DİRENİŞ İRADESİ

DİRENİŞ İRADESİ

Hayatın hülasası şu iki kelime: İman ve İbadet… İbadetsiz imanın, imansız da ibadetin hiç bir kıymeti yok. Bu yüzden Allah Rasûlü insanın yaratılış gayesini kıymetlendirirken, “Meselenin esası İslâm, direği namaz, zirve noktası ise cihattır.”1 buyurdu. Nizam sarayının adı İslâm, sütunları namaz, muhafızı ise cihattır. Cihad, Allah ve Rasul düşmanları ile kesintisiz mücadelenin adıdır. 

Kulluk, iman temelleri üzerine ibtina eder. Namaz ise varlık binamızın sütunudur. Müslüman susadığında suyu, acıktığında aşı, yorulduğunda sığınağı, acıktığında çorbası namazdır. Namazsız insan, ruhsuz bir beden gibidir. 

Direniş İradesi

Allah’a giden yolu namaz açar. Kıyama, kıvamı namaz verir. Mazlumların direniş iradesini namaz korur. Korkuyu, emana, hüznü surura namaz çevirir. Mağlup ve mağdur bir adamı ruhun karanlık zindanlarından namaz kurtarır. Her şeyini kaybeden, hayatta tek bir tutar dalı olmayan çâresizin elinden namaz tutar. Namaz mümine, “Sen küçük hesapların değil, büyük davaların adamısın/kadınısın.” der. Daralanlara, dünyayı yaşanmaz bulanlara “Hadi gidelim buralardan; gel, mâsivâdan mâverâya kanat vuralım.” der. 

Namazla karanlıklar aydınlığa döner. Namaz Kainat’a bütün bakmayı, her bilenin üzerinde bir bilenin, her kudretin üzerinde bir kudretin olduğunu, olmanın da, olmamanın da Allah’ın “ol” emrine bağlı olduğunu söyler. 

Beni Hatırlamak İçin Namaz Kıl!

Namaz insanın algısına müdahale eder. Ruhu önce vesveselerden tahliye eder, sonra rengini verir. Hadiseyi şu misal çerçevesinde tasavvur ediniz: Bir hastanenin A servisinde yatan lakin birden fazla hastalığa mübtela olan bir muzdaribi ölümcül mikroplar kuşatıp yaşamaya dair ne onda, ne de tabipde bir umut kalamadığında, ne yapmalı? Muhal farz… Olmazlar oldu, hasta sıhhatine kavuştu ve taburcu edildi.  Daha sonra bu hastanın bir arkadaşı aynı servise kaldırılsa, o da onu ziyarete gitse, sedyeyle taşındığı koridorlardan geçip yattığı servisin odasına girerken kim bilir neler düşünür?! Ya da odaya girdiğinde, her gece üzerine üzerine gelen duvarları, başına çökecekmiş gibi duran tavanı, mezarı olacakmış gibi bekleyen odayı görür ve uykusuz kaldığı gecelerin tekrar geri geleceği korkusuyla irkilir. Bir taraftan hasta arkadaşıyla konuşur; diğer taraftan, “Bir daha, çıkmamak üzere hastaneye kaldırılır mıyım?” diye düşünür. A servisi ve hastane odası ölümcül bir hastalıktan şimdilik şifa bulan bir hasta için ne anlama geliyorsa, Firavun’a ilah değil kul olduğunu anlatmak ve mazlumların hakkını müdafaa etmek için giden Hz. Mûsâ’nın zihin dünyasında da, Mısır ve Firavun’un sarayı benzer şeyleri çağrıştırıyordu. Hz. Mûsâ Mısır’a dönerken yanında hamile eşi de vardı. O bu halde yeryüzünün en zalim devlet adamına haddini bildirecek, onun karşısında Allah-u Ekber diyecekti. Endişeleri de vardı. Lakin Mısır’a doğru yürümeye devam etti. Bir noktaya varınca ateş gördü; ailesine, ‘‘Bekle bir parça alayım ya da bir rehber bulurum.” dedi. Varınca orada vahye muhatap oldu: “Ben seni (peygamber olarak) seçtim. Şimdi vahyolunacak şeyleri dinle. Şüphe yok ki ben Allah’ım. Benden başka ilâh yoktur. O hâlde bana ibadet et ve beni hatırlamak için namaz kıl!”2 

Mazeret Cümlesi Yok

Mısır yolunda Hz. Mûsâ’ya göklerin kapısı açıldı, vahyedileni dinledi, belledi. Yalnız O’na ibadet etmek ve onu hatırlamak için namaz kıldı. “Ondan başka ilah olmadığına göre kulluk da yalnız ona olmalı.” dedi. Hz. Mûsâ sarayda, Mısır sokaklarında bu hakikati ilan edecekti; Memuriyeti tebliğdi. Mazeret cümleleri kurmadı, “Ben bunu nasıl yapabilirim ki?!” demedi. “Karada, denizde, havada ordularım yok, beni kim müdafaa edecek, niçin ben de, başkası değil!” diye itiraz da etmedi. “Beni hatırlamak için namaz kıl!” buyruğunun gereğini yaptı. Hz. Mûsâ Rabbini hatırında tutunca, gözünde hakikat büyüdü; sarayları ve ordularıyla Firavun küçüldü. Allah-u Ekber deyince dünya bir tepsinin içindeymiş gibi gözü önüde canlandı; Roma’nın, Kisra’nın helak olacak saraylarını ve önceki milletlerin enkazlarını gördü. Bu ruh halinin bir tecellisindendir ki, enbiyâ, davete bir orduyla değil de, yalnız başına başlamıştır. Allah var, problem yok. Çünkü iman, onlara saraylarda Allah’a meydan okuyan kralların son hallerini, enkazlarını gösterdi. Hatırında Allah olan bir mümin, hadisenin bir noktasını değil, hem başlangıç, hem bitiş karelerini görür. Hz. Nuh’un hayatını yolu kesildiği, istihzaya uğradığı, ağzının kapatıldığı halleriyle gördüğü gibi, “Ben mağlub oldum. Yardım et Yâ Rabbi!” diye yalvarma anı ve ona bağlı olarak gelen yağmur, tufan, helak olan kafir sürüsü ve gemiyle peygamber ve müminlerin kurutuluş sahneleriyle de görür. Onu hatırlamak için namaz kılan mümin, Firavun’un iktidarına, Karun’un malına hayranlıkla değil, ibret nazarıyla bakar.   “Beni hatırlamak için namaz kıl!” (‏أقم‭ ‬‏الصلاة‭ ‬لذكرى) emirine iktida eden mümin belâdan, musibetten, savaştan, ölümden değil, Allah’ın rızasına nail olamamaktan korkar.

Namaz Hem Teselli Hem Azık

Her rekatı ve her rekattaki hususî şekilleriyle Allah Azze ve Celle’nin kuvvet ve kudretini hatırlatan namaz, mümin için miraçtır. Onu mâsivâdan alır, mâverâya götürür. Zahirede kıyamda, rükûda duran bedenler, hakikatte ruhlarıyla mâverâda kanat vurur. 

Kanatlarında mâvera kokusu taşıyan müminler yeryüzünde Âhiret’e uyumlu evler, çarşılar, iş merkezleri, devletler kurar. Hayatın siyasî, ictimaî, iktisadî labirentlerinde daralan ruh namazla ferahnâk olur. Uzun zaman yattığı hastanede, “Eski servisi ya da odayı görürsem psikolojim çöker!” demez. Çünkü namaz var.  Kul, “Allah-u Ekber” deyip iftitah tekbiri alınca dünyanın bütün sıkıntıları, hastalıkları öğle güneşi vuran buz gibi erir. Bunun içindir ki Allah Azze ve Celle Mekke’de zulme karşı kanatlarını gerip mücadele eden Peygamber-i Ekber’e , “Kitaptan sana vahyedileni oku ve namaz kıl!”3 buyurdu. Çünkü namaz, hem teselli, hem de manevi bir azıktır. 

Namaz, mümini, aklın ve Şeriat’ın reddettiği bütün kötülüklerden alıkoyar. Bir gün Efendimiz’e   gelip derler ki: “Yâ Rasûlallah! Medine’de birisi var. Gündüz namaz kılıyor, gece hırsızlık yapıyor.” Allah Rasûlü , “إن‭ ‬صلاته‭ ‬ستردعه /Namaz onu hırsızlıktan alıkoyacaktır.”4 buyurur ve öyle olur. Yine O’na Ensar’dan bir gençten bahsedilir, “Namaz kıldığı hâlde hâlâ fuhşiyata devam ediyor.” denir. Bunun üzerine Efendimiz de “Namaz onu da kötülüklerden alıkoyacaktır.”5buyurur ve buyurduğu gibi olur.

Mazlumların Hukuku Namazla Korunur

Namaz; mümini kötülükten, yalandan, tuğyandan, gıybetten alıkor; millet ve devlet malından ateşten kaçar gibi uzaklaşma şuuru verir. Bu yüzden Hasan-ı Basrî   der ki: “Eğer birinin kıldığı namaz fuhşiyattan ve münkerden uzaklaştırmıyorsa onun yaptığı namaz değil, üzerine vebaldir.”6 

İslâm’ın bir âyetle yasakladığı bir kötülüğü, insanların büyük gördüğü devletler binbir yasayla engelleyemezler. Çünkü Allah’ı hatırlamak için namaz kılanlar ya da hatırında Allah olanlar ihanet etmezler. Eğer bir devlet rüşvetten, yalandan bîzâr olduysa, toplumun ıslahını sempozyum, panel düzenleyerek, yüksek maliyetli seminler tertip ederek değil, huşû ile kılınan namazla, Allah-ı zikirle temin edebilir. Yetimin hakkını koruyamayan, mafyaya engel olamayan, rüşveti ortadan kaldıramayan cemiyetler çocuklarına namazı öğretsin. Sağlıklı bir millet ve devlet yapısı arzulayanlar altı-yedi yaşındaki çocuklara anlamsız andlar değil, Allah’ı zikri, namazı anlatsın. Namaz kılan çocukların sokaklarına, caddelerine, okullarına, evlerine güven hâkimdir. İslâm şehirlerinde namaz vakti açık bırakılan mağazaların emniyeti güvenlik kameralarıyla değil, “Her amelimi ve her sözümü yazan melekler var!” şuuruyla hareket eden gençlerin imanıyla korunur. Namaz, o imanın gıdasıdır.

Hülasa 

İnsan şerre maruz kaldığında sızlanır, hayra muhatap olduğunda ise onu kendinden başkasına çok görür.7 Malın varlığı da, yokluğu da insanın dengesini bozar. Yokluğunda acı çeker, varlığında ise onu insanlardan nasıl koruyacağı ile meşgul olur. Oysa insanı namaz rehabilite eder. Acılarına namaz merhem olur. Bu yüzden Allah Azze ve Celle şerr ve hayır noktasında fevkalede “tahammülsüz” olan insanlar içerisinde sadece namaz kılanları istisna eder ve “إِلَّا‭ ‬المصلين8  der. Namaz, “namaz” olunca, insan kanaatsizliği, sızlanmayı, bahaneler üzerinden miskinliğine çâre aramayı bırakır.  Hastalık geldiğinde, “Yâ Rabbi! Şu kadar kul varken neden bu hastalık beni buldu?” demez, malını mülükünü kaybettiğinde, “Niçin başkası değil de, ben!” diye sızlanmaz. Şerden de hayır çıkacağını bilir; durur, sabreder. 

Namaza dost olmayanlar ne hastalığa, ne fakr-u zarurete tahammül edebilir. Fakirken “Neden sadaka vermiyorlar!” diye zenginleri; zengin olduklarında ise, “Neden çalışmıyorlar!” diye fukurâyı tenkit eder. Milyarlarca ekmek parası verebilecek biri, bir ekmek istediğinde fakire, “Siz de çalışsaydınız! Neden ellerinizi açıyorsunuz?” der. 

Namaz kılmayan, mâverâ ile irtibat kuramayan bir kul fakir olduğunda sızlanır, zengin olduğunda ise fukarayı elinin tersiyle iter. Ekranlar, sokaklar ve kapitalizmanın dev mabetleri avm’ler sızlanan ve tatmin olmayan insanların enkazıyla dolu… Yeşil reçeteli bir hayata mahkum edilen insanlık ya hiç namaz kılmıyor ya da Allah’ın emrettiği değil, ataların sonraki kuşaklara devrettiği namazı kılıyor.

———

1 Müsned, 36, 345.

2 Tâhâ,  20/13-14; (وَأَنَا‭ ‬اخْتَرْتُكَ‭ ‬فَاسْتَمِعْ‭ ‬لِمَا‭ ‬يُوحَ‭ ‬إِنَّنِي‭ ‬أَنَا‭ ‬اللَّهُ‭ ‬لَا‭ ‬إِلَهَ‭ ‬إِلَّا‭ ‬أَنَا‭ ‬فَاعْبُدْنِي‭ ‬وَأَقِمِ‭ ‬الصَّلَاةَ‭ ‬لِذِكْرِي ).

3 Ankebut,  29/45;‭ ‬اُتْلُ‭ ‬مَا‭ ‬اُوحِىَ‭ ‬اِلَيْكَ‭ ‬مِنَ‭ ‬الْكِتَابِ‭ ‬وَاَقِمِ‭ ‬الصَّلوةَ‭ ‬اِنَّ‭ ‬الصَّلوةَ‭ ‬تَنْهى‭ ‬عَنِ‭ ‬الْفَحْشَاءِ‭ ‬وَلَذِكْرُ‭ ‬اللّهِ‭ ‬اَكْبَرُ‭ ‬وَاللّهُ‭ ‬يَعْلَمُ‭ ‬مَاتَصْنَعُون 

4 en-Nesefî, Ebû’l-Berakât, Medâriku’t-Tenzîl ve Hakâiku’t-Te‘vîl, Dâru’n-Nefâis, Beyrût, 2009, III, 374.

5 en-Nesefî, a.g.e., III, 374;  el-Mazhari, Muhammed Senâullah, et-Tefsir’ul- Mazhari, Mektebetü’r- Rüşdiyye, Pakistan, 1412, VII, s.207.

6 en-Nesefî, a.g.e.,  III, 375; el-Beğavî, Ebû Muhammed el- Huseyn b. Mesud b. Muhammed el-Ferrâ, Meâlimu’t- Tenzîl fî Tefsîr’il-Kur’ân, Dâr-u İhyâ-i’t-Turâsi’l-Arabî, Beyrût, H.1420, 3, 558.

7 Meâric, 70/20-21.

8 Ancak, namaz kılanlar başka.Meâric 70, 22.