Diriliş Süleymaniye’den Başlayacak

Muhteşem bir mirasımız var. Usulden fıkha, kelamdan mantığa kadar büyük bir hazinenin içerisindeyiz. Ne var ki varlıkta yokluk yaşıyoruz. Uzaydaki nehirlerin debisinden bahsederken hemen yanımızdaki Fırat’tan haberimiz yok. Eşyanın gerçek suretini atlayıp, hakikat diye gölgesiyle oyalanıyoruz. Entelektüelimiz Eflatun’un Mağaralı tasavvurunda anlattığı adamla ayniyet arz ediyor. Eli kalem tutanlar nezdinde bilgi, Batı üzerinden Onun patentiyle gelirse itibar görüyor. 19. yüzyılın ikinci yarısından sonra İslami İlimleri tahsil eden hocalar “hamele-i din”, Batı’nın anlayış usulüne göre yetişen aydınlar ise “hamele-i ilim” olarak addedildi. Bu tanımlama ile hocaların dogmatizmin köleleri, aydınların ise hür bilginin kaleleri oldukları söylenmek istendi. Nitekim geçen asrın ilk yarısında -belli bir zaman- Ezher Şeyhliği görevinde bulunan Meraği, Ezher mezunu hocaları tahsil için Batı’ya gönderirken “Hamele-i din, hamele-i ilme ayak uydurmalıdır.” diyerek ulemayı dogmatizmin köleleri olmakla itham eden ilk Müslüman ünvanını almıştı!

“Batı klasikleri” var, onlar Batı’nın dimağına şekil veren yapıtlar. Avrupalıya göre klasiklerin her biri birkaç ülkeden daha değerlidir. Churcill’e, “Shakespeare ile “Üzerinde güneş batmayan imparatorluk” arasında tercih yapmayla karşı karşıya kalsaydınız ne yapardınız?” diye sorulduğunda tereddüt etmeden, “Devleti verir, Shakespeare’i alırdım. Çünkü Shakespeare İngiliz halkını yeniden inşa edebilir ama İngiliz halkı bir Shakespeare daha çıkaramaz.” demiştir. Cour de la mosquée Süleymaniye, Istanbul, Turquie.

Batı’lı entelektüellerin dimağına yön veren, bu gün ise “hamele-i din” terkibiyle aşağılanan (gerçekte bu meth etmek için kullanıldığında alimler adına iftihar vesilesidir. Şayet dini tahkir vasıtası addedilirse terkip sahibinin istihzadan dolayı küfrüne sebep olur.) ulu hocaların kaleme aldıkları Doğu Klasikleri, onlar nerede? Bir Hukuk şah eseri olarak “Mebsut”u, tefekkür ve akide manifestosu olarak “Şerhu’l-Mevakıf”ı tanınması gereken duruşlarıyla anlayan kaç alimimiz var? İslam adına konuşanların kaçı Gazali’yi kelamcı, mantıkçı, usulcü, fakih kimliğiyle okumuştur?

İslam Düşünce Tarihi üzerine çalışan Müslüman bir araştırmacı Kant’tan, Descartes’tan alıntı yaparken ya da onların düşünce sistemini tahlil ederken gayet veluttur. Bahis Gazali’ye gelince aynı kişiyi aynı derecede ketum görürsünüz. Batı’ya karşı “bast” halinde olanlar, İslam’a kaşı “kabz” halindedirler. Halbuki Kant’ın düşünce sisteminin temelinde müşahhas örneklere varıncaya kadar Gazali vardır. Ne var ki bizim akademik çalışmalarımızda Gazali’nin adı geçmeden Descartes anlatılır. Kopyacılığı dahi beceremeyen bir ilim adamı güruhuna sahibiz.

Seksen yıl önce İstanbul’da, bu milletin diliyle neşredilen bir mevkuteyi okuyamayan yazardan bu coğrafya adına müspet açılımlar beklemek birkaç günlük bebekten yürümesini talep etmekten farksızdır. Bu yüzden, hakikati kaybettiğini bilen fakat onu kaybettiği yerde değil de kaybetmesine sebep olan coğrafyada ve onun değer yargılarında arayan anlayış usullerinin mucitlerine, akla ziyan çalışmalar içerisinde olduklarını hatırlatmak mühim bir vazifenin ifası olacaktır.

Oryantalizmin yoğun baskısı altında şekillenen çağdaş İslami projelerin bütün uğraşılara rağmen başarısız olmaları göstermektedir ki, diriliş Harvard’dan ya da Boğaziçi’nden değil Süleymaniye Medresesinden/kütüphanesinden başlayacaktır. Çünkü insanlık tarihinin bütün yeniden oluş hareketleri mazilerine doğru yenilendikçe başarılı olmuşlardır. Bunun içindir ki Koçi Bey IV. Murat’a sunduğu “Islahat Risalesi”nde Sultan’ı, Fatih’in Yavuz’un devrine dönmeye çağırmıştır.

Süleymaniye’ye yani irfana dönmek, onu anlayıp bugüne taşımak şüphesiz ki kolay olmayacaktır. Zira bu milletin çocukları yıllardır farklı bilgi kanallarını kullandılar. Milletin kıymet ölçüleri değişti. Seküler hayatı takvim eden “mezmum bilgi”, “memduh bilgi”nin yerini aldı. İlim, dünyevi getirileriyle değerlendirildi.

Hali ıslah niyetinde olanlar bilmeliler ki “el-mücerreb la yücerreb/denenen bir daha tecrübe edilmez.” Bu durumda ilk olarak yeni neslin zihni, babalarının vaktini tüketen artık fikirlerden temizlenmelidir. Sonra millet hafızasına yeni kayıtlar düşülmelidir. Bu yapılmalı ki yeni kuşaklar Süleymaniye’nin kodlarını tanıyabilsin.

İslam adına binlerce kitabın neşredildiği bir zamanda çağdaş usul ve müellifleri çözümsüzlükle tavsif etmek ne kadar doğru olur diye sorabilirsiniz?

Bu soruyu ben de soruyorum. Ne var ki hadisenin şu boyutu müspet cevap vermeme mani oluyor. Fransız bir lise talebesi Ronsard’ı tercümansız okur-anlar. Ama bizde bir İslam felsefecisi (ne demekse) gider Augustinus’un, Thomas’ın dilini öğrenir; Bu yapılan esas itibariyle takdire şayan bir gayrettir. Fakat aynı adam Kur’an’ın nazil olduğu dile ve o dil üzerine kurulan medeniyete yabancı kalır. Buhari’yi bir defa okumadan Buhari üzerine tenkitler kaleme alır. Batı’yı tanıdığı kadar kendi medeniyetini bilmeyen müelliflerin eserleri ne kadar çözüm getirebilir!? Ülkemizde İslamcı (ne demekse) etiketi taşıyan bir çok yazarını bu nev’i problemlerle malul oluşu düşündürücü olduğu kadar acı vericidir de!

İslam bir aksiyon dinidir. Söylenenler, öncelikle söyleyenler tarafından inanca ve hayata aktarılmalıdır. Toplum, teorik bilginin nasıl uygulanacağını ilk olarak aydınlarda görmelidir. Sadece konuşma dili yeterli olmaz. Nitekim Allah Rasulü sallellah-u aleyhi ve sellem beyan diliyle olduğu kadar hal diliyle de konuşmuştur. Uman Meliki Cülenda Allah Resulü’nün hal diliyle alakalı şunları söyler: “Bu ümmi peygamber bana rehberlik etti. Zira O, emrettiği bir hayrı önce kendi yaptı. Yasakladığı bir kötülüğü önce kendi terk etti. Yendi fakat taşkınlık etmedi. Kaybedince de kötü söz söylemedi. Ahde vefa gösterdi. Sözünü yerine getirdi. Bütün varlığımla şehadet ederim ki o Allah’ın Resulü’dür.” İslami mefhumların geniş halk kitleleri tarafından benimsenmesinin arka planında hep bu hal dili vardır.

Müslüman bir entelektüel oryantalistten farklı olduğunu sadece yazdıklarıyla değil yaşantısıyla da göstermelidir. Yaşantının söylenenle çelişmesi sözün değerini düşürmekte, çözümsüzlüğü beslemektedir.

Çözümsüzlüğün bir diğer nedeni ise kullanılan ve benimsenen bilim dilinin özgün bir yapı arz eden İslam Medeniyeti’ni ifadede yetersiz kalmasıdır. Bu dil, değişmez hakikatler üzerinde şüphe uyandırmaktadır.

Dilin yanı sıra Modern Batı aklının tesis ettiği yöntemleri alıp, klasik usulünün yerine bina edersek onlardan önce ya da onlara aykırı bir formda yazılan İslami metinler hurafe kabul edilecektir. Her medeniyetin olduğu gibi her ilmin de kendini ifade etme usulü ve onu kullanma hakkı vardır. Bu usullerin yönleri aynı kalmak şartıyla koordinatları zamanla değişebilir. Hal bu iken İslami anlayış usullerini bütünüyle geçersiz kabul edip Batı’ya ait usullere yönelmek içinden çıkılmaz yeni sorunlara davetiye çıkarmaktadır.

Bu gün Müslüman adı taşıyan öyle ilahiyatçılar var ki kaleme aldıkları eserleri oryantalistlerin çalışmalarıyla yan yana koyun, müellif adlarına bakmadan okuyun arada pek de fark olmadığını göreceksiniz. Adına “Tefsiru’l-Kur’an” denen bazı çalışmalar gerçek de “Tahrifu’l-Kur’an” işlevini görmektedir. Oryantalizmin tespit ettiği itiraz noktaları aynısıyla bazı muasır müfessirlerin çalışmalarında da yer almaktadır. Geçen yüz yılda ulema sadece oryantalistlere reddiye yazarken bu gün onların fikirlerine tercümanlık eden mustağriblere de cevap yetiştirmek zorundadır. Gittikçe genişleyen bir cephe ile karşı karşıyayız.

***

Kur’an’daki kıssaların hakikatini reddetme cihetiyle Mekkeli müşriklerle müşterek bir bakış açısına sahip olan, yani kıssalara “esatıru’l-evvelin” diyen bir tefsirci Kur’an’a ne kadar inanmaktadır? Şu ifadeler bir Kur’an araştırmacısı olan Taha Hüseyin’e aittir: Kur’an’ın haber verdiği Hz. İbrahim ve Hz. İsmail kıssaları bir takım siyasi ve dini maksatlara mebni gerçekte olmayan olaylardır. Taha Hüseyin’in benimsediği “ilhadi tefsir” anlayışı, oryantalizmin iddialarından ne derece farklıdır!?

Tarafsızlık adına İslam’ın akıl üstü hakikatleri süfli akılla kıymetlendirilme cihetine gidilmektedir. Müslüman entelektüeller için Allah’ın rızasını kazanmak öncelikli vazife ise İslami meselelerin tahlilinde hangi tarafsız oluştan bahsedilebilir!? Dünyada kim tarafsız olabilmiştir!? Bu masalı ortaya atan ideologlar dahi ideolojilerinden yana taraf değiller midir!? Tarafsız olduklarına sürekli vurgu yapan oryantalistler gerçekte oryantalizmi tercih ederek Hristiyanlık lehine İslam aleyhine taraf olduklarını itiraf etmiyorlar mı!? Bu durumda ortada tarafsız kalan tek bir zümre var o da nev zuhur modernist Müslümanlardır.

***

Bugün İslam dünyasında bilgiyi kullanma ve pazarlama noktasında ciddi problemler yaşanmaktadır. Belli yerlerde ideolojik bilgi havuzları oluşturulmuştur; bilgi oralarda havuz sahiplerinin anlayışlarına göre yeniden üretilmektedir. Ne var ki bu havuzlar karşısında bir Fatih Medresesi, bir Süleymaniye yok.

Modernitenin fideliğini işte bu havuzlar sulamaktadır. Orada yetişenlerin en önemli özelliği red kültürüne sahip olmalarıdır. Geleneği tanımadan reddeden bu anlayışın bu gün güçlü görünmesi ise onun karşısında güçlü bir ilim-irfan havuzu olmayışından kaynaklanmaktadır.

Bütün bu şartlar içerisinde Müslüman entelektüel öncelikle zihninde niçin var olduğunu cevaplamalıdır. Mutlak akılla Kur’an ve Sünnet’i sorgulama cehdine mi gidecek yoksa her ikisinin bildirdiği hakikatten hareketle yeni projeler mi geliştirecek. İkincisini tercih etmesi durumunda irfan elinde güçlü bir balyoz olacak ve onunla Tanzimat’tan bu tarafa üzerine sürekli beton dökülen, Ehl-i Sünnet’in ilim havuzunun üzerinde ki tabakaları kıracak; ta ki inkişaf gerçekleşsin.