Search
Close this search box.

İkinci Fetretin Mevlanası: Ahıskalı Ali Haydar Efendi

Mevlana münkir aklın yurdu Bizans’ın sınırında, bütünüyle Batı ve Doğunun duyabileceği bir noktada Mesnevi’yi yazdı. Aklın egemen olduğu devirde, terk edilen ruh adına konuşan Büyük Veli, İslam’ın ezeli-ebedi oluşunu anlattı. Öyle ki Mesnevisiyle yeniden kalbe dayalı aşk kelamını sundu. Anadolu ilk büyük fetreti, Onun bu sunumuyla izale etti. Anadolu, ikinci ve birinciye nispetle daha derin olan manevi fetreti ise, modern zamanın Büyük Velisi Ahıskalı Ali Haydar Efendiyle aştı.

Bu yüzden Ali Haydar Efendiyle, Mevlana arasında kafa kâğıdı, görev, zaman ve zemin itibariyle ciddi benzerlikler vardır: İkisi de sufi babaların çocukları. İkisi de Anadolu’ya doğudan hicret etti. İkisi de zahiri ilimlerde zirveye ulaştı. İkisi de umutların tükendiği devirlerde “has duruşlarıyla” insanlığa Üsve-i Hasene oldu. Mevlana Moğol, Ali Haydar Efendi ise modern zamanın enkazından adam kurtardı.

Mevlana’nın yaşadığı fetrette Müslümanlar, her şeye rağmen potansiyel konumlarıyla ciddi bir güçtüler. Yani ruhi bir dirilişe iştirak edecek maddi vücuda sahiptiler. Bunun içindir ki Mevlana’nın Batıda tutuşturduğu aşk ateşi, sair sufilerin nefesleriyle kısa zamanda, bütün İslam coğrafyasını kuşattı. Dolayısıyla fetretin müddeti tahribatı kadar uzun olmadı.

Modern zamanın getirdiği fetret ise, hayatı çepeçevre sardı. İslam’ın medresesi, tekkesi, camisi sadece zarflarıyla ayaktaydı. Sufice bir dirilişin zihni alt yapısını oluşturacak ulema, ciddi manada nüfuzunu kaybetti.

Egemen güç tarafından kabul görmenin ilk şartı, Batıcı olmaktı. Düşünce, kütüphanemizden ayrılmış, Batıya ameleliğe gitmişti. Yani Ebussuud, Fuzuli birlikteliği parçalanmıştı.

Sebeplerin Ahıska’dan İstanbul’a taşıdığı Ali Haydar Efendi, hem mürit hem murat oldu. O Allah’ın muradıydı. Bütün bu olumsuzluklara müdahale edecek ve tepetaklak olmuş ehramı yerli yerine oturtacaktı. Tanzimatla hız kazanan Batılılaşmayı red ve yerine cemiyetten tecrit edilen İslam’ı tekrardan ikame etme ödevine talipti.

Mücadelenin merkezi Doğuyla-Batının kesiştiği şehir İstanbul’du. Fatih’in dünyaya meydan okuyuşunun fotoğrafı İstanbul… Şairin;

“Yetişmez mi bu şehrin halkına bu ni’met-i Bâri

Habib-i Ekrem’in yarî Eyyube’l-Ensarî”, dediği İstanbul…

İslam’ın zafer kürsüsü İstanbul, varlığından şüphe etti. Zafer kürsümüzden kültürümüzün hezimet haberleri okundu. Mazi sorgulandı. İslam’a ait her şey reddedildi. Vaziyete direnen ulema, Teşkilatı Mahsusa tarafından tespit edilip, tecrit edildi. İttihatçı zihniyet, ilerleyen yıllarda farklı adları taşıyan yönetim şekilleri altında devam etti.

Ali Haydar Efendi, İslam’a karşı açılan bu çok cepheli savaşın tam ortasında yer aldı. İlahi iradenin infazında kendisine verilen görevi noksansız yapabilmek için, resmi sıfatlarını terk etti.

O, “Telif-i Mesail Heyeti” reisi, Dersiam Ali Haydar olarak değil Çarşamba “İsmet Efendi Dergâhı” postnişini Şeyh Ali Haydar olarak mücadeleye devam etti. Bunun için, yeni devirde satırlardan çok sadırlara konuştu. Kendisini anlayanları İslam’a yardımcı olmaya çağırdı. Müminlere cesaret aşısı yaptı. Onlara bilmek zorunda oldukları şeyleri öğretti. Korkunun durdurduğu kalplere, kuruyan damarlara zikir soluklarıyla hayat sundu.

Küfür tufanına yakalanan mazlum halka, sığınak oldu. Medreseyi, tekkeyi, aileyi hasılı top yekûn cemiyeti helak eden tufanın ortasında dik kalabilen bir dağ gibiydi. Tufanın şiddeti o dağın belli bir noktaya kadar eteklerini tahrip etti, yollarını kapattı. Fakat azametini gölgeleyemedi. Ruhunu sökemedi. Çünkü üzerine “Halidi” yazılıydı.

Tufanın ortasındaki has duruşuyla, küfrün izafi, İslam’ın daimi olduğuna işaret etti. Bir gün suların çekileceğini medreseye, tekkeye giden yolların tekrardan açılacağını anlattı.

***

Mevlana, aklın egemen olduğu bir devirde ruh adına konuştu. Konuşmalarını kayda geçti, Mesnevi’yi yazdı. Üstat ise küfrün ve cehaletin hâkim olduğu bir zamanda, hem irfan hem ilim adına konuştu. Konuşmalarını kitaplara değil zamanın “Büyük Veli”sinin ruhuna kaydetti. Şimdi o “Büyük Veli” üstat adına konuşuyor, has duruşuyla, Batıyla-Doğunun kesiştiği noktada, İslam’ın yenilmezliğinin destanını yazıyor.

***

İnkişaf dergisi, dizi halinde “Bedihi Hayat” başlığı altında Ahıskalı Ali Haydar Efendi Hazretlerinin hayatını yayımlayacaktır. İşte buyurun Allah yoluna adanan ömrün hikâyesi…

Namsız Nişansız Dervişin Oğlu


Namazını ezan okunur-okunmaz eda edebilmek için, beline bağladığı ibrikle dolaşan ve bundan dolayı da, kendisine “Molla” denilen, Şerif Efendi’nin, takvim miladi 1865 yılını gösterirken, adını Ali Haydar koyduğu bir oğlu dünyaya geldi.

Ahıska’nın namsız nişansız dervişlerinden baba Molla Şerif hakkında fazla bir şey bilmiyoruz. Bildiğimiz tek şey, onun zahit ve müttaki bir mümin oluşu.

Molla Şerif “Refik-i Â’lay”a yani Yüce Dost’a erken ulaştı. İki yaşında annesini Allah Azze ve Celle’ye uğurlayan Ali Haydar Efendi, dört yaşında babasının tabutu ardından yürüdü. Küçük yaşta yetimlik nisbesi oldu. Bu yüzden Molla Şerif’in yetimi diye anılırdı.

Yıkık Medreseler ve Yetim Talebeler


Ali Haydar Efendi ilk tahsillerini Ahıska’daki civar medreselerde yaptı. Fakat o yıllar itibariyle ne tekkede ne de medresede eski ruh yaşamaktaydı. İslam’ın yurduna matem çökmüş, Şeyh Şamil’in sayhalarına alışkın dağlarda baykuşlar ötmeye başlamıştı.

Molla Şerif zamanında İmam Mansur’la başlayan Kafkasya’nın diriliş hareketi, Nakşi Şeyhlerden İmam Şamil’le zirveye ulaşmıştı. İmam Şamil’in mücadelesi öylesine olağan üstüydü ki Karl Marx bile ona hayran kalmış ve işçilere, Çarlık sistemini devirebilmek için onun mücadele şeklini örnek almaları gerektiğini söylemişti. Fakat İmam Şamil’in esareti ve ardından Kafkasya’yı terk edişi, toplumsal anlamda büyük bir kırılmaya neden oldu.

İmam Şamil’in diriliş hareketinden geriye, bir dik duruş bir de cihatta şeyhleri, müderrisleri şehit olan tekkeler, medreseler kalmıştı.

Ali Haydar Efendi’nin çocukluk yıllarında -Kafkasya’da- talebeler yetimdi. Çünkü medreseleri yıkılmış, müderrisleri şehit olmuştu. Bu yüzden birçoğu tahsiline devam edebilmek için Anadolu’ya hicret etti. Zira orada baykuş sesleri henüz duyulmuyordu.

Erzurum ve Çile


Evliya Çelebi gibi “Seyahat ya Rasulellah” diyenler yollara düşmüştü. Bir farkla ki Evliya Çelebi, tahsilin nihayetinde, Ahıska’nın yetim talebeleri ise bidayetinde yürüyüşe çıkmıştı. Çünkü “er-Rıhle fi Talebi’l-ilm” (ilim uğrunda yol kat etmek), İmam Buhârî’den, Müslim’den gelen bir İslam geleneğiydi, Sadatın sünnetiydi. Kafkasya’nın medresesiz kalan çocukları da bu sünnete uydu. Kimi Trabzon’a, kimi Erzurum’a hicret etti.

Kaderde, Molla Şerif’in yetimi Ali Haydar Efendi’ye Erzurum yazılmıştı. Vur ha vur yürünen, yalın ayak kat edilen yollar bir noktada tükendi ki orası; Erzurum’du. Şehre varır varmaz Bakırcı Medresesi’ne kaydoldu. Öylesine gayret gösterdi ki, geceleri gündüzlere ekledi. Kandillerin diplerine oturur gece boyu mütalaa eder, yorulduklarında ise uyumamak için başını rahlenin üzerine koyduğu bıçağa dayardı. Yine böyle bir geceydi. Uyumamak için başını bıçağa dayanmıştı. Fakat o kadar yorgundu ki, bıçak acısını hiç duymadı, daldı uykuya. Tam bu esnadaki bir sendelemeyle bıçak alnına battı. Acıyla uyandı. Ne ki alnından kan akmaktaydı.

Talebelik yıllarında alnına fedakârlığın imzasını kazıdı. Çünkü o en Sevgiliye; Allah’ın habibine (s.a.v.) âşıktı. Ona varmanın yolu da kitap sahifelerinden, Onun şeriatını tanımaktan geçmekteydi. Bu yüzden bütün zamanını Onu tanımaya adadı.

O Sevgili (s.a.v.) bütün zamanlar için bir ışıktı (Mişkat’un-Nübüvve). O’na (s.a.v.) doğru yaklaşıldıkça ışık bir şehrayine dönüşmekteydi. Bunu bildiklerinden daha hızlı, en hızlı nasıl varılırsa öyle varmak istiyorlardı. Bu yüzden uykuya paydos demişti.

Ali Haydar Efendi, fakr-u zaruret içinde, yurdundan ırak yerlerde her türlü zorluğa göğüs gerdi. Biliyordu ki tahsil hayatında karşılaştığı bu tür sıkıntılar neredeyse bütün fakihlerin kaderiydi. İmam Malik’ten, İmam Şâfiî’ye ulu hocalar hep aynı ıstırabı yaşamıştı. Okuyabilmek için hiç yüksünmeden, hanlarını, hanümanlarını satanlar vardı. Hatta İmam Malik fakirlikten o kadar mustarip olmuştu ki; ilme devam edebilmek için, evinin tavan tahtalarını söküp satmak zorunda kalmıştı.

Ali Haydar Efendi, vatanından ırak yerlerde Allah Azze ve Celle’den başka kimsesi olmayan bir yetim çocuktu. Ne hanı ne de hanümanı vardı satacak. Bu yüzden azmini, sabrıyla katık yapıp, sıkıntıların üstesinden gelmeye çalıştı.

İslam Ruhunu, sağnak sağnak yağan küfür necaseti altında, muhafaza edip sonraki nesillere lekesiz ve defosuz bir şekilde taşımayı başaran “Veli”ye ana gibi yar oldu Erzurum.

Ustalık Devresi ve İstanbul


Tahsil hayatının çıraklık devresini; Ahıska’da, kalfalık devresini; Erzurum’da yapan Ali Haydar Efendi ustalık devresi için İstanbul’a revan oldu.

İstanbul’da ilk olarak, devrin en ciddi eğitim kurumu; Fatih Medresesi’ne kaydoldu. Buradaki tahsilini ikmal edince, zamanın âlim-i şehir-i Çarşambalı Ahmet Hamdi Efendi’nin derslerine iştirak etti. 1906’da Ahmet Hamdi Efendi’den umumi icazetname aldı. Ardından da Medresetu’l-Kudat’a devam etti.

Ali Haydar Efendi, İstanbul’da bir taraftan okuyor diğer taraftan ise okutuyordu. Fakat Medresetu’l-Kudat’ta ki tahsilini ikmal ettikten sonra bütün mesaisini ders vermeye ayırdı.

İlmiye Salnamesi’ndeki kayıtlara göre Ali Haydar Efendi Hazretlerinin müderrislik serüveni şöyledir; İlk olarak 1325 yılında Sadi Bey Medresesi üçüncü müderrisliği görevine getirildi. Ardından sırasıyla: Dar’ul Hılafet-i Aliyye Medresesi kısm-i âli fıkıh müderrisliği, Fetvahane Musevvitliği, Hey’et-i İftaiyye reisliği, Sahn Medresesi müderrisliği görevlerinde bulundu. 1334 tarihinden 1337 tarihine kadar ve bilahare 1340-1341 senelerinde de “huzur derslerine” “muhatap” ve “baş muhatap” olarak iştirak etti. –Ali Haydar Efendi’nin bulunduğu görevlerde bila fasıla terfi etmesi malik olduğu ilmi kudretin en önemli nişanesidir.-

İstanbul’un Ak Sarıklı Ulu Hocası


Molla Şerif’in yetimi Ali Haydar Efendi, Doğuyla Batının hesaplaştığı şehirde, doğu adına konuşan ve sesi en yüksek tizden gelen ak sarıklı bir ulu hocadır artık. Dersleri ve vaazları büyük ilgi görmektedir. Dinleyenler: “Bir de şu sufi karşıtlığı olmasa”, diye temennide bulunmaktadır. Çünkü İlmin zirvesindeki bu adam henüz aşk ocağının dışında ve aşk ocağına mesafeli durmaktadır. Fakat zaman, hızla onu aşk ocağında yanmaya, yanıp da kemale varmaya taşımaktadır.

Aşk Ocağı ya da Bandırma


“Te’lif-i Mesail Heyeti” reisliğine atandığı, yani ilmi birikiminin çağın hukuki problemlerini çözmeye malik olduğu kanaatinin “Meşihat-ı İslamiyye” tarafından tasdik edildiği yıllar… Yer: Bandırma… Mübarek Ramazan ayı…

Şehirde şu muhtevada bir haber yayılır: ”İstanbul ulemasından Dersim Ali Haydar Efendi Merkez Camii’nde akşam namazını müteakip vaaz edecek.” Haberi alanlar, hınca hınç camiyi doldurmuş ve sabırsızlıkla Ali Haydar Efendi’nin gelişini beklemektedir.

Beklenen anla o anı beklenmeye değer kılan Ulu Hoca gelir ve kürsüdeki yerini alır. Besmele, Hamdele ve Salvele’den sonra vaazında Şeriat’tan, Şeriat’a karşı direnenlerden, yıkılanlardan, yıkanlardan bahseder. İslam cemiyetini istila eden bidatlerden, hurafelerden söz eder ve bunları terviç eden tekkelerin yanlış yolda olduğunu, tamir adına tahripte bulunduklarını anlatır.

Ali Rıza Bezzaz Hazretleri


Ali Haydar Efendi tekkeleri tenkit ediyordu. Çünkü ziyaret ettiği tekkelerin birçoğunda Şeriat’a muhalif işlerin meşru kabul edildiğine tanık olmuştu. Aslında şeyhlere değil müteşeyyihlere karşıydı. Konuşmanın akışı içerisinde yer yer ağır cümleler de geçiyordu. Fakat bütünüyle mücerret ifadeler kullanıyordu. Dolayısıyla kimse kendini eleştirilerin muhatabı görmüyordu. Ne var ki, konuşmanın sonlarına doğru ifadelerini muşahhaslaştırdı ve Bandırma’lı Şeyh Ali Rıza Bezzaz Hazretlerini, isim vererek tenkit etmeye başladı. Bunda, hissiyat-ı diniyyesi etkili olmuştu. Fakat Onu tenkide yönelten gerçek amil, kendisine Ali Rıza Bezzaz Hazretleriyle alakalı anlatılan yanlış malumattı.

“Muşahhas Tenkit” dinleyenleri inkisar-ı hayale uğrattı. Çünkü Bandırmalılar Ali Rıza Bezzaz Hazretleri’nin Şeriat’a muhalif bir duruşunu görmek şöyle dursun, Büyük Veli’den Allah Rasulü (s.a.v.)’ne bütün mevcudiyetleriyle bağlanmaları ve hasenesiyle de olsa bidatı terk etmeleri gerektiğini öğrenmişlerdi.

Merak Etmeyin Yakında Gelecek


Ali Haydar Efendi’nin vaazı bitti, namaz kılındı ve cemaat üzgün bir şekilde evlerine dağıldı. Dinleyenler arasında bulunan Ali Rıza Bezzaz Hazretleri’nin bağlılarından Börekçi Hasan Efendi ise vaazda söylenenleri mütala etmek için doğruca şeyhinin evine gitti. Börekçi Hasan Efendi, Ali Rıza Bezzaz Hazretleri’ne vaazın muhtevasını arz edince evde kısa süreli de olsa bir sessizlik oluştu. Büyük Veli oluşan sessizliği şu iki cümleyle bozdu: “Merak etmeyin! Yakında Ali Haydar Efendi yanımıza gelecek.”

Vaazdan sonra Ali Haydar Efendi’yi müthiş bir pişmanlık hali kuşattı. Öyle ki, yaşadığı her an muzdarip bir hastanın şeb-i yeldası gibiydi. Saat durmuş, zaman akmıyor, ızdırap tükenmiyordu. Yaşadığı an, tam bir inkılap iklimiydi. O an, ruhunda beliren ukdeyi çözmek, ızdırabını inkılaba dönüştürmek için, hakkında hiç de hoş olmayan ifadeler sarf ettiği Büyük Veliyi arayıp bulması gerektiğini düşündü. Arayışa koyuldu. Bu sırada, Ali Rıza Bezzaz Hazretleri, kumaş dükkânında insanlarla meşguldü. Gelenler, gidenler… Halvet yeri şehrin tam göbeği… Kumaş dükkânında bir veli, Allah Teâlâ ile beraber olmak için insanlardan kaçmıyor, bilakis Onunla birlikte olmanın yolunu insanlarla birlikte olmada arıyordu. Meselenin hulasasını Şah-ı Nakşibend’ten dinleyelim: “Bizde halvet bizde uzlet yoktur. Bizde halk içinde Hak’la birlikte olmak vardır. Halimizin şahidi ise Kuran’ın şu ayetidir: “Kendilerini ne ticaretin, ne de alış-verişin Allah’ı anmaktan, zekât vermekten alıkoymadığı adamlar.”[ref]Nur.37.[/ref] Ali Rıza Bezzaz Hazretleri, Nakşiliğin bu bakış açısını bütün mevcudiyetiyle benimsediğinden tekkesinde anlattıklarını-yaşadıklarını, dükkânında hayata taşımaktaydı. Alış-veriş akdini Hanefi fıkhına göre yapar, takvasından dolayı da satacağı her kumaşı iki defa ölçerdi.

Kumaş Dükkânındaki İnkilap


Kumaş dükkânına iş için gelenler, fetva soranlar derken beklenen misafir de kapıda görünür. Gelen, Ali Rıza Efendi’nin “Merak etmeyin, yakında yanımıza gelecek” dediği Ali Haydar Efendi’dir. Zamanın “Ulu Hocası”, akşamdan sabaha çektiği ızdırabı Ali Rıza Bezzaz Hazretlerinin huzurunda, söze aktarır. Büyük Veli tarafından affını ve evlatlığa kabulünü ister.

Buluşmalarında kalden ziyade haller konuştu. Öyle ki Dersiam Ali Haydar Efendi kumaş dükkânında ruhi iletişimin dilini öğrendi. Ayrılırken, Ali Rıza Efendi; “Demek Çarşamba’da ikamet ediyorsunuz, orada Ahmet Efendi vardır, onu ziyaret ediniz ve bizim gönderdiğimizi söyleyiniz.”der.

Sen Huzur Dersleri Baş Muhatabısın


Ali Haydar Efendi, Bandırma’dan ayrılıp Çarşamba’ya varınca direkt olarak Hacı Ahmet Efendi’yi bulur. O da kendisine; Karagümrük’te Maşlaklı Ali Baba isimli bir zatın olduğunu önce onu ziyaret etmesi gerektiğini söyler. Bunun üzerine Ali Haydar Efendi, Maşlaklı Ali Baba’nın evine gider. Kapıyı bir kız çocuğu açar ve kimi aradığını sorar. O da Maşlaklı Ali Baba ile görüşmek için geldiğini söyler. Kız “buyrun” der ve onu kırık dökük bir evin holüne alır. Ali Haydar Efendi holde, bir saat Ali Baba’yı bekler. Nihayet kapıda saçı başı ağarmış, hali pejmürde fakat yüzü nur desenli kambur bir zat görünür. Manzara Ali Haydar Efendi’ye pek iç açıcı gelmez. Maşlaklı Ali Baba ona, “benimle birlikte gel” der. Yürüdükleri yol boyu kömürlükten geçerken Maşlaklı Ali Baba “ben burada Rabbimi çağırırım.” der.

Ali Haydar Efendi bu söze kızar fakat belli etmemeye çalışır. İlk fırsatta kendisini Hacı Ahmet Efendi’nin gönderdiğini söyler. Maşlaklı Ali Baba’nın bu ifadeye yanıtı: “Benden şeyhlik öğrenip başkasına satacaklar” şeklinde olur. Ortam gittikçe gerilir. Maşlaklı Ali Baba konuştukça Ali Haydar Efendi sinirlenir. Derken Maşlaklı Ali Baba, Ali Haydar Efendi’ye ne işle iştigal ettiğini sorar. Ali Haydar Efendi, Hoca olduğunu söyler. O da, “Ne hocalığı” diye mukabelede bulunur. Ali Haydar Efendi, “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?”[ref]Zümer:9.[/ref] ayetini okur. Maşlaklı Ali Baba: “ Sus, Sus! Bir de ayet okuyorsun” der. Ali Haydar Efendi: “Ben cünüpmüyüm ki ayet okumayayım?” der. Maşlaklı Ali Baba: “Cünüb olsan iyi, cünübü bir teneke su temizler seni ise Karadeniz temizlemez.” şekline karşılık verir.

Konuşma bu minval üzere devam ederken Ali Haydar Efendi ciddi anlamda nefsiyle bir hesaplaşmanın içerisine girer. Nefsi bütün mevcudiyetiyle karşısına dikilip ona, “Gönderildiğin ve kapısında bekletildiğin adam bu mu? Kimlerin kapısında bekletiliyorsun. Hâlbuki sen! “Te’lif-i Mesail Heyeti” reisi, Huzur dersleri baş muhatabı, dersiam Ali Haydar Efendisin” der.

Suretten sirete, maddeden manaya yürüyüşü, bu yürüyüşte yaşanan krizi ve onu aşmanın usulünü, Üstat Necip Fazıl’dan dinleyelim:

“Bu kapıdan kol ve kanat kırılmadan geçilmez.

Eşten, dosttan, sevgiliden ayrılmadan geçilmez.

İçeride bir has oda, yeri samur döşeli.

Bu odadan gelsin diye çağrılmadan geçilmez.

Eti zehir, yağı zehir, balı zehir dünyada

Bütün fani lezzetlere darılmadan geçilmez.

Varlık niçin, yokluk nasıl, yaşamak ne, top yekûn?

Aklı yele salıverip çıldırmadan geçilmez.

Kayalık boğazlarda yön arayan bir gemi,

Usta kaptan kılavuza varılmadan geçilmez.

Ne okudun, ne öğrendin, ne bildinse berhava;

Yer çökmeden, gök iki şak yarılmadan geçilmez.

Geçitlerin, kilitlerin yalnız onda şifresi;

İşte, işte o eteğe sarılmadan geçilmez.”

İslam’ı dünya çapında temsile layık olan “Büyük Veli”, Şeyhi Ali Haydar Efendi’nin mutasavvıf olduğu anı Onun dilinden anlatırken şunları söylemişti: “Konuşmanın sonlarına doğru bana bir hal oldu, ağlamaya başladım, o zata karşı olan kızgınlığım sükûnete, buğzum muhabbete dönüştü. Onu o an o kadar sevdim ki, her hali bana hoş gelmeye başladı.”

Karagümrük’te bir ev ıslanıyordu. Yağmur göklerden değil Ali Haydar Efendi’nin gözlerinden geliyordu. Belki de o akan yaşlar, Büyük Velinin dünya namına sevdiği her şeyi içinden alıp götürmek içindi. Ya da Onu yeni hale, yeni zamana hazırlamak içindi. Bilmiyoruz. Çünkü yaşanılan bütün bu haller idrak alanımızın dışında cereyan etmişti.

Bu olay Ali Haydar Efendinin “Zülcenaheyn” oluş tarihidir. Müslümanların yaşayacağı o “zor” yıllarda artık onu, ne işgaller, ne hapisler ne de takipler durdurabilecektir.

بيان حول الفتن في قيصري والشمال السوري

د. إحسان شان أوجاق   مؤسِّس مركز الدراسات العلمية والفكرية بسم الله الرحمن الرحيم الحمدُ لله رب العالمين، الحمدُ لله الذي جعل المسلمين إخواناً وحرّمَ الظُّلم على نفسِه وعلى...

Bu Kiri Büyük Doğu Mecrası Temizler

Okulda, hayatta Allah’tan bahsetmenin yasaklandığı gün; Anadolu, Büyük Doğu Mimarı’nın öncülüğünde muazzam bir fikir ve hareket hamlesine şahit oluyordu. Yalnız başına bir Müslüman bütün küfür yobazlarına meydan okuyor, İslam...

LİSAN ÜZERİNE ALLAH BOYASI’NIN DÖKÜLMESİ: OSMANLICA 

Beş yaşında ilk tahsile İslam harfleriyle başlayan, icazet aldığında ise ibareyi Kahire’deki öğrenciler gibi okuyup-anlayan, İstanbul’da kaleme aldığı tefsiri, Şam’da, Mekke’de ders kitabı olarak okunan bir milletin yüz yıllık...

Şeddeli Yalan Yobazları

CHP Milletvekilinin “Külliyat Kız Okullarında öğrencilere Takdir yerine İslam’ın Kızına belgesi veriliyor.” şeklindeki iddiasının YALAN olduğunu Cumartesi günü mezkür okulda okuyan Kızımın TAKDİR BELGESİNİ yayımlayarak resmetmiştim. Ne var ki...

ANNE

ANNE I. İpekten daha narindi kalbin, Evladın üşürse sen titrerdin. Çocuklarını yüreğinde taşır Biri ah etse sen inlerdin. Hastayım deyince Sanki sen iyi olur, unuturdun bütün dertlerini. Kadın yıkılsa...

Kurban Sünnet mi Vacip mi?

Hanefi mezhebine göre Kurban Bayramı günlerinde kurban kesmek vacip,[1][2] diğer üç mezhepte ise sünnettir.[3] Hanefi mezhebi bu hususta aşağıdaki delillerle istidlal etmektedir: Allah Teala, “Rabbin için namaz kıl ve...

İhsan ŞENOCAK YouTube Kanalına Abone Ol