Şehid ölürken Cennet’e, müminler de onun imanına şehadet eder. Şehadet bütün zamanlara konuşan bir hatip, her çağda okunan bir yazı gibidir. Zalime korku verir, mazluma umut olur. Katile vahşeti, mümine dirilişi hatırlatır. Amir, memur, kasa kulu, masa kulu bir gün gelir unutulur lakin şehid gören her gözde, konuşan her ağızda, her bakışta, her sözde biraz vardır.
Kur’an-ı Kerim büyük mevzuları bazen bir peygamber kıssası, bazen de şühedanın direnişi üzerinden anlatır. Söz uçar, yazı eskir, hatıralar kaybolur, mezar taşları zamana yenik düşer. Lakin şehidin hitabesi de, kitabesi de hep bâki kalır. Çünkü müellif mesajını mürekkeple, o ise canıyla verir.

Şehidin Kitabesi Lâ Yemut,
Sözleri Destandır

Allah Azze ve Celle bir alimin eserini, bir gencin duruşunu, bir kadının iffetini bayraklaştırmayı murat ettiğinde ona şehadeti ikram eder. Çünkü şehidin kitabesi lâ yemüt, sözleri destandır.
Şühedanın ufkunda kanat vuran bir müminin hayatında mazeret cümleleri olmaz. Canını vermeye hazır bir kul için hangi bahanenin bir kıymeti olabilir ki? Hangi makama nâiliyet onun Hakkı söylemekten imtina etmesine ya da korkup susmasına yol açabilir?!
Şehadet küfre meydan okuma iradesidir. İslam’a ait her meselenin alay mevzuu yapıldığı, mukaddesatın aşağılandığı, hakikat erlerinin susturulduğu bir zamanda meydan yerine çıkmaktır, şehadet.

Habib-i Neccâr

Müslüman Dünyayı, Ahiret’i için imar eder. Hanlar, hanumanlar yapar, camiler inşa eder, fabrikalar kurar. Birini diğerinden ayrı düşünmez. İslam’ı yaşamak, yaşatmak ve himaye etmek söz konusu olduğunda ise gücüne, kuvvetine bakmadan koşar. Dünya işlerini îfa ederken yürüyen Habib-i Neccar İslam söz konusu olduğunda yürümeyi Hakk’a ihanet kabul edip, koşmuş, kuşatılan, susturulmak istenen üç davetçinin müdafaası için kendini siper etmişti(Yasin, 13-4 vd).
Oturan, susan, konuşmamayı İslamiyet zanneden milyonlarca mümin yaşamıştır yeryüzünde. Niçin Kur’an-ı Kerim onlardan değil de, bir marangoz olan Habib-i Neccâr’dan bahseder. Esasında o bize, şunu söylüyordur; İslam söz konusu olduğunda sağınıza, solunuza bakmadan, ben uzaktayım ya da yakında olanlar gitsin demeden Hak için koşmaktır, İslam.

Kadınların Direnişi

Ashab-ı Uhdud’un hendeklere attığı müminlerin hikayesi(Burûc, 4 vd), küfrün İslam’a olan öfkesinin hiç dinmeyeceği ve onlardan intikam alma adına en şeni yollara başvuracağını anlatır. Bugün Küfrün ateş menzilinden çıkamayan müminler, Allah’a ve Rasulü’ne iman etmelerinden dolayı hendeklere atılan lakin Hakk’tan ayrılmayanları düşünür, onlar gibi Cennet’e girer gibi ateşe girer.
Şehadet olmazların olması, bebeklerin dahi davaya kayıtsız kalmayıp konuşmasıdır. Yavrusuna olan merhametinden dolayı küfre baş eğen bir anaya bebeği konuşur ve der ki, “Anneciğim! Dayan ateşlere, Muhakkak ki sen cennettesin.”. Arakan’ın, Doğu Türkistan’ın, Gazze’nin Bilad-ı Şam’ın kadınlarının gözü önünde o muhteşem kadınlar canlanır, onlardan güç alırlar. İmanından dolayı aşağılanan, namazına, tesettürüne hakaret edilen kadınlar, Firavun’un sarayında direnen Hz. Asiye’ye(Bk Tahrîm, 11) bakar onunla teselli bulurlar.

Kitap, Sünnet, din, devlet, iffet şehidle korunur. Mâzi şüheda kaynar, yerden şüheda fışkırır. Şehidler yaşadıkları asrın en büyük alimleri, en büyük hatipleri değidir belki lakin şehid olunca hayatları ilim olur, sözleri de hitabe… Hiçbir kitap anlatamaz, hiçbir hatip söyleyemez onların kanlarıyla söylediklerini…

Hasan el-Benna

Hasan el-Benna, Mısır’ın en büyük alimi, en meşhur hatibi değildi lakin büyük alimlerin, hatiplerin yapamadığını yaptı. Onbinlere konuştu, Ezher’in muttaki alimleri de kalabalıklar arasına karışıp, “Bizim yapamadığımızı, söyleyemediğimizi o yapıyor ve söylüyor” diye onu dinledi.
Hasan el-Benna, işgal altındaki Mısır’da alim bir babanın evinde Mahmudiye’de doğdu. Gündüz okula gitti, ders sonrası babasının saatçı dükkanında ailenin nafakası için çalıştı. Akşam ders halkalarına oturdu, zikir meclislerine gitti. Meşayıh-ı Kiram’ın ufkunda yetişti.
Sünnet-i Seniyye Hassasiyeti
Hasan el-Benna, Kitab’a ve Sünnet’e göre bir hayat yaşama iradesinden hiç ayrılmadı. Bu hassasiyetin bir tezâhürü olarak lisede sarık sardı, cübbe giydi. Bu durum müstemleke devletin okul müdürünün dikkatini çekti. Bir gün Ona, niçin bu kıyafeti giyiyorsun? diye sordu. O da şöyle cevap verdi;
– Sünnet olduğundan.
-Peki ya, bütün sünnetleri yaptın da sıra buna mı geldi?
-Hayır. Noksanım çok lakin takatim nisbetinde Efendimiz’e ittiba ediyorum.
-Sen bu halinle sistemi tanımadığını ilan ediyorsun.
-Niçin Efendim! Bütün kuralları yerine getiriyorum. Hocalarım benden razıdır. Daha fazla ecir kazanmaya sebep olan sarık, başkaldırı vasıtası değil, ittiba vesilesidir.
-Bu halinle okulu bitirsen de sana diploma vermezler, muallim olamazsın. Ne yapacaksın?
-Rızkımın kefili Hayru’r-Razıkîn olan Allah Azze ve Celle’dir, siz rızkı telaş etmeyiniz.
Hasan el-Benna İsmailiyye’de Ümmetin önünü açan hareketin temellerini bir marangoz, bir terzi, bir berber ve bir hamalla attı. Hareketi Kahire’ye taşıyınca kahve sohbetlerine başladı. Bir gecede yirmi kahveye girdi. Her birinde beşer dakika Allah ve Rasul davasını anlattı. İlk defa böyle bir hadiseyle karşılaşan kahvehane müdavimleri hayret etti, sevindi, insan olmanın onurunu yaşadı. Çevresindekiler ona, “Camiler dururken niçin kahvehaneye gidiyorsun?” deyince o şöyle cevap verdi, “Camiye İslam’ı bir parça da olsa bilenler geliyor. Gelmeyenlere gitmeli. Tıpkı Allah Rasulü’nün ev ev, sokak sokak dolaştığı gibi dolaşmalı…”

Mısır’da ve Alem-i İslam’da
Manzara

Hasan el-Benna, mücadeleye başladığında Osmanlı Devleti dağılmış, Hilafet-i İslamiyye kaldırılmış, İngilizler Mısır, Sudan ve Irak’ı, Fransızlar da Suriye, Fas ve Tunus’u işgal etmişti. Misyonerler meydanda, alimler darağacındaydı. Verem serbest, ilaç yasak; Küfür açık, İslam yasaktı. Müstevliler sınırlarla müslümanları, sekülarist rejimlerle de dinle devleti bir birinden ayırmış, müminlere tanınan en büyük hürriyet(!) ise mahalle camiinde namaz kılabilmekti. İslam, Allah ve Rasulü’nün talimatlarına göre değil, emperyalizmanın menfaatlerine töre tanımlanmakta, hakikatiyle değil suretiyle anlatılmaktaydı.
Hasan el-Benna, hale bakıp, kenara çekilmedi. Gücü neye, ne kadar yetiyorsa oradan başladı. Mısır’ı köy köy dolaştı. Kırda, bayırda kimi gördüyse ona hali ve çareyi anlattı. Köylüler onu evine davet edince, “Ben Beytullah’ın misafiriyim.” der, gençlerle camilerde kalır, ayakkabısını başının altına yastık yapardı. Haline, tevazusuna bakanlar sahabeyi hatırlardı. Ümmet’in parçalanmışlığına bakıp, ümidini yitiren gençlere, “Eğer Allah’ın dinine yardım ederseniz, o da size yardım eder.” dedi.
Gayesi dünya, rehberi tağutların düşünce kırıntıları olan insanların yaşadığı bir asırda Hasan el-Benna, “Gayemiz Allah, kumandanımız Peygamber-i Ekber, Anayasamız Kur’an-ı Kerim, yolumuz cihad, en büyük arzumuz ise Allah yolunda şehid olmaktır.” dedi. Onun neredeyse bütün sohbet halkaları İslam’ı kulla Rabbi arasında yaşanan lakin cemiyet içinde yeri olmayan bir din haline dönüştürme projesine itirazdı. O İslam’ı hem din, hem devlet; hem akîde hem şeriât; hem kılıç, hem mushaf; hem selam, hem İslam; hem ibadet, hem yönetmektir, diye tarif etti.
Hasan el-Bennâ, Kavmiyetçiliğin parçaladığı Müminlere, Ensarla Muhacir arasındaki kardeşliği anlattı, onları yeniden yekvücut olmaya çağırdı. İhtilafın haram, ittihadın emir olduğunu söyledi. Mesajları Yemen’den Türkiye’ye, Fas’tan, Hind’e kadar ulaştı. Müslüman Kardeşler 1948 yılında İsrail’le bir devlet gibi savaştı.

Şehadetin Mübarek Olsun!

Mısır Başbakanı Mahmud en-Nukraşi Paşa bir suikast sonucu öldürülünce suç İhvanu’l-Müslimîn’in üzerine atıldı. Ya da İhvan’ı durdurmak için bir oyun hazırlandı ve onda da başbakan kurban seçildi. Hadise üzerine, neredeyse dışarıda kimse kalamayacak şekilde ihvan’ın kadrolarını tutukladılar.
Hasan el-Benna’nın şehadetinden bir gece önce gördüğü bir rüya yeni bir halin başladığının müjdecisiydi; rüyasında Hz. Ali kendisine, “Vazifen bitti. Şehadetin mübarek olsun Hasan!” dedi. Rüyayı hanımına anlatınca, hanımı “dışarı çıkma” dedi. Hassan el-Benna, “Beni yıllardır ulaşmayı arzuladığım şehadetten mahrum etme.” diye karşılık verdi. Müslüman Kardeşlerin gençlik lokaline gitti, çıkışta kendisine yedi kurşun atıldı. Hükümet yetkilileri cenazeyi babasına bir şartla vereceklerini söyledi, “Kimseye haber vermeyecek ve kendi yıkayıp, kendi defnedecek.”. Cenaze sabaha doğru eve getirildi. Naaşını babası yıkadı, tabutunu kız kardeşleri taşıdı. Nizam, Pencereden tabutuna bakanlara dahi kurşun sıktı.

Bir Babanın Şehidine Hitabesi

Hasan el-Benna, 1949 yılının Şubat ayında 43 yaşında vefat ettiğinde geride 3 milyon genç bıraktı. Daha sonra babası Ahmed Abdurrahman el-Benna, oğluna dair duygularını şu ifadelerle kağıda döktü;
“Sevgili Yavrum! Gözümde sen iki fotoğrafla canlanırsın. Birincisi; henüz altı ayını doldurmamış süt emen bir bebektin; Annenle birlikte derin bir uykuya dalmıştın; Ben de gece yarısından sonra ofisten eve dönmüştüm ki kalbe korku salan, yüreği ağza getiren bir manzarayla karşılaştım; Yanıbaşında kıvrılmış, başı sana doğru uzanmış korkunç bir yılan ve aranızda neredeyse yok denilecek kadar az bir mesafe…
Kalbim büyük bir endişeyle yerinden fırlayacak gibi oldu. Hemen Rabbime yöneldim ve Ondan yüreğime sekînet vermesi, korkuyu gidermesi, dilimin, yılan sokması ve eziyetinden korunmayla alakalı varit olan duaları okuması noktasında ondan yardım istedim. Ben henüz okumayı bitirmeden yılan geri çekilip deliğine girdi. Allah Azze ve Celle ilmi ezelisinde takdir buyurduğu kader çerçevesinde seni o yılanın şerrinden korudu Yavrum.
Şimdi ikinci suretini görüyorum; Vurulmuş, kanı dökülmüş bir halde gece yarısı eve götürülmüş can emanetini teslim etmiş ve parçalanmış bir haldesin. Ormanın yılanları sana eza vermekten sakındı lakin insan suretindeki yılanlar senin o gencecik bedenini ısırdı. Bu durumda kişiyi ancak Kudret-i İlahi’den gelen bir dokunuş ayakta tutar, dehşet verici hale karşı yardım eder, musibetler karşısında sarsılmasına mani olur.
Allah Azze ve Celle’nin inayetiyle güzel yüzünden örtüyü kaldırdım, onda nurun parıldamasını ve şehadetin sevincini gördüm. Gözümden yaşlar aktı, kalbim hüzne gark oldu. Lakin sadece Rabbimizin razı olacağı ifadeler döküldü dilimden; Rabbimizden geldik ve muhakkak ona döneceğiz.
Evladım Hasan! Seni yalnız başıma yıkadım, kefenledim. Namazını yalnız kıldım. Arkandan bedenimim yarısıyla yürüyor, diğer yarısı ise taşınıyordu; Ben Hali Rabbime arz ettim, Ona tevekkül ettim Yavrum! O kullarının yapıp ettiği her şeyi görür, vakti gelince de hesabını sorar.
Evladım, müjdeler olsun sana; secdelerinde Rabbinden, sana ikram etmesini istediğin şehadete kavuştun; Şehadetin mübarek olsun. Allah Rasulü buyurdu ki; ‘Cennete giren hiçkimse dünyaya geri dönmek istemez, yeryüzünde olan her şey onun adına orada vardır. Ancak şehid müstesna. O, nâil olduğu ikramlar vesilesiyle yeryüzüne dönüp on kere şehit olmayı temenni eder.’”1

Asabiyet Kininden,
Ümmet İksirine

Hasan el-Benna, müslümanların yeniden tarihin özneleri olduğunu gösterme noktasında büyük bir adım attı. Gençliği İslam bayrağı altında topladı. Yüreklerdeki asabiyet kirini, Ümmet iksiriyle temizledi. Milyonlara “uyanın!” dedi. Şarktan, garptan binler onun çağrısına uyup, “Ya Lebbeyk!” dedi.
Bütün şehitler bize şu hakikati hatırlatır; En uzun geceler nasıl fecrin doğuşuna mani olamadıysa kafirler de İslam Güneşinin doğuşuna engel olamayacaktır.

Hülâsa

Hasan el-Benna, Allah Rasulü’nün izinde yürüdü. Dağılmış, birbirine düşman yapılmış bir Ümmet’in evlatlarının yüreklerini birleştirme sürecini bir terzi, bir berber, bir marangoz ve bir hamalla başlattı. “Yanımda rütbeli zatlar, paralı adamlar yok” diye mazeret cümleleri kurmadı. Gelenleri büyük bir hasretle kucakladı, gelmeyenlerin ayağına gitti. Mısır’ı köy, köy dolaştı; Gençlerle beraber oldu. Kahvehanelerde destanlar yazdı. Müslümanları teşkilatlandırdı. Öğrencileri İsrail’le bizzat savaştı. Küresel Güçler, İhvan-ı Müslimîn’i, Hasan el-Benna’nın şehadetinden başka bir şekilde durdurmalarının imkansız olduğunu gördü. Şehadet zemini hazırlandı.Bir akşam Hasan el-Benna’ya yedi kurşun sıkılarak en büyük arzusu olan şehadete nail olmasına kapı açıldı.
İslam’ın hakimiyeti yukarıdan aşağıya doğru değil, aşağıdan yukarıya doğru olacaktır. Devlet milleti değil, millet devleti kurar. Millet korununca Devlet-i İslamiyye de korunur. Millet dağılınca da devlet dağılır.

 

Dipnot

1 Enver el-Cündî, Hasan el-Bennâ, Dâru’l-Kalem, 2011, 298-9.