BİR MÜCAHİD ALİM’İN HAKK’A YÜRÜYÜŞ HİKAYESİ

BİR MÜCAHİD ALİM’İN HAKK’A YÜRÜYÜŞ HİKAYESİ
Emin Er Hocamız’ın Ardından

Minarelerin tepesindeki işaretlere, sınırdaki direklere ve de dağlara âlem denir. İnsana İslamî sorumluluklarını hatırlatıp, cennetin yolunu gösteren alimler de lafız ve mana itibariyle âlemdir.
28 Haziran Cuma günü dâr-ı bekaya irtihal eden Mehmed Emin Er Hocamız da hayatın hemen her şubesinde ümmetin önünde yürüyen, ona yol gösteren, cennete âlem olan bir rabbanî alimdi.
Üstad, Diyarbakır’da doğdu, orada okudu, fakat “Şam, Bağdat, Kahire, İstanbul da bizim.” dedi. Kürtçe konuştu fakat ders okuturken, eser telif ederken Kur’an’ın dili Rabça’yı tercih etti. Parçayı bütüne bağlama gayreti içerisinde oldu. Her durumda büyük bütüne yani İslam ümmetine aidiyeti öne çıkardı. Afganistan, Ruslar tarafından işgal edilince, “Orası benim yürek coğrafyamın şurasına düşer.” dedi, seksen yaşında, “Ya Râb! Rus’a karşı dava-i Kur’aniyye’yi müdafaa edebilmek için bize âlem-i İslam’dan müeyydiler gönder.” diye dua eden kardeşlerine yardım edebilmek için yollara düştü. Önce İran’a gitti, orada derdine ortaklar aradı, Humeyni ile yaşanan değişimi ve yeni sistemi yakından inceledi, Türkiye’den gelenlerin “İttihad-ı İslam” zarfıyla nasıl Şialaştırıldıklarına, Müslüman kızların ise mutaya zorlandıklarına şahit oldu. İran İslam Cumhuriyet’i terkibine dair, “Bu sistem İslamîlik adı altına İslam’a bir suikasttır.” hükmünü vererek oradan ayrıldı. İran ziyaretiyle, “Yeni Şia’nın eskisinden farklı olmadığını” aynel yakîn idrak etmiş oldu. İran’dan Pakistan’a geçti, orada Diyobendî medreselerini ziyaret etti, ulema ile tam fikrî ve akidevi bir vahdet içerisinde olduğunu müşahade etti. İran’da “ittihad-ı İslam”a dair zayıflayan umutları, Pakistan ziyaretiyle muhteşem bir hal aldı. Oradan Bangladeş’e geçti. Kardeşleriyle hemdert oldu. Soğuk bir kış mevsiminde seksen yaşında seferinin nihaî noktası olan Afganistan’a gitmek için Bangladeş’ten ayrıldı. Zor bir yolculuktan sonra ulaşabildiği Afgan cephelerinde mücahitlerle omuz omuza tam dört ay cihad etti. Bu haliyle de ne yapmaları, nasıl bir tavır içinde olmaları gerektiğini müzakere eden Müslüman gençlere, âlem oldu.
O, Afgan cephelerindeki haliyle tekke için de bir seyr-ı sulük âlemiydi. Eline bir tesbih alıp bir zaviyeye çekilen sufilere, “Haydi! Toparlanın! İmam Rabbani gibi mücahid mürşidlerin yolunda yürüyelim.” diyordu.
Kudema bezmine ahirde gelmesi itibariyle bir zamanlar bu topraklarda da allameler olduğunun âlemiydi. Yıllar önce bir hac mevsiminde Medine-i Münevvere’de ki evinde ziyaret ettiğim büyük Muhaddis Muhammed Avvame, hal-hatır faslından sonra ilk olarak Mehmet Emin Er Hoca’yı tanıyıp-tanımadığımı sormuştu. Kendisiyle bir gün önce tanıştığını ifade eden Avvame, Emin Er Hocamız’la alakalı şunları söylemişti: “Şüphesiz ki o, Türkiye’de kalan büyük ilim adamlarından biridir. Allah ömrünü mübarek eylesin. Şimdi 95 yaşlarında… Fakat ilmi ve hafızası yerinde, çok ince meselelerden bahsedebilmekte. Usûl-u fıkıhla alakalı mevzulara vukufiyetine hayran kaldım. Tevazuda da zirveye ulaşmış biri.”

Üstad, doktorlar, “Yaşınız seyahatinize mani, gidemezsiniz.” demesine rağmen vefatından tam bir yıl önce (27 Haziran) İFAM’ı ziyaret etti. Bu hususta, İstanbul’u fethe giden İslam Ordusu’na katılmak isteyince çocukları tarafından, “Baba! sağlığın da, yaşın da İstanbul’a gitmene mani. Senin adına bizler gidelim, cihad edelim.” ifadeleriyle iknaya zorlanan fakat “Evladım! ‘İnfirû hifâfen ve sikalen… “ (Tevbe: 41) ayet-i kerimesi nâzil olduğunda ben Allah Resulü’nün meclisindeydim. Bu ayet gençlikte de (hifafan), yaşlılıkta da (sikâlen) bize cihadı emrediyor.” diyen Ebû Eyyüp el-Ensari’ye (radiyallahu anh) intisab etmişti. Yüz küsur yaşında, bir ilim halkasına ruh ve feyiz vermek, talebe-i İslam’ın derslerine işrâf etmek için şu kadar kilometrelik mesafeleri kat etti.
Hava alanından eve vardığımızda gece yarısı olmuştu. Saat 02.30 gibi istirahate çekildi. Sabah namazına kalkış için belirlediğimiz saatte kapısına gittiğimde seccadesini üzerindeydi. Namazı o kıldırdı. Tıval-ı mufassalden okudu. Sonra hususi dünyasına çekilip evradıyla meşgul oldu. Ardından diz üstü oturup bir cüz Kur’an-ı Kerim okudu. Sabah İFAM’da ki derslere katıldı. “Nerede kaldıysanız oradan devam edelim” buyurdu. O gün tefsirde Beydavî’den, “Talak Suresi” okunacaktı. Kitabı eline aldı, sanki yeni mutalaa etmiş ya da müyesser bir metin okur gibi, mana verdi, işkal çözdü. Surede geçen fıkhı meseleleri de mezheplere göre anlattı. Kendini ibareye de ifadeye de o kadar vermişti ki, öğle namazı olduğunda o hala derse devam ediyordu.
Üstad, hem çok yaşlı hem de halsizdi. Bu yüzden yürüyemiyor, hasta arabasıyla taşınıyordu. Buna rağmen nafileler dahil bütün namazları ayakta kılıyordu. Yaşlılıktan vucüdunun şekli değişmişti fakat buna rağmen kıyamı terk etmiyor sanki hal diliyle bize şöyle diyordu: “İnsanların huzuruna hasta arabasıyla çıkılabilir fakat –gücünüz yetiyorsa- Allah Azze ve Celle’nin huzuruna asla çıkılamaz..”. O ibadette de âlemdi.
Öğleden sonra bir müddet hususi dünyasına çekildi. Sonrasında ikindiye kadar sohbet yaptı, sorulara mukni ve müfîd cevaplar verdi. Ardından onun imametinde İkindi namazı eda edildi. Konferans için belirlenen salona yoğun katılımdan dolayı cemaat sığmayınca büyük salona geçildi. “İman” mevzuundaki konuşmasına akşama kadar devam etti. Nihayet “Efendim akşam namazı geldi.” deyince, “Peki namazdan sonra devam edelim.” diyerek bir ara verdi. Namazdan sonra talebeler etrafını sardı, “Bu mevzu mühim dedi, kaldığı yerden devam etti.”. Yatsı namazı kılındı, talebeler dinlemekten yorulmuştu fakat o fakat gece yarısına kadar irşada devam etti. Vazife şuuruyla da tâlib-i ilme âlem oldu.
Yakın çevresi sık sık, “Seyda! Malumunuz doktorlar, uzun süre konuşmak ya da ders vermek sıhhatinize zararlı diyor.” hatırlatmasında bulunsa da o hal diliyle İmam Füravi gibi, “Bu beden bu dünyaya bu dersleri anlatmak için gönderildi.” demekteydi.
Üstad, medeniyete dair unuttuklarımızı bize hatırlattı. Yüz küsür yaşında da rıhle yapılabileceğini gösterdi. “Efendim! Birlikte Hindistan’a, Nedvetü’l-Ulema’ya; Pakistan’a, Diyobendi Medreseleri’ne gidelim mi?” diye sordum. “Olur fakat acele edelim. Bu yıl ‘Senetül-veda’/veda senemiz’, buyurdu. Bu yüzden bir yıl içinde bütün dostlarını ziyaret edip onlarla, “Bu veda senemiz” diyerek helalleşti. Gün gün büyük buluşmaya hazırlandı. Vefatına bir hafta kala rüyasında -yanında Bediuzzaman’da olduğu halde- İmam Rabbani Hazretleri’ni gördü. İmam Rabbani kendisine: “İlhak bina Ya Muhammed/Artık bizim meclisimize gel, katıl.” buyurdu. Son gün durumu gayet iyiydi. Hastanenin balkonuna çıktı, çay içti, “Bu dünyada son günümüz” diyerek talebeleriyle vedalaştı. Bekletilmeden Cuma günü defnedilmesini vasiyet etti. Bu konuşmadan birkaç saat sonra Hakk’a yürüdü. Haber gece yarısı ajanslara düştü. Cuma sabahı da arkadaşlar mesaj gönderdi: “..ve göklerin kapısı açıldı: Rabbani alim Muhammed Emin Er Hocamız Rabbi’ne yürüdü.”
O, Şeyh Seyda’nın halifesi, Bediuzzaman’ın öğrencisi, Mahmud Efendi’nin, Merhum Erbakan’ın dava arkadaşı, ilim talebelerinin ulu hocasıydı. Küçücük bedeni hem yürek, hem ilim, hem de vefa doluydu. 28 Şubat sürecinde müslümanın, müslümanın yanında poz vermekten çekindiği bir zamanda muhterem Mahmud Efendi’yle birlikte Erbakan Hoca’nın iftarına katılarak açıkça safını belli etti.
Muhterem Efendim! Hacıbayram’ın avlusunda müminlerin parmakları ucunda taşınan tabutunu seyrederken sanki şunları söylediğinizi hissettim: “İşte böyle Azizim! Allah Azze ve Celle bu dinin hafızıdır. Onu bazen Yavuz Sultan Selim’le, bazen de yüz küsür yaşında ki pir-i fani bir alimi Rabbani ile korur. Peki sen neredesin ve ne ile meşgulsün.”

 

Önceki Yazı