İslam’ın Gelecek Tasavvurunun İnşası

İki asırdır İslam coğrafyasında âlim ve mütefekkirler nezdinde en fazla heyecan uyandıran konu, “Nasıl olmalıyız?” sorusudur. Müstağrib bu soruyu medenî birikimimiz ve tarihi tecrübemizin reddedilmesi için bir fırsat telakki ederken, müstakim mümin ise tekrar İslamî bünyeye dönebilmenin vasıtası olarak görür. Malum soruya cevap sadedinde, farklı usuller üzerine ibtinâ eden pek çok hareket ortaya çıkmıştır. Sahih İslamî tasavvurla farklı şekillerde irtibatı olan ve tarihi süreç içerisinde kısmi değişikliklerle sürekli var olan bu hareketleri “redd-i kadim”, “gelenekçilik/taklitçilik” ve “keşf-i kadim” olarak tasnif edebiliriz.

Redd-i Kadim


Redd-i kadimin merkezinde akıl vardır. Ona göre akıl, mücerret olarak güzeli ve çirkini tespit etme istidadına sahiptir. Reddi kadimciler, hükümlerin kaynağı olarak kabul ettikleri aklı, bir fiilin sıfatına ve ondan doğan fayda ve zarara bakarak hüküm vermede yetkili görürler. Bunu yaparken de aklın bir peygamberin rehberliğine muhtaç olmadığını düşünürler. Aklın güzel gördüğünün Allah Teâlâ katında da güzel, çirkin addettiğin O’nun katında da çirkin olduğunu savunan bu anlayış esasında Cenâb-ı Hakk’ın ne söylediğinden ziyade, kendilerinin nassı nasıl anlamaları gerektiği ile meşguldür.[ref]bkz. Ebû Hamid Muhammed Gazzâlî, el-Müstesfâ, Cidde, ty., I, 178; Muhammed el-İzmirî,Hâşiyet-u Mir’âti’l-Usûl, İstanbul, 1309, I, 277 vd.[/ref] İlk olarak Mutezile tarafından temsil edilen redd-i kadimin esas ameliyesi “vaz-ı’ cedit”tir. Bu ise en hafif ifadeyle vahyi ideolojik okumaya mahkûm edip murâd-ı ilahiyi murâd-ı beşere tabi kılmaktır.

Redd-i kadim, İslam coğrafyasında hicri II. asrın başlarında aklın öncülüğünde korunmuş bölgeler inşa etti. Bu bölgelerdeki felsefi oluşumları harekete geçirip vahiy karşısında kaybettiği mevzileri geri alabilmek için yoğun bir mücadele içerisine girdi. Bu çerçevede Abbasi Halifesi Me’mun’un, Bağdat’ta kurduğu Beytü’l-Hikme (832) yaptığı çevirilerle felsefi oluşumlara malzeme temin etti. Tercüme faaliyetlerinin hazırladığı ortam Meşşâi felsefesinin doğmasına zemin hazırladı. Bir anda İslam coğrafyasında Aristoteles ve Eflatun’un âzâd kabul etmez “fikir köleleri” oluştu. Mazrufu olduğu gibi muhafaza edilen Yunan felsefesi hikmet zarfı içerisinde güçlü şakirtler yetiştirdi. İslam’da ilk filozof olarak bilinen el-Kindî (v. 873) bir yönüyle Mu’tezilî kelamcı diğer yönüyle de felsefe şakirdi olarak vaz-ı’ ceditte bulundu. İç bünyede faaliyet gösteren kelamî mektepler de aklın yeni konumundan ziyadesiyle etkilendi.

Aklın vahiyle giriştiği iktidar kavgasında Fârâbî (v. 950) ve İbn Sina (v. 1037) felsefi metinleri esas alarak istidlalde bulundu.[ref]Meşşâiliğin inşa ve gelişim devrini de kapsayan IX. ve XII. yüzyıllar akılla vahiy mücadelesinin en yoğun yaşandığı yıllardır.[/ref] Tercüme eserler o derece saygınlık kazandı ki, felsefî metin hafızları oluştu. Nitekim Aristoteles’e ait bir metni 50 defa okuyan Farabi metnin kenarına “ve ene muhtâcün ila muâvedetihî/tekrar okuma ihtiyacı hissediyorum.” notunu düşmüştür. Benzer tekrarlar İbn Sina için de rivayet edilmektedir.

Meşşâilerin entelektüel donanımları ve mefâhim merkezli bir yazı dili kullanmaları hem anlaşılmazlıklarını hem de buna bağlı olarak itibarlarını artırdı. Zamanla vaz-ı ceditçilere uyan elit bir mukallit topluluk oluştu. Onlar da hocalarından aldıkları her meseleyi, reddettikleri İslamî bir hakikatin yerine koydular. Aklın büyük kurmaylarını taklit süreci, taraftarlarını sürekli artırdı. Bu durum İmam Gazzalî’nin (rahimehullah) “Mekâsidü’l-l-Felâsife” adlı eserinde Meşşâilerin neler söylediklerini anlaşılır bir dile aktarıp şifrelerini çözmesi, ardından da “Tehâfütü’l-Felâsife”yi yazıp üç meselede ümmetin tamamına muhalefet ederek küfre girdiklerini, on yedi meselede de bidat işlediklerini belirtmesine kadar devam etti.[ref]Meşşâiler haşrin cismani olmadığını, Allah Teâlâ’nın cüziyyâtı bilemeyeceğini, âlemin kadim olduğunu söyleyerek İslam ümmetinin tamamına muhalefet etmişlerdir. Gazzalî, el-Müngız-u mine’d-Dalâl, (Mecmûâtü’r- Resâil içerisinde) Dâru’l-Kütübi’l-İlmiye, Beyrut, 1997, VII, 43.[/ref]

Ümmetin ilmî birikimi ve tarihi tecrübesini “modası geçmiş bir dünya görüşü” olarak gören muasır redd-i kadim ise Meşşâiler’de kısmen görülen terkip ve tahlilden uzak, mahzâ taklit ve reddediş içerisindedir. Nitekim Batı medeniyetine ait disiplinlerin temel ilkelerini alıp olduğu gibi İslamî ilimler üzerine tatbik etmiştir. Tabii olarak bu süreç beraberinde türâs-ı İslam’ın rükünlerini reddedişi getirmiştir. Fıkıh usûlünün Kur’an ve Sünnet-i belli kaideler çerçevesinde anlamayı icbar etmesi ve bütün yorumlar için meşruiyet belirleyen bir kıstas olması onu, öncelikle reddedilmesi gereken disiplinler arasına dâhil etmiştir. Zira usûl kitapları içtihadın nasıl yapılacağını belirttiği gibi bir içtihadın hangi şartları taşıması durumunda meşru addedileceğini de ifade etmektedir. Bu durum modernitenin buyurgan aklını rahatsız etti ve kendi düşüncesine meşruiyet alanı temin edebilmek için bir taraftan usûlü tenkit etti diğer taraftan da tarihselciliği ve hermenotiği alıp fıkıh usulünün yerine bina etti. Yeni anlam bilim esas alınarak dinin sabiteleri yeniden yorumlandı ve böylece pek çok harama helal fetvası verildi.

Muasır redd-i kadim, İslam coğrafyasını kuşatan sorunların medreselerde okutulan muhalled eserlerden ve onlardan hareketle oluşan kabullerden neşet ettiğini iddia etmiş ve bu iddiaya bağlı olarak ders sistemini bütünüyle değiştirmiştir. Bu değişimin en kapsamlı yaşandığı müessese olan ilahiyat fakülteleri, bir asra yaklaşan mazisiyle bir öğrenciye Arapça’nın ve ona bağlı olarak temel İslami ilimlerin nasıl öğretilemeyeceğini göstermesi bakımından ayrıca bir önemi haizdir. Redd-i kadim, ümmetin siyaseten ve iktisaden en zor zamanları yaşadığı son yüz elli yılda kendisini İslam coğrafyasının buyurgan zihniyeti olarak görmesine rağmen, başarısızlığı planlayan ve uygulayan konumunda olan zihniyetine değil de, şu kadar zamandır okutulmayan muhalled eserlere mal etme gayreti içerisindedir. Bu yanlış tespitten dolayıdır ki redd-i kadimin doğru olarak ilan ettiği her yeni, bir yanlışın üzerine ibtina etmekte ve çözüm üretmek yerine çözümsüzlükler getirmektedir.

Gelenekçilik


Gelenekçilik, belli bir yolu takip etmek, belli bir çerçevede hareket etmek ya da toplumda yaygınlık kazanan şeylerin sonraki kuşaklar tarafından devam ettirilmesi, şeklinde tarif edilen “gelenek”in anlaşılmadan sahiplenilmesidir. Gelenekçilik, kadimi anlamadan da olsa takip etmeyi ve korumayı amaçlar.

Gelenekçilik “kadimi” hayatın içine dâhil ederek, ondan hareketle ona bağlı yeni çözümler üretecek iradeden ve istidattan mahrumdur. Fıkıh kitaplarında yer alan tasavvurları olduğu gibi aktarıp muhalled eserlerin adeta anlaşılmamasını intâc eder. Kudemâ tarafından sorun çözmek için telif edilen “Mutûn-u mübâreke” onun nazarında ibare çözme aracıdır.

Yakın döneme kadar büyük “ifade” hocaları çıkaran muhalled ders usûlü gelenekçilerin elinde terkip ve tahlil cehdinden mahrum ibare hocaları yetiştirmektedir. Hayatın içerisinde sorunlara çözüm üreten fakihlerin yerinde “fıkhu’l-evrâk” ile meşgul olan fıkıh tarihçileri vardır. Bu durum muhalled eserlere şüpheyle bakılması gerektiğini belirten Muhammed Reşid Rıza gibi yenilikçilere malzeme vermiş ve “Muhâverâtü’l-Muslih ve’l-Mukallid” gibi en uç örneklerin (hatta hayali tasavvurların) yer aldığı eserlerin telifine zemin hazırlamıştır.

Bizde gelenekçilik Cumhuriyet ile başlamıştır. Bunun arka planında ise Devlet-i Âliyye ile birlikte medreselerin ilga edilmesi, akabinde de âlimlerin icbârî olarak tedrisattan men edilmeleri ya da çeşitli yollarla etkisiz hale getirilmeleri vardır. Baskılara rağmen ders okutmaya devam edenler ise milletin acil hoca ihtiyacını dikkate alarak müfredatı ihtisar edip uygulamış, İmam Kevserî’nin (rahimehullah) ifadesiyle yıkılan ilim sarayının enkazından gecekondular kurmuşlardır. Gerçekte acil olarak ihtiyaç gidermeye matuf olan bu durum zamanla asli hal olarak addedilmiştir. Tehlikenin kısmen kalktığı zamanlarda da bu hal devam ettirilmiştir. Hadisenin bu boyutunu göremeyenler gelenekçiliğin Osmanlı medreselerin genlerinde olduğunu dolayısıyla bugüne dünden tevarüs ettiğini iddia etmektedir. Hakikatte ise medrese, büyük ihanete uğramadan hemen önce Ali Haydar Efendi, İmam Kevserî, Ahmed Naim gibi büyük ilim adamları yetiştirmiştir. Nitekim Osmanlı’nın son dönem ilim hayatının en önemli tanıklarından olan Mustafa Sabrî Efendi medreseyi Ezher’le mukayese eder ve kendisinin de görev aldığı Fatih Medresesi’nin ahir ömründe dahi Ezher’den üstün bir konumda olduğunu söyler.[ref]Mustafa Sabri Efendi, Mevkıfü’l-Akl-i ve’l-İlm-i ve’l-Âlem min Rabbi’l-Âlemîn, Dâr-u İhyâi’t-Türâsî’l-Arabî, Beyrut, 1981, I, 1.[/ref] O halde sorun medresede değil yanlış tahlilde bulunan ve bu yüzden sürekli hata yapan anlayıştadır.

Halin bu noktaya gelmesinin müessirleri arasında yer alan Cemal Gürsel merhum Ali Fuat Başgil’e ilim adamı yetişmemesinden şikâyet edince, merhum, Gürsel’e cevap verirken gelenekçiliğin başlamasının asıl sebebini de sarahaten belirtir: “Paşam, mühendis ve mimar teknik üniversiteden; hukukçu ve doktor, hukuk ve tıp fakültelerinden yetiştiği gibi, din adamı da dini tahsil müesseselerinden yetişir. Biz de ise bu müesseseler senelerce evvel kapatılmış, yerlerine yenileri de açılmamış ve din öğretimi yasak edilmiştir. Bu vaziyette beklediğimiz bilgili din adamı nereden yetişirdi? … Son devirde kurulan bir medresetü’l-mutahassisîn vardı ki; bugün benzerini kuramayız. Çünkü bugün burada okutacak hoca bulamayız.”[ref]Ali Fuad Başgil, Yakın Maziden Hatıra Kırıntıları, Yağmur Yayınları, İstanbul, 2007, 33; Bkz. Sebil Dergisi, 16 Nisan 1976- 1 Ekim 1976 tarihleri arasında neşredilen “’İnkılab Mezâlimi’ Türk milletinden geleceğin tarihçisini raporlar” başlıklı dizi yazı.[/ref]

İlmi bünyemizde gelenekçi damarın oluşmasının biri özde buyurgan ve dayatmacı olan harici, diğeri ise kadimi koruyabilmek için bir refleks olarak gelişen dâhili amili vardır. İkinci şekliyle gelenekçilik iyi niyete dayalı bir ameliye olduğundan masumdur. Kendisini yenilikçi ve sorun çözücü olarak tanıtan hakikatte ise Batı aklını taklit eden çağdaş gelenekçilik ise çeşitli hileler ihtiva eden harici argümanlara ve şüphelere dayanmaktadır. İkinci boyutu temsil eden ve asıl meselenin ibare çözmek olduğunu zanneden gelenekçilik İslam ümmeti içerisinde küçük bir gruba tekabül ederken, Batıya ait anlam bilimini olduğu gibi alıp Kur’an’a ve sünnete uygulayan çağdaş gelenekçilik ya da taklitçilik önemli bir yekûnu temsil etmektedir. Gelenekçilik müessir çözümler üretememe dışında bir mahzur taşımazken, çağdaş gelenekçilik akide ve amel cephesinde önemli sapmalar içermektedir. Ayrıca taklitçilikteki gelenek bağlılığı kronik bir hal almıştır. Nitekim içerisinden Farabi ve İbn Sina gibi önemli isimler çıkaran Meşşâilik (yürüyenler), hareketin adına varıncaya kadar (peripatisme) Yunan felsefesini taklit etmiştir.[ref]Peripatisme, Aristoteles’in Atina’da kurduğu okulun bahçesinde derslerini dolaşarak akdetmesini ifade eder. İsmail Fennî, Lügatçe-i Felsefe, İstanbul, 1341, 504.[/ref] Aynı durum Fazlurrahman, Hasan Hanefi ve Nasr Hamid Ebû Zeyd gibi tarihselciler için de geçerlidir.[ref]Bkz. İhsan Şenocak, Tarihselcilik ya da Katolisizmi olmayan Kur’an-ı Mübîn’in Protestanca Okunuşu, İnkişaf, sy. Kasım-Ocak 2005, 16 vd.[/ref]

Keşf-i Kadîm


Hz. Âdem’e kadar uzan kadim vahyi remz eder. Ona ulaşmak, ulaşınca da sabit kalabilmek ancak beşerî bir yöneliş ve Rahmanî bir irade ile mümkün olur. Kur’an-ı Kerim’in kadimi keşfetme talimatına göre mümin önce, “Bizi doğru yola, kendilerine nimet verdiklerinin yoluna ilet”[ref]Fâtiha(1): 6–7.[/ref] diye niyazda bulunur, gökler de bu yakarışa, “Allah size hükümlerini açıklamak ve size sizden öncekilerin yollarını göstermek ve tövbelerinizi kabul etmek ister.”[ref]Nisâ(4): 26.[/ref]diyerek karşılık verir. Buna göre keşf-i kadim “öncekilerin” yani peygamberlerin, salih insanların yolunda yürümek, ferdi ve ictimâî var oluşu ya da toplumsal mutabakat zeminini onların mirasında aramaktır.

Keşf-i kadîmde failler ve hadiseler değişir fakat sorunların çözümü için başvurulan usul ve müracaat edilen kaynak değer hep aynı kalır. Bu yüzden ulemanın hallettiği her müşkül mesele, sonuçları itibariyle tarihtekiyle ayniyet arz eder.

Farklı dönemlerde telif edilen eserler arasında ifade ve gaye birlikteliği olması ulemanın aynı usul kaidelerini kullanmasının tabii bir sonucudur. Bu, iddia edildiği gibi taklidin değil eserlerin rasgelelikten uzak olduğunun göstergesidir.

Âlim metinleri öğrenci ile kendisi arasında ilmin anlaşılarak aktarılmasına yarayan bir bağ olarak görür ve o bağı asıl kabul ederek şerhleri onun çevresinde örgüleştirir. Gelenekçilikteki “fıkhu’l-evrak”ın yerinde keşf-i kadimde “fıkhu’l-vakî” vardır.

Keşf-i kadimde esas olan sürekliliktir. Bu da şerh, haşiye, talik gibi tamamlayıcı ve izah edici çalışmalarla ya da müstakil teliflerle mümkün olur. Mesela Hidâye ya da Beydâvî gibi medrese müfredatında yer alan üst düzey fıkıh ve tefsir metinleri üzerine her dönemde çok sayıda şerh ve haşiye yazılarak muhalled metinlerin güncel sorunlara çözüm üretmeleri temin edilmiştir. Böylece metin, kendi kaide ve gayeleri çerçevesinde muasır sorunlara cevap veren bir eser olma konumunu muhafaza eder. Bu açıdan bakıldığında bazı haşiyeler müstakil telif gibidir. İbn Abidin’in “Dürrü’l-Muhtâr” üzerine yazdığı “Reddü’l-Muhtâr” adlı haşiyesi o asırda fıkhın ilgi alanına giren hemen her konuda çözümler ihtiva etmektedir.

Mevcut şerh ya da metin çalışmaları yazıldığı dönemin şartları göz önünde tutularak okunduğunda yukarıdaki ifadenin doğruluğu kati bir şekilde anlaşılacaktır. Nitekim İmam Gazzâli, Fahreddîn Râzî, İmam Rabbanî (rahimehumullah) gibi âlimlerin şöhret ve itibarının arkasında dönemlerinin sorunlarına cevap mahiyetindeki eserleri vardır. İnsaf sahibi her araştırmacı farklı İslami disiplinlere ait eserleri bugünden düne ya da dünden bugüne doğru incelediğinde bunu açıkça görecektir.

Muhalled eserler iddia edildiği gibi tekelci değil çoğulcu, dışlayan değil kucaklayan bir yapıya sahiptir. Onların müellifleri, “icmayı hüccet, ihtilafı ise rahmet” olarak addetmişlerdir. Her bir ihtilafın ümmet için bir genişlik, bir rahatlık olduğunu söylemişlerdir. Nitekim Süfyân-ı Sevrî’ye ait şu ifade ulemaya isnat edilen her olumsuz kanaati nefyedecek mahiyettedir: “İhtilaf edilen bir hususta birisinin düşüncene ve kabulüne aykırı davrandığını görsen -doğru olabileceğini dikkate alarak- onu bundan vazgeçirme!”[ref]el-Hatib el-Bağdadî, el-Fakîh ve’l-Mütefakkih, Mektebetü’t-Tev’iyeti’l-İslâmiyye, Mısır, II, 69.[/ref]

Muhalled eserler ancak müelliflerini var eden unsurlar ve onların düşünce dünyasını şekillendirilen amiller dikkate alınarak anlaşılabilir. Binaenaleyh Kur’an-ı Kerim’e abdestsiz tutmanın gereklilik olduğunu savunan bir anlayış, abdestsiz yere basmayı edebe aykırı gören ya da kapısında “ilimden önce edebi öğren” yazan bir medresedeki öğrenci hakkında isabetli yorumlar yapamaz. Yani cümle kapısından, sınıfta oturma düzenine kadar üniversiteden farklı olan medrese, birkaç akademisyenin yaptığı üç-beş araştırma ile anlaşılacak kadar basit değildir. Ya da medrese, sütunları seyredilerek keşfedilen bir yapı olmanın çok ötesinde manaları hamildir. Ayrıca bu tür araştırmalar tanınmayan bir dünyaya yöneltilen soruların cevaplarını ihtiva ettiğinden güvenilir de değildir. Ne var ki muhalled sistemi değerlendiren makale ya da tebliğlerin önemli bir bölümü, güvenilirliği tartışma konusu olan bu tür verilere dayanmaktadır.

Muhalled eserlerin “sıra kitapları” olarak müfredata dâhil edilmesi, İslamî tasavvurun yeniden inşasının ilk şartıdır. Müfredatı mevcut haliyle koruyup, öğrenciyi onların tercümelerini okumaya teşvik etmek de fayda sağlamayacaktır. Zira ders kitabı olarak telif edilen bu eserlerin önemli bir bölümü ancak bir hocayla anlaşılabilir. Çünkü bunlar telif edilirken öğrencinin metinde yazılandan daha çok şey bilmesi gerektiği göz önünde tutulmuştur. Bu yüzden öğrenci, her biri takip edilen ders sisteminin belli merhalesine tekabül eden bu metinleri okurken hocadan müstağni olamayacağını anlar. O merhaleler de ancak bir hocanın nezaretinde kat edilebilir. Mesela üst düzey furu’ kitabı olan İmam Merğinanî’nin Hidâye’sini okuyacak bir öğrencinin önceden sarf nahiv başta olmak üzere, fıkıh usûlü, fetva usûlü, mekâsidü’ş-şerîa ve orta düzey furu’ metinlerini okuması gerekir.

Ulemanın yazmadığı, yapmadığı ve kastetmediği ile mahkûm edildiği günümüzde bütün eğrileri doğru hale getirecek bir başlangıç noktası vardır ki o da şudur: Vahiy semadan gelir, fıkıh ise yeryüzünde oluşur. Fıkıh, vahiy kıstasıyla fertten cemiyete, evden sokağa bütün bir hayatın sorunlarını çözmeye talip olmaktır. Bunu da fakih yapar. Bu yüzden Allah Teâlâ’ya ya da Rasülullah Efendimiz’e fakih denemez.[ref]Abdülkerim Zeydan, el-Vecîz fî Usûli’l-Fıkh, Müessesetü’r-Risâle, Beyrut, 2003, 10.[/ref] Müctehid sahâbilerden günümüze kadar vahyi idrak edip hayata tatbik etme ameliyesi bu şekilde tahakkuk etmiştir. Leknevî, Keşmîrî, Kandahlevî, Mustafa Sabri Efendi, Kevserî (rahimehumullah) ve muhterem Mehmet Savaş gibi ulu hocaların telakkileri bu minvaldedir. Yani ders halkalarını ve telif edilecek eserleri, nusûs-i İslâmiyyeyi ve mütûn-u mübârekeyi müesses kaideler çerçevesinde anlayacak ve bu güne aktaracak bir yapıda yeniden inşa etmek kaçınılmazdır. Bunun başarılmasıyla redd-i kadim ve gelenekçilik, târihî birer vâkıa haline dönüşecek ve keşf-i kadimin yolu açılmış olacaktır. Tarih bunun örnekleriyle doludur. Devlet-i Âliyye’nin ahir ömründe kaleme alınan Mecelle sorunların mahza keşf-i kadimle çözülebileceğinin en müşahhas misalidir. Nitekim Fransız Medeni Kanunu’nun aynen alınıp tercüme edilmesini savunan Âli ve Kabûlî Paşalara karşı keşf-i kadimi savunan Ahmet Cevdet ve Şirvanizade Rüştü Paşalar hukuki müşkülatın tek bir mezhebin usûl ve furûu esas alınarak çözülebileceğini söylemiş ve bunu da bütün engellemelere rağmen başarmışlardır.

Ayrıca münsif her ilim adamı muhalled eserlerin ve onların okutulmasına dayalı sistemin vazgeçilmez olduğunu söz ya da uygulamalarıyla itiraf etmektedirler. Nitekim Suriye uleması Devlet-i Âliyye’nin siyaseten sona ermesine ve devletlerinin ona karşı olmasına rağmen Osmanlı’nın inşa ettiği eğitim sistemini uygulamaya devam etmiştir. Selefîliğin mutedil kanadını temsil eden Şüayb Arnavut da bir söyleşisinde Osmanlı medreselerinde tatbik edilen keşf-i kadim merkezli usule göre yetiştiğini iftiharla anlatmaktadır.[ref]Süleyman Haraş, el-Hivâr mea’ Fadîleti’ş-Şeyh Şüayb el-Arnavud,http://www.alssunnah.com/main/articles.aspx?article_no=2313&menu_id=1677, 27.05.11.[/ref]