kürt-İslam sentezine de paydos deme mecburiyeti vardır. Fikirde, siyasette, içtimaiyatta, sanatta, mimaride sadece İslam… Bu aynı zamanda Lâ ilahe illellah.. demenin gereğidir.

Nedvetü’l-Ulema, Diyobendiler, İhvan-ı Müslimin müctehid imamların izinde Allah Resulü’nü mutlak ittiba merci kabul ederek hareketlerinin usul ve esaslarını belirlediler. Muvaffakiyetleriyle ümmetin bir buçuk asırdır farklı düşünce havzalarında arayıp ta bulamadığı dirilişin sadece Hz. Muhammed’in (sallalahu aleyhi ve sellem) sünnetinde olduğunu gösterdiler. O bir mizandır. Hak ile batılı, iyi ile çirkini, hayırla şerri ayıran bir mizan…

Hamurkâr’ın (ﷺ) Sancağına Doğru


Şimdi Ehl-i Sünnet’e mensup İslamî hareketlerin azimli çalışmalarının neticesi olarak Bilad-ı İslam’da Hamurkâr’ın (salallahu aleyhi ve sellem) sancağı yeniden dalgalanıyor. Gündoğumu vakti… İslam bütün varlığıyla geri dönüyor. Mısır’da İhvan-ı Müslimin’le, Filistin’de Hamas’la, Suriye’de “Hür Ordu”nun mücahitleriyle geliyor. Küfrün şu kadar uzmanla, şu kadar strateji merkezinde geliştirdiği planlar iflas etti. Müslüman gençler, sokaklarda, “Lailahe illellah Muhammed Rasulullah” diye yürüyorlar. Duvarlar da “Hak geldi, batıl zail oldu.” ayeti yazılı. Türkçülüğe de hayır, Kürtçülüğe de hayır. Yaşasın Hz. Muhammed’in millet örgüsü, yaşasın İslam birliği… Müjdeler olsun bütün ideolojik yalanları hükümsüz kılacak İslam, âleme yeniden nizam vermeye geliyor.

Uzun bir gurbetin ardından ilk Müslümanlık yıllarına dönüyoruz. Arab’ın Acem’e, Türk’ün Kürd’e takvadan başka üstünlüğünün olmadığı yıllara… Ümmet, âlem-i İslam’ın farklı noktalarından yeniden Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’in karargâhına İslam’ın emir eri olmak için koşuyor. Yine İdris Bitlisî davet edecek, Sünnet ve Cemaat akidesine bağlı Türk ve Kürtler yek vucud olacak. Bazen Selahaddin’in bazen Yavuz’un ordusunda yeni akınlara çıkılacak.