Hindistanlı Âlimin Rüyasındaki Osmanlı Evladı

     Hindistanlı Âlimin Rüyasındaki Osmanlı Evladı

Kur’an-ı Kerim Mekke’de de Medine’de de hayatın en temel konularına müdahil oldu, çareler üretti. Allah Rasûlü (sallâllahu aleyhi ve sellem)’in hitabeleri de gündeme yönelikti. Sefil bir halde meclisine gelen Mudar kabilesini görünce bütün işlerinden vazgeçip onlar için hutbe îrad etti. Namaz sonraları yaptığı akşam konuşmalarında “Allah’a ve ahiret gününe iman edenler misafirine ikramda bulunsun.” çağrısını yineleyerek ashabı, ümmetin sorunlarıyla ilgilenmeye davet etti.

Müçtehit imamların ilmi ve fikri ameliyeleri de hayatın içindeki sorunları çözmeye matuftu. Onları takip eden ulema da aynı minval üzere yürüdü. Yeri geldi müellif, yeri geldi mücâhid kimlikleriyle ödevlerini îfâ ettiler.

Tanzimatla birlikte müstağribler, Batı’yı bütün kurum ve kuruluşlarıyla taklit mercii olarak görünce İslâm’la hayat arasındaki muvazene bozuldu. Hayata hükmeden İslâm’dan, hayata uydurulan İslâm moduna geçildi. Devlet kadrolarına müstağriblerin atanması, neşriyatın onların elinde olması ulemanın nüfuz alanını daralttı. Medreseler kapatılmadan şu kadar zaman önce ulema fiilen siyasî ve ictimaî alandan tecrid edilmiş oldu.

İlga edilen medreseler yerine kurulan İlahiyat fakültelerinin ümmetin hayatında ancak üçüncü ya da dördüncü derecede önem arzeden konuları müzakere etmesi, onlar üzerine tezler hazırlaması, İslâmî eğitimin siyasî ve ictimaî alanı bütünüyle terk etmesine yol açtı.

Ulemanın medreseye çekilmesi ile ortaya çıkan boşluğu, İslâm’ı yaşanan bir din olmaktan ziyade üzerinde konuşulan siyasî bir tasavvur olarak gören, sosyal bilimler okuyup ilmihâl düzeyindeki mâlumatla İslâm’a dair kat’i hükümler serdeden İslâmcılar taifesi doldurmaya çalıştı.

Aşırı tedbirin İslâm’ı anlama ve yaşamalarını olumsuz yönde etkilediği akademisyenler, Mekke’deki emperyalist yapıya meydan okuyan kitabı, 28 şubat sürecinde kısık sesle okudu. Ebû Hanife’yi eleştirirken aslan görüntüsü verenler, süreç içerisinde başörtüsü mağduru kız öğrencileri teskin etmekle meşguldü.

Evet süreç İslâm’a yönelikti; fakat ilahiyatçılar ortak bir deklarasyon düzeyinde dahi bir tepki gösteremedi. Somali’de insanlar açlıktan ölürken ya da Arakan’da ve Suriye’de katliam yaşanırken ekran ekran dolaşıp imsak ve benzeri mevzularda mülahazalar serdeden muhalif ilahiyatçılar bu süreçte ortalıkta yoktu. Meşhur televizyon vaizi ile farklı açılardan aynı kareye giren akademisyenlerin; tez, makale, tebliğ ya da konuşmalarının yüzde kaçı ümmetin gerçek gündemiyle alakalıdır?

Ulema ile ilgili akademisyenler arasındaki en temel fark işte burada zâhir olmaktadır. İlki bütün ilmî ve fikrî istidadını ümmetin ihtiyacı çerçevesinde bezletmiş, ikincisi ise ısmarlama gündemlerle meşgul olmuştur. Eğer 28 şubat Ebû Hanife ya da Ahmed b. Hanbel (radiyallahuanhuma) zamanında yaşansaydı herkesin sustuğu bir zamanda jop sesleri altında o büyük allamelerin sesini duyardınız. Yani onlar, pkk ve siyonizm gibi oluşumların İttihâd-ı İslâm’ı tehdit ettiği süreçte yaşasalardı mutlaka ilgili illetlerden kurtulmanın çözüm ve çareleri üzerinde çalışırlardı.

 

Ulema mutlak hürriyeti Hakk’a kullukta ve Allah Rasûlü’ne ittibada bulan ve bundan taviz vermeyen İslâm mucizesinin ortak adıdır. Zaman zaman devlet himayesindeki medreselerde görev yapsalar da bu hal müstakim duruşlarına mani olmamıştır. Devlet başkanları tarafından kendilerine fetva dayatıldığında İmam Nevevî gibi, “Ben buna imza atmam!” diyerek karşı koymuşlardır

Ulema, medrese varoluş gayesini îfâ etmede acziyet gösterdiğinde inzivaya çekilmiş, küçük odalarda “ihya” gibi büyük destanlar telif etmişlerdi. Onlar araca değil amaca bakmış ve hal çaresinin mevcut yapıyı terke zorladığı zamanlarda sivilleşmekten ürkmemiş, nafaka korkusuyla hareket etmemişlerdi.

Nitekim İmam Gazzalî (rahimehullah), Nizamiye Medreseleri’ni makam için okuyan öğrencilerin istila ettiğini görünce orayı terk etmeyi “hizmet” adına daha faydalı gördü. O, yeni bir nesil inşa edecekti. Gelecek kaygısı taşımayan, Kudus’ü fethetmeyi ibarelerdeki işkalleri çözmekten daha önemli gören bir nesil…

Nizamiye hale çare olmadı. Yeni bir medreseye ihtiyaç vardı. Kudüs’e fatih yetiştirecek bir medreseye… Gazzalî İhya’yı, hayalini kurduğu bu medrese için yazdı. Onunla yüreklerin dirilişini hedefledi. Fıkhı, hikmeti ve gayesiyle yeniden telif etti. Haçlı katliamları ve ümmetin yenilgisi karşısında acı ve ızdırap duymayan, kitaplardaki işkalleri çözmeyi asıl mesele addeden ilmi hayatta yeni bir damar açtı. Onun eserleri Selahaddin Eyyübi’nin el kitabı oldu. Kudüs için hayıflanan, hüznünden yemek yiyemeyen, “Mescid-i Aksa esaret altında iken evde kalmak caiz değildir.” deyip çadırda yatan Selahaddin “ahiret için yaşama” idealini Gazzali’den aldı. Kudüs’ün gözyaşlarına eşlik etti. Haftalar aylar geçti, gülmedi, gülemedi. “Kudüs esirken gülemem.” dedi. Hayatının sonuna doğru bütün mallarını Allah yolunda vakfetti. Riya karışır korkusuyla vakfiyeleri alim ve devlet adamları adına yaptı.

Gazzalî’nin kudretli öğrencisi, dağılan ümmeti tek bir sancak altında topladı. Bütün mücadelesinin merkezine Kudüs’ü koydu. Türk’ü, Arab’ı, Kürd’ü aynı bayrak altında topladı. 27 Recep 1187 tarihinde bir Miraç gecesinde Kudüs’ü fethetti. 1099’ta başlayan Haçlı işgali onunla son buldu.

 

İmam Rabbanî de hale dair konuştu, mektuplar yazdı. Mürşid, alim, devlet adamı ve halka yazdığı mektuplarla ümmeti yeniden İslâm’a davet etti. Senteze karşı çıkan İmam’ın bütün ameliyelerinin tek bir amacı vardı o da İslâm’ı cemiyetin bütün şubelerinde yeniden hakim kılmaktı. Bunun için cihad etti. Tutuklandı, Govalyar kalesinde hapis yattı; fakat büyük ödevden taviz vermedi.

Bediuzzaman, Hasan el-Benna, Mehmed Zahid Kotku, Mahmud Sami Efendi, Mahmud Efendi gibi alim ve davet adamları da ömürlerini ümmetin sorunlarına çareler üretmeye adadı. Siyaset, ilim, fikir ve sanat cephesinde önemli isimler yetiştirdiler.

 

Osmanlı Evladı Kudüs Fatihi

İsrail’in Kudüs’ü işgali üzerinden onlarca yıl geçti. Şu kadar yıldır yerleşik sisteme muhalif büyük bir mürşid ya da alim çıkar yani bir muasır Gazzalî gelir de, yeni bir Selahaddin ümmete hediye eder mi? diye bekliyoruz. Üç yıl önceydi…Ravza’da Diyobendi medresesine mensup Hindistan’lı bir muhaddisle karşılaştım. Diyobendi ulemasının ilmi faaliyetlerinden ve ümmetin umumi ahvalinden konuştuk. Muhaddis bir süre sonra, “Sana geçenlerde gördüğüm bir rüyayı anlatayım.” dedi ve şunları söyledi: “İsrail’le Müslümanlar arasında büyük bir harp zuhûr etmiş, yer gök kıyamet gibi… Mağribten meşrıka kadar Müslümanlar Kudus’ün imdadına koşuyor. Ümmet tek bir sancak altında toplanmış ve hareket bir karargahtan idare ediliyor. Ortalıkta İsrail’in hezimet haberleri dolaşıyor. Derken bir an kendimi Ravza’da buldum. Şurada bir yerde (eliyle gösteriyor) Hz. Ebu Bekir (radiyallahuanh) bir silah sandukasının üzerine oturmuş, yanına gelen birisine talimatlar veriyor. Deniz birlikleri nereye çıkarma yapacak, uçaklar hangi noktaları vuracak, topçular hangi hedeflere atış yapacak… Yani bütün emirler Hz. Ebu Bekir (radiyallahuanh)’den çıkıyor. Yaklaşınca gördüm ki Hz. Ebu Bekir’den aldığı talimatla cihadı yürüten Âlem-i İslam’ın muhabbetini kazanan bir Osmanlı evladı.”

Diyobendi alime bu rüyayı nasıl tevil ettiğini sorduğumda şunları söyledi: “Müslümanlar yakın bir gelecekte saflarını tevhid edecek, ardından da o Osmanlı evladının kumandasında Kudüs’ü özgürleştirecektir. Bekliyoruz…”

Biz de, Kudüs için yeni Selahaddin’i bekliyoruz. Beş yıllık tedris hayatında “cihad” kelimesine bir derslik dahi olsa yer ayırmayan İlahiyat Fakülteleri’nin ya da üniversitelerin mevcut haliyle beklenen fatihi yetiştiremeyeceği açıktır. O halde Salahaddin, yerleşik yapıya muhalif bir mürşidin ocağından gelecektir. Belki Merhum Zahit Kotku’nun belki de bir başka mürşidin ocağından…. Bekliyoruz…

Video Konuları

Önceki Yazı

Sonraki Yazı