HAREMEYN’DE KUDEMA MECLİSLERİ-1

Kadim zamanlardan yakın döneme kadar medreseler İslam şehirlerinin irtibat merkezleri, talebe-i ulum da “gönderilmeye değer olanı” taşıyan ulaklardı. Onlar bazen bir hadisi, bazen de bir râvîyi sormak için yüzlerce kilometre yol kat eder, en uzağı en yakın kılarlardı. Bir kitap Endülüs’te telif edilir daha mürekkebi kuramadan Mısır’a ulaşırdı.

Kitapla bir şehirden diğerine ilim, irfan, kültür, sanat, muhabbet ve kardeşlik taşınırdı. Kitapla İslam coğrafyasının müşterekleri korunur, onunla ümmet arasındaki muvasalat sağlanırdı.

Kitap eskisi ve yenisiyle İslam coğrafyasının damarlarında dolaşan kandı, candı. Bir vücut için ekmek ve su neyse ümmetin bekası için de kitap aynı önemi haizdi. Bunu fark edenler İslam şehirleri arasına sun’i sınırlar koydular, dillerimize müdahale ettiler, yazdıklarımız ya gümrüklere takıldı ya da yabancı dilde olduğundan anlaşılmaz oldu. Neticede Kahire İstanbul’a, İstanbul Buhâra’ya yabancılaştı.

Gelişen teknolojiye bağlı olarak Batı şehirleri ve üniversiteleri arasında irtibat güçlenirken İslam şehirleri arasında zayıfladı. Emperyalizmin kumanda merkezi ısrarla irtibattaki bu zafiyeti derinleştirdi. Geçen asırda Batı’nın düşünce ve ilim merkezleri ürünlerini günlük paylaşırken İslam coğrafyası bunu aylık hatta yıllık periyotlarla dahi yapamadı. Şam’da neşredilen bir mecmua Ürdün’den öteye geçemedi; Bağdat ve İstanbul kendi sınırları içerisinde yayım yapmaya mahkum edildi. Neşriyat kuşatmasını kısmen de olsa Mısır yarabildi. Bu yüzden Mısır, seslerini geniş kitlelere ulaştırmak isteyen âlimler için çekim merkezi oldu.

Suudi Arabistan’da ise bu tür faaliyetler kendi sınırları içerisinde de yoktu. Suud’un selefî tasavvuru tahkim etme niyetiyle üniversiteler kurması, ekonomik gücünü kullanarak oralara farklı şehirlerden âlimler davet etmesi bir ara “Haremeyn merkezli yeni bir irtibat merkezi kuruluyor.” şeklinde algılandı. Fakat ideolojik baskı beraberinde istibdat da getirdi ve kısa zamanda davet edilen âlimler tasfiye edilip okullar Suudileştirildi. Büyük iddialarla kurulan üniversiteler lise seviyesinde bir eğitime mahkûm edildi.

Tasfiyeye rağmen pek çok âlim Haremeyn’den feyizyâb olmak, ayrıca hac ve umre için gelen ulema üzerinden ümmetle irtibat kurmak gayesiyle Hicaz’da kalmayı tercih etti. Muhammed Avvâme, Muhammed Ali Sabunî, Molla Hâtır, Muhammed Said Tantâvî, Seyyid Ömer Geylânî’yi hayatta kalan bu âlim ve davetçilerin en önemlileri olarak sayabiliriz.

İFAM

İlmi ve Fikri Araştırmalar Merkezi’nde (İFAM) yoğun bir program dâhilinde İslamî ilimler okuyan kardeşlerimizle yukarıdaki gayeler çerçevesinde yedi günlük bir umre yaptık. Asıl gayeyi ihlal etmeden birkaç âlimi ziyaret etmeyi planladık. Böylece İFAM onlara kendi müfredatını arz edecek, ders takrir menhecini anlatacak, hale tanık olan kardeşlerimiz de ufuklarını onların ufuklarıyla tevhid edip, yeni terkip ve tahlillerde bulunacaklardı.

Sayımız fazla olduğundan hocaların bir kısmı konuşma yeri olarak kaldığımız oteli tercih ederken bir kısmı da bizi evinde ağırladı. Her iki halde de meclisler bizim için bir rıhle, onlar için bir sürur kaynağı oldu. Zira ders müfredatımız, takrir menhecimiz ve en üst halkada yer alan kardeşlerimizin seviyesi beklentilerinin bir hayli üzerindeydi.

MUHAMMED AVVÂME

Modern zamanda yaşanan tahribata karşı Sünnet’i muhafaza edip, ümmetin sahih bilgiyle irtibatını sürdürebilmek için biri Hindistan’da Diyobendî; diğeri ise Mısır’da müstakil olarak hizmet veren İmam Zâhid Kevserî Dâru’lUlûm’u kurulmuştur.

Hindistan’da cihad meydanlarında çok sayıda şehit veren Müslümanlar, 1857 bağımsızlık savaşını da kaybedince geride kalan az sayıda ilim adamını muhafaza edip onlarla büyük İslam İnkılâbı’na önderlik yapacak mütefekkir ulemayı yetiştirebilmek için kadim çizgide yeni medreseler açtı. 1867’de Sehâranpur’a bağlı Diyobend kasabasında kurulan medrese zamanla öyle bir derinlik kazandı ki Muhammed Enver Şâh Keşmîrî (v. 1934), Eşref Ali Tânevî (v. 1943), Şebbîr Osmanî (v. 1949), Muhammed İdris Kandehlevî (v. 1974), Zafer Osman Tânevî (v. 1974), Muhammed Yusuf Bennûrî (v. 1977) gibi son iki asrın en büyük muhaddislerini çıkardı. Muhammed Reşit Rıza farklı bir çizgiyi temsil etmesine rağmen Hindistan gezisinde Diyobend Medresesi’nde gördüğü manzara karşısında duygularını “Burası ‘Ezheru’lHind/Hindistan’ın Ezheri’dir” şeklinde ifade etmekten kendini alamadı.

Kendilerini amelde Hanefî, akidede Eş’arî, meşrepte sûfî, fikirde Veliyyullâhî, nisbette ise Diyobendî kabul eden Dâru’lUlûm Diyobend medresesi etraflı hadis tedrisatıyla İslamî disiplinlerin ümmetin sorunlarını çözecek ve İslam’ı kuşatan siyasi, ictimai ve fikri ablukayı yaracak şekil ve içerikte hem okuttu hem de eserler telif etti.[1]

Muhammed Avvâme, Merhum Abdülfettah Ebû Gudde yoluyla İmam Kevserî’ye; Habîbürrahmân el-Azamî, Muhammed Zekeriyyâ el-Kandehlevî, Muhammed Abdürreşîd en-Nü’mânî ile de Hind ulemasına varis oldu. Ümmetin iki damarını istidadı nispetinde tevhit etti. Diyobendîler’in kendilerini tarif ettiği kimlik çerçevesinde yeniden var oluşa katkıda bulunacak pek çok eser telif etti, öğrenci yetiştirdi.

İslam coğrafyasının farklı noktalarında öğrencileri olan Avvâme yıllar önce verdiği icazetle bizi de öğrencileri arasına almıştı. Aramızda bu cihetle müesses bir rabıta olmasına rağmen rahatsız etme endişesiyle kendisini ziyaret etmeden, “Bir ihtifal vesile olsa da cemaat içerisinde meşgul etmeden görüşsem.” temennisiyle zaman zaman Medine’den ayrılmışımdır. Muhterem Hocam Mehmet Savaş’ı da aynı duygunun etkisiyle bir defa dahi evinde ziyaret etmedim. Her bayramda hayır duasını alabilmek için ararken de hala aynı endişeleri en derin anlamda yaşarım.

… … …

Üstat bir ikindi sonrası oğlu Muhittin Avvâme ile birlikte ikamet ettiğimiz otele geldi, toplantı salonunda İFAM öğrencilerine “İlim Talebesine Hitabe” başlığı altında ifade edilebilecek bir konuşma akdetti. Konuşmadan kafa arşivimde kalan satırları bütün ilim talebelerine faydası olur gayesiyle belli bir tasarrufa tabi tutarak şu şekilde hulasa etmek mümkündür:

Avvame Hoca’nın İlim Yolcularına Hitabesi

Kardeşlerim! İlmi çalışmalarda muvaffakiyet ancak ameliyelerin bir nizam, bir menhec dâhilinde olmasıyla mümkündür. Mesela sizler iki grup halinde bir çalışma yürütseniz, birinci grup bu çalışmayı bir yöntem dâhilinde yapsa, buna göre kitap yazsa diğeri ise çalışmaya dilediği gibi başlasa, bir plan dâhilinde yürümese bunlardan hangisi daha düzenli ve metodolojik olacaktır? Elbette birincisi. O halde ilmi çalışmada nizam ve menhec esas meseledir. Bu; yazıda, ilimde, sanatta hâsılı hayatın her alanında böyledir.

İlim talebesi müesses bir menhece tabi olmalı ve ona göre hareket etmelidir. Bunu kendisi yapabileceği gibi onun adına üstatları da yapabilir.

Menhecin öneminden dolayı sizlere onun bazı esaslarından bahsedeceğim:

40 yıldır talebelerime şunu söylerim: Asıl mesele bir kitabı bitirmek değil, menhecin inceliklerini kavramaktır.

Müesses bir menhec dairesinde hareket eden ilim talebesinin öncelikleri vardır. Bunlardan birincisi ihlâstır. İhlâsı önce aklımıza, sonra hayatımıza hâkim kılmalı ardından da insanlara telkin etmeliyiz. Yani önce kendimiz “olmalı” daha sonra ise insanları “olmaya” davet etmeliyiz.

İkinci önceliği ise ümmet içindeki yerini bilmesidir. Sen Allah Resulü’nün (ﷺ) varisisin. Bu, O’nun ilmine verasettir. Zira Nebiler miras olarak dinar ve dirhem değil ilim bıraktılar.

Kendine, “Neden varsın, varlığın hangi gayeye mebnidir, önceliklerin nelerdir?” gibi soruları sorar, cevaplarını da verebilirsen cemiyet içerisindeki konumunu hakkıyla takdir eder böylece büyük seferlere hazırlanmış olursun.

10–15 yıl okur sonra mezun olursun, insanlar çözüm ve çare için sana gelirler. Tahsil hayatının sonunda onlar için çözüm ve çare mercii olursun. Sen bunun için varsın. Sen tacir veya bakkal değilsin. Sen Allah’ın şeriatını temsil ediyorsun.

Polis olsan, asker olsan makamını korumaya riayet eder; müesses nizamı ihlal edecek şeylere izin vermezsin. Âlim de şeriatı temsil etmektedir. O halde o da bir asker hassasiyetiyle mukeddesata muhafız olmalı, vazifesinin gereğini yapmalıdır.

İlim talebesi müftîdir. İftâ, esas itibariyle Cenâb-ı Hakk’a ait olan bir makamdır. Zira ilk müftî O’dur. Nitekim Ayet-i Kerime’de, “Sana fetva soruyorlar. De ki Allah kelale hakkında size fetva veriyor…”[2] buyurmaktadır. Sen O’nun halifesisin. Fetva verirken muhatabına sanki şöyle diyorsun: “Allah Teâlâ sana benim lisanımla şunu şöyle yapmanı emrediyor.

” Ey İlim Talebesi! Sen Allah ve Resulü’nün (ﷺ) halifesisin. Bundan daha büyük bir şeref, bundan daha ‘ali bir makam var mıdır? Bu noktaya ulaştıktan sonra onu terk etmeyle yaşanacak hüsrandan daha büyük bir hüsran olabilir mi? O halde sahip olduklarının kıymetini bil.

Bizim meselemiz ilkokul, lise, üniversite, yüksek lisans, doktora gibi tahsil mertebelerini aşıp bir makama gelmek değildir.

Bizim meselemiz, kariyer yapmak, daha müreffeh bir hayat için ilmi vesile kılmak değildir. Nedir baş meselemiz, asıl davamız? Rahat yaşayıp keyif almak mı? Hayır, hayır! Bunların hiçbiri değil. İlim talebesinin asıl meselesi İslam sancağını taşımaktır.

Bu yolda önceliklerimiz Peygamberlerin ve Efendimiz’in (salavâtullâhi alâ nebiyyinâ ve aleyhim ecmaîn) öncelikleridir. Biz onlara iktidâ ederiz.

Gayemiz Allah Resulü’nün (ﷺ), “İnsanoğlunu bu dünyada kurtarmak ve ahirette de saadete erdirmek” şeklinde ifade edilebilecek mücadelesiyle ayniyet arz etmelidir.

Efendimiz’in (ﷺ) yolunda, O’nun tecrübesini esas alarak yürümeliyiz. Allah Resulü’nün (ﷺ) menheci O’ndan sahabeye, sahabeden de tâbiûna intikal etmiştir. Biz bunu seleften devraldık, bizden sonrakilere de aynı şekilde telkin edeceğiz. Bunu önce yaşamak için alırız ve ikinci adımda çevremize aktarırız.

 Allah Resulü (ﷺ) bizlere neyi telkin eder? O bize ahlakîliği emreder. Ruhemâ ve muhsin olmayı telkin eder.

Nebevî emir gereği her şeye karşı muhsin olmalıyız. O kadar ki yiyeceğimiz bir hayvanı boğazlarken, bir haşereyi, bir kertenkeleyi öldürürken dahi muhsin olmalı, her şeyi en güzel surette yapmalıyız.

İlim ancak daimi bir sefer halinde tahsil edilebilir. Uzun bir sefer için hazırlanan yolcu nasıl yanına iklime ve şartlara göre elbise ve azık alırsa, ilim yolcuları (rahhâl) da muvaffak olabilmek için belli hazırlıkları yapmalıdır. Onun azığı, ezberlediği metin kitaplarıdır.

Kur’an-ı Kerim en önemli azıktır. O her meselede ilk başvuracağımız ilim menbaıdır. Avâm da Kur’an-ı Kerim’i ezberler. Fakat o, bunu ya şerefinden dolayı ya da teberrük olsun diye yapar. İlim talebesi ise hem bunun için, hem de Kur’an-ı Kerim ilmî bir azık olduğundan onu ezberler. Ona bir şey sorulduğunda ilk olarak ona müracaat eder. Fıkhî, kelâmî meselelerin ilk mercii odur. Hatta nahvî ve sarfî konular için de kaynaktır. Mesela bir kelimenin vezninde, “aynelfiil” kesra mı, fetha mı diye tereddüt etseniz ayet-I kerimeye müracaat eder, ayne’l-fiilinin fetha mı, kesra mı olduğunu tesbit edersiniz. Bu çok basit bir örnektir.

Kur’an-ı Kerim aynı zamanda Allah Resulü’nün ahlakıdır. O, sünnete ittibâ’ edecekler için tükenmeyen bir hazinedir.

İlim talebesinin ikinci azığı Allah Resulü’nün () sünnetidir. O, zaman zaman sünnete Kur’an-ı Kerim’den daha fazla ihtiyaç duyar. Zira cüz’î hükümler onda daha fazladır.

Kur’an-ı Kerim gibi sünneti de ezberleyin. En azından Riyâzu’s-Sâlihîn’i ezberleyin. Bu en alt sınırdır. Tecrîd-i Sarîh’i okuduğunuzu öğrenince çok sevindim. Fakat şunu bilmenizi isterim ki Riyâzu’sSâlihîn’den istifadeniz Tecrît’ten daha fazla olacaktır. Zira onda hayatın tamamını kuşatan konular vardır. Ayrıca o, ilim talebesini olduğu gibi avâmı da kapsayan hadisleri ihtiva eder. Tecrit’te sadece Buhârî hadisleri vardır; Riyâzu’s-Salihîn’de ise hem usûl-i sitteden hem de bunlar dışındaki diğer hadis mecmularından sahih hadisler mevcuttur. Bunun için hepinize Nevevî’nin bu eserini ezberlemeyi tavsiye ederim.

Okuduğumuz her ilimde bir metin ezberleyiniz. Mesela İbn Akîl okuyorsunuz. Elif-nûn maddesi nerede kesra, nerede fetha olur veya nerede her iki durum da caizdir? Bunları teker teker akılda tutmanız, saymanız zordur. Fakat İbn Malik’in “Elfiyye”sini ezberlediyseniz beyitlerden hareketle “ne, nerede nasıl olmalıdır?” hemen hatırlarsınız. Bu yüzden Meşâyıh şöyle der: “İza hafıznâ’l-mutûn; Cema’ana’l-funûn”. Buna göre İslami disiplinlere vakıf olmak ancak onlara dair kaleme alınan metinleri ezberlemekle mümkündür.

Metinleri ezberlediğimiz gibi muhafaza da etmeliyiz. Bazı âlimler metin kitaplarından müteşekkil günlük virdler yapmış, seksen yaşında bile onlara devam etmiş, her gün belli metinleri tekrar etmiştir.

İlim talebesi sadece ezberlediği metinlerle de iktifa etmemeli, sürekli araştırmalı, mutâlaa ve müzâkere etmelidir. Bu noktada diğergâm olmalıdır. Ebû Yusuf ’un (rahimehullâh) ifade ettiği gibi, “İlme bütün varlığını vermezsen, o sana cüzünü vermez.”

Selefe iktida edin, fenâ fi’l-ilim ve’l-amel olun sonra da bu hali ebedileştirin. Akranları gibi Ebû Yusuf, Muhammed b. Şeybânî ve Züfer b. Hüzeyl de (rahmetullahi aleyhim) son nefeslerine kadar ilimle meşgul olmuştur. Onlar son nefeslerini ilm-i mesail müzakere ederken verdiler. Ebû Yusuf vefatından birkaç dakika önce kendisini ziyarete gelen öğrencisi İbrahim b. elCerrah’a “remy-i cimâr” ile alakalı soru sormuş, İbrahim “Bu durumda mı ders işleyelim?” dediğinde “Evet, belki çözdüğümüz mesele birisinin kurtuluşuna sebep olur.” demiştir.

İmam Muhammed de vefat ettikten sonra birileri tarafından rüyada görülmüş, kendisine, “ölüm acısı nasıldı?” diye sorulduğunda, “Sekârat-ı mevtte mükâteb köle meselesi ile meşgul oluyordum. Bu yüzden ölümün acısını hissedemedim.” demiştir.

İmam Ebû Hatîm er-Râzî ile oğlu İbn Ebî Hatim hadis uleması nezdinde soru cevapla meşhurdurlar. Oğul sorar, baba cevap verir daha sonra oğul dinlediklerini tedvin ederdi. Bu durum Ebû Hatîm’in sekerâtına kadar devam etmiştir. İbn Ebî Hatîm babasının ahirete irtihaline dakikalar kala ona sormaktan vazgeçmemiş baba da bunu yadırgamamıştır. Nitekim İbn Ebî Hatim babasına sekerâtında, “Ukbe” Allah Resulü’nü (ﷺ) görmüş müdür?” diye sormuş, konuşmaya mecali kalmayan babası da kısık sesle “lâ/hayır” cevabını vermiştir. Gördüğünüz gibi baba, oğluna, “bu halde soru sorulur mu?” diye kızmıyor, oğul da bundan vazgeçmiyor. Zira her ikisi de biliyor ki sorulmayan ve cevaplanmayan bu konu ebediyen meçhul kalacak.

Vali, tâbiûn döneminin büyük imamı Said b. Müseyyeb’i üzerindeki elbiseleri çıkartıp meydanda kırbaçlarken öğrencisi Katâde gelir ve ona soru sorar. Said b. Müseyyeb sırtından kan akarken Katâde’nin sorularına cevap verir. Birbirlerini yadırgamazlar. Zira her ikisi de ilmin Said’le kabre gideceğinden haberdardırlar.

Aynı durum İmam Serahsî için de söz konusudur. Onu da kuyuya attılar. Eslafı gibi o da bu halde ilmi faaliyetten imtina etmedi. Her gün öğrencileri kuyunun başına gelip oturdu, o da kuyunun dibinden onlara imla yoluyla 30 ciltten müteşekkil Mebsût’u yazdırdı. Usûl’ü de aynı yöntemle telif edildi. Siyer’i de orda şerh etmeye başladı. Bir buçuk cildini içerde diğerlerini ise dışarıda telif etti.

O büyük imamların öğrencileri için, “Hocalarına karşı gaddardılar, onlara anlayış göstermediler, en zor zamanlarında dahi onları rahat bırakmadılar” diyemeyiz. Bütün mesele kim olduğumuz ve neyi temsil ettiğimiz sorularında mündemiçtir.

Ey İlim Yolcusu! Temsil ettiğin makamın önemini idrak et! Sen Allah Teâlâ’nın halifesi Efendimiz’in (ﷺ) varisisin. Bunu idrak ettiğinde bütün her şeyi idrak etmiş olacaksın.

Bu konuşmayı İbn Şihâb ezZührî’nin derslerini bitirirken söylediği -her şeyi cami ve havi- şu iki cümlelik dua ile bitirmek istiyorum:

Allahumme inni eseluke min külli hayrin ehata bihi ilmuke fi’d-dünya ve’l ahirati ve euzu bike min külli şerrin ehata bihi ilmuke fi’d-dünya ve’l ahirati.(Devamı gelecek)

(Hüküm Dergisi 8. Sayı / Ağustos 2013)

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir