DÜNYEVÎLEŞMENİN ÜÇ ATLISI

DÜNYEVÎLEŞMENİN ÜÇ ATLISI

İblis’e aldananlar, dünyaya Cennet’ten düştüklerini, asıl vatanın da Cennet olduğunu idrak etmekten mahrum yaşar. Her bir aldanan farklı bir sebeple dünyevîleşir. Firavun iktidarla, Karun servetle, Belam da ilimle ukbâyı unutup dünyaya gömülür. Kur’an-ı Kerim dünyevîleşmeyi bu üç şahıs üzerinden tasvir eder. Bunların en tahripkarı Firavunlaşmadır, bu yüzden Kur’an-ı Kerîm’de pek çok yerde farklı vurgularla Firavundan bahsedilir.

 

  1. FİRAVUN

Mukaddesât adına her şey, yeryüzünü Allah adına idare etmek gibi büyük bir vazifeye muhatab olan insana emanet edilmiştir. Ne var ki dünyevîleşmenin iktidar cephesinde yer alan Firavun, kendini her şeyin sahibi görerek bu emanete ihanet etti; İktidarını, ilahi emaneti ifsat etme vasıtası olarak kullandı. Saltanata aldandı, “Mısır benim” dedi.[1] Allah şükretme makamda, O’na(cc) nankörlük yaptı, “Büyüklendi”,[2] ilahlık iddiasında bulundu.

Firavun, güçlendikçe azdı, azdıkça insanlara zulmetti. Siyasi ve askeri gücü ona kulluğu unutturdu. Allah’la mücadeleye kalkıştı. Acziyetinden bîhaber, yerlerin ve göklerin Rabbine meydan okudu.[3] Dev heykeller yaptı, böylece kendini hiç görmeyen halka şahsını, “Baş edilemez ve baş kaldırılamaz.” bir adam olarak tanıttı. Yaptığı piramitlerle iktidarının sınırsız olduğunu îma etti.  Fakat ne piramit, ne dev heykeller ölüm meleğine “dur” diyebildi. En güçlü olduğunu zannettiği, Hz. Musa’yı yakalayıp, yeryüzünde bir tane muvahhid bırakmayacağını düşündüğü anda Peygamber asası, sihirbazlarının sihrini yuttu, denizi yardı ve Firavun’un iktidarını bitirdi. Allah’a meydan okuduğunu zanneden Firavun, kendisine takdir edilen eğlence müddeti bitince boğulup yok oldu.

Dünyevîleşme cephesinin Firavunlarının bidayetleri ne kadar canlı, saltanatları ne kadar şaşalı olsa da sonları hep hezimettir. İlahi takdir değişmeyecek, hezimet bu çağın Firavunlarının da kaderi olacaktır.

 

  1. KARUN

İslam’da çalışmak “ma’rûf”, başkasının avucuna bakmak ise “münker” dir. Her müslüman takati nisbetinde çalışmak ve yeryüzünü imar etmekle mükelleftir. Bunu yaparken ne Dünya’dan Ahiret’e, ne de Ahiret’ten dünyaya pay verecek; Dünyayı da ihmal etmeyecek, Ahireti’ni de dünyasına kurban vermeyecek.

Dünyevîleşmenin servet cephesindeki baş aktörü Hz. Musa’nın milletinden olan Karun’dur. Karun,  güçlü kuvvetli bir kadronun anahtarlarını zor taşıdığı bir hazineye sahipti.[4] Hazine ona Ahiret’i ve Allah’ın ihsan edişini unutturdu; “Bu serveti sahip olduğum bilgi sayesinde elde ettim.”[5] dedi. “İhtişamı içinde kavminin karşısına çıktı. Dünya hayatını arzulayanlar, ‘Keşke Karun’a verilenin benzeri bizim de olsaydı; doğrusu o çok şanslı!’ dedi. Kendilerine ilim verilmiş olanlar ise şöyle dedi, ‘Yazıklar olsun size! İman edip iyi işler yapanlara göre Allah’ın mükâfatı daha üstündür. Ona da ancak sabredenler kavuşabilir.”.[6]

Karun, mala sahip olunca, her şeyin sahibi olan Allah’ı unutup dünyevileşenlerin “idol”ü oldu.  Çağdaşı olan Ehl-i Dünya, ilim sahiplerinin ikazlarına kulak tıkayıp, ona baktı, onun gibi olmak istedi.  Ne var ki bu hikaye çok sürmedi, yer ve göklerin sahibi olan Allah Azze ve Celle takdir buyurduğu bir zamanda Karun’u ve evini barkını yerin dibine geçirdi.[7]

Büyük bir kadronun hazinelerinin anahtarlarını taşımakta zorlandığı kapitalistin hikayesi yere gömülmekle son buldu. Servetini fukaranın sevinme vesilesi yapmayan hangi zengini, malı ölümsüzleştirebildi? Enkazdan başka Karunlardan geriye ne kaldı?!

“Haram” mefhumunu duymaktan rahatsız olanlar da, “faizsiz bir ekonomi olmaz” diyenler de ölüp gitti. Karunlara karşı duranlar Cennet’i görüp gülerek, onlarla aynı safta duranlar ise uğruna ocaklar yıktığı, iffetler kirlettiği, yalanlar söylediği servetlerine ağlayarak ayrıldı bu dünyadan.

Karûnlaşmak, zengin bir kulun fukaraya sadaka vermeyi reddederek, Allah’ın eşya ve hadise üzerindeki tasarruf yetkisini tanımadığını ilan etmesidir. Çünkü Karunlar mala bir emanetçi nazarıyla değil, onun değişmez sahibi olarak bakar. Bilmez ki, eğer mülkiyette ebedilik söz konusu olsaydı, hanlar, hanumanlar ilk sahiplerinden onlara geçmez, hiçbir mâlik, mülkünü bırakıp da Ahiret’e gitmezdi. Ne var ki nefis Karun’a gasbı mülkiyet, infakı da israf olarak gösterdiğinden dolayı Allah’a ait olan mülkün tamamını kendi için harcamayı “hak”, fakire bir ekmek parası vermeyi ise “ahmaklık” olarak görür.

Karunlaşmak, her asırda milyonlarca mağduru olan ve ilk sahibine isnat edilen anılan bir dünyevîleşme marazıdır. Emanetçi olan insanın, kendisine takdir edilen zamana kadar Mâliku’l-Mülk olan Allah Azze ve Celle’ye meydan okuması, bir gün bırakıp gideceği servetle de insanlara ebediyet izharında bulunmasıdır.

Bir teyyareye kendi binen, diğerine ev eşyalarını, bir başkasına ise limuzinlerine koyup seyahat edenler gösterişli bir şekilde kavminin karşısına çıkan Karûn’un[8]  çağdaş suretleridir. Onbinlerce yetimin yıl boyu ihtiyacını karşılayacak bir meblağı, bir futbol takımının formasına şirketinin adını yazdırmak için harcayanlar Kur’an-ı Kerîm’in, onlar gibi olmaktan sakındırdığı muasır Karunlardır.

Müslüman, Arakan’daki bir anneye, Suriye’li yetime ya da yaşadığı şehrin fukarasına verecek parası olmadığını söyleyenlere, “Keşke Karun’a verilenin bir benzeri bana verilseydi”[9] de ben de onun gibi yaşasaydım nazarıyla değil, “Allah’ın mükafatının her şeyden daha hayırlı olduğunu”[10]  müdrik bir müminin şuuruyla bakar.

İslam, mal sahibi olmaya değil, helal haram ayırımı yapmadan servet sahibi olmaya, helalle haramın, habisle tayyîbin aynı addedilmesine karşıdır. İslam, çalışmayı ve üretmeyi emrettiği gibi, malı paylaşarak bereketlendirmeyi, Ahiret hesabına bir vebal değil, kurtuluşa vesile kılmayı emreder.

Mal, ruhunu Karunlaşmaya kurban edenin elinde Allah’tan uzaklaşma; “Verdiklerini, Rablerinin huzûruna dönecekleri şuuruyla kalbleri korkudan ürpererek verenler”[11] için ise Allah’a yakınlaşma vesilesidir. Bu yüzden Karun yatı, katı, teyyaresi ile malını izhar eder; Mümin ise, “Mülk-i İlahide bir emanetçi” şuuru ve sadakaya riya karışması korkusuyla her ne infak edecekse gizli infak eder.

 

  1. DİN TÜCCARI: BEL’AM

Kur’an-ı Kerîm, Dünyevileşmenin ilim cephesinin “Baş aktör”ü olarak adı açıklanmayan bir “Din tüccarından bahs eder. Din tüccarının hali içi, hazine dolu olan bir evi verip çadır alan adam gibidir. Bu adamların her devirde olması  ve  her din tüccarına uyması için Kur’an-ı Ker’im “kim olduğunu” tasrih etmez. Lakin temel özelliği ise dini verip, dünyayı alması, baki olanı verip, fani olana talip olmasıdır;

“Onlara (yahudilere), kendisine âyetlerimizden verdiğimiz ve fakat onlardan sıyrılıp çıkan, o yüzden de şeytanın kendisine tabi kıldığı ve sonunda azgınlardan olan kimsenin haberini oku. Dileseydik elbette onu bu âyetler sayesinde yükseltirdik. Fakat o, dünyaya saplandı ve hevesinin peşine düştü. Onun durumu tıpkı köpeğin durumuna benzer, üstüne varsan da dilini çıkarıp solur, bıraksan da dilini sarkıtıp solur. İşte âyetlerimizi yalanlayan kavmin durumu böyledir.”[12]

Din Tüccarı olan Bel’am, yer, gök, çiçek, böcek, su, hava gibi kendini kuşatan ve ona “Allah’ın Hakim-i mutlak” olduğunu hatırlatan nimetlerden, tıpkı kendisini çepeçevre saran derisinden sıyrılıp çıkan bir yılan gibi sıyrılır. Ne “Allah birdir” diyen Kainat ayetlerini, ne de onu imana çağıran fıtratını dinler. Allah’a asi bir kul, Şeytan’a sadık bir nefer olur. Kendisini yücelerin en yücesine taşıyacak imanı bırakır, aşağıların daha aşağısına savuran “şehvetine” tabi olur. Nefes alırken dilini dışarı çıkaran köpek gibi, her şeye “şehvet” zaviyesinden bakar.

Müfessirlerin cumhuruna göre bütün zamanlarda örnekleri olan bu din tüccarı, Bel’am bin Bâurâ’dır. Dünyevîler kadrosunun “fikir fahişelerini” Belamlar temsil eder. Şeytan’a tabi olmak için okumak, okudukça Şeytan’a bağlanmak ya da ilmi, hevaya, Ahiret’i Dünya’ya kurban etmek bir Belamlaşma sendromudur.

Her şart ve durumda Ümmet’in menfaatini önceleyen allameler ıslah noktasında ne kadar hassassa, Belamlar da ifsad noktasında o kadar haristir. Belam mukaddesat taciridir. Dünyası için satmayacağı bir kutsal, makamını yitirmemek için tahrif etmeyeceği bir hakikat yoktur. Elleriyle Tevrat’ı değiştiren sonra da “Bu Allah’tan’dır.” diyerek, din adına insanlığı sömürenler Belamlığın zirve noktasını temsil eder.

Belam bir insanın “hakikat” adına, “hakikat”ten yola çıkarak nasıl “hakikat” düşmanı olabileceğinin müşahhas halidir. Dünyalık için kazandığı bilgiyi yine dünyalık tahsil etmek için kullanır.

Belam her nevi emperyalistle, her türlü ilişkiye açıktır. Tek derdi, “Dinin başını dinin kılıcıyla kesmektir.”. Kilise babalarına “ekselans” diye hitap eder, müctehitleri aşağılar, meşayıha sebbeder.

Müslüman görünümlü Belamlar, İslam’a aleni olarak savaş açan Oryantalistlerden daha tehlikelidir. Çünkü Bel’am ifsadına, “ıslah” dediğinden mekri, avam tarafından samimi bir gayret olarak algılanır.

Batı, son bir asırda yetiştirdiği Belamlarla tefsir, fıkıh, hadis dahil olmak üzere bütün İslamî ilimlerde, onları aşağılayan, hurafeler mecmuası olarak gören bir nesil yetiştirdi. Zahirde ünvanları, itibarları olan bu şahıslar hakikatte kütük gibidirler.[13] Ne Doğu Türkistan’da anneler ağlarken, ne Mısır sokaklarında kan gövdeyi götürürken, ne de millet çocukları üniversiteden atılırken beyanda bulunur onlar. “Hubbu’z-Zuhûr/Meşhur olma davası” hastalığına yakalandıklarından hayatlarının gayesi “Halif tu’ref/muhalef et, meşhur ol!” cümlesinin ufkundan çıkamaz.

Firavun, Karun ve Belam’la tezahür eden, sonra da salgın hastalık gibi milyonlara bulaşan dünyevîleşmeye karşı peygamberler insanları zühde çağırdı, onlara Ahiret hatırlatması yaptı. Peygamberler muhataplarının dünyevîleşme arzularını Allah’a dönün, çağrılarıyla te’dib edecekler. Çünkü ancak Allah’a dönen insan dünyevîleşme anaforundan kurtulabilir.

Medine’de münafıkların müslümanlara zarar vermek amacıyla Kubâ Mescidi’nin karşısına yaptırdıkları, daha sonra Allah Rasulü ﷺ tarafından yıktırılan mescid, Kur’an’ın dilinde, “Mescid-i Dırar”dır.

Sözlükte “zarar vermek, muhalefet etmek” gibi anlamlara gelen dırâr kelimesi mescid kelimesiyle birlikte Kur’ân-ı Kerîm’de “mesciden dırâren” şeklinde geçmekte (et-Tevbe 9/107) ve âyette münafıkların yaptığı bu mescitten bahsedilmektedir. İslâm literatüründe yaygın olarak Mescidü’d-dırâr adıyla bilinen mescid, nâdiren Mescidü’ş-şikâk veya Mescidü’n-nifâk diye de anılır.[14]

Münafıklar İslâmiyet’in Medine’de yayılmasından rahatsız olur ve bunu önleyemediklerinden dolayı hayıflanırlardı. Farklı kabilelere mensup müminlerin günde beş defa Mescid-i Nebevî’de saf tuttuğunu, aralarındaki birlik ve dayanışmanın giderek arttığına bakar üzülürlerdi. Müşrikler savaş meydanlarında sahabeyi yenemeyeceklerini anlayınca, onları içerden bölüp parçalama yoluna tevessül eder.

Harp meydanında mağlub olanlar Ebû Amir er-Rahib adındaki bir müşriğin Bizans’tan aldığı talimat çerçevesinde Kuba’da Mescid-i Dırar’ı inşa eder. Tebük Seferi’nin hazırlıklarıyla meşgul olduğu bir sırada Allah Rasulü’ne ﷺ münafıklardan beş kişilik bir heyet gelip yağmurlu ve soğuk kış gecelerinde hasta ve özürlü olanların namaz kılması için bir mescid inşa ettiklerini ve kendilerine namaz kıldırarak burayı ibadete açmasını arzuladıklarını söyler. Allah Rasulü ﷺ sefere çıkmakta olduğunu, lakin dönüşte mescitlerini ziyaret edeceklerini söyledi. Tebük’ten dönerken Zûevan’da beş münafık tarafından karşılanıp, Kuba’ya davet edilen Allah Rasulü ﷺ tam gitmek üzereyken, Cibril gelip kendisine söz konusu mescidin İslam’a zarar vermek, küfrü yaymak, müminleri parçalamak ve daha önce Allah’a ve Rasulü’ne karşı savaşan bir kişiyi (Ebû Âmir er-Râhib) beklemek için yapıldığını haber veren ayet-i kerimeyi getirdi. Allah Rasulü ﷺ iki sahabi göndererek Mescid-i Dırâr’ı yaktırdı.

İblis, Bel’am kadrolarında her devirde binlerce insan istihdam etti. Ümmet’e en büyük darbeyi onlar vurdu. Yıllarca Darwin’in masalına karşı “yaratılış hakikatini” savunduğunu söyleyen bir Mason, “İslam budur.” dercesine rakkase giyinimli kadınlarla ekranda arz-ı endam etti. Aynı zat, Masonlukla mücadele ettiğini göstererek, müslümanın bilinç altına masonluğun baş edilemez bir örgüt olduğunu anlattı. Tuzağına düşürdüğü kadın ve erkekleri yaşantıları itibariyle Allah ve Rasul düşmanı olarak yetiştirdi. Önlem alınmaması halinde bir Bel’am’ın ifsadı onlarca okulun ıslah çalışmasından daha tesirlidir.

 

[1] Zuhrûf, 51.

[2] Kasas, 4.

[3] Kasas, 38.

[4] Kasas, 76.

[5] Kasas, 78.

[6] Kasas, 78.

[7] Kasas, 81.

[8] Kasas, 79.

[9] Kasas, 79.

[10] Bkz Kasas, 80.

[11] Müminûn, 60.

[12] A’raf, 176-7.

[13] Münafikûn, 4.

[14] Bkz İbn Hişâm, es-Sîretu’n-Nebeviyye, IV, 530.