Geçmiş Zaman Olur ki…

Gün boyu salâtîn camilerinin hazirelerini, ecdat yadigârı kütüphaneleri dolaştım. Kanını damarlarımda, davasını yüreğimde taşıdığım ulu hocalarla görüştüm. Mezar taşlarında ve tozlu kitap raflarında tutsak kalan dünyalarına girip oralarda Molla Hüsrev’in usul, Ebussuûd’un tefsir derslerine katıldım. Hocazâde ve İbn Kemal’den mübarek zamanlara ait hatırat dinledim. Sonra da maddesiyle genç, ruhuyla ihtiyar bir adam suretinde “hayali cihan değer” bir zamanın nice güzelliklerini yâd ile tadat ettim: Sabahlara kadar yakacak lambamız, kaloriferli çalışma odalarımız yoktu; fakat bütün yokları nefyedecek güçte irfanımız vardı. İlmin itibarı göz kamaştırırdı. Çocukların hayali bugünkü gibi topçu ya da çalgıcı olmak değil “alim” olmaktı.

İlim, Rıza-i İlahi için tahsil edilirdi; menfaat temin etmek ya da şöhret olmak için okur yazarlık yapmak hatırkârı değildi.

Hafız, imam ya da müftü bir meclise girdiğinde ilme hürmeten hazirun ayağa kalkar; ayakta olanlar duruşlarını değiştirirdi. Sokaklarda da benzer manzaralar görülür: Yaşlı, genç, kadın, erkek kimse alimin önünde yürümezdi.

Mürekkep, kağıt, kitap hasılı ilimle alakalı her malzeme değerliydi. Helaya giren bir alim parmağının ucunda gördüğü mürekkebi taharet suyuna karıştırmamak için def-i hacetten önce dışarı çıkar, mürekkebi akıtır tekrar geri dönerdi. İlme saygısızlık olarak addedildiğinden kağıt yere atılmaz, kitaplar da ya kol altı ya da omuz çantalarında taşınırdı.

İhsan Şenocak

İlim meclisleri yanında zikir halkaları ile de maruf olan tekkelerde şeriatı bilen Meşayıh-ı Kiram oturduğundan meşreplerin usuldeki farklılıkları gayedeki birlikteliğe mani olmazdı. Farklılıklar, İslam’ın zenginliği olarak kabul edilir, dağın değişik cihetlerinden doğup zirvede birleşen yollara benzetilirdi.

Camiler halkın sadece namaz kılmak için ictima ettiği yerler değildi. Bu mübarek mekanlarda çok sayıda insanın katılımıyla akdedilen dersler ictimai hayata yön verdiği gibi, halk meclislerinde konuşulacak meselelere de kaynaklık ederdi.

Uzun kış gecelerinde mahalle halkı belli evlerde toplanır, kavrulan kestaneler ve ikram edilen çaylar eşliğinde ya sohbet eder ya da “Şemâil-i Şerif” türü kitaplar okurdu. “Arkası yarın”larda olduğu gibi konular en can alıcı yerlerde kesilir, dinleyiciler gelecek akşamı iple çekerlerdi.

Münevverler de tekkelerde bir araya gelir, meşreplerine göre Mevlana’nın Mesnevî’sini, Şeyh Attar’ın Mantıku’t-Tayr’ını, İmam Rabbani’nin Mektubat’ını okurlardı. Ebû Talib-i Mekki ve Molla Cami’nin eserleri de mütalaa edilirdi.

İlim meclisleri yanında zikir halkaları ile de maruf olan tekkelerde şeriatı bilen Meşayıh-ı Kiram oturduğundan meşreplerin usuldeki farklılıkları gayedeki birlikteliğe mani olmazdı. Farklılıklar, İslam’ın zenginliği olarak kabul edilir, dağın değişik cihetlerinden doğup zirvede birleşen yollara benzetilirdi.

Camiler vakit namazlarında lebâlep dolar, sair zamanlarda da nafile kılan ya da itikafa niyet eden kişilerden hali kalmazdı.

Dükkanların duvarlarını “er-Rızku alellah” levhası süsler, cemiyetin her köşesine rızkın Allah’tan olduğunu çağrıştıran iman ve teslimiyet içerikli cümleler hak edilirdi.

Evler ilk mektep işlevi görür, çocuk neyin doğru, neyin de yanlış olduğunu ilk olarak evinde öğrenirdi. “Burnunu göstermekten utanan” anneler, kızlar için yegâne model şahsiyetlerdi.

Çocuk okul çağına gelince hazırlıklar başlar, onun için yeni elbise diktirilir, minderi, sırmalı cüz kesesi hazırlanır, elifba cüzü alınır, Âmin alayı eşliğinde ilahicilerin hep bir ağızdan okuduğu: “Tövbe edelim zenbimize / Tövbe illallah, ya Allah / Lütfunla bize merhamet eyle / Aman Allah, ya Allah” duası ve amincilerin “âmin, âmin” niyazlarıyla mektebe götürülür, hocanın huzuruna çıkarılır, besmele çeker “elif” diyerek ilk dersini alırdı.

Köy mektebinde başlayan tahsil hayatı Konya’da, Bursa’da, İstanbul’da devam ederdi. Öğrenme adabı, ilk okunan dersler arasındaydı. İlim talebeleri “nasara, yensuru”yu öğrenmeden önce az uyuyup, çok çalışmayı öğrenirdi. Derste takip edilen metin kitapları birkaç şerhle mütalaa edilir, ders sonrası da halkalar oluşturulup müzakereler yapılırdı. Derse başlarken öğrencilerden alınan takrirler dersin sağlaması gibi olurdu. İcazet alana kadar öğrencilerin saçına aklar düşerdi; fakat mücâz olduklarında da her dersi okutacak bir ehliyete sahip olurlardı.

Tevazu “Her bilenin üzerinde bir bilen olduğu” şuuruyla hareket eden allamelerin en önemli vasfıydı. “Her şeyi ben bilirim.” yaklaşımı içerisinde olanlar itibar görmez, Molla Kasım olarak nitelendirilirdi. İlim fukaralarının ağzı iyi laf yapsa da hakir görülür, cühela alkışlanmazdı.

Anlamadan yaşayana “ham sofu”, yaşamadan anlatana da “fasık” denildiğinden ilim, amel ve ihlastan mürekkep silsile korunur, ancak bunların her birini kamilen îfa eden muteber addedilirdi.

Kitap yazmaya uzunca bir tedris döneminden sonra başlanır, müellifler de hem mücâz, hem de muciz hocalar arasından çıkardı. Canı sıkılan ya da kariyer kazanmak için çabalayanlar kitap yazamaz, yazsa da itibar görmezdi. İlim, kişinin kendini ya da haddini bilmesinin adıydı.

İlimde çıta öylesine yüksek tutulmuştu ki, Tacu’ş-Şeria gibi bir allame “el-Hidaye”yi şerhe, Ebu’l-Berekât en-Nesefî de meşhur tefsiri “Medariku’t-Tenzîl”i telife başladığında ulema “Eyvah! İlim ayağa düştü.” diyerek serzenişte bulunmuştu.

Medreseler Allah’a açık, “kil u kâl”e kapalı yerlerdi. Bu yüzden zeki öğrenciler bir ya da iki defa okudukları metinleri ezberlerdi. Bir mecliste İmam Şafi’nin hıfzettiği kitapların sayısından bahsedilince İmam Serahsî “tahdis-i nimet” babından tam on iki bin kitap ezberlediğini söylemişti.

Yazı içerisinde ya da ders esnasında Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’nün ve ashabın isimlerinin geçtiği her defasında; “sallallahu aleyhi ve selem” ve “radiyallahu anhum” ifadeleri yazılır ve söylenirdi.

İlmi müzakere ve münazaralarda fevkalade bir derinlik vardı. Bir münazara bazen birkaç gün devam eder, sadece zaruri ihtiyaçlar ve namaz için ara verilirdi.

Kağıdın ve mürekkebin kalitesi belki düşüktü fakat müellifin ve dercettiği bilginin kıymeti fevkaladeydi.

“Söz”e (kavl) önem verilir, söz üzerine yazılan, şerh, haşiye, ta’lik ve tenbihlerde hep murad-ı ilahi aranırdı. Haşviyyattan uzak durulur, sözün masrufunda kalmasına ihtimam gösterilirdi.

“Hâl”de olduğu gibi “kâl” de de edep vardı. Kur’an “Kerim”, Cami “Şerif”, Mekke “Mükerreme”, Medine de “Münevvere” ile telaffuz edilirdi. Besmele, hamdele ve salvele her ders ve ameliyenin değişmez mukaddimesiydi.

Abdest manevi silah kabul edilir, onsuz gezilmezdi. Eser telif edilirken abdestli olmaya riayet edilir hatta bazı alimlerde sadece oruçlu oldukları günlerde yazar ya da yazmak için oruç tutarlardı. . İmam Merğinanî’nin “Kifayetü’l-Müntehî” adıyla önce seksen cilt olarak telif ettiği daha sonra da okunmaz endişesiyle “el-Hidâye” adıyla dört cüzde ihtisar ettiği muazzam ve müdellel fıkıh eserini telif ederken yaptığı gibi müellifler, eserlerine riya bulaştırmamak için huzurlarına getirilen yemeği her gün bir başka öğrenciye ikram eder böylece oruçlu olduklarını da gizlerdi

Yazı ve konuşmalarda esas alınan nasslar, tecdîde kaynaklık eder, gayr-i İslami oluşumlara ait fikirler dikkatle tahlil edilip “öz-posa” ayırımına tabi tutulurdu.

Alimler zor zamanlarda da konuşur, ne tûti kuşu gibi söylenmesi istenileni söyler ne de sözü bol alkışlı zamanlara tehir ederlerdi. Sadece Allah Azze ve Celle’den korktuklarındandır ki gerektiğinde en muktedir devlet başkanlarının yüzüne karşı kapıyı kapatır ya da şeriata aykırı fermanları yırtıp elçilerin suratlarına atarlardı. İslam’ın izzetini korur, inandıkları gibi yaşar, yaşadıkları gibi de yazarlardı. Sahip oldukları makamlar müstakim kalmalarına engel olamazdı. Protokollerde itibar aramak gibi bir kaygıları da yoktu. Tedris ve mütalaadan artakalan zamanlarda halk içerisine çıkar “emr-i bil’maruf” yaparlardı.

Maalesef günümüz insanıyla selefleri arasında hiçbir medeniyette görülmeyecek derinlikte farklılıklar oluşturuldu. Mütevazı ve müstakim alimlerin yerini, mağrur cahiller aldı. Âmin alayları, artık hayatlarımızı değil hayallerimizi süslemekte.

Ruhunu kaybettiğinden dolayı sürekli buhran üreten modern dünyadan kurtulup, hayali cihan değen güzelliklere dönmek, İslam’ın ölümsüz değerlerleriyle iç içe olmak, samur kürkü verip karşılığında bizim olan pöstekiyi almak temennisiyle…

Önceki Yazı