“MÜNEVVER ASYA’LI” İLE “BÜYÜK DİNSİZ”İN MUSAHABESİ

Teceddüd adıyla İslam’ı içerden bozmaya memur her muasır hareketin müessisi, ya doğrudan ya da dolaylı yoldan Cemaleddin Efgani’nin bir talebesidir. Biz de ümmetçi, Türkçü, milliyetçi; dünya da ise Hindli, Şii, İranlı ya da sey- yid olarak bilinen Efganî, “Müslümanı dininden kurtarmak ona yapılabilecek en büyük iyiliktir.” diyen Fransız Ernest Renan’a göre ise, “İslam’ın peşin hükümlerinden sıyrılmış bir Efganlı’dır.” (Cemil Meriç, Umrandan Uygarlığa, s. 75).

Her durumda mücahid ve müctehid kimlikleriyle itibar gören Efganî, her ideolojiye ondan görünme noktasında o derece mahirdir ki, ömrünü İslam birliğini kurmaya adayan Mehmed Akif gibi, o birliği dağıtmaya memur Ernest Renan da ona hayrandır. Mukaddesat düşmanı İsmet İnönü’nün başvekili Şemsettin Günaltay’ın ona dair ifadeleri Efganî’nin bizdeki devrimlere de ilham kaynağı olduğunu gösteriyor: “Şeyh Efganî Peygamber kadar şâyân-ı hürmet, ona itiraz edenler Ebû Cehil kadar lanete müstahaktır. Çünkü Şeyh, Peygamber’in zamanındaki İslamlığı diriltmeğe çalışmıştır.” (İslam Mecmuası).


Küresel Güçlerin Müslüman Azası

Her meşrebe aidiyet izhar ederek onlar arasında müntesibler zümresi oluşturan sonra da zihinleri istila edip Batı’ya teslim eden Efganî, küresel güçlerin Müslüman azasıdır. Hilal’le haçın savaşında, Hilal’in safında haç için duran, “Peygamber’in adını anmaya cesaret edemeyen fakat Peygamber kadar saygıya layık görülen” işbirlikçidir.


Söz de İslam Birliği

Şeyh Efganî de İslam birliğini tesis etmeye taraftar, en büyük hasmı olan Sultan II. Abdülhamid de. Fakat Sultan Abdülhamid bağımsızlık için, Şeyh ise ümmeti tek bir başın idaresinde toplayıp Batı’ya teslim etmek için ittihad-ı İslam’dan yana taraf.

Son yüzyılda Şeyh’in açtığı yolda yürüyen çok sayıda aza yetişmiştir. Suret-i Haktan görünen küresel güçlerin müttefikleri hem ameli hem de ilmi manada her nassı hevalarına göre tevil etmekten imtina etmezler.

Ernest Renan Sorbon’da “İslamiyet ve İlim” başlıklı bir konferans verir (1883). Mahiyeti itibariyle İslam’ın ilme mani olduğunu söyler ve beş-altı asırdır İslam Dünyası’nda terakki olmamasını da buna kanıt olarak sunar. Şeyh’in Renan’ın yazısına cevap niteliğinde yazıp Le Journal des Debats gazetesine gönderdiği yazı elli gün sonra gazete de şöyle bir takdimle verilir: “Ulema zümresinden olan Şeyh Efganî, Paris’e dilimizi öğrenmeye, Avrupa medeniyet ve ilimlerini tahsil etmeye gelmiştir.” (Meriç, 70). Mektup, itirazdan ziyade tasdiktir; müdafaadan ziyade muvafakattır. Ne var ki bir asırdan daha uzun bir zaman önce kaleme alınan bu yazı okunmadan Şeyh Efganî büyük muslih, büyük müctehid etiketleriyle ilim meclislerinde nam almıştır.


Ehl-i Salib’e Karşı Savaşan Muharrir

Batılılar tarafından İslam’ın büyük müdâfii olarak gösterilen Efganî ve emsallerinin, Renan gibilerle olan muhaverelerinin etkisiyle İslam coğrafyasında dört zümre oluştu. Küresel güçlerle hareket eden Müslüman âzalar, güncel mevzularla alakadar olma yerine evine çekilen alimler, müktesebatı kâfi gelmediğinden seyretmeye mahkûm yığınlar ve Namık Kemal gibi mevcut müktesebatıyla haça karşı savaşan muharrirler… Bugün her ne kadar küresel güçlerle ittifak mevzuları kısmen değişse de her yolun hatırı küçümsenmeyecek sayıdaki bağlıları canla başla mücadelelerini sürdürüyor. Kimi savaşıyor, kimi kapısını açmama sünnetine sadakat gösteriyor. İngiliz hariciyesinden icazetli gazeteciler ise karşılıklı taarruz halinde… İsrail muhabbeti, Müslüman’ın gazabı bu tarz-ı siyasetin bir tezahürdür.


Renan mi Efganî mi?

Renan’a gönderdiği mektubunda onun büyük bir filozof olduğunu söyleyen Şeyh Efganî, diğer bütün dinler gibi İslam’ın da terakkiye mani olduğunu fakat Müslümanların sair milletlere nisbetle daha mazlum olduklarını söyler: “Hristiyan toplumlar ibtidai merhaleden uzaklaşmışlardır artık. Hür ve serâzad, terakki ve ilim yolunda dev adımlarıyla ilerlemektedirler. İslam cemiyeti ise dinin vesayetinden kurtulamamıştır.” Şark’tan garba kadar âlem-i İslam’ın her noktasında itibar gören Şeyh, İslam’a bakış noktasında insaflı bir mülhid kadar bile olamaz: “Filhakika İslam dini ilmi boğmaya ve terakkiyi durdurmaya gayret etmiştir. Ama Hristiyanlık da aynı şeye teşebbüs etmedi mi? Katolik kilisesinin muhterem reisleri bildiğime göre bugün bile mücadeleden vazgeçmiş değillerdir.” (Meriç, 72).


İslam’a Karşı Hür Düşünce(!)

Şeyh Efganî, İslam birliği terkibiyle tahrik ettiği bütün bağlılarını hayrete düşürecek öyle bir cümle kurar ki, mektubun altında imza olmasa bu Renan’a ait yazıyla karışmış dersiniz: “Kölesi olduğu nassa, sapana bağlanan bir öküz misali bağlanan mümin ilâ nihaye şeriat tefsircileri tarafından çizilen yolda yürümeye mahkumdur.”

İslam’ın terakkiye mani olduğuna Renan’dan daha kesin bir imanla bağlanan Şeyh’in, küresel ittifakın taassubla (!) savaşında âdem-i muvaffakiyetine dair derin endişeleri var: “İnsanlık yaşadıkça nas ile serbest tenkit, din ile felsefe arasındaki kavga sona ermeyecektir. Kıyasıya bir savaş bu. Ve korkarım ki bu savaşta zafer hür düşünceye nasip olmayacaktır.”


Renan’a Dost Olunca

Renan’ın mektuba verdiği cevap, Müslümanların “Büyük Müctehid”(!) mertebesine çıkardığı Efgani’nin gerçekte ümmeti “İslam Birliği” çağrısıyla paketleyip küresel güçlere teslim etmeye memur bir Renan dostu olduğunu gösteriyor. Renan, Asya’da Efgani’den daha ileri bir yaren bulamayacağının bilinciyle şunları söyler: “Ufkun dört bir tarafından rasyonalizmi öven sesler geliyor. İnsan bu sesleri dinledikçe daha iyi anlıyor ki din ayırır, akıl birleştirir…

Dünyada ki iyi niyet sahibi insanların yobazlığa ve hurafelere karşı kurdukları birlik, görünüşte çok küçük ama hakikatte tek uzun ömürlü birlik budur. Çünkü hakikate dayanıyor er geç muzaffer olacaktır.” (Meriç,74)

“Kurtuluş Müslümanların yeni baştan terbiye edilmesindedir.” diyen Renan, Efgani’yi yazdığı mektupta ki tezlerine delil sunan bir dost olarak görür.

Müslümanların “büyük mücahid” olarak selamladıkları, onun üzerinden ayrışmalar yaşadıkları Efganî, Mehmed Akif gibi hasbi Müslümanları Sultan Abdülhamid’e karşı tahrik etmekle kalmamış, yaptığı kışkırtıcı bir konuşmayla terakki vasıtası olacak Dârulfunun’un kapanmasına sebep olmuştur.

Renan Müdafaanâmesi

Ulemanın birkaç ferdi zuhur dışında inzivaya çekilip ibare çözmekle meşgul olduğu yıllar, Namık Kemal’e Renan müdâfaanamesini ilham eder. “Namık Kemal’in müdâfaanamesi taarruz, Cemaleddin’in mektubu teslimiyet. Namık Kemal öfke ve küçümseyiş. Cemaleddin terbiye ve makyavalizm.”

Namık Kemal söze, Şeyh’in büyük filozof dediği adamın konferansının şu gerekçeden dolayı seraba hükümsüz olduğunu söyleyerek başlar: “Batıda İslam’la alakadar olanlar ya Hristiyanlık akidesi üzerinde olan oryantalistler ya da bütün dinlere efkâr-ı beşerin en ağır esaret zinciri olarak bakan dinsiz taifeden oluşur.” Her ikisi de İslam’a düşman olma noktasında ittifak içinde olduğundan “akvam-ı vahşiyye’den birinin dini gibi addettikleri Şeriat’a ait herhangi bir eseri ya bir eğlence ya bir korkutma ya da mutlaka etkisiz hale getirilmesi gereken bir tehlike olarak gösterirler. İslam’ı anlamadıklarından ya da kasıtlı olarak anlamama iradesi izhar ettiklerinden gerçek diye yazdıkları paragrafların önemli bir bölümü hilaf-ı hakikattir. Bu yüzden azı hariç İslam’a dair hiçbir mevzuyu akl-ı selimle tahlil edemezler.


Malumat-ı Kâzibe Erbabı

Şeyh’in her nevi iltifata tabi tuttuğu Renan ve adamları, Namık Kemal nazarında “malumat-ı kazibe ve tahkikat-ı nâkısa” erbabındandır.

Namık Kemal, mustagriblerin büyük muharrir olarak ali rütbeler verdikleri Batılıları, Engizisyondan kalma bir anlayış olarak her fenalığı dine bağlama hastalığından kurtulamayan ve bu yüzden de dinle alakalı her mevzuyu işin başında mahkum eden hasta bir zümre olarak görür.


Sarıklı Şeyh mi, Gazeteci mi?

Sarıklı bir Şeyh’in aşırı ihtiramdan hatalarını da “doğru” diye tevil ettiği mülhide, bir Osmanlı muharriri haddini bildirir. Namık Kemal’e göre Batı’da Osmanlıca’nın allamelerinden kabul edilen Hammer’in eseri de yanlış anlamalarla, malul örneklerle doludur. Anlama özrü olan bir tarihçinin bütün ibareleri ağır bir zan altındadır.


Hammer Bile

Hammer tahkir tabirlerinden olan “gidi” kelimesini “kedi” anlamında okumuş ve serhat yiğitlerinin dillerinden düşürmediği, “Yoktur sizinle viremiz; Eğrili, gidi Eğrili” nakaratını yanlış bir mana ile tarihine almıştır. Mesela Batı’da İslam düşmanlığı yanında Arab lisanına tam bir vukufiyetle meşhur olan Renan da “feylosof” olarak okunan “filozof” kelimesinin “fa” harfinin “kesrası” “ya” üzerinde imale ve “lam’ın sükünü” ile telaffuz edildiğini söylüyor(Renan, 18).


Lisaniyât

Batılılar kendilerini sağlama almak için sömürdükleri milletlerin lisanlarını öğrenip kaide kitapları kaleme aldılar, lisaniyat kurdular. Bu kitapların okutulduğu Paris’teki bir lisan kursunda Türkçe dersine katılan Namık Kemal, “Hocanın takririnden bir kelime anlamaya muktedir olamadım. Arada üç dört tane Türkçe edat işitmemiş olsaydım, hiç bilmediğim bir lisan öğretiliyor zannetmekte mazur olurdum.” der. (Renan, 18).

Batı’nın İslam’a karşı yürüttüğü çok yönlü mücadelenin kültürel savaş faslı en az meydan muharebesi kadar önemlidir. Zira her gün onlarca genç muasırlaşma mikrobunu kapıp saf değiştiriyordu. Atom bombasını icad eden Batılı adam, kültürel savaşta tek bir ahlaki kriter tanımadı. Her nevi gayri ahlakiliği ya hak ya da savaşın bir gereği olarak gördü. Her alimin yaşadığı dönemde İslam’ın eşya ve hadiseye dair hükmünün nasıl olduğunu beyan için kaleme aldığı eserler dogmatik hayatın aksesuarları, kölelik gibi bahisler de İslam’ın zamanı geçmiş meseleleri olarak verildi. Karikatürlerde, dergi kapaklarında furuu fıkıhtaki tasavvurlar çarpıtılarak Diyânet-i Celile-i Muhammediyye sanki barbarların dini olarak anlatıldı.


En Bayağıdan Daha Bayağı Bir Saldırı

İslam’ın ilim, fikir, sanat, siyaset, ictimaiyat cephelerindeki rüchaniyetini perdelemeye memur Batı, hezeyanlarına sözcülük yapması için kürsüye çıkardığı Ernest Renan vasıtasıyla söylediği: “Tahsil ve terbiyeleri sadece İslam’dan alan milletlerin zihni kabiliyetlerinin hiç hükmünde olduğu açıkça müşahede edilmektedir.” ifadesi her dönemde yetişen binlerce alimin varlığıyla yüz binlerce defa tekzip edilmiştir.

İslam’ı, idrak ve marifette Çin’de ateşe, Hindistan’da hayvanata ibadet eden putperestlerden hatta eğer varsa insan yiyen barbarlardan daha aşağı gören Renan’ın basireti gibi gözleri de görmediğinden bin bir türlü eksikle kilometreleri kat edip medreseye/okula giden çocukları da görememiştir(!).


En Büyük Seyyie

İslam’a en bayağı ifadelerden daha bayağı cümlelerle saldıran Renan, Müslüman çocukların İslam’ı öğrenmeye başladıktan sonra mutlak hakikate sadece kendilerinin sahip olduklarını, diğer bütün uygarlıkların ise dalalette olduğunu kabul etmelerinin “İslam’ın en esaslı seyyiesi” olduğunu iddia eder(Renan, s. 17).

Efganî’ye aidiyet iddiasında bulunanların cennete girmek için, “Lâ ilahe illellah” demeleri yeterlidir, “Muhammed Rasulullah”a hacet yok ifadesi işte bu fidelikte doğmuştur.


İslam Şekil Verir

İslam’ın ilme hakaret nazarıyla baktığını iddia eden Renan şunları söyler: “İslam inancıyla aşılanan bu cerîha o derece kuvvetlidir ki her nevi milliyet farklılığı İslam’ı kabulle ortadan kalkar. Berber, Sudanlı, Afganlı, Malez, Mısırlı, Nube gibi milletler Müslüman olunca artık Berber, Mısırlı, Sudanlı değil yalnız müslümandır.(Renan, 26).

Sadece on yedi kişinin okuma yazma bildiği bir coğrafyaya “oku” emriyle inen Hz. Kur’an’ın insanlık tarihinin en büyük alimlerini nasıl yetiştirdiğine hiç değinmeyen Renan, aslında insanların Müslüman olunca kavimlerine aidiyetlerini terk edip nasıl sadece “Biz Müslümanız” dediklerini anlaması gerekirdi. Namık Kemal mütefekkir etiketiyle ortalıkta dolaşan birisinin değil konferans verirken belki sayıklarken bile bu kadar saçmalaması ayıp olur der.” (Renan, 26).


Kilise Tarafgirliği

Kabile ve kavim asabiyeti savaşlarının milyonların helakine sebep olduğuna vakıf olan bir Fransız’ın farklılıkları İslam çatısı altında, onların varlıklarını inkar etmeden cem eden, onlara bir arada yaşama iradesi kazandıran İslam’ı insanların bir arada yaşayabilmesine öncülük yapmasından dolayı yok etmeye çalışması, Kilise tarafgirliğinden ya da ilhad marazından kaynaklanmaktadır.


İlk Defa Bu Kadar Yalan Bir Arada

Renan, “Bir konferansa bu kadar yalan nasıl sığar?” diye hayret edenler için birkaç doğru cümle de kurar: “Yalnız İran kendi kimliğini koruyabilmiştir. İran’ın İslam içinde ayrı bir mevkii vardır. İranlılar Müslümanlıktan birkaç kat ziyade şiidirler.” (Renan, s. 27).

Namık Kemal, İslam’ı eğitim düşmanı olarak gösteren Renan’a Sokrat’ı idam eden, İtalya’da Galile’yi idamı aratmayan bir hayata mahkum eden, J. J. Rousseau’nun Emile kitabını yakmakla teskin olmayan Fransızların onu nasıl derdest edip hapse koyduklarından bahseder ve sonra İslam tarihinde felsefe ile uğraştığından dolayı idama mahkum edilen ya da işkenceye maruz kalan bir zat var mıdır? Ey Renan! diye sorar. Meşşailerin kurucusu Kindi, Farabi, İbn-i Sina’nın hayatları Sokrat, Galile, Rousseau’nun sergüzeştine kıyas mi edilir? der(Renan, s. 39).

Renan muhataplarının, “İslam asırlarca batılara hocalık yaptı. Büyük alimler yetiştirdi. Yine eski hal geri gelir mi?” gibi bir korkunun (!) yersiz olduğunu söyledi.

Delil de kendisi hüküm de

İslam’ın İran kültüründe teşekkül ettiğini iddia eden Renan, ne var ki İranîlerin İslam’dan önce funûn-u beşeriyyede ne tür kitaplara sahip olduklarına hiç değinmedi. Delil de kendisi hüküm de. Sonra madem Araplar İslam❜la değil de Yunan ve İran kültürüyle neşvünema buldu. O halde neden İslam’dan önce İran’ı tesirleri altına alamadılar (Renan, 28-30) gibi soruları sormaya bile cesaret edemedi.

İslam ve Fen İlimleri

İslam beldelerinde hikmetin aşağılandığını, miladi bin iki yüz tarihinden itibaren de bütünüyle ilga edildiğini iddia eden Renan’a Namık Kemal şunları söyler: “Eğer İslam dininde hikmet tahkir edilseydi Sultan Fatih İstanbul’da yaptığı Fatih Camii etrafında Tıp medreseleri inşa eder miydi? Eğer ilmin her nevisi gibi hikmet de yüceltilmeseydi hala her camide hikmet kitapları okutulur muydu? (Kendi zamanında camilerdeki ders halkalarından bahsediyor) Bir fennin ibadethanelerde okutulmasına cevaz vermek onun kaldırılması demek midir?

Hikmete ait el yazması kitapların paralandığından pek az bulunduğu, ancak kıbleyi bulacak kadar fenni ilimlerin tahsiline cevaz verildiğini savunan Renan’a şöyle der Namık Kemal: “Acaba bu zat doğuda Moğol, Batı’da Ehl-i Salib mutaassıbların yaktığı milyonlarca kitabın yok olmasının da İslam’ın tesiriyle olduğunu mu düşünmekte?”

Uluğ Bey’in Hicri 823 yılında Semerkand’ta inşa ettiği rasathanede otuz yıl çalışarak “Uluğ Bey Astronomi Cedvelleri’ni oluşturan ilim adamları Müslüman değil miydi? Sultan Süleyman zamanında İspanya’dan Hind sahillerine kadar giden Osmanlı Donanmasını astronomiden yalnızca kıbleyi tayin edecek kadar anlayanlar mı sevketti? (Renan, s. 43).

Kiliseden farklı düşünenleri cezalandırmak için kurulan Engizisyon mahkemeleri de mi İslamiyet’in etkisindeydi? Namık Kemal Voltaire’nin İsveç Kralı XII. Charles’in zamanına dair yazdığı tarihte Rusyalılar’ın kiliseye bağlılıklarının bir neticesi olarak yaptıkları bir fenniyat galeyanından bahseder:

Yakılmak İstenen Hristiyan

“Yakın bir geçmişte güneşin tutulacağını haber verdiği için İran sefiri’nin katibini Moskova ahalisi yakmak istemişti.” Hristiyanlardan çok önce dünyanın döndüğünden bahseden bir Müslümanı yakmak isteyen ortadoks hristiyanlarını bu vahşete sevkeden de mi İslamiyet?”

İslam’ın miladi 1200’den sonra İbn Haldun gibi çaplı ancak birkaç alim çıkarabildiğini söyleyen Renan, Müslümanların elinde ilim ve hikmetin mahvolduğunu iddia eder.” (Renan, s. 44).

Eğer Renan küfre olan tarafgirliğini aşabilseydi tezkiye ettiği İbn Haldun’un eserlerini görünce kendilerine hayran kaldığı Sadeddinleri, Seyyidleri de görecek, sadece İbn Haldun’un asrında İslam büyüklerinin adlarının yazıldığı eserin hacimli bir kitap olacağını görecekti.

Ernest Renan’la aynı yerde duran İslam karşıtlarının konuşma metinleri ya da eserleri insaf ehl-i nazarından onlara bir şey katmadığı gibi, ehliyetleri ve sadakatlerini de bütünüyle hükümsüz hale getirmektedir.

İslam’ın; ilmin önünü sonuna kadar açığından bahseden Namık Kemal, ilmi ve terakkiyi mahvetme ameliyesinin Batılılara ait olduğunu anlatırken bir gazete haberinden bahseder: “Hindistan’da okullar açan İngilizler, Müslüman çocukların kendi çocuklarından çok daha zeki olduklarını görünce Müslüman çocuklara mektepleri kapattılar.” (Renan, s. 58).

Hakikat Konuşacak

Biri İslam dünyasının en son masal kahramanı… Her bölgede en meşhurlar adına destanlar yazdı, methiyeler düzdü. Onun hatırına Sultan Abdulhamid tahkir edildi. Muhammed Abduh ve Reşid Rıza ile devam eden çizgisi entelijansiya tarafından “kurtarıcı yol” olarak gösterildi. İslam’ın sabitelerini inkar edenler ya onlardan cesaret aldı ya da görüşlerini onlara isnad etti. Onlara güven arttıkça Ehl-i Sünnet ulemasına itimat azaldı. Akademyada Efganî büyüdü, İmam-ı Azam, Buharî, Gazzali küçüldü… Muhalled kitapları “hurefeler mahşeri” gibi gören ve her şeyden şüphe duyan bir nesil türedi. Kendisi, bir programında en az dört yüz cümle kurduğu halde “Allah Resulü’nün ﷺ yirmi üç yılda söyleyip yaptığı en fazla dört yüz hadisten ibarettir.” diyen “televizyon sahibi” de, recmi, nuzûl-u İsa’yı, Şefaat’i, peygamberlerin masumiyetini inkarı İmam Hatip kitaplarına kadar taşıyan akademisyen de ilhamı ondan aldı. O ise, müseccel İslam düşmanı Renan’a göre “Münevver Asyalı”, “Büyük Dinsizlerden biri”… (Meriç, 74-5). Diğeri ise, bir muharrir… Hatalarıyla, doğrularıyla Namık Kemal. Alimlerin siyasi bulup çok da alakadar olmadığı bir mevzuda, “bir Avrupalı dinimi tahkir ediyor” diye meydan yerine atılan, yanında yeteri kadar kitap olmamasına rağmen imanı ve heyecanıyla bir kafire karşı İslam’ı müdafaa eden bir muharrir, bir İslam fedaisi…

Şeyh Efganî, içinden çıktığı ümmeti, “dinin vesayetinden kurtulamadığından dolayı ilim yolunda terakki edemeyen bir cemiyet” olarak gören bir “Asyalı” olarak Renan’ı tasdik etmekte, Namık Kemal ise, “Renan’ın Risalesi’ni görmeden bu kadar az lakırdıya o kadar çok hata sığabileceğini ummazdım.” (Renan, s. 20) diyen, Şeyh Efganî’nin “büyük filozof” olarak selamladığı müseccel dinsizi “mâlûmât-ı kâzibe tahkikât-ı nâkısa erbabından” addedip sözlerinin seraba hükümsüz olduğunu ilan etmekte… Ne var ki bugün İslam dünyasında Batı’ya teslimiyeti ve hayranlığı remz eden Efganî çizgisi akademyanın “sırat-ı mustakimi” olmuş durumda… Ebû Hanife tenkit edilecek dendiğinde ekranlara koşanlar, küresel güçler tarafından İslam ümmeti ve dinin emirleri payimal edilirken kendilerine “buyurunuz” dendiğinde, “Hadise siyasi, değerlendirmede bulunmamız uygun olmaz.” diyerek susmayı tercih etti. Zavallı akademya…. Efganî’nin “Bunları dinin boyunduruğundan kurtaracağım.” dediği malumat hamalları …

Küresel güçlerin safında duranlar, ümmet bir daha İbrahim, Musa beklemesin, İbrahimleşip ateşe meydan okumasın diye mucizeleri inkar etse de Sünnet-i Seniyye’yi ittiba merci olmaktan çıkarabilmek için Allah Resulü’nün ﷺ masumiyetini yok saysa da, Allah Azze ve Celle putları kıracak, belamları hükümsüz kılacak İbrahimi’ni de, Musası’nı da gönderecektir. O gün yalnız hakikat konuşacak.


Başa dön tuşu
İhsan ŞENOCAK YouTube Kanalına Abone Ol