Doğunun Cenneti’nde Zamanı Aşan Gerçekler

Giriş


Şam, Bağdat ve İstanbul İslam Medeniyeti’nin üçüz kardeşleridir. Şam, “Doğu’nun Cenneti”; Bağdat, “Selam/Barış Yurdu/Medinetu’s-Selam ”; İstanbul ise “İslam’ın Zafer Kürsüsü” dür. İslam Medeniyeti’ne aidiyet noktasında bu şehirlerin en kadimi Şam, en genci İstanbul’dur. Büyükler küçüklerin “halâsına” yardımcı olurlar. Bu yüzden İstanbul’u küfürden kurtarma teşebbüsü, ilk olarak içerisinde Ebû Eyyüb, Abdullah b. Ömer, Abdullah b. Abbas (radiyallahu anhum) gibi büyük sahabiler de olan Şam’ın idaresindeki İslam ordusuyla gerçekleşmiştir. Hazreti Fatih’le kurtulan İstanbul, ilerleyen yıllarda İslam’a hizmette kendinden daha kıdemli olan Şam ve Bağdat’a manevi ağabeylik yapmıştır.

İstanbul, Şam ve Bağdat Müslümanların farklı dönemlere ait mühim hatıralarına sahip olmaları itibariyle “Medeniyetin Hafızası” hükmündedirler. Sahabe, tabiûn ve sonraki kuşaklara ait çok sayıda alim, abid ve devlet adamının “Zikrâ/Hatıra”larına ev sahipliği yapmışlardır. Zaman tünelinden maziye yürüyüp o mübarek anlara tanık olmak ya da “gifa nebki min zikrâ habibin ve menzili…” deyip sevgilinin ve evinin hatırası önünde ağlayıp dökülen gözyaşlarıyla ruhumuzu temizlemek için Bağdat ve İstanbul gibi Şam’a da rıhle yapmak gerekir. Bu rıhleyi aziz kılan en kıymetli zikrâ/hatıra, Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’nün risaletten önce iki defa teşrif ettiği Busra’nın, kadim Şam’ın sınırları içerisinde yer almasıdır. Bu cihetle Şam’a rıhle “sıla”dır. İstanbul’un Şam’a en esaslı rıhlesi, “Hadimu’l-Haremeyn Hazreti Selim”le başlar. İstanbul’u manen olduğu gibi madden de İslam coğrafyasına bağlayan bu sıla, II. Abdulhamid’in “Hicaz Demir Yolu”nu Şam’dan geçirmesi ile yinelenir. Özellikle İstanbul medreselerinin kapatılması sonrasında Anadolu’dan Şam’a ilim yolcuları meşakkatli rıhleler yapmıştır. Sayıları sınırlı olan bu yolcular arasında Muhterem Mehmed Savaş ve Halil Günenç Hocalarımızın da olması “sılamız”a farklı bir boyut kazandırmaktadır.

Bir pazar günü fecirle yola çıktık, ertesi gün sabah namazını Şam yakınlarında bir kasabada kıldık. Şam’a vardığımızda güneş henüz doğmaktaydı. Mehmed Ali kardeşle “Bilal Mescidi”nde buluşup Şam ziyaretine “bismillah” dedik.

Vail Hanbelî


Kuşluk vakti Şam’lı Vail Hanbelî ile tanıştık. Vail; Şam’ın meşhur ve muteber alimi Şeyh Abdurrazzak el-Halebî başta olmak üzere bir çok ilim adamının ders halkalarında bulunmuş; İbn Abidîn, Ğumarî, Kevserî gibi çağımıza yakın olan ya da bizden birkaç kuşak önce yaşayan alimlerin talebelerinden farklı içeriklerde icazetler almış; halen İbn Âbidîn’in “Reddu’l-Muhtar”ını notlarla neşreden heyetin azaları arasında yer alan genç ve gayretli bir hoca. “İnkişaf”ı tanıdığını söyleyen Vail Hoca, ilgisini çeken bazı makaleleri Şam’da okuyan Türk öğrenciler vasıtasıyla mütalaa ettiğini belirtti.

Camiu’t-Tevbe


Öğle namazını Hanefilerin mescidi olarak bilinen “Camiu’t-Tevbe”de kıldık. Bu camide yıllarca meşhur Şam fakihleri Kudurî, Muhtar, Kenz, Vikaye gibi “Mutun-u Mu’tebere” olarak bilinen Hanefî mezhebinin meşhur metin kitaplarını ve bunlar üzerine yazılan şerhleri okutmuşlar. Duvara asılan bir levhaya 1800’lü yıllardan 2004’e kadar camide imam-hatip ve müderris olarak görev yapan hocaların ismi, görevi, doğum ve vefat tarihleri yazılmış. Levhada -ilerleyen sayfalarda müstakil bir başlık altında göreceğimiz- Abdulvahhab el-Hafız (1892-1969)’ın adı da var.

Namazdan sonra merhum Salih Farfur’un talebelerinden Şeyh Ahmed Ramazan’la görüştük. O da mezkur camide yıllarca ders okutmuş. Yaşlılıkla gelen zafiyetten dolayı artık ders okutamadığını, bu yüzden sadece irşat hizmetleriyle meşgul olduğunu söyledi. Şam’da önemli bir nüfuza sahip olan Şeyh Farfur’un öğrencileri arasında Türklerin de önemli bir yekûn teşkil ettiğini belirten Şeyh Ahmed, yaşadıkları güzel günlerin hatırına Türk arkadaşlarının isimlerini unutmamış.

Şeyhle davet usulü, davetçi ve davet edilen muhatabın doğru bir şekilde tanımlanmasının hedefi direkt olarak etkilediğini, davetçinin “Hal Dili”nin hizmet karnesini iyileştiren önemli bir unsur olduğunu, sahabenin bu dilin gücüyle kısa zamanda İslam’ı İran’dan Kuzey Afrika’ya kadar taşıdığını havi bir dizi konu üzerinde konuştuk.

Kadim Şam’da Kahve


Cami çıkışında Şeyh Vail’in eski bir dostunun dükkanında “hatırı bir ömür” sürecek Şam kahvesi içtik. Kadim Şam’ın büyük bir evin hollerini andıran dar sokaklarında sağlı sollu çeşitli meslek dallarıyla ilgili dükkanlar var. Şehrin ekonomik durumuyla alakalı önemli ayrıntılar veren bu dükkanlar bizde yirmi-yirmibeş yıl önce tarih oldu.

Şamlılar; mütevazi dükkanları, az gelişmiş şehirleri ve dar sokaklarında modern dünyanın yitiği kanaat kültürünü yaşatıyorlar. Sanki şehri geri bırakan fakirlik ruhlarını korumalarına katkıda bulunmuş.

Savaş Hoca’nın Üstadı Abdulvahhab el-Hafız


Muhterem Mehmet Savaş Hocamız’ın ders esnasında zaman zaman sitayişle bahsettiği Hocası, Şam’da “İkinci Ebû Hanife” olarak bilinen Şeyh Abdulvahhab el-Hafız’ın metruk evi önündeyiz. Karşımızda virane halde duran bu ev, bir zamanlar ulemanın “Hacet Kapısı” imiş. Yusuf en-Nebhanî gibi yakın dönemin önemli alimleri bu evi ziyaret eder, Şeyh’in ilminden müstefid olurdu. Burada, zor meseleler karara bağlanır, burada Savaş Hoca gibi fakihler yetişirdi.

Beş-on dakika kadar evin önünde durup arkadaşlara Merhum Şeyh’le alakalı Muhterem Hocam’dan dinlediğim hatıralardan kesitler anlattım. Bir âlimin yaşantısı ve talebelerine karşı davranışının nasıl olması gerektiği ile ilgili önemli ayrıntılar içeren hatıralardan birkaçını muhtasar olarak sizlerle de paylaşmak isterim. Muhterem Hocamız, Şeyh Abdulvahab el-Hafız’dan imamlık yaptığı caminin odasında sabah namazından sonra ders okurmuş. Şeyh, kış mevsimlerinde; “Çocuklar! Buraya soğuk kış günlerinde uzak mesafelerden geliyorsunuz. Ben size gelmeyin diyemem, bu kapıyı kimseye kapatamam. Hem de siz Türkler, mayın tarlalarını çiğneyip, anasını babasını geride bırakıp, ilim için kapımı çaldığınıza göre bana düşen sizi evimde okutmaktır.” der, hocamıza bir arkadaşıyla birlikte evinde ders verirdi.

Hocamız, Merhum Şeyh’in kendilerine karşı iyi muamelesi ile alakalı şunları söylerdi: “Şeyh her sabah kendi çocuklarına harçlık olarak ne verirse bize de aynısını takdim ederdi. Tavırlarımızdan maddi sıkıntı içerisinde olduğumuzu anladığında, bize; ‘Evladım! Bugünlerde halsizim, benim yerime öğle, ikindi ve akşam namazlarını üç gün kıldıracaksın. Devlet bana imamlık için değil, camiye gidip gelmem için şu kadar ücret ödüyor, ben camiye gitmediğime göre bu para senin hakkındır.’ der, peşinen o günlerin parasını bize cep harçlığı olarak verirdi. Yalnız bir şartı vardı: ‘bakın evladım, soğuk kış gününde neneniz ya da anneniz yaşında olan hanımımı ikinci odaya gönderiyor size burada ders okutuyorum. Bir tâlib-i ilim gelir, Allah rızası için sizden ders okumayı talep ederse onu geri çevirmeyeceksiniz. Çevirecek olursanız hesabımız büyük olur. Sizden tek arzum budur, başka bir şey beklemiyorum,’ derdi. “O, öğrencilerin hem hocası, hem de manevi babasıydı. Suriye devleti nezdinde onların hukukunu müdafaa eder, sıkıntılarını çözmek için gayret gösterirdi.”

“Üstat zenginler davet ettiği zaman gitmemek için nazlanır, fakir birisi çağırdığında ise ‘sadece şunu yaparsan gelirim.’ der, şartlı olarak onların davetine icabet ederdi. Öyle zamanlar olurdu ki, Üstat bizden bakkal borcu için 5 lira ödünç para isterdi. Bunu söylerken de ceplerinin her biri zenginlerin kendisine fakirlere dağıtmak üzere emanet ettiği paralarla dolu olurdu. Bir gün kendisine; ‘hocam! Size bu parayı ihtiyaç sahiplerine verin’ dendiğine ve siz de muhtaç olduğunuza göre bu paradan fıkhen almanızda bir sakınca var mı? dedim. Üstat, ‘Bazı yardım sahipleri; “uygun gördüğünüz muhtaçlara verin” diyor, ondan alabilirim ama bana fakirlere dağıtılmak üzere verilen paraya uzanan o eli kesmeyi tercih ederim’ derdi. Ve hiç bir zaman o paralardan almazdı.”

“Üstadın özellikle ‘şartlar ne olursa olsun ilim için gelen talebeyi geri çevirmeyeceksiniz’, sözünü hiç unutamam. Eğer beş kuruşluk bir sadaka verip bir ameli salih yaptığıma inanırsam annem, babam ve özellikle Hocam Abdulvahhab el-Hafız’ın ruhunun haberdar edilmesini niyaz eder, her seferinde dualarımda onu yad ederim.”

Kadim Şam’ın ilim üslerinden olan bu virane evden yad edilen nice güzel hatıraların heyecanıyla ayrılıp, bir zamanlar yazma eserleriyle bilinen fakat yakın dönemde bütün yazmaları “Esad Kütüphanesine” nakledilen “el-Mektebetu’z-Zahiriyye/Zahiriye Kütüphanesi”ye geldik.

el-Mektebetu’z-Zahiriyye


Kütüphaneler medeniyetlerin hafızalarıdır. Medeniyetlerin muhafızları da kütüphanelerde yetişir. Kütüphaneler medreselerin mutfağıdır. Medresenin olmadığı yerde kütüphaneler kitapların defnedildiği görkemli kabirlere dönüşür. Kütüphane insana hafızayı ve muhafızı hatırlatır. Şam’daki “el-Mektebetu’z-Zahiriyye/Zahiriye Kütüphanesi” ise ilk iki kelimeye ek olarak ilim yolunda yapılan rıhleyi ve çekilen çileyi de hatırlatmakta.

Mısır’a hicret ettikten sonra birkaç defa Şam’a gelen Kevserî, Ebû Gudde’nin anlattığına göre gündüz kütüphanede yazma eserleri mütalaa eder, gece ise Türkiye’den bir arkadaşıyla birlikte kiraladıkları otel odasında kalır. Paraları bitince arkadaşı para bulabilmek için ayrılır, yalnız başına parasız pulsuz kalan Kevserî gece yiyeceği olmadığı için aç yatar. Ertesi sabah açlığı daha da artmış halde kalkar, her zamanki gibi kütüphaneye gider. Akşama kadar orada kitaplarla meşgul olur böylece az da olsa açlığını unutur. Akşam odasına döner, yine bir şey yiyemeden yatar; sonraki günün sabahında aynı şekilde kalkar ve yine kütüphaneye gider. Bu durum üç gün bu minval üzere devam eder. Sonunda İstanbul’dan bir arkadaşının gönderdiği bir miktar para yardımına yetişir. Kevserî Şam’da üç gün aç dolaşır ne kimseye halini belli eder ne de kimseler Onun halinden anlar. Mustafa Sabri Efendi’nin şu ifadesi yaşanan halin ümmetle alakalı yönünü ne güzel özetlemektedir: ‘Gandi açlık orucuna girince İngiliz hükümeti korkuya kapılmıştı, Şeyhulislam ve Vekili günlerce aç dolaştı, ümmetin haberi bile olmadı.’ Kevserî açlığını kitaplardan aldığı güçle gidermeye çalıştı. Kütüphanenin önünde bunları konuşurken bir Iraklı yanımıza yaklaştı, elindeki bastona dayanıp doğruldu, nereli olduğumuzu sorduktan sonra Hocaefendi’ye bakarak hepimize: “Ben dua edeyim, siz de amin deyiniz” ricasında bulundu: “Yarabbi Irak’a hürriyet ver. Düşmanlarımızı hezimete uğrat.”, “Amin, amin, amin.”

Emeviyye Camii


Halid b. Velid kumandasındaki İslam ordusu Şam(Dımeşk)’a savaşarak girer, Emeviyye Camii’nin (Camiu Benî Ümeyye) bulunduğu yerdeki kilisenin yarısına kadar ulaşır. Ebu Ubeyde b. el-Cerrah (radiyallahu anhuma) ise şehre batı yakasından sulh yoluyla girer, o da kilisenin diğer yarısına kadar varır ve farklı yönlerden gelen İslam ordusu aynı noktada birleşir. Müslümanlar, kilisenin Halid b. Velid’in girdiği bölgede yer alan arsası üzerinde mescid inşa ederler, Ebû Ubeyde’nin bölgesinde kalan kilise bakiyesine ise dokunmazlar. Daha sonra Emevi Halifesi Velid b. Abdulmelik Hristiyanlara verdiği kilise karşılığında bu yeri alıp arsa üzerine bugünkü Emeviyye Camii’ni inşa eder.

Caminin temelleri için kazı yapılırken bir dehlize ulaşılır, kimse içeriye girmeye cesaret edemez ve Halife davet edilir. Heyet halinde dehlize girildiğinde üzerinde Hz. Yahya’nın adı yazılı olan bir sandukaya rastlanır, açılan sanduka içerisinde kesildiği gün gibi sıcacık kanıyla duran Hz. Yahya’nın başı görülür. Sanduka yerinde muhafaza edilir ve üzerine bu gün cami içerisinde yer alan Hz. Yahya Türbesi yapılır.

İbn Battuta’nın haber verdiğine göre ayrıca camide kilitli bir dolap içerisinde Hz. Osman (radiyallahu anh)’ın Şam’a gönderdiği Mushaf da yer almaktadır. Her Cuma günü namazdan sonra açılan dolaptan alınan Mushaf, uzun kuyruklar oluşturan insanlar tarafından ziyaret edilir, öpülür.[ref]İbn Battuta, a.g.e., I, 84[/ref]

Emeviyye Camii’nin içtimai bünyedeki önemine binaen aynı anda pek çok imam, hatip ve müderrisi olmuştur. İbn Battuta Şam’ı ziyareti esnasında camide 13 imamın ve 70 kadar müezzinin görev yaptığını bildirir. Günümüzde de ezanlar aynı anda birkaç müezzin tarafından okunmaktadır. Ayrıca teheccüd vaktinde müezzinler “Salavat-ı Şerife” getirmekte, naat ve şiirler inşad etmektedirler.

Yaşadığı entelektüel kriz neticesinde Nizamiye Medresesi kelam kürsüsünü bırakıp Şam’a hicret eden İmam Gazalî, önce Emevviye Camii’nin bitişiğindeki Hankah’a iltica eder. Dervişler onu tanımadıklarından bu büyük sufiyi kabul etmeye yanaşmazlar. Daha sonra mihrabın sağ tarafında yer alan halen “Abdurrezzak Efendi’nin Odası” olarak kullanılan mekanda uzlete çekilir. “İhya u Ulûmiddîn”i burada yazdığı veya yazmaya başladığı rivayet edilir.

Avluda bir zamanlar içerisinde farklı zamanlara göre ayarlı çeşitli saatlerin yer aldığı “saat kubbesi” var. Bu, İslam medeniyetinin asırlar önceki zenginliği yanında Müslümanların “ibnü’l-vakt” şuuruyla yaşadıklarını da göstermektedir. “Bir saatten anlamayanlar, diğer saat çeşitlerinden anlar, böylece insanların “anı” en güzel şekilde yaşamaları temin edilir.” şeklinde düşünülmekteydi.

Büyük yangınlarla zarar gören caminin ilk yenilenmesi Selçuklu Sultanı Melikşah, ikincisi ise II. Abdulhamid tarafından (1896-1902) yapılır. Caminin kapladığı 7000 m²’lik alan içerisinde büyük kumandan Selahaddin Eyyubi’nin türbesi, Hz.Hüseyin’in kızı Seyyide Rukiyye Camii ve Türk Şehitliği bulunmakta. Caminin yanı başında Sultan Abdülhamid Han tarafından yaptırılan ve mimari açıdan İstanbul’daki Kapalı Çarşı’yı andıran Hamidiye Çarşısı, yaklaşık bir kilometre uzunluğundadır.

Ders Halkaları


Emevî Camii tarih boyu ders halkalarına ev sahipliği yapmıştır. Bu yüzden ilim için rıhle yapanlar Şam’a geldiklerinde ilk olarak bu camiye uğrarlardı. Seyyahlar ve tarihçiler camide ders veren çok sayıda muhaddis, fakih ve kurradan bahsetmektedirler.

Zaman zaman inkıraza uğrayan cami dersleri en uzun fetreti, rejimin müslümanları sindirme gayesiyle cami avlusuna tankla girip hutbe irat eden imamı minberde şehit etmesinden sonra yaşamıştır. Dersler birkaç ay önce tekrar başladı.

Said Nursi’den Butî’ye Hutbeler


Emeviyye Camii’nin kürsü ve mihrabı gibi minberi de meşhur âlimleri ağırlamıştır. Bediuzzaman Said Nursî’nin 1911 yılında okuduğu “Hutbe-i Şamiyye”’den özellikle hocalar hala haberdarlar. Şuan hutbeleri Said Ramazan el-Buti okumakta. Minber, Halid b. Velid tarafından anveten fethedilen bölgede yer aldığından hatip minbere hâlâ kılıçla çıkıyor. Butî hutbesinde “zaruriyyât”, “haciyyât” ve “tahsiniyyât” kavramları üzerinde durdu. Ardından nelerin zaruret kapsamında yer aldığını sıraladı. Zaruretin sınırlarının doğru tesbit edilmemesinin tehlikelerine dikkat çeken Butî, bu durumun Müslümanları Batı medeniyetine karşı korumasız kılacağını müşahhas bir şekilde izah etti. Cuma namazını da kendisi kıldırdı.

Butî camide haftada bir gün kendi kaleme aldığı “Davabitu’l-Maslaha” adlı kitabını okutuyor. Öğrencilerin dersten sonra hocaya sordukları sorulara bakılırsa önemli bir bölümü dersi anlamıyor. Bu durumun hoca da farkında ki kendisine yöneltilen soruları cevaplama yerine zaman zaman ‘Ben bunu izah ettim.’ gibi serzenişlerle karşılık veriyor.

Nurettin Itır


Nurettin Itır Hoca, İmam Malik’in Muvatta’ının Muhammed b. Hasan eş-Şeybanî rivayeti üzerine Leknevî’nin kaleme aldığı “et-Ta’liku’l-Mumecced”i okutuyor. Katıldığım derslerde mukaddimeyi takrir ediyordu. Leknevî gibi muhakkik bir alimin kaleminden çıkan “mukaddime” şüphesiz ki önemlidir; fakat onun Nurettin Hoca gibi bir alim tarafından okutulması ona ayrı bir derinlik kazandırıyor. Hocanın daha özel talebelerinin katılımıyla akdedilen başka dersleri de var. Nurettin Hoca bilgisini insanlarla paylaşırken hem mütevazi hem de çok cömert.

Sağırci ve el-Fıkhu’l-Hanefî


Sağırcî Perşembe günü ikindiden sonra “el-Fıkhu’l-Hanefi ve Edilletuhu” adıyla üç cild olarak telif ettiği kitabını okutuyor. Hoca kitaba çok iddialı bir isim vermiş: “Hanefi Fıkhı ve Delilleri”, bu isim “Ben yazılmaya değer her konuyu yazdım.” demek istiyor. Yani Sağırcî bu başlıkla adeta okyanusu küçücük bir gölete sığdırdığını iddia ediyor.

Abdurrezzak el-Halebî ve Diğerleri


Vehbe Zuhaylî, “Şafi fıkhı”; Usame er-Rifai, Fıkıh usulü okutuyor. Camide verilen diğer dersler ise şunlar: Fıkıh, fıkhu’l-luga, hücciyyetu’s-sünne, sarf, nahiv, mustalahu’l-hadîs, ilmihal, akaid ve tefsir. Bunlar içerisinde en feyizli olanı ise İmam Gazzali (rahimehullah)’nin iki yıl kaldığı odada sabah namazlarından sonra Şeyh Abdurrezzak el-Halebî’nin işraf ettiği “Müstedrek” okumaları. Derse on kişi katılıyor, bu sayı zaman zaman bir ya da iki kişi azalıp artıyor. el-Halebi, Kütub-i Sitte başta olmak üzere fıkıh ve tefsir alanında hacimli kitapları okutup bitirmiş. Şeyhin talebesi ve aynı zamanda camide Muhammed b. Alevî’nin “Muhammed el-İnsanu’l-Kamil” adlı eserini okutan Fevvaz Şeyh’le Kurtubî Tefsiri’ni tam üç defa bitirdiklerini söyledi. Şeyh geçen yıllarda metinleri bizzat okurken şimdi sadece dinlemekle yetiniyor, konuşulanları anlıyor; fakat yaşlılığın verdiği zafiyetten dolayı cevap vermekte zorlanıyor. Buna rağmen sabah derslerini aksatmamaya çalışıyor. Allah Resulü’nün adı her geçtiğinde gözü yaşla doluyor.

İlk dersten sonra Şeyh’le görüşüp, elini öptüm, Mehmet Savaş Hocamız’dan bahsedince elini Türkiye yönüne doğru kaldırıp kısık bir ses tonuyla Türkçe olarak: “Tanırım, tanırım.” dedi.

Camide, birkaçı hariç hemen bütün dersler ikindi ve akşam namazlarından sonra akdediliyor. Bir vakitte iki ders olunca hocalardan biri batı diğeri ise doğu tarafındaki mihrabta oturuyor. Butî’nin ders halkası diğerlerine nisbetle daha kalabalık.

Zuhaylî, alim; Nurettin Itır, muhakkik alim; Butî, muhakkik alim ve mütefekkir; Abdurrezzak el-Halebî ise âlim, muhakkik, mürşid ve abid.

Molla Yusuf


Bûtî oldukça yoğun, ziyaretçisi hemen hiç eksik olmuyor. Ziyaretçilerin çok olmasının Hoca’nın ilmi faaliyetlerini olumsuz yönde etkilediğini düşünüyorum.

Butî vesilesiyle tanıdığım Molla Yusuf daha çok bizim şark hocalarını andırıyor. İmamlık yaptığı camide Şafiî fıkhı ve şark usulü alet ilimleri okutuyor.

Usame er-Rifaî


Şam’ın büyük mürşidlerinden Abdulkerîm er-Rifai’nin oğlu ve Furkan Akademisi’nin baş hocası olan Şeyh Usame er-Rifai’yi öğrencilerinin refakatinde evinde ziyaret ettik. Sade bir odada Suriye ve Türkiye’deki ilmî faaliyetler hakkında uzun bir konuşma yaptık.

Camilerin mabed olduğu kadar okul da olduğunu söyleyen er-Rifai, irşad çalışmalarını cami merkezli yürütüyor. Hayatı; ilim, ibadet ve İslam’a davet olarak özetleyen Şeyh’in farklı meslek dallarında hizmet veren Müslümanlara yönelik olan çalışması camilerin namaz dışında da faal olarak kullanılmasını temin ediyor. Şeyh ve onunla gönül birlikteliği olan hocaların eşrafında yürütülen cami dersleri kişilerin mesleklerine göre planlandığından, katılımcılar sırası geldiğinde ders mevzularının İslam’la münasebetini mukayese ve tahlil ediyorlar.

Şeyh cami derslerinin gayesini; mesleğini Müslümanca ifa edebilen mü’min mühendis, doktor, öğretmen, tüccar… yetiştirmek olarak açıklıyor.

İslamî ilimleri cami derslerinde tahsil eden mühendis, doktor, tüccar ünvanına sahip öğrenciler içerisinde vaaz-hutbe gibi hizmetleri yürütmenin yanında hatimle teravih kıldırabilen gayretli Müslümanlar da var.

Suriye’nin bir çok bölgesinde etkili olan bu hizmet tarzı aynı şekilde ülke dışında da her geçen gün varlığını hissettirmekte.

Şeyh’in farklı hizmet tarzlarını benimseyen Müslümanlara karşı müsamahakar bir tavır içerisinde olması sözünün tesir gücünü artırdığı gibi, selefi ve modernist fikirlerin etkisinde kalan gençlerin de gerçekle daha çabuk iletişime geçmesine katkı sağlıyor.

Müslümanların yaşadığı akide ve düşünce kirliliğinin ardında oryantalizmin olduğunu söyleyen Şeyh, bu yüzden esaslı tenkitlerin de oryantalizm çevresinde oluşması gerektiğini ifade ediyor.

Müslümanları gelenekçi ve yenilikçi olarak iki farklı şekilde sınıflandırmanın dıştan yapılan bir tanımla olduğunu, bu yüzden zihin kirliliği ve tefrika ürettiğini söyledi.

Abbasiler zamanında zirveye çıkan akide ve düşünce kirliliğinin Kur’an ve Sünnet esas alınarak temizlendiğini söyleyen Şeyh, modernitenin etkisiyle oluşan kaosun da aynı şekilde İslam’ın iki esasına dönerek giderilebileceğini belirtti.

Şeyh’in irşad çalışmalarının önemli bir rüknü ise Cuma hutbeleri… Şeyh’e hutbelerinin içeriğinden sorduğumda; konuşmaların, mustağrib ve müsteşrik ittifakının yol açtığı tahribatın tespit ve izalesi, maddi ve manevi istiklalin nasıl kazanılacağı, ilahi hükümlerin değişmezliği gibi hassasiyetlerin şekillendirdiği güncel konulardan oluştuğunu ifade etti.

Muasır Sibeveyh: Mehmed Savaş


Şeyh’in babası Abdulkerîm er-Rifaî de (1905-1977) Şam bölgesinde bilinen bir alim ve davetçi. Şeyh, Mehmet Savaş Hocamız’ın, babasının öğrencisi olduğunu; kendisinin de İstanbul’a geldiğinde Üstad’ı ziyaret edip eski günleri yad ettiğini ifade etti. Üstad’ın Şam yıllarını sorduğumda ise şunu söyledi; “Mehmet Savaş 1970’de Türkiye’ye dönünce buradaki ulema; ‘Şam Sibeveyhi’ni kaybetti.’ demişti.”

Üstad Şam’dan ayrıldığında henüz 32 yaşında genç bir ilim adamıydı. Fakat Şam uleması nazarında o, muasır bir “Sibeveyh”di. Hakikaten Hoca, modern zamanların. “Sarıksız Ebussud’u, Sakalsız İbn Kemali”dir. Ulema bezmine ahir zamanda gelen en kudretli beş on muasır fakihden biridir. Fıkhın ruhuna nüfuz eden bir “Fakihu’n-Nefs”tir. Ne var ki Türk ilim dünyası Hoca’yı yeterince tanıyamamıştır. Bunda, Hoca’nın talebelerinin yazı yerine konuşma dilini kullanan müftü-vaizlerden oluşmasının etkisi, azımsanmayacak kadar büyüktür.

Ayrılırken bizi kapıya kadar uğurlayan Şeyh er-Rifai mahcubiyetimizi ifade edince “Bilakis sizi Türkiye kadar yolcu etmeliyim.” diyerek nezaketini gösterdi.

Kabir Taşları


Kadim Şam’ın dar sokaklarını aşarak zahit sahabi Ebû’d-Derda(radiyallahu anh)’nın makam ya da kabrinin olduğu camiye geldik.

Ebû’d-Derdâ’nın hanımıyla birlikte metfun olduğu makberin taşları, herkesçe okunabilen kafa kağıtları gibi ziyaretçilere zahidane yaşamının “hal tercemesi”ni anlatıyor.

Hz. Muaviye (radiyallahu anh)’nin Emevi Camii yakınlarındaki kabri, Şam çöplüklerinden hiç de farklı değil. İlgilelere: “Kabir neden bu halde?” diye sorduğumuzda şu şekilde cevap verdiler: “Kabrin temizlenmesi durumunda belli çevrelerin saldırısına maruz kalacağı endişesini taşıyoruz. Bu yüzden mevcut durumuna müdahale etmiyoruz.” Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve selem)’nün “Vahiy Katipliği” gibi önemli bir vazife verdiği bir sahabiye yapılan bu muameleyi değil Müslüman olarak bir insan olarak dahi kabul etmek mümkün değildir.

Şeyh Usame er-Rifai, Hindistanlı Büyük Muhaddis Merhum Habiburrahman el-A’zamî’nin Şam’a geldiğinde evinde ikamet ettiğini, ondan kendisini Hz. Muaviye’nin kabrine götürmesini istediğini, Şeyh’in: “Efendim! Kabrin nerede olduğunu bilmiyorum.” diye karşılık vermesi üzerine el-A’zamî: “Nasıl olur, Şam’da yaşıyor ve Hz. Muaviye’nin kabrini bilmiyorsun?” şeklinde serzenişte bulunduğunu söyledi. er-Rifai, daha sonra kabrin yerini tespit edip el-A’zamî ile birlikte ziyaret ettiklerini ilave etti.

Müminlerin annesi Hz. Ümmü Habibe binti Ebî Süfyan’da Şam’da metfun. Ka’bu’l-Ahbâr gibi tabiûn kuşağının önemli isimlerinden pek çok alim var Şam’da.

Şam’da metfun olduğu kesin olan fakat kabri tam olarak tesbit edilemeyen Bilal-i Habeşi adına; biri Onun adıyla anılan caminin hemen yanı başında, diğeri ise Ehl-i Beyt kabristanlığının içerisinde yapılmış iki ayrı türbe var.

Ehl-i Beyt Kabristanlığı olarak bilinen ve çok sayıda yeşil kubbeli türbenin de yer aldığı haziredeki kabirler zannedildiği gibi “ahfad-ı resul”e ait değil. Bir kısmı saliha kadınlara ait olan bu kabirlerin önemli bir bölümünün kime ait olduğu bilinmiyor. Daha çok Şiilerin ziyaret ettiği ve din bezirganlarının da merhameti paraya dönüştürdüğü bu hazirede maalesef her nevi bidati görmek mümkün.

Şam’ın yakın döneminde etkin olan alimlerden biri de “el-Muhaddisu’l-Ekber” olarak bilinen Muhammed Bedruddin el-Hasenî (1850-1935)’dir. Fransızlar Şam’ı işgal edince merhum halkı Fransızlara karşı örgütlemiş, ilerleyen yaşına rağmen onlara karşı cihad etmiştir. İlmi kudreti fevkalade olan bu mutasavvıf ve mücahid alimin 60’tan fazla eserinden sadece “Şerhu’l-Manzumeti’l-Beykuniyye” matbudur. Eserlerinin neredeyse tamamı Fransızların da etkisiyle kaybolmuştur.

Neva Köyü ve İmam Nevevî


Takiyyüddin es-Sübkî (ö. 756/1355) Eşrefiyye Darulhadisi’nde İmam Nevevî’nin ders okuttuğu yerde geceleri ibadet eder, yorulunca yanağını yere koyar: “Nevevî’nin ayak bastığı yere belki yüzüm temas eder.” temennisinde bulunurdu.

Bir sabah namazından sonra İmam Subkî’nin muhabbetini kuşanma aşkıyla Nevevî’nin ilmini yaydığı şehir Dımaşk’ten, doğup Mevlası’na yürüdüğü yer olma bahtiyarlığına eren Neva’ya doğru yola çıktık. Yol boyu bereketinden istifade edebilmek amacıyla Nevevî’yi konuştuk. İşte onun hayatından satırbaşları:

Ebû Zekeriyya Yahya en-Nevevî 631/1233 yılında Neva’da dünyaya geldi. Hiç evlenmedi. İslami ilimlere yaptığı hizmetlerden dolayı kendine dini ihya eden kişi anlamında Muhyiddin dendi, fakat o, dinin sürekli canlı olduğunu, kimsenin ihyasına ihtiyaç duymadığını, bu yüzden kendinse “Muhyiddin” diyenlere hakkını helal etmeyeceğini söyledi.

Her gün on iki hocadan lügat, sarf, nahiv, fıkıh, hadis, kelâm, tefsir, usul gibi alanlarda on iki çeşit ders okuyarak yetişti, on yıl gibi bir zamanda parmakla gösterilen bir âlim oldu.

Zehebî’nin “hadis âlimlerinin efendisi” diye nitelediği Nevevî, hadiste olduğu gibi Şafiî fıkhında da yetkin bir alimdir. Müslim üzerine yazdığı “el-Minhâc” şerhi ile Şirazî’nin “el-Mühezzeb”ine yazdığı fakat tamamlayamadığı “el-Mecmu’” adlı fıkıh kitabı onun en önemli eserlerindendir.

Nevevî giyim kuşamının sade olmasına dikkat eder, basit-ucuz elbiseler giyerdi. Sırtındaki pamuk elbise ve başındaki küçük sarığıyla onu görenler, Şam’a gezmeye gelen Nevâlı bir köylü zannederdi.

Mütevazi hayatı yeme içmesine de yansımıştı. Sofrasında iki çeşit yiyecek nâdiren bulunurdu. Şam’daki vakıf arazileri ciddiyetle idare edilmediğinden bir kısmının şahıs mülkiyetine geçtiğini, dolayısıyla da meyvelerin şüpheli hale geldiğini düşünür bu yüzden onlardan yemezdi.

İmam Nevevî devlet adamlarına sözlü ve yazılı olarak emr-i bil ma’ruf yapar, hakikati söylemekten çekinmezdi. Memlük Sultanı Baybars, halkın mümbit arazilerini devlet hazinesine katma isteğini, Nevevî’nin fetvasıyla da desteklemek isteyince İmam sert bir şekilde ona karşılık vermekle kalmaz, üstelik halka konan ağır vergilerin kaldırılması ve müderrislerin maaşlarının da düşürülmemesini talep eder. Bu çıkış ve talepler karşısında hiddetlenen Baybars Ona: “Şehrimden çık git!” der. “Pekala” diyen Nevevî Şam’dan ayrılıp doğduğu köy olan Neva’ya gider. Baybars Nevevî’nin vazifesine son verilmesi ve maaşının kesilmesini de emreder. Nevevî’nin bir vazifesi olmadığını dolayısıyla da maaş almadığını öğrenince şaşkınlık içerisinde; “Peki ne ile geçinir?” diye sorar. Adamları: “Neva’dan babasının gönderdikleriyle…” derler.

Vefâtına doğru kendisine sefer izni çıktığını söyleyerek hocalarının kabirlerini ve şehirdeki tanıdıklarını ziyaret eder, kitaplarını medreseye vakfeder, ardından Kudüs’e gider, daha sonra Nevâ’ya döner ve birkaç gün sonra babasının evinde hastalanarak bir çarşamba günü (676-1277) seher vakti ahirete irtihal eder.

Nevevî’nin kabri büyük bir kabristanlık içerisinde, etrafı yüksek duvarla çevrili üstü açık bir hazirede… Taş yoldan kabri çevreleyen binaya yaklaşınca ilk olarak duvarda Nevevî’nin doğum ve vefat tarihleri ile birlikte “Eserleri arasında Mecmu’ ve Riyazu’s-Salihîn yer alan alim.” yazılı bir kitabe var.

Nevevî vefat edince halk defnedildiği yere bir türbe yapmak ister. Türbe yapımına başlanır fakat gece kendiliğinden yıkılır. İmam Sübki’nin naklettiğine göre hadise aynı şekilde birkaç defa tekrar eder. Sonunda halasının rüyasına giren Nevevî: “Bana türbe yapmasınlar, yine yıkılacak.” der. Olay bu minval üzere devam ederken kabir üzerinde bu gün ancak birkaç kişinin etrafını sarabileceği bir ağaç biter.

Neva dönüşü Hz. Eyyüb (aleyhisselam)’ın makamının olduğu bir köye uğradık. Gözlerden ırak bir yerde mütevazi bir türbe içerisinde; tam da o büyük peygamberin yaşantısına münasip bir yer. (Allah Teala şefaatlerine nail eylesin.)

İbn Arabî


Endülüs de 1165 yılında dünyaya gelen Muhyiddin İbn Arabi büyük alim, büyük mütefekkir; aynı zamanda büyük mazlum ve büyük mağdurdur. Küçük yaşta çetin riyazetlere girişen, ardından birbirini takip eden uzun rıhlelere çıkan İbn Arabi; Mısır, Medine, Musul, Bağdat, Konya, Mekke gibi şehirleri dolaştıktan sonra hayatının son bölümünü Şam’da geçirir. Şam’ın Salihiye Köyü’ne defnedilir.

İbn Arabî’ye yöneltilen tenkit ve tekfirin de etkisiyle kabri zamanla viraneye döner. “Sin şine dâhil olunca ortaya çıkar kabr-i Muhiyiddin” sözüyle haber verdiği gibi virane kabri[ref]bk. Şa’ranî, et-Tabakâtu’l-Kübrâ, s. 274.[/ref] 21 Ramazan 923’te (1517) Şam’a gelen Yavuz Sultan Selim’in emriyle yenilenir; çevresine de cami, tekke ve vakıf binaları yapılır. Türbenin duvarlarına İbn Arabî’nin beraatını havi Şeyhülislâm İbn Kemal’in fetvası yazılır. Bu fetva İbn Arabî karşıtlarının güç kaybetmesinde; özellikle de Osmanlı ulemasının İbn Arabi’ye karşı ilgisi ve muhabbetinin artmasında etkili olur.

Bu yazı İbn Arabi’ye yöneltilen tenkitlerin tahlili için müsait olmadığından bu kadarla iktifa ediyor, ilgilenenlere konu ile alakalı “İnkişaf”ta Recep Yıldız imzasıyla çıkan “İbn Arabi Müdafaası” başlıklı yazıyı okumayı tavsiye ediyoruz.[ref]İnkişaf, sy. 7, s. 30-35[/ref]

İkinci Abdülhamid tarafından tamir ettirilen camide öğle namazını kılıp huzurdan ayrıldık. Arabaya doğru ilerlerken başında kırmızı sarıkla İskoçya asıllı bir öğrenci yanımıza gelip selam verdi. Bahsettiği bir şeyhi ziyaret etmemiz noktasında ısrarda bulundu.

Mazlum Bir Şeyh


İki araba yola çıktık, 30 km kadar şehirden uzaklaştık. Gecekonduya benzer bir evde bizi, elleri tarlada çalışmaktan yarılmış yaşlı bir adam karşıladı. Bir müddet sohbet ettik. Daha sonra konuşmanın mecrası değişti, İtâb ayetleri çevresinde küçük çaplı bir münazara şeklinde cereyan etti. Şeyh, konuyla ilgili bir eser telif ettiğini söylüyor ve ayetlerin kendi kanaati çerçevesinde anlaşılması gerektiğini savunuyordu.

Konuşmanın harareti daha da yükselmişti ki, okunan ikindi ezanı seslerimizi kesti. Kılınan namazdan sonra bir müddet gelen hastalarla meşgul oldu. Hastalığı yakarak tedavi ettiğini söyleyen Şeyh, kendince bir tedavi yöntemi geliştirmiş. Ayrılırken telif ve tahkik ettiği birkaç kitabını hediye etti. Kağıt masrafını vermek için ısrar etmeme rağmen almadı. Çocuklarına vermek istedim, onlarda kabul etmedi; beş altı yaşlarında kumlarla oynayan oğlu zorla cebine koyduğum kitap bedelini çıkarıp ayaklarıma attı. Arabaya binerken yanımızda duran Çeçen asıllı bir öğrenciye “Kim bu şeyh?” diye sordum: “İhvanı Müslimîn’in ileri gelenlerindi. 17 yıl zindanda kaldı. 11 yıldır dışarıda; fakat evden çıkması yasak. Sadece Cuma namazlarına gidebiliyor. Eskiden Hanefî fıkhı okuturdu, şimdi ise ders okutması bütünüyle yasak.” diye cevap verdi.

Mevlânâ Halid el-Bağdadî


Sağında ve solunda çok sayıda kabrin bulunduğu hilal şeklindeki taş yoldan tepedeki Mevlânâ Halid el-Bağdadî (rahimehullah)’nin kabrine çıktık. Osmanlı Devleti; Mevlana Halid’e yaşarken olduğu gibi vefatından sonra da derin muhabbet beslediğini adına yaptırdığı türbeyle de göstermiş. Türbedâr Türkiye’den gelenlerin sayıca çok olmasından dolayı olsa gerek, Osmanlı Devleti’nin Halidilik’le alakalı münasebeti hakkında azımsanmayacak derecede bilgiye sahip.

Mevlânâ Halid ümmet bilincini aşıladığı yüzlerce halife ve müridi ile emperyalizme karşı zor günler yaşayan hilafetin yanında yer almış ve müdafaasını yapmıştır. Dağıstan’dan Sumatra’ya kadar yayılan talebeleri bulundukları bölgelerde İslam’ın gönüllü neferleri olarak çalışmışlardır.

Mevlânâ Halid’in gerek kendisi, gerekse de halifeleri bulundukları bölgelerde kurdukları medreselerde Ehl-i Sünnet akidesinin temel kitaplarını okutmuşlar, çok sayıda ilim adamı yetiştirmişlerdir.

Mevlânâ Halid yaşadığı dönemdeki alimlerden büyük saygı görmüş; İbn Âbidîn, Ruhu’l-Meani adlı tefsirin sahibi Mahmud el-Alusi, II. Mahmud’un Şeyhulislamı Mekkizade Mustafa Asım Efendi onun âlim müritlerinden birkaçıdır.

Mevlânâ Halid Nakşibendilik içerisinde İmam-ı Rabbani (rahimehullah)’den sonra en etkin olan ikinci isimdir. Onun vesilesiyle Osmanlı topraklarında, özellikle de İstanbul’da farklı tarikatlar ciddi anlamda nüfuz kaybına uğramış ve 1826 yılında kapatılan Bektaşi tekkeleri Halidi şeyhlere verilmiştir.

Mevlânâ Halid Şam’da ikameti esnasında 12 Zilka’de 1242/1826 cuma gecesini işaret ederek: “İnsanların ‘keramet izhar ediyor’ demelerinden korkmasaydım, gidip bütün arkadaş ve dostlarımla vedalaşırdım. Bu Cuma gecesi yolculuk var zannediyorum.” Bu sırada ziyaretine gelen İbn Âbidîn’e: “Yakında vefat edeceğim, sen kalabalık bir cemaatle Benî Ümeyye camiinde namazımı kıldırıcaksın.” der. “Ey huzur içinde olan nefis! Sen Ondan razı, O da senden razı olarak dön Rabbine!”[ref]Fecr: 26-27.[/ref] ayetlerini okuyarak Mevla’sına yürür. Söylediği gibi cenazesini İbn Âbidîn kıldırır.[ref]el-Hânî, el-Kevakibu’d-Dürriyye, s. 653 vd.[/ref]

İbn Abidin


İbn Abidîn 1198/1784 yılında Şam’da dünyaya geldi. Adı Muhammed Emin’dir. Zühdünden ve takvasından dolayı Âbidîn lakabıyla bilinen beşinci dedesi Muhammed Salahaddin’e nisbetle, İbn Âbidîn diye şöhret buldu.

Abid bir tüccar olan babasının yanında Kur’an-ı Kerîm’i ezberledi. Bir müddet ticaretle meşgul oldu. Ticaret yaparken vakit buldukça Kur’an-ı Kerîm okurdu, bu esnada yanına gelen ve okuyuşunu dinleyen birisi kendisine, kıraatinin iyi olmadığını, hiç vakit kaybetmeden bir hoca bulup ondan ders alması gerektiğini söyledi. Hoca arayışına giren İbn Âbidîn tavsiyeler üzerine Şeyh Said el-Hamevî’nin medresesinde derse başladı. Şeyhten tecvid, Şâfiî fıkhı ve temel metin kitaplarını okuyup ezberledi. Daha sonra Halvetî ve Kadiri şeyhi de olan Şeyh Şakir el-Akkâd es-Salimî’nin derslerine devam etti. Şeyh Şakir babası Hanbelî; kendi Hanefî bir alimdi. İbn Âbidîn ondan okumaya başlayınca Şâfiî mezhebinden Hanefî’ye geçti. Her fen ve ilimden akli ve nakli ilimler okuduğu hocasının derin muhabbetine nail oldu. Şeyh Akkad, İbn Âbidîn gibi bir talebeye sahip olmakla iftihar eder; Hocalarından ona icazet alırdı. İbn Âbidîn 17 yaşında ilk eserini telif etti. Haskefî’nin ed-Durru’l-Muhtâr’ını okurken (1222) Hocası Şeyh Şakir vefat etti. Kitabın ve tahsilinin bakiyesini Şeyh’in büyük talebesi Saîd el-Halebî’de sürdürdü.

İbn Âbidîn geceleri kitap telif etti, gündüzleri ise ders okutup, fetva verdi. Çok sayıda eser yazdı. İlim, irşat mihrabında yaşadığı dönemin en kudretli hocası oldu. Uzak diyarlardan çok sayıda emir, alim, müftü, kadı ve şeyh medresesine akın edip, güncel dini meseleleri ve müşkül soruları ona arz etti. Şeyhulislam Arif Hikmet gibi kudretli âlimler ondan icazet aldılar ve bununla iftihar ettiler.

Başkent İstanbul’dan Dımeşk müftüsüne gelen bir yazıyla, Mevlana Halid el-Bağdadî’nin bazı muasırlarının iddia ettiği gibi “zındık bir sihirbaz” mı yoksa “sadık bir veli” mi olduğunun araştırılması istenince zamanın müftüsü Seyyid Hüseyin Muradi Mevlana Halid’in durumunu tahkik etme vazifesini İbn Abidin’e teklif etti. Vazifeyi kabul eden İbn Abidîn Mevlana Halid’in huzuruna varınca onun büyük bir alim, veli ve müceddit olduğuna tanık olur. Ona intisap edip, kendisinden icazet alır. Daha sonra hem İstanbul’a cevap mahiyetinde hem de müfterilere karşı onu savunan meşhur risalesi; “Sellu’l-Husâmi’l-Hindî li Nusrati Mavlâna Halid en-Nakşibendî” yi yazar.

Ortağı vesilesiyle babasından kalan ticarete devam eden İbn Âbidîn, nafakasını ticaretten temin etti. Nafakasını ayırdıktan sonra kalan gelirini talebe ve alimlere dağıttı, cami ve medreselerin bakımı için tasadduk etti. Zengin olmasına rağmen genelde sofrasında ekmek ve sirke olurdu. Mütalaa ederken veya kitap yazarken yemek aklına gelmez, ağzına annesi zorla ekmek koyardı. Günde bir somundan fazla ekmek yemezdi.

İbn Âbidîn dersini ayrıntılı bir şekilde izah eder, güzel konuşur, konuşmasının halavetinden dinleyenler söylediklerini hiç unutmazdı. Herkese ikram ve iltifatta bulunur, tebessümle karşıladığı misafirleri: “Onun katında kendi evladından daha değerli olduklarını” düşünürlerdi.

Ramazan geceleri manasını tefekkür ederek Kur’an-ı Kerim’i hatmeder, bazı ayetleri okurken başlayan ağlaması gece boyu devam ederdi.

İbn Âbidîn Alauddin Haskefî’nin “Durru’l-Muhtâr”ı üzerine yazdığı “Reddu’l-Muhtâr” isimli haşiyeyi bitirmeyi çok arzulamasına rağmen ömrü buna kifayet etmedi. 54 yaşında (1836/1252) ahirete irtihal etti. Cenazesi için görülmedik bir kalabalık toplandı. Parmaklar ucunda taşınan naaşı Sinan Paşa camine götürüldü. Namazını hocası Said Halebî kıldırdı.

İbn Âbidîn, vefatından 20 gün önce Babu’s-Sağir Kabristanlığı’nda Haskefî ile büyük muhaddis Şeyh Salih’in kabirleri arasında bir mezarlık yer satın almış ve oraya defnedilmeyi vasiyet etmişti. Vasiyeti gereği Babu’s-Sağir’e defnedildi. İbn Âbidîn, Mülteka ve Tenviru’l-Ebsâr şerhlerine haşiye yazdığı ve adını oğluna verdiği Haskefî’nin civarına defnedilmeyi tercih ederek haşiyelerini şerhleriyle aynı kitapta topladığı bu büyük alimle berzahta da bir arada olmayı arzu etti.

İbn Âbidîn’in ardından kadın erkek, yaşlı genç bütün Diyar-ı Şam gözyaşı döktü. Saliha bir kadın olan annesi vefatından sonra iki yıl daha yaşadı. Bir cumadan diğerine kadar 100 bin İhlas suresi okur, oğluna hediye ederdi.[ref]Bkz. Muhammed Abdullatif Farfûr, İbn Âbidîn ve Eseruhu fi’l-Fıkhi’l-İslami, 2006, I-II.[/ref]

İbn Âbidin vefat ettiğinde henüz 8 yaşında olan oğlu İbn Âbidinzâde Alauddin (v. 1889) babasının yücelttiği ilim sancağına sahip çıktı. İbn Âbidîn’in tamamlayamadığı Reddü’l-Muhtâr’a “Kurretu ‘Uyuni’l-Ahyâr li Tekmîleti Reddi’l-Muhtar” adıyla tekmile yazdı. İbn Âbinzâde de vefat edince Babu’s-Sağir’de babasının yanına defnedildi.

İbn Âbidin’in kabrinin arka tarafında eski Şam müftüsü Ebu’l-Yüsr Âbidîn’in kabri var. Ebu’l-Yüsr, ilminin yanında vakarıyla da maruf bir alim. Şam müftsü iken, hevai kararlarını ulemaya onaylatmak isteyen Devlet başkanı Cemal Abdunnasır’a söylediği şu söz hala insanların hafızasındaki tazeliğini koruyor: “İsme’! Ya Abdennasır!/ Dinle ey Abdunnasır! Şam uleması Mısır ulemasına benzemez. Onları ne korkuyla susturabilir, ne de paranla satın alabilirsin.” Beklemediği bu çıkış karşısında şaşkına dönen Abdunnasır Ebu’lYusr’u Şam Müftülük Makamından aldırtır.

Babu’s-Sağîr kabristanı ilim talebeleri için sılaya açılan önemli bir kapı konumunda; çünkü son iki asrın en büyük fakihi İbn Âbidîn, oğlu ve torunuyla orada metfun. Kabir taşına hak edilen uzun şiir bir “Hakikat Destanı” özelliği taşıyor.

Süleymaniye Külliyesi


Sultan Süleyman, Osmanlı ordusunun Şam’a ilk girdiği yere 1554 yılında bir külliye yaptırır. Mimar Sinan’ın; “Kalfalık eserlerimden biri” diye nitelediği, “Süleymaniye Külliyesi” Osmanlı mimarisinin güzel örnekleri arasında önemli bir yere sahiptir.

1926 yılında İtalya’nın San Romeo kentinde vefat eden; ancak naşı, Müslümanlar tarafından borcu ödendikten sonra Şam’a getirilebilen son Osmanlı Sultanı Vahdettin, Osmanlı ailesinden, devlet adamlarından daha pek çok kişi ve Şeyhulislam Arif Hikmet’in kabirleri Külliye içerisindeki hazirede yer almakta.

Külliye giriş kapısını, yıllardır camide imam olarak görev yapan yaşlı bir zat açtı. Bize külliyeyi gezdirirken; “İşte Osmanlılar! Yaptıkları şu muazzam eserler onların dünyada ahiretleri için yaşadıklarının belgesidir.” dedi.

Türkiye Cumhuriyeti tarafından restore edilen Külliye’de Osmanlı; Suriye, Fransızlar tarafından işgal edilene kadar her gün fukaraya yemek dağıtmış. Temennimiz odur ki, Türkiye ecdadının bu hayır geleneğine varis olur.

Ürdün


Sabah namazından sonra Ürdün’e gitmek üzere Şam’dan ayrıldık. Güneye doğru gittikçe yeşil azalmakta, çöl hakim unsur haline gelmekte, zaman zaman kendini hissettiren kum fırtınaları ise seyahatimize ayrı bir güzellik katmakta…

Caddelerin en göze gelir yerlerinde Kral Abdullah ve atalarının resimleri var. Şerif Hüseyin başta olmanın verdiği neşeyle ya da Osmanlı Devleti’ne ihanet edip İngiliz ve Yahudilerin İslam topraklarını işgal etmesini temin etmenin gururuyla(!) gülüyor.

Ürdün Suriye’ye nispetle daha mamur bir ülke; fakat Suriye’de dini hayat daha güçlü. Öğle namazını Amman’da I. Abdullah Camii’nde kıldık. Müslümanlar burada da sindirilmiş, eleştirdikleri hayatın gazabına uğramaktan korktuklarından konuşurken sanki seslerini yutuyorlar.

Matamu’l-Kuds adlı mütevazi bir yerde yemek yedik. Kitapçıları dolaştık, birkaç kitap aldık. Daha sonra çeşitli vesilelerle bu bölgeye gelen Ashab-ı Kiramı (radiyalalhu anhum) ziyaret etmek amacıyla Filistin istikametine doğru hareket ettik.

Dırar b. Ezver


İlk olarak Dırar b. Ezver (radiyallahu anh)’i ziyaret ettik. Babası “eğri boyunlu” anlamına gelen “ezver” lakabıyla bilindiğinden Dırar b. Ezver olarak tanınan bu Sahabi, kabilesinden bir heyetle hicri 9 yılında Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’ne gelip; içki, kumar gibi eğlence vasıtalarını, ailesini ve servetini terk ederek Peygamberin yanında müşriklere karşı savaşmaya geldiğini, bu alışverişte karlı çıkmayı hedeflediğini ifade eden “Lamiyye” kasidesini okur. Kasideyi dinleyen Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) Dırar’a, “karlı bir alış veriş yaptığını” söyler.

Dırar b. Ezver, Allah Resulü tarafından Benu Seyda ve Benu Düel’e elçi olarak gönderilir. Halid b. Velid’in kumandasında yalancı peygamberlere karşı yapılan cihadda yer alır, büyük başarılara imza atar. Yemame savaşında iki bacağını kaybeder yine de dizleri üzerinde cihada devam eder. Bu esnada gelen düşman atları altında kalarak şehiden Mevla Teâlâ’ya yürür.

Şurahbîl b. Hasene


İkinci olarak Şurahbîl b. Hasene (radiyallahu anh)’yi ziyaret ettik. Şurahbîl (radiyallahu anh) Mekke döneminde Müslüman olur. Annesine nisbetle “Hasene” olarak anılır. On vahiy katibinden biridir. Bir çok cihadda yer almış, Yermük’te kumandanlık yapmıştır. Hz. Ebu Bekir’in Şam fethine gönderdiği orduda da bulunmuştur. Hz. Ömer devrinde Şam bölgesinin bazı vilayetlerinde valilik yapan Şurahbîl (radiyallahu anh) büyük kumandan Ebû Ubeyde b. el-Cerrah (radiyallahu anh) ile aynı gün taun hastalığından 67 yaşında vefat eder.[ref]Bkz. İbn Hacer, el-İsâbe, III, 266; İbn Esîr, Usdu’l-Gabe, III, 620.[/ref]

Amir b. Ebî Vakkas


Yol boyu üçüncü ziyaretgâhımız Sa’d b. Ebî Vakkas’ın öz kardeşi, on birinci Müslüman Amir b. Ebî Vakkas. Amir, Müslüman olunca annesinden baskı gördü, onu ve Sa’d’ı Müslümanlıktan vazgeçirebilme amacıyla annesi; açlık grevine girdi. Şu ayet onlar hakkında indi: “Şayet onlar seni, hakkında hiçbir bilgin olmayan şeyi bana ortak koşman için zorlarsa, onlara itaat etme.”[ref]Ankebût: 8.[/ref] Amir, taun hastalığına yakalanıp hicri 15 yılında Amman yakınlarında vefat etti.

Ebû Ubeyde b. el-Cerrâh


Cennetle müjdelenen on Sahabiden biri olan Ebû Ubeyde (radiyallahu anh) ikinci Habeşistan hicretinde yer almış, Bedir başta olmak üzere Allah Resulü’nün bütün gazvelerine katılmış, Uhud’ta Efendimiz’in yüzüne batan miğfer parçalarını dişleriyle çekerken ön dişleri kırılmış, Hendek’te, Benû Kureyza’da, Hayber’de kahramanca İslam’ı müdafaa etmiştir. Bütün bunların yanında; “Emîn-u hazihi’l-ümme” (Bu ümmetin emini) olarak da tanınmıştır. Allah Resulü onun için: “’Her ümmetin bir emini vardır, bu ümmetin emini Ebû Ubeyde b. el-Cerrah’tır.” buyurmuştur.[ref]Buharî, Megazî, 72; Müslim, Fedâilu’s-Sahabe, 7[/ref]

Ebû Ubeyde, müstakim bir hayat yaşadı. Hz. Ömer Şam’a gelip onun mütevazi yaşantısına tanık olunca kendini şöyle demekten alıkoyamamıştı: “Sen hariç dünya hepimizi değiştirdi Ey Ebû Ubeyde”.

Hicri 18 yılında 58 yaşında taun hastalığından vefat etti. Cenazesini kısa zaman sonra aynı hastalıktan vefat eden Muaz b. Cebel (radiyallahu anh) kıldırdı.(İbn Esîr, Usdu’l-Ğabe, III, 125-128)

Muaz b. Cebel


Yatsı ezanı vakti Muaz b. Cebel (radiyallahu anh)’in kabrinin bulunduğu şehre geldik. Halka kabrin nerede olduğunu sorunca, arkamızda kalan tepeyi işaret ederek, “İşte orası.” Dediler; fakat “büyük sahabiye” olan hürmetlerinden dolayı yalnız gitmemize rıza göstermediler, görevlendirdikleri motosikletlinin refaketinde kabrin olduğu tepeye çıktık.

Muaz b. Cebel (radiyallahu anh) tarihi caminin yanında ki türbede küçük yaşta vefat eden oğlu Abdurrahman ile birlikte yatıyor.

Muaz, Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’nün fart-ı muhabbetine nail olan bir sahabiydi. Bir defasında Efendimiz elinden tutup şöyle buyurmuştu: “Uhubbike Ya Muaz” (Seni seviyorum Ey Muaz!). Fem-i Nebevî’den çıkan bu söz karşısında hiç vakit kaybetmeden; “Ben de ya Resulellah! Allah’a yemin olsun ki sizi çok seviyorum.” demişti.

Onu, Hz. Ömer (radiyallahu anh) de çok severdi. Müminlerin emirinin, Muaz hakkında şöyle dediği rivayet edilir: “Analar bir daha Muâz gibisini doğuramaz. Eğer Muâz olmasaydı Ömer helak olurdu.”

Allah Resulü’nün, “Kur’an-ı dört kişiden öğrenin.” dediği sahabilerden biri de Muaz b. Cebel’dir.(Diğerleri, İbn Mesud, Übey b. Ka’b, Ebû Huzeyfe’nin azadlısı Salim)[ref]Buharî, Fedâilu’s-sahabe[/ref]

Hz. Muâz, aynı zamanda sahabenin fakihlerindendi. Nitekim Allah Resulü’nün: “Ümmetimin helal ve haramı en eyi bileni Muaz’dır/a’lemuhum bi’l-helali ve’l-harami Muaz” iltifatına nail olmuştur. Efendimiz onu, İslâmı yaymak ve Kur’an-ı Kerim’i öğretmek üzere fetihten sonra Mekke’de bırakmış, hicretin dokuzuncu yılında da aynı maksatla Yemen’e göndermiştir.

Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) Hz. Muaz’ı Yemen’e gönderirken ona nasıl fetva vereceğini sorar, tavsiyelerde bulunur, ardından şöyle der: “Ey Muâz! Öyle zannediyorum ki bu son görüşmemiz olacak, belki de bundan sonra bir daha benimle dünyada karşılaşamayacaksın. Belki de mescidimi ve kabrimi ziyaret edeceksin.” (Bazı nüshalarda “lealleke en temurre bi mescidî ve kabrî ifadesinde yer alan ‘kabrî’ kelimesi tahrif edilerek ‘makamî’ şeklinde yazılmıştır.) Allah Resulü’nden ayrılacak olmasına dayanmayan Muâz (radiyallahu anh), ağlayarak yola çıkar. Hadise Allah Resülü’nün buyurduğu gibi olur ve Muâz Hz. Ebu Bekr’in hilafeti yıllarında Yemen’den döner. Daha sonra Şam’a yerleşir. Ürdün’ün “eş-Şuunu’ş-Şimaliyye” bölgesinde baş gösteren tâûn hastalığında önce iki kızını kaybeder. Ardından oğlu Abdurrahman’da aynı hastalığa yakalanır. Ona; “Kendini nasıl buluyorsun?” diye sorunca Abdurrahman, Hz. İsmail’in babası Hz. İbrahim’e söylediği gibi cevap verir: “İnşallah beni sabredenlerden bulacaksın.[ref]Sâffât: 102.[/ref] babacığım.” Oğlu gibi kendisi de aynı hastalığa yakalanır ve 38 yaşında hicri 18 yılında ahirete irtihal eder.[ref]Zehebî, Siyer-u A’lami’n-Nübelâ, I, 443-61.[/ref]

Allah Resulü’nü İki Defa Ağırlayan Şehir: BUSRA


Yatsı namazını kılıp yola çıktık, 22.30’da Ürdün sınırından Suriye’ye giriş yaptık. Karanlık yolları aşıp Allah Resulü (sallalahu aleyhi ve sellem)’nün 12 ve 25 yaşlarında olmak üzere iki defa şereflendirdiği Busra şehrine vardık. Gece yarısı olmasına rağmen çocuklar hala sokaktaydı. Ziyaret için geldiğimizi söylediğimiz 30 yaşlarında bir genç, bizi imamın evine götürdü. İmam, şehir yöneticisine danıştıktan sonra bize ziyaret yerlerini açtı.

13 yılında sulh yoluyla alınan Bursa, Şam’a 130 km uzaklıkta Ürdün sınırına yakın tarihi bir şehir. Şehirde Romalılardan kalma çok sayıda eser var. Selçuklu ve Memlük eserleriyle şehir, tarihi süreç içerisinde daha da zengin hale gelmiş. Fakat Busra ilerleyen yıllarda şehir olarak önemini kaybetmiş, şimdi orta büyüklükte bir kasaba görüntüsünde. Bizim için Busra ziyaretini anlamlı kılan ne Roma kalıntıları, ne antik tiyatro, ne şu ne bu… Sadece Allah Resulü’nün Busra’yı iki defa ziyaret etmiş olması… Efendimiz 12 yaşında iken amcası Ebû Talib’le Mekke’den yola çıkıp Busra’ya doğru ilerlerken Rahib Bahirâ’nın, kutlu yürüyüşü izleyip ağaç ve taşların O’na secde etmesine tanıklık ettiği (lem yebka hacerun velâ şecerun illa ve harre sâciden) Manastır’ın kalıntıları ziyaretçileri zaman tünelinde asırlar öncesine taşıyor.

Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) Busra’ya ikinci seyahatini Hz. Hatice (radiyallahu anha)’nin kervanının yöneticisi ünvanıyla yaptı. Seyahat sırasında konakladığı yeri gören rahip Nestûra Hz. Hatice’nin kölesi Meysere’ye: “Bu ağacın altında muhakkak bir peygamber konakladı.” demişti. [ref]İbn Sa’d, et-Tabakât, I, 130[/ref] Allah Resulü’nün devesinin çöktüğü yere daha sonra “Camiu Mebreki’n-naka” adıyla bir cami inşa edilmiş, hala mescid olarak kullanılan taş kapılı bu mekanda insan ibadet ederken feyiz ve nur sağanağına tutulduğunu hissediyor. Bu yüzden İbn Asakir gibi bazı alimlerin daha bereketli olması ümidiyle mescidin yanına inşa edilen medresede eserlerini yazdıkları rivayet edilmektedir. Ardından, 102 yılında inşa edilen “el-Câmiu’l-Ömerî’yi ziyaret ettik. İslam mimarisinin ayakta kalabilen ilk örneklerinden olan bu ulu mabed tarih boyu nice salih insana ev sahipliği yapmanın haklı gururunu yaşıyor.

  1. Abdulhamid Hicaz Demiryolu’nu inşa ederken Allah Resulü’nün seyahatleriyle iki defa şereflendirdiği Busra’ya ayrıcalık tanımış ve Müzeyrib-Busra arasına tali bir hat döşemiştir.

Şuheda Mahşeri: HAMA


Bir Cuma günü Hıms(Humus)’a gitmek üzere Şam’dan ayrıldık. İkindi namazını Hama’da kıldık. Hicri 15 yılında sulh yoluyla İslam topraklarına katılan şehir, tarih boyu med-cezirler yaşadı, nice acılara ve sevinçlere tanık oldu.

1980 yılında İhvân-ı Müslimîn’in merkezi haline gelen Hama’da rejim, Şubat 1982’de önemli bir bölümü alim ve mütefekkirlerden oluşan 25 bin Müslümanı şehit etti. Dünya bu cinayete sessiz kalarak destek verdi.

Hama şimdilerde, Yunus Emre’nin;

“Benim adım dertli dolap

Suyum akar yalap yalap

Böyle emreylemiş Çalap

Derdim vardır inilerim.”

dediği “dertli dolaplar”la meclis kurup yürek acılarını dindirmeye çalışıyor.

Hama’da dini hayat Şam’a nisbetle daha güçlü. Çarşaf giyen kadın oranı çok daha yüksek. Neredeyse sokaklarda tesettüre riayet etmeyen kadın yok gibi. Bu fotoğraf zalim rejimin Hama katliamını neden gerçekleştirdiği ile alakalı önemli ayrıntılar veriyor.

Hıms


Hama’da fazla kalmayıp yola devam ettik. Akşam namazını Hıms’ta kıldık. Hıms adını onu ilk olarak kuran “Hıms” isimli kişiden alıyor. Sulh yoluyla İslam topraklarına katılan şehirde Halid b. Velid, Amr b. Abese gibi sahabilerin kabirleri ve çok sayıda sahabe ve tabiûn makamı var.

Hıms’ta üniversitede okuyan Muhammed ve arkadaşı Halid’le “Bilal Mescidi’nde” buluşup Halid b. Velid Camii’ne gittik. II. Abdulhamid tarafından yeniden yapılan Hz. Halid’in cami içerisinde yer alan türbesinin çevresi şehrin en işlek mekanı. Hıms, İslam ordularının bu büyük kumandanı Hz. Halid ve Amr ile özdeşleşmiş. Öyleki Hıms’ta en fazla duyduğunuz iki isim Halid ve Amr.

İnsanların Osmanlı’ya karşı derin muhabbetleri var. Osmanlı’dan bir nişan gördükleri yerde toplanıyorlar. Bu yüzden kıyafeti Osmanlı uleması gibi olan Hocaefendi’nin etrafında her gittiğimiz yerde gençler bir araya geliyordu. Halid b. Velid Cami’nde de öyle oldu. Yatsıya kadar gençlerle sohbet ettik. Caminin imamı, irfan sahibi bir müslüman. Yatsıdan sonra bizi evine götürdü. Evde, çevresinden de çağırdığı bir kısmı hoca diğerleri öğrenci 20 kişi kadar davetli vardı. Tezekkür ve tefekkür meclisi gece 12’ye kadar devam etti.

Müsaade isteyip Halid ve Muhammed’le birlikte otel için şehre geri döndük. İlk olarak baktığımız iki otel kalınacak gibi değildi, üçüncü otel ise Hıms şartlarına göre biraz konforluydu. Burada üç kişinin bir gecelik masrafı Türkiye’de orta dereceli bir otelde tek kişinin bir gecelik parasına tekabül ediyordu. Fakat Suriye’de bu para bir imamın iki ayda alacağı ücret demek. Muhammed ve Halid parayı duyunca evlerinde kalmamız noktasında tekrar ısrarda bulunmaya başladılar. Onların hasbi ve mütevazi duyguları karşısında kendi kendime; “Bu otelde kalan bir Müslüman olarak Muhammed ve Halid’e hangi kardeşlikten bahsedebilirsin ya da bir kaç saatlik uyku için bu güzel insanların samimiyetlerini nasıl yaralarsın” dedim. Bu duygular içerisinde gece 1.30 sularında önceki otellerden birine gitmek üzere ayrıldık. Bizdeki eski hanlara benzer bir otele geçip istirahat ettik, şartlar pek iç açıcı olmamasına rağmen huzur dolu bir gece geçirirdik.

Sabah, 70’i Bedir ashabından 600 sahabinin defnedildiği rivayet edilen “Kesîb Kabristanlığı”na gittik. Kesîb nesiller arası uzanan ve her kuşaktan insanı saadet asrına bağlayan bir medeniyet köprüsü. Yaşlı insanlara burada daha başka kimler var diye sorduğumda kısık sesle; “Hafız Esad döneminde şehit edilen pek çok mazlum” dediler.

Sahabe ve mazlum dayanışmasının Hımslılar zihninde oluşturduğu mana, rejimi rahatsız etmiş olacak ki yetkililer kabristanı kaldırıp yerine yeşil alan yapmak istemişler fakat ulemanın sert mukavemeti karşısında geri adım atmak zorunda kalmışlar.

Kesîb’ten sonra aynı yere defnedilen Hz. Sevban ve Vahşi (radiyallahu anhum)’yi ziyaret ettik.

Hz. Vahşi, kabrini ziyaret edenlere; İslam’ın insanı nerelerden alıp, nerelere götürebileceğini anlatıyor. Tarihçe–i hayatıyla adeta insanoğluna diyor ki; “Tövbe ediniz ve Allah’ın rahmetinden umudunuzu kesmeyiniz. İslam, Hz. Hamza’nın katiline önce iman, ardından da Yermük’te yalancı peygamberi öldürme devletini ihsan eder.”

Amr b. Abese


Her sahabi, her alim dünyada da, kabirde yüreklerde dalgalanan bir bayrak, bir sancaktır. Amr b. Abese (radiyallahu anh)’de küfür barikatlarını aşıp Müslüman olan diğergâm müminler ordusunun sancağıdır.

Amr b. Abese(radiyallahu anh) her ne kadar bizde Hz. Halid kadar bilinmese de, Hıms’ta ona karşı muazzam bir saygı var. O, zor zaman müminlerinin ölümsüz kumandanıdır.

Amr, putlardan nefret eden ruhuyla yollara düşer, fıtratına uygun dini arar, yolu Mekke’ye varınca Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’nün huzuruna çıkıp Müslüman olur. O, Hz. Ebubekir ve Hz. Bilal’den sonra iman eden dördüncü Müslümandır. Amr, Allah Resulü’nün emriyle ailesinin yaşadığı bölgeye geri döner, -Mekke Fethinden biraz önce- hicret edene kadar orada yaşar.

Kendisinden bahsederken; “Ben İslam’ın dörtte biriyim.” der. Neden böyle söylediği, sorulduğunda meseleyi şu şekilde hulasa ederdi:

Câhiliyye devrinde halkın sapıklık içinde olduğunu ve putlara ibadet edenlerin hiçbir şey olmadığını biliyordum. Sonra Mekke‘de bir adamın bir şeyler söylediğini duydum. Deveme binip O’na gittim. Kavmi Allah Resulü’ne karşı saldırgan bir tutum içerisinde olduğundan gözlerden ıraktaydı. Dikkatlice O’nu aradım, herkesin kendisine düşman olduğunu, bu yüzden O‘nu bulmanın imkansız olduğunu anladım. Sonra bir yolunu bulup yanına sokuldum. Kendisine şöyle dedim:

  • Sen necisin?
  • Allah‘ın Resulü.
  • Allah‘ın Resulü ne demek?
  • Allah’ın elçisi demek.
  • Seni ne tür bir vazife için gönderdi?
  • Sıla-i rahmi temin etmek, putları kırmak ve Allah‘ın bir olduğunu, hiçbir şeyin O’na ortak koşulmaması gerektiğini bildirmek için gönderdi.
  • Bu hususta seninle beraber kim var?
  • Bir hür, bir de köle var. (Ki o zaman O’nunla birlikte Ebû Bekir ve Bilal vardı.)
  • İşte ben de sana tâbi oldum.
  • Sen bugün buna dayanamazsın. Halimizi görüyorsun. Şimdilik çocuklarının yanına dön ve ne zaman ortaya çıktığımı öğrenirsen işte o zaman gel, bana yetiş.

Ben de müslüman olup, çocuklarımın yanına döndüm. Sonra kendi yurdumda iken Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) Medine‘ye hicret etti. Bense Medine‘den küçük bir topluluk gelinceye kadar O’nunla ilgili haberleri araştırıyor, insanlara sorup soruşturuyordum. Gelenlere şöyle dedim:

  • Medine’ye gelen O adam ne yaptı?
  • Kavmi O‘nu öldürmek istedi, fakat buna güçleri yetmedi. Bunun üzerine deveme binip Medine‘ye doğru yola çıktım. Nihayet Medine‘ye varıp O‘nun huzuruna çıktım ve : Yâ Resûlüllah! Beni tanıdın mı? diye sordum.
  • Evet! Sen Mekke’de bana gelen falanca kişisin buyurdu.

Amr b. Abese, Hz. Osman devrinin sonunda Hıms’ta vefat etti.[ref]Müslim, Salatu’l-Müsafirîn 52; İbn Hacer, el-İsâbe, IV, 545-7.[/ref]

Ömer b. Abdulaziz


Öğleye doğru “Ömer b. Abdulaziz” camine geldik. Hicaz’ın bu en adil ve bilge valisi, İslam tarihinin II. Ömer’i, Müslümanların V. Halifesi, müceddit devlet adamı Ömer b. Abdulaziz (radiyallahu anh)’in huzuruna çıkmanın heyecanı içerisindeyiz.

Ömer b. Abdulaziz 29 ay, on gün devam eden hilafetinde ümmetin İslam Medeniyeti’ni esas alarak kısa zamanda nasıl yenilenebileceğini gösterdi. İktidara gelince sınıf farklılığını ortadan kaldırdı. Irkları ne olursa olsun her Müslümanın eşit olduğunu açıkladı. Halka zulmeden valileri görevden alıp, yerlerine bilge yöneticiler atadı. Haksız vergileri kaldırdı, fazla alınan zekatları geri iade etti. Kendisinden imtiyaz talep eden Emevi ailesine: “Dilerseniz sizi askere alabilirim.” şeklinde karşılık verdi. Allah Resulü’nün, Huneyn’de esir alınan bütün kadınları bedelsiz serbest bıraktığı gibi, o da cariyeleri azat edip ailelerine gönderdi.

“Beytülmal”den ödediği parayla kölelerin hürriyetlerine kavuşmalarını temin etti. Hutbelerde Hz. Ali (radiyallahu anh)’ye lanet okunmasına son verdi. Yerine Nahl Suresi’nin doksanıncı ayetini okuttu. Hadislerin tedvin edilmesine öncülük etti. 39 yaşında Rabbi’ne yürüdü. Hıms’ta defnedildi.

Kaç üniversite, kaç akademisyen, kaç doktora programı Ömer b. Abdulaziz’in 29 aylık hilafetinde tatbik ettiği “siyaset bilimini” onun hayatı kadar etkili anlatabilir?!

Rejimin İslami İlimleri Engelleme Planı


Ziyaretten sonra bir vesile ile tatlıcı dükkanına uğramam gerekti. Dükkan sahibi Kur’an-ı Kerim muallimi olduğunu söyledi. Kendisine; “Allah Teala size Kur’an okutmak gibi ulvi bir hizmet ihsan etmiş, siz ise burada tatlı hamuru yoğuruyorsunuz. Neden basit olanı ulvî olana tercih ediyorsunuz?” deyince; “Fahri olarak çalıştığını, Suriye parası ile bin lira aldığını (100 dolar, dört bin beş Suriye lirası yapıyor), çocuklarının nafakasını temin etmek için tatil günlerinde çalışması gerektiğini” söyledi.

Suriye’de hocaların aylığı diğer memurlara göre çok düşük. Rejim böyle yaparak yeni neslin İslami ilimler okumasını engellemek istiyor.

Said el-Kahîl


Şeyh Said el-Kahîl, Hıms ve çevresinde irşat hizmetlerinde bulunan bir mürebbi ve Şazeli Şeyhi. Biz şehre vardığımızda o Lazkiye’deydi. Gece telefonla görüştük, lütfedip Hıms’a geri döndü. Öğleden sonra evine gittik. Bizi kapıda karşıladı. Mütevazi bir odaya aldı. Kanepeler oturmak için yetmeyince misafirlerin bir kısmı yere çömeldi. Şeria’da okuyan bir genç de yere çömelince Şeyh ona işaret edip koltuğa oturmasını söyledi.

Kevserî’den de “Üstadım” diye bahseden Şeyh, “Bende Merhum Kevserî’nin gençlik yıllarına ait bir resmi var, görmek ister misin?” deyince, talebeleri yandaki kütüphaneden Merhum’un zaman zaman makalelerini yayınladığı “Mecelletü’l-İslam”ın nüshalarını havi mücelled altı kitap getirdi. Şeyh dergi nüshalarında Kevserî’nin makalelerine işaret koymuş, buna rağmen resimle birlikte tab’ edilen makale bulanamadı. Şeyh mezkûr makale ile alakalı şunları söyledi: “Kevserî 1922’de Mısır’a hicret ederken durumun ciddiyetinden dolayı ailesiyle dahi görüşememişti. Zamanla ailesinde ona karşı derin hasret oluştu. Onlar Kevserî’yi görmek istiyorlar fakat şartlar müsait değil, resim gönderse o da engellenecek. İşte bu sırada dergide çıkan bir makalesine resminin tab’ edilmesine müsaade ediyor, dergi posta yoluyla Türkiye’ye gönderilince, evdekiler resmi görmüş oluyorlar.”

Şeyh, II. Abdulhamid’den bahsederken kelimeler boğazında düğümlendi, yutkundu ve şöyle dedi: “O ümmetin hamisi, Allah’ın velisiydi.”

Şeyh, oğluna Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in “Lihye-i Şerifi’ni” (sakalı) getirmesini söyledi. Lihye getirildiğinde odada görülmeye değer bir manzara vardı. Titrek sesler kemali edeple “es-selatu ve’s-selamu aleyke ya men azzemekellah” diyordu.

Şeyh’in çevresinde dünya Müslümanlarının dertleriyle hemhal olan, mazlumların ıstırabını yüreklerinde yaşayan, ilim, isâr ve iffet sahibi müeddep gençler gördüm. Her hallerinde İslam ahlakının güzelliği, tasavvufun bereketi vardı. O gençlerden çok şey öğrendim. Maddi planda muhtaç, fakat manada en zenginden daha zengin halleriyle şu ayeti tefsir etmekteydiler: “İffetlerinden dolayı (dilenmediklerinden), bilmeyen onları zengin sanır. Sen onları yüzlerinden tanırsın.”[ref]Bakara: 273. [/ref]

Haleb


Bir öğle sonrası Hıms’tan Haleb’e doğru hareket ettik. Haleb, tarihte de olduğu gibi günümüzde de büyük bir şehir. Şehrin bu adı almasıyla alakalı Yakut el-Hamevî “Mu’cemul Büldan”da (II, 325) şöyle bir olay rivayet eder: “Hz. İbrahim Büldan”da (II, 325) şöyle bir olay rivayet eder: “Hz. İbrahim Haleb’te Cuma günleri koyun sağar, fakirlere ‘haleb, haleb/süt, süt’ diyerek tasadduk ederdi.”

Haleb kalesi; Hz. Zekeriya (aleyhisselam)’nın kabri, Osmanlı bakiyesi Kapalı Çarşısı, Türkçe/Arapça konuşan insanlarıyla biraz İstanbul’u, biraz Şam’ı anlatıyor.

Şehrin Şam tarafından girişinde ilk olarak “Yeşil Kubbeli Cami” görülüyor. Etrafı lüks konutlarla çevrili bu camiyi kadim zamanların hatırasıdır zannıyla ziyaret ettik, ikindi namazını orada kıldık. Vakit namazlarında ancak iki üç cemaati olan bu ulu mabedi birkaç ay önce vefat eden Halebli bir tüccar yaptırmış. Çevredeki konutlar ise Halebli Hristiyanlar’a ait.

Camide kayyım olarak hizmet yapan kişi aslen Türk. Haleb’e neden ve ne zaman geldiğini sorduğumda şunları söyledi: “Babam İskenderun’da imamdı, aynı zamanda büyük bir alimdi. Fakat tek parti döneminde kendisine çok zulmettiler. Şapka giymemek için Şam’a hicret etti. Daha sonra Haleb’e yerleşti. Ben burada doğdum. Babam kendisi gibi beni de okutmayı çok arzuladı. Fakat fakirlik belimizi büktü. Ailemizin geçinebilmesi için çalışmak zorunda kaldım. Bu yüzden babamın ilmine varis olamadım.”

Caminin Ezherli imamı namazdan sonra kahve ikram etti. Kalmamız için ısrar etti. Müsaade alıp ayrılırken kendisine; “Mektebet-u Ali b. Ebî Talib”i sordum. Ne tür kitap aradığımı sorunca daha başka kitapçılar önerdi.

Hz. Zekeriyya (aleyhisselam)’ın bitişiğinde metfun olduğu “el-Camiu’l-Kebîr/Ulu Camii”i bulabilmek için kavşaklarda bir kaç defa döndük. Durup adres sorduğumuz bir Haleb’li bizi camiye götürebileceğini söyledi. Birlikte camiye geldik. Polis, Türk olduğumuzu söyleyince caminin yanı başında park etmemize müsaade etti.

Zekeriyya Mescidi olarak da bilinen Ulu Cami’de Zekeriyya (aleyhisselam)’ın türbesi, mihrabın sol tarafına bitişik olacak şekilde bina edilmiş. Kabrin önünde yer alan sandukada Efendimiz (sallallahu aleyhi ve selem)’e ait “Sakal-ı Şerif” ve Uhud’da kırılan mübarek dişinden bir parça da bulunmakta.

İslam’ın erken dönem mabetlerinden olan Ulu Cami, insanlık tarihinin en büyük mazlumlarından Hz. Zekeriyya’nın kabriyle uyum içerisinde, nasıl Müslümanca yaşanacağını ve bu yolda gerektiğinde nasıl acılar çekileceğini anlatıyor.

Kitapçıları ararken bir saat kadar Halep çarşılarında dolaştım. Medreseler, camiler, kervansaraylar, Haleb’in madde ve manasıyla İslam’a ait olduğunu tescil etmekte. Sokaklar Hama’ya göre daha Batı’ya yakın fakat bize göre çok daha muhafazakâr.

Yatsı namazını kılıp Halep’ten ayrıldık, saat 24.00’de sınırdan Türkiye’ye giriş yaptık.