İçeriğe geç

BİR İLİM ve DÂVA ADAMI OLARAK RESUL HOCA

İltifatta ya da alkışta itibar arayanlar millet hayatında “iz” bırakamaz. Allah’ın rızâsına talip olanlar ise İslâm’a yol açar, put kırar, vakit tamam olunca da yeni bir dünyanın kurulmasında büyük bir rol oynar. İmam-ı A’zam’ın ilim meclislerinde değil de saray sofralarında gözü olsaydı ümmet tarafından “hallâlu’l-meşâkil” olarak değil, sultanın tasdik memuru olarak anılırdı. İlim adamı neye talip olursa dünyada da âhirette de ona göre bir kıymet bulur.  

İlim, âlimde bir emanettir. Can bedende olduğu müddetçe ders halkasında, sohbet meclisinde, meydan yerinde âlim, ilme sözcülük eder. Allah’ın ﷻ kitabı ve Rasulü’nün ﷺ sünneti ne buyurduysa ona göre yazar ve konuşur. Âlim konuştukça küfrün buzdan dağları erir, hakikat belirir. İslam’a göre yaşamanın ve konuşmanın bedelini ödemek gerektiğinde pişmanlık duymaz. Bilakis kulluk vazifesini îfâ etmenin heyecanını yaşar.  

Saray kapılarının kapanması millet vicdanına giden yolu açar âlime. Şerîat’ın çağırdığı dünyaya giden yollar kapandıkça yöneliş artar. Çünkü gençler onların dizi dibinde oturmaktan, okumaktan onur duyar. 

Tahsil Hayatı 

1947 yılında Rize’de dünyaya gelen Resul Hoca, ilk eğitimini, Sofi İsmail Efendi olarak bilinen amcasının gayretiyle köy camiinin yanı başında medreseye çevrilen küçük bir odada aldı. Osmanlı ulemasından Oflu Hacı Dursun Efendi’nin mücâzı Ardeşenli Hamid Efendi’nin talebesi Ahmet Beyazal’dan burada sıra kitaplarının bir kısmını okudu. Ne var ki küçük Resul’ün ilme vuslatı uzun sürmedi. 1960 darbesiyle tedris faaliyetleri durdu. Yasaklar geri döndü. Bir müddet sonra bir Of’lu hocanın işrafında tek parti döneminde olduğu gibi büyük bir gizlilik içinde yeniden ders okumaya başladı. Sofi İsmail daha sonra yeğenini alıp, Ardeşenli Hamid Efendi’ye götürdü. Bir müddet orada eğitimine devam etti. Resul Hoca, Rize’deki tahsiline bir ara noktası koyup amcası ile İstanbul’a gitti. Adalar Müftüsü Halil Günaydın Hocadan dersler aldı. Ardından memleketi Rize’ye döndükten sonra nihai dersleri Zavendikli Mustafa Yıldız Hoca’dan okuyup icazet aldı. 

Artık kendisi de bir “Medrese” kurmalı ve medeniyetimizin kadim çizgisini orada devam ettirmeliydi.  

İlmi Yönü  

Resul Bölükbaş Hoca, artık “maruf”u anlatan, “münker”in karşısında duran bir ilim ve dava adamıydı. İdeolocyaların değil, İslam’ın bağlısıydı. İslamiyet’i “iman, ibadet, ahlak” olarak tanımlayan ve hocaların vazifelerini eda ederken bunun dışına çıkmasını “suç” kabul eden anlayışa cevabını, “İslam her yerde ve her şeyde helal ve haram kılma cihetiyle vardır ve var olacaktır.” diyen aksiyonuyla verdi. 

90’lı yıllarda Ulûm-i İslâmiyye okumak isteyen talebeler İstanbul’a giderken, bir anda İstanbul’dakiler de Rize’ye gitmeye başladı. Rize bu dönemde ilim âşıklarının çekim merkezi oldu. Aslında hoca bütün hocalarla aynı kitapları okutuyordu. Fakat onu farklı kılan ve gençleri cezbeden Müslüman’a muhabbet, kâfire buğz çizgisinde kudemâ ile tam beraberlik içerisinde olmasıydı. Allah ve Rasul düşmanlarına karşı duruşu, siyonizmanın hedeflerini çökertme iradesi, talebelere istikbale dair umut aşılıyordu.  

Resul Hoca talebelerine, Sarf-nahiv gibi âlet ilimlerinin tefsir, hadis, fıkıh gibi âli ilimlere muhatap olmak için birer vasıta olduğunu telkin eder, kuru bilgi talim eden bir ezberci değil, ilmin hayatla irtibatını kuran bir müderris, küfür cephesiyle hesaplaşarak İslam’ın eşya ve hâdiseye yeniden sirayetinin planları üzerinde kafa yoran bir dava adamı olarak ders takrir ederdi. İslam idealini, her türlü nizamın üzerinde gören, onun hâkimiyeti için her türlü bedeli ödemeyi cana minnet kabul eden bir şuura bağlıydı. Bu şuur onu siyaset cephesinde Necmeddin Erbakan Hocaya yol arkadaşı yapmıştı.   

Müşterek Dost-Düşman 

Resul Hoca’nın ders takriri, iki metreye yakın boyu gibi heybetliydi. İfadelerinde şeriatın azametinin müşahhas halini görürdünüz. Ehl-i Sünnet dairesi içerisinde hangi meşrepten olursanız olun Resul Hocayı dinlerken düşmanlarınızın ve dostlarınızın müşterek olduğunu anlardınız. 

Muknî ve Müfid Deliller 

Resul Hoca, Kelam okuturken bugün artık kelam tarihinin mevzuu haline gelen meseleleri kalın çizgileriyle mütalaa eder, günümüzdeki dini ihya davasındaki din tahripçilerinin iddialarını muknî ve müfid delillerle çürütürdü. İstanbul’daki buluşmalarımızda, Rize’de kendini ziyaret ettiğimde ya da telefonla yaptığımız görüşmelerde müsteşriklerin ve müstagriblerin iddia ve iftiraları üzerine uzun mütalaada bulunurduk.  Medrese çevresinde, modernitenin kafa karıştıran konularına en ziyade ilgi gösteren isimlerden biriydi, desem mübalağa etmiş olmam. 

Tasavvufa İntisabı 

Tasavvuf yolunda intisap ettiği Mahmud Efendi Hazretlerinin telkin ve teşvikiyle kendisinde bir tedris aşkı oluşmuştu. Öyle ki asker dönüşü Rize’nin Tütüncüler köyünde kurmayı tasavvur ettiği medresenin yeri üzerinde akrabasıyla gece başlayan konuşması sabah ezanına kadar devam etmişti. (1968-69)   

Resul Hoca’nın talebelerine verdiği icazet merasimlerine bizzat katılan Mahmud Efendi, ona “ilim dağı” diye hitap eder, hususi bir alaka gösterirdi.  

Bir Ramazan ayını İstanbul’da geçiren Resul Hoca’yı Mahmud Efendi iki odalı evine davet eder. Hoca, teeddüb edip affını isteyince, Mahmud Efendi, “Bir müderrisin evime teşrif etmesinden beni niçin mahrum ediyorsun?” der. Bunun üzerine yirmi gün hanede Mahmud Efendiyle birlikte kalır. Teheccüd vakti Mahmud Efendi onu da kaldırır. Başka bir oda olmadığından Resul hocanın yattığı yerde namaz kılar. Resul Hoca biraz kıldıktan sonra, Ona “Senin uykuya ihtiyacın var. İstirahate çekil.” der, kendisi saatlerce namaz kılardı. Resul Hoca bir gece Mahmud Efendi’nin sekiz rekattan fazla kıldığını görünce, bunun sebebini sorar ve şöyle bir cevap alır: “Ramazan’da Kur’an-ı Kerim’i hatmediyorum. Gündüz ders ve sohbetten vakit bulup hatmi ikmal edemeyince gece namazlarında okuyorum.”  

Mahmud Efendi, her yıl camiinde itikâfa girerdi. Resul Hoca da haliyle yirminci gün onunla birlikte evden ayrıldı. Camide son on gün Mahmud Efendiyle birlikte kaldı. Yine orada da Mahmud Efendi’nin gecenin neredeyse tamamını namazla ihya etmesine şahit olur. 

Çilesi 

Resul Hoca İslam’a irtica, Müslümana mürteci denilen bir zamanda meydan yerine çıkınca evinden medresesine kadar bütün hayatı tarassut altında yaşadı. 12 Eylül 1980 askeri darbesini müteakip 30 jandarma evini kuşattı. Genç hocanın kütüphanesi ve hususi eşyaları didik didik arandı. Vaaz kasetleri dinlendi. Hiçbir şekilde suç unsuru bulunmamasına rağmen tevkif edildi. Karakolda hücreye kondu. Dünyaya kapalı, Allah’a açık tabutluk şeklinde ki hücrede abdest almaya imkân olmadığından ellerini hücrenin tavanına vurarak teyemmüm eder, daracık mekanda imâ ile namaz kılardı.  

“Her türlü görüşmeye kapalı hücre, hayatında çevreyle tek irtibat noktam karakolun yakınında bulunan ilkokulda, teneffüste oynayan çocukların sesleri, kedilerin miyavlaması ve fecir vakti horozların ötmesiydi.” diyen Resul Hoca’yı bu süreçte en çok üzen şey, “Yakındaki bir camiden günde beş defa gelen ezandaki manaya muvafık konuştuğundan dolayı mahkûm edilmesiydi. Ezan tevhidin ilanıyla başlar yine onunla biter. Ben de Müslümanlara Tevhid hakikatini anlattığımdan dolayı mahkûm edilmiştim.”  

“Zulmetten Nura” gibi güya İslam’ı terviç gayesiyle yazılan bir kitabın da müellifi olan Şemsettin Günaltay’ın başbakanlığında 1946 yılında çıkarılan 163. Madde bütün Müslümanları esaret altına alan, her türlü İslamî davet ve telkini suç addeden, Müslümanların tezahür şekillerini terör eylemi olarak kabul eden bir kanun hükmüydü. Bu maddeyle Müslümanlar öz yurtlarında her türlü İslamî esas, ölçü ve hakikatten mahrum bırakılmıştı. Üstad Necip Fazıl’ın “Milli Şef devrinin mürted başbakanına layık bir eser olmak vasfını taşıyan” kanun maddesi olarak tavsif ettiği 163. Madde, medrese içerisinde yetişen birisinin nasıl medrese düşmanı, sarık saran birinin de nasıl sarık düşmanı olabileceğinin kanıtıdır.  

Zalime ve zulme meyledene “Allah’tan kork!” demeyi dahi suç addeden bu kanun maddesi Müslümanlığıyla maruf ve malum olan bu millete musallat olan bir işgal gücüne ait değilse kime ait olabilir? Foterinin şeklinden ayakkabısının bağına kadar, taharetsiz batıyı taklit eden ilgili başvekil ve onun temsil ettiği zihniyetin bir ürünü olan ve yıllarca bu millete zulmetmenin vasıtası olarak kullanılan 163. Madde, Resul Hoca’ya da zulmün soğuk yüzünü tattırır. Adl-i İlahi tecelli eder ve Resul Hoca 5 yıl devam eden muhakeme sonunda beraat eder. (Bu madde Turgut Özal tarafından 1991’de yürürlükten kaldırıldı.) 

Hülâsa 

Resul Hoca, “şapka kanuna muhalefet etmek” gerekçesi gösterilerek darağaçları kurulan ve çok sayıda inanmış insan şehit edilen Rize’de yetişen zahir cephesinde bir müderristi. Cumhuriyet devri ulemâsı çerçevesinde değerlendirildiğinde ise derin bir âlimdi. Tasavvuf cephesi ise Allah’a (cc) malumdur. Mücadele hayatına bakıldığında ömrünü İslam’a vakfeden, onun dışında hiçbir hayatı yaşamaya değer bulmayan, tek gününü dahi boş geçirmeyen bir mü’min; dâvasının muvaffakiyeti uğruna her türlü cefaya hazır bir dava adamıdır. Resul Hoca gök kubbede hoş sadâlar ve binlerce talebe bırakarak ayrıldı aramızdan.  

Allah Rasulü ﷺ; “Veba Müslüman için şehadet vesilesidir.”1buyurdu. Rabbim, çile ve meşakkat mahşerine dönen hayatının sonunda Resul Hoca’yı şehâdetle şereflendirsin. Mekanı cennet, makamı ali olsun. 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir