İman ve Fikir Atlasımızın Büyük Muzdaribi: Mehmed Akif

Ulu Mücahitlerin mirasını ehliyetsiz ellere teslim ettiğimiz yıllar… İhtişamıyla ‘’Beyazıd” ayakta fakat kürsüde “Ebussuud” yok. Sokaklarda ‘’zafer tabur’’larımız yerine hezimet haberleriyle sarsılan mazlum millet yürüyor…

Bir tarafta omuzlarında “mushaf” asılı çocukların ve sarıklı gençlerin gittiği medreseler; diğer tarafta ise millet bünyesine mikrobun sirayet noktaları olarak faaliyet gösteren “Ecnebi Okulları”… Medrese, “özden kopma”, “kültürel dönüşüm” gibi ameliyelerle zemin kaybederken, “ecnebi okulları” devletin en mahrem bölgelerinde “ayrıkotları” gibi çoğalıyor. O kadarki, 1905 yılında Devlet tarafından tesbit edilebilen yabancı okul sayısı 600’e ulaşır. Bu sayıya ruhsatsız faaliyet gösteren okullar da eklendiğinde rakam daha da artmaktadır.

1 Aralık 1833 tarihinde Amerika’dan Anadolu’ya gönderilen misyonerlere verilen talimatta da belirtildiği gibi bu okulların esas gayesi, “Mukaddes ve vaat edilmiş Anadolu topraklarının silahsız bir haçlı seferiyle geri alınmasıdır.”[ref]Uygur Kocabaşoglu, Kendi Belgeleriyle Anadolu’daki Amerika, Arba Yay., İstanbul, 1991, 33. Şamil Mutlu, Osmanlı Devleti’nde Misyoner Okulları, Gökkubbe Yay., İstanbul, 2005.[/ref] İlk açıldığı yıllarda Müslümanlar tarafından “gâvur okulları”[ref]Bkz. Gökhan Bolat, MF. MGM. 7-39-40 NUMARALI DEFTERLERİN TRANSKRİPSİYONU VE SURİYE’DE FAALİYET GÖSTEREN YABANCI OKULLAR, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, Kayseri, 2006, 23.[/ref] olarak nitelenen ve bu yüzden itibar görmeyen ecnebi okulları, zamanla ilgi odağı haline gelmiş, devlet yapısı içerisinde “farklılık psikolojisine” ve “isyan kültürüne” sahip nesillerin yetişmesine öncülük etmiştir. Ecnebi okulları, Batılı ülkelere ait sefaretlerin açık ve gizli faaliyetleri, dış memleketlerde okuyan öğrencilerin “zihniyet dönüşümü” ile birlikte değerlendirildiğinde siyasi, ictimaî ve iktisadî sorunların buhrana dönüşmesinin esas nedeni de ortaya çıkmaktadır.

Ecnebî okulların niçin ve nasıl kurulduğunu, gönüllü işbirlikçilerinin kimlerden oluştuğunu muşahhas bir örnek çerçevesinde görebilmek için konuyu “Robert Koleji” özelinde tahlil edelim. İlk olarak 16 Eylül 1863 tarihinde İstanbul Bebek’te bir misyoner evinde kurulan ve günümüze kadar devam eden “Amerikan “Koleji”nin başında misyoner Cyrus Hamlin vardır. Hamlin, kuruluş gerekçesini çocuklarını denizaşırı ülkelere göndermeyen babaların yavrularını Hristiyan ahlakına göre eğitmek olarak açıklar. Hamlin’in şu ifadeleri bu tarz okulların nihai hedeflerini de resmetmektedir: “Okulu, Müslümanlığın İstanbul’a giriş noktası olan Rumeli Hisarı’na taşımak istiyorum. Burada kurulacak bir okul Hristiyanlığın İstanbul’a giriş kapısı olacaktır.”[ref]Necdet Sevinç, Ajan Okulları, İstanbul, 1974, 40; Şaban Ulusoy, Robert Koleji, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, Van, 2005, 29.[/ref]

Mezun ettikleri öğrencilerden bu okulların küfür fidelikleri olduklarını fark eden millet, yüksek fiyatlar teklif edilmesine rağmen mütevellilere okul binası için arsa satmamakta ısrar eder. Cahil halkın bu müstakim duruşuna rağmen kimi mustağrib devlet ricali bu okullara her nev’î yardımda bulunur. Bu çerçevede Ahmet Vefik Paşa, Rumeli Hisarı’nda “malum gaye” için kurulması planlanan okul için iki aşamada arsasını satar.[ref]Osman Ergin, Türk Maarif Tarihi, İstanbul 1977, II, 783.[/ref] Vezir Ali Paşa, Ahmet Vefik’e, satış akdini feshetmesi durumunda her nevi ihtiyacının karşılanacağını taahhüt etmesine rağmen Paşa, satıştan vazgeçmez. Okul çeşitli yardım kuruşlarının katkılarıyla bir protestan koleji olarak yapılır ve Boğaziçi Üniversitesi’nin olduğu yerde eğitmebaşlar.[ref]Amerikan Koleji olarak açılan okulun ismi, servetinin beşte birini okulun giderlerinin karşılanması için vasiyyet eden Newyork tüccarlarından Hristifer Rinlender Robert’in adıyla 1878 yılında değiştirilmiştir.[/ref] Ahmet Vefik Paşa’nın tasarrufundan ziyadesiyle müteessir olan II. Abdulhamid, Paşa’nın ölümü sırasında (1891) nereye gömülmesi kendisine sorulduğunda; “Kayalar Kabristanı’na defnediniz. Robert Koleji’nde çalınan çan sesleri kıyamete kadar kulaklarında çınlasın.”[ref]Ergin, a.g.e., Dip not: 1, II, 783.[/ref] der.[ref]Nazırlar, başvekiller, devlet adamları büyük camilerin hazirelerinde defnedilirken Vefik Paşa’nın naşı merasimsiz, kayalar mezarlığına götürülüp defnedilmiştir. Ergin, a.g.e., Dip not: 1, II, 783.[/ref]

Robert Kolejini 1901’de AB (en yüksek ikinci not) derecesiyle bitiren, yazar, feminist Halide Edip Adıvar’ın[ref]Roderic Davison; Osmanlı – Türk Tarihi …, 237-238.[/ref] İslam kadının modernleşmesindeki rolü ve Kurtuluş Savaşı esnasında ısrarla Amerikan mandasını savunması[ref]Bolat, a.g.t., 24.[/ref] ecnebi okulların etkisini resmetmesi açısından önemlidir.

Bu okulların millet bünyesindeki tahribatı o yılların medyasında geniş bir şekilde yankı bulmuştur. Kızını Amerikan Kız Kolejine veren Müslüman bir baba okul yıllarında çocuğunda meydana gelen değişimi Resimli Ay Mecmuası’nda şu ifadelerle anlatmıştır: “Evvela çocuk evdeki şeyleri beğenmez oldu. Kızımda bu değişikliği görünce mektep hakkında tetkikata başladım. Mektebe gidip hocalarla temasa geçtim… Bütün bu tetkikat bana şu neticeyi verdi: Amerikan Koleji denilen bu yer, muhteşem binalar içine gizlenmiş bir manastırdan başka bir şey değildir. Muallimleri âli tahsil görmemiş, pedagoji nedir almamış, cahil ve zavallı bir takım rahiplerdir… Bütün emelleri çocuklara Hıristiyanlık telkin etmek, onlara Protestanlığı sevdirmektir. Bunun için her hafta Hıristiyan ahlakına ait konferanslar verirler… Çocuk bu kozmopolit arkadaşlar arasında yavaş yavaş kendi benliğini kaybeder… Kızım mektebe girerken Türk’tü, fakat çıkarken kozmopolit olmuştu…

Amerikan kolejlerinde okuyan Türk çocuklarından Hıristiyan olanlar bile vardır. Hatta bazen çocuklar imtihanlarda sınıf geçmek için kendilerini Hıristiyanlığı kabul ediyor gibi gösterirler…”[ref]Bkz. “Kızımı Amerikan Kolejine Ne Halde Verdim Ne Halde Aldım ?”, Resimli Ay, Mayıs 1929, 4.[/ref]

Ecnebi okullar, hariçte okuyan öğrenciler ve Batılı devletlerin sefaretlerinden oluşan üçlünün “medeniyetten uzaklaşarak muasırlaşma” şeklinde tezahür eden etkisi, Batı’nın kültür ve ahlak sistemine göre yaşayan fakat “kafa kâğıdı” itibariyle kendini Müslüman kabul eden bir neslin yetişmesine yol açmanın yanında siyasi, ictimaî ve ahlakî buhranlara da zemin hazırladı. Yakın geçmişte aynı değerlere sahip insanlar yollarını ayırdı. Krizler içerisinde varlık mücadelesi veren millet, farklı siyaset tarzlarıyla, birbirinden uzaklaştı.

Siyaset Tarzları


Devlet-i Aliyye’nin ahir ömründe dört ayrı siyaset tarzı oluştu. “Hâsılı Tahsil” eden hocalara bakıp İslam’ı mahkûm eden “münevverler”in kimi Batıcı, kimi Turancı oldu. Zahirde birbirine zıt gibi görünen bu iki hareket, İslam’a muhalefet noktasında ittifak halindeydi. Bir üçüncü tarz olan İslamcılık ise, çareyi İslam’da aradığını zanneden fakat sorun çözmeden ziyade İslam’ı ideolojik bir içerikte sorun haline getirmekle meşguldü. Keşf-i kadime çağıran ulema ise, Kitap, Sünnet ve Müctehit İmamların ictihatlarını esas alarak hayatı İslam’a göre yeniden tayin etmeye davet etti. Manzarayı şu şekilde hulasa etmek mümkündür: Özden kopuşu anlatan ‘’üç tarzı siyaset’’e karşı “istikamet”e çağıran keşf-i kadim yolu…

Batıcılara göre kurtuluş; çağdaşlığı esas alarak özümüzü değiştirmeye, Turancılara göre ise ‘’ümmet’’ yerine “millet” ruhunu kuşanmaya bağlıydı. Her iki akımında kendine göre bir tabanı vardı ve o taban avamdan ziyade öğrencilerden ve bürokratlardan oluşuyordu. İslamcılık ise, Batı’yı esas alarak oluşturduğu anlama usulüyle “muhalled nizama” kısmi reddiyelerde bulunmaktaydı.

Devlet-i Aliyye’nin muhteşem zamanlarında, ilmi mübahaselerin yapıldığı ulu çınarların altında artık ne aşk, ne umut, ne de heyecan kalmıştı. Büyük meselelerin görüşüldüğü devlet daireleri dedikodu kulislerine dönmüştü. Sahte kahramanlar, “çürük ipliklere hülyalar” dizmekle meşguldü.

İstanbul


Kahire, Şam, Bağdat gibi İstanbul’da “muhalled nizama” ait kıymet ölçülerini yitirmişti. İstanbul, ne irfanı ne de arifiyle eski İstanbul’du. Berlin, Paris ve Londra yeni cazibe merkezleri olmuş, hayatın olduğu gibi tefekkürün de “üsve-i hasene”si değişmişti. Yeni eskiden çok farklıydı. Zihniyet dönüşümü öncesi, İstanbul’a gelen sefir ve seyyahlar şehre hayran olurdu, yeni dönemde ise İstanbul’dan giden elçiler Avrupa Başkentlerine meftun olmaktaydı. İstanbul’u öve öve bitiremeyen Batılı tarihçiler, ressamlar gitmiş, onların yerine Paris’i, Berlin’i takdis eden Batıcı ve Turancı “münevverler” gelmişti.

Ecnebi okullarında ya da Avrupa Başkentlerinde okuyan pek çok zekâ özürlü, muharrir olmuş hale dair çözüm ve çareler öneriyordu. Okuduğu mekteplerin niçin kurulduğunu, hangi amaca hizmet ettiğini, kendisine neden ilgi duyulduğunu bir defa dahi düşünemeyenler mesailerinin tamamını medeniyet sarayını yıkıp yerine gece kondular kurmaya adamıştı. Niçin eleştirdiğini ya da neyi önerdiğini bilmeden yazıyor, tartışıyorlardı. Ne var ki tarih şuurundan ve medeniyet bilincinden mahrum bu ameliyeler dikkatle izleniyor, zaman zaman en muteber tasarruflar olarak addediliyordu.

Acının Ve Gurbetin Şehri


Kenar mahalleleriyle İstanbul; sefaletin yani yüreği yaralı insanların şehri olmuştu. İstanbul artık acıyı, gurbeti ve ihaneti yaşayanların yurduydu. Sırtında ‘’küfe’’ taşıyan yetim çocuklar, mahalle kahvehanesinde ağlayan aksakallılar, başı yerden kalkmayan anneler… Ecdadları gibi onlarda namaz kılıyordu, ibadetleri, hayırları vardı. Fakat Süleymaniye’ye baktıklarında yüreklerine azamet dolmuyordu. Fetih, hayallerinden bile silinmişti. Çünkü “adam olsun” diye batıya gönderdikleri çocukları, Süleymaniye’den ve Fatih’ten nefret eden bir ruh haletiyle geri gelmişlerdi.

Millet, ulu hocaların iftihar edilecek bir maziye sahip olduklarını biliyordu fakat diploması yoktu ki dinlenecekti. Mustarip coğrafya, vicdanına tercüman olacak, söylemek isteyip de ifade edemediği hakikati gür bir seda ile haykıracak bir yürek arıyordu; Acısını, sevincini, dostunu, düşmanını, medresesini, tarihini, medeniyetini ve muhalled nizamını yazacak ve savunacaktı o yürek. Halkın sesi olacak ve Süleymaniye Kürsüsünden ona seslenecek, “MEFAHİRİN” kaynağını gösterecekti:

Hani binlerce mefahirdi senin her adımın?

Hani sinende yarıp geçtiği yol Yıldırım’ın?

Hani asker, hani kalbinde yatan Şah-ı Şehid?

Ah o kurban-ı zafer nerde bugün? Nerede o iyd?

Fatih’in İlhamıyla Büyüyen Çocuk


Fatih Camii, Süleymaniye, mefahir, aksakallılar…

Ve erdemli insanların semti Fatih… Fatih: İslam’ın batıyı dize getiriş sembolü… İstanbul içindeki İstanbul… Fethin erdemlerini, Fatih’in şuurunu kuşanacak, Ecnebî okullarının tahribatına karşı “mustakimler” insafında yer alıp “medeniyet”i savunacak “Şair” orada (1873) dünyaya geldi.

Babası İpekli Tahir Efendi Nakşî ve mucâz bir âlim… Annesi Emine Şerife Hanım ise Buharalı tacir Mehmed Efendi’nin kızı[ref]Ömer Rıza Doğrul, Mehmed Akif’in Hayatı, (Safâhât’ın mukaddimesi), İstanbul, 1975, 1-2.[/ref]… Akif, ilk tahsilini şu ifadelerle anlattığı evinde yapıyor:

Çocukluğumda, evet, bahtiyar idim cidden

Harim-i ailenin farkı yoktu cennetten.

Emîr Buhari Mahalle Mektebi, ibtidaiye, rüşdiye, mülkiye, Esad Efendi’nin ikindi sonrası cami dersleri (Hafız Divanı, Gülistan, Mesnevî),[ref]Doğrul, a.g.m., XIV.[/ref] kubbeler, minareler, iffetli insanları ağırlayan ve tarihe tanıklık eden sokaklar… Akif ilhamını bu bütünden aldı. Tarihi ve geleceği Mushaf’a göre okumayı, aşkının, ahlakının, sanatının temeline Kur’an-ı Kerim’i koymayı oralarda öğrendi. Tıpkı doğum sancıları çekerken ölen bir ananın göğüslerinden beslenerek hayata tutunan çocuk gibi, Akif’te II. Abdulhamid’le yeniden diriliş hesapları yaparken tarihe bir ara noktası düşen büyük devletin bakiyesinden beslendi.

Akif’in çocukluğunda İstanbul iki kutuplu bir şehre dönüşmüştü. Bir tarafta sefaret binaları ve ecnebi okulları, diğer tarafta ise medrese ve onun yanında yer alanlar… Akif, medreseyi tercih ederek atalarının safında kaldı. İdeallerini İslam’a göre belirledi.

Kilise kaldırımlarına çömelenleri ibretle seyretti. Zafer taklarımızın altından geçmeyi zül sayanların papazlar karşısında eğilmelerine hayıflandı. Öfkesini söze taşıyıp uyarılarda bulundu. Süleymaniye Kürsüsünde, Fatih’te konuştu, kiliseye ‘’zangoç’’ olanları hidayete çağırdı.

Said Paşa İmamı


Akif, erdemiyle, düşüncesiyle sorunlara İslamî çözümler arayan ulema ile aynı saftaydı. Yanına aldığı Eşref Edip’le “Sırat-ı Mustakim’i” çıkardı. Ve İslam’ın ne olduğunu, İslam dünyasına anlatmaya çalıştı. Dinin, Batıcıların iddia ettiği gibi terakkiye mani olmadığını bizzat terakkiyi teşvik ettiğini söyledi. Krizlerin İslam’dan değil, İslam’ı temsil davasındaki insanların yanlış icraatlarından kaynaklandığını ifade etti. “Bir kavim kendini değiştirmedikçe Allah da onu değiştirmez ya da bir kavim kendini değiştirirse Allah da onu değiştirir.” diyordu. Sadi’yi, İmam Gazzali’yi tezinin doğruluğuna şahit yaptı. İslam düşmanı olan “erazili” hicvetti, medreseyi metin tercüme merkezine dönüştüren hocaları da eleştirdi.[ref]Ne var ki Akif yanlış bir algı neticesinde Afganî ve Abduh’a muhabbet beslemiştir. (bkz. Akif, Âsım, 441), Fakat Mısır’da bu hareketi yakından tanıyınca onlarla arasına mesafe koymuştur.[/ref]

Şiiri, davasının ifade vasıtasıydı. Hayatı olduğu gibi fotoğrafladı: ıstırabı, sefaleti ve dirilişi şiirle anlattı. İlk şiirlerinde realistti fakat realizmi Emile Zola realizminden farklıydı. “Sanat için sanat” diye bir endişesi olmadı. Sonsuz’a giden yolu tekrar nasıl gösterebilir ve diriliş kalelerini nasıl inşa edebilirimin derdine sahipti. Hayata küsen insanlara maziyi hatırlatıp:

“Mademki Hakk’ın bize vadettiği haktır.

Şarkın ezeli fecri yakındır, doğacaktır.”[ref]Akif, Gölgeler, 472.[/ref] diye çağrıda bulundu.

Tevfik Fikret gibi, “mağruriyet kulelerinde”, “Aşiyan şiirleri” yazmadı. Halkın içine girdi. Büyük mazlumların konuşan dili, gören gözü, tutan eli oldu. Millet-i İslam’a olan merhameti, ona şahsi acılarını unutturdu. “Said Paşa İmamı” Akif’teki merhametin en açık fotoğraflarından biridir. Akif aşkın, sanatla etle tırnak gibi olduğu ‘Said Paşa İmamı’nda, boğazdaki bir sultan yalısında “mevlid” okumaya beklenen fakat gelirken yolda, “Azıcık dursana oğlum!” diye seslenen sonra da, ben, “Bir Perişan anayım, dağ gibi evlad gömdüm bu gece kızımın canı için bir mevlit okutmak istiyorum”, diyen kadının davetine icabet eden, bu yüzden saraya gecikmeli olarak gelen bir mevlit handan ve Valide Sultan’dan bahseder.[ref]Akif, Gölgeler, 504-7.[/ref] Şiirde mevzu edilen hocanın ve Valide Sultan’ın, ‘Dağ gibi evlat gömen’ yaşlı anaya duydukları merhamet, İslam’ın büyük insanlık tablolarından biri sayılsa yeridir. Sultanı, aciz bir kadına; sarayı da fakirhaneye tercih etmek; ancak mü’mince bir ruhun ameliyesi olabilir. Akif yol ayrımındaki yeni kuşaklara, o aziz ruhları anlatır, onları, “Said Paşa İmamı”nın ruhuyla bütünleşmeye çağırır.

Kur’an-ı Kerîm’in Gölgesinde


Anma toplantılarında Akif için yine, “Büyük şairdir”, “Aruzun zirve isimlerindendir” gibi ifadeler sarf edilerek, şiirinin fonetiğine takılıp, mesajı perdelenecektir. Akif, bütün bunlara sahiptir fakat onun bunların ötesinde bir yeri vardır. Sanatla birliktedir fakat o bir ruh adamıdır.

Rodin gibi, Mikelanj gibi sanatından ruh almaz, bizzat ruhunu sanatında konuşturur. Sonsuz’u terennüm eder. Kur’an’ın gölgesinde safha safha hayatı tefsir eder. Tarihin en büyük devletinin yaşadığı ızdırabı Kur’an’la gidermeye çalışır. Bazen şair, bazen komutan, bazen halk olur. Bazen tek kalır, bazen ihanete uğrar ama hep ayakta durur. Doğruluğundan emin olduğu yolda yürümeye devam eder. “Virane yurduna” bakar, üzülür, hayıflanır:

Eşin var, aşiyanın var, baharın var ki beklerdin;

Kıyametler koparmak neydi, ey bülbül, nedir derdin?

Hayır, matem senin hakkın değil… Matem benim hakkım:

Asırlar var ki, aydınlık nedir, hiç bilmez afakım!

Teselliden nasibim yok hazan ağlar baharımda;

Bu gün bir hanümansız bir serseriyim öz diyarım da!

Ne hüsrandır ki; Şark’ın ben vefasız kansız evladı,

Serapa Garb’a çiğnettim de çıktım hâk-ı ecdadı![ref]Akif, Gölgeler, 473-4.[/ref]

Ulu hocaların ve Akif’in sa’y u gayretine rağmen mustağribler kendi medeniyet havzalarını terk etmeye devam etti. Zira onlara göre İslam; klasikti ve bu yüzden günümüze dair söyleyecek sözü olamazdı. Eski haldi İslam, hayat ve umut ise eskiye bağlanamayacak kadar önemliydi: Hani insan sesi çağlardı şu vadilerde… Sor ki afâka, o âlemler, o demler nerede?17

Esas Fark


Akif’in, Kuyucu Mustafa gibi kafa koparmayı ya da Deli Petro gibi sakal kesmeyi, inkılap zanneden aydınlarla arasında esasta fark vardı. Çünkü her şey yıkıldığında da ayakta kalabilen kaya gibi bir imana sahipti. İmanı, karanlık gecelerde istikametini tayin eden bir yıldız gibiydi.

Akif, her şeye rağmen mustağriblerle konuşmayı, asgari müştereklerde birlikte hareket etmeyi arzuladı. Ziya Gökalp’e gazete köşelerinde birbirlerini eleştirmenin, millet vicdanını yaralayacağını bu yüzden meseleleri özel mekânlarda tartışmaları gerektiğini, bu durumun birbirlerini anlamaya daha uygun olacağını söyledi fakat olumlu yanıt alamadı. Çünkü onlar milletin derdini çözmeden ziyade ikbal peşindeydi. Kimi masonların, kimi dönmelerin, kimi de kapitalistlerin sözcüsüydü. Sadece kendilerine söylenilenleri tekrar ediyorlardı.

Hali ıslah edecekler, diyerek kaç senedir,

Bekleyip durduğumuz züppelerin tavrı nedir?

Geldi bir tanesi akşam, hezeyanlar kustu!

Dövüyordum, bereket versin, edepsiz sustu.

Bir selamet yolu varmış… O da neymiş? Mutlak,

Dini kökten kazımak sonra evet Rus’laşmak![ref]Akif, Süleymaniye Kürsüsünde, 166-7.[/ref]

Akif, zalimi alkışlamadı, zulmü desteklemedi. İslam düşmanlarıyla dost olmadı. Bir gün Babıali’de yürürken kendine selam veren bir mustagribe şöyle dedi; “Artık sizinle konuşacak bir şeyimiz kalmadı.”

İman Cepheleri


Akif, ruhlarıyla göklerde, bedenleriyle kabirlerde yaşayan “gerçek müslümanları” aradı. Toprağı dinledi, gördü ki, Anadolu bütünüyle onların yurdu:

Şüheda fışkıracak toprağı sıksan, şüheda!

“Tek dişi kalmış canavara” İslam yurdunu çiğnetmeyecek yeni nesli, o Müslümanların ruhlarıyla cesaretlendirdi. Bütün umudunu, “Asrın idrakine İslam’ı söyletecek” bu nesle bağladı. Şiirlerini, makalelerini adeta onu uyandırmak için yazdı.

Ümmetin ittihadı davasına İstanbul dışından da ortaklar aradı. Anadolu’yu dolaştı. Batıya-doğuya seferler yaptı. Gördü ki, kendisi gibi sabahı bekleyen yüzbinlerce yürek var. Onlarla bir oldu, mücahitlerin muharebe cephelerinin arkasında iman ve dua cepheleri kurdu.

Batıcılar ve Müslümanlar


Müslümanlarla batıcılar arasında esasta fark vardı. Zira Batıcıların bir elinde millete gösterdikleri muasırlaşma sopası diğer ellerinde ise muharebede kazanan tarafa uzatacakları “zeytin dalı” vardı. Eğer Devlet-i Aliyye muzaffer olursa bütün millet gibi onlarda kazanacaktı. Fakat kaybederse, onlar yine kazanacaktı. Çünkü onların milleti nev’i beşer, vatanı ruy’i zemin, Kitab’ı sahn-ı tabiat, hak dini ise din-i hayat’tı.”[ref]Tevfik Fikret’e ait ifade için bkz. İhsan Şenocak, Hal Muhasebesi, Yedibeyza Dergisi, Samsun, 1999, sy. 3, 1.[/ref]

Müslümanları temsilen Akif’in Asım’ı Çanakkale’de savaşırken, Batıcıların mümessili Fikret’in Haluk’u ise İsviçre’de “Akvam-ı beşer”in papazlarıyla dostluk üzerine konuşmalar yaptı. Ne var ki savaştan önce konuşan, muharebe esnasında susan Batıcılar, savaş sonrası dönemde “müsteşar” oldu, itibar gördü. Muharebe ve dua cephelerinin en etkin isimleri ise ya dışlandı ya sürgüne ya da darağaçlarına gönderildi.

Akif’in Ufku


Akif’in yüreğindeki vatan hatırasının sınırları yani misak-ı millisi İslam coğrafyasının tamamını ihata etmekteydi. Asım’a o coğrafyayı her şeyiyle koruma ödevi verdi. Asım, tarihin muhteşem anlarıyla zamanı birleştirecek, Fatih’in ruhunu istikbale taşıyacaktı. Yarınlara kendi kimliğiyle yürüyecekti.

‘‘Haydi, fethet senindir istikbal’’

Akif, Asım’ı, muhteşem İslam erlerinin yeniden başbuğu olmaya çağırıyordu. Çünkü düşman hattı yalnız onun yürekli taarruzlarıyla yarılabilirdi.

Her ne kadar “ehl-i salib”in filoları sahillere demir atmış, teyyareleri kara bulutlar gibi semayı kaplamış, topları, tüfekleri göğsüne çevrilmiş olsa da o, azimle yoluna devam etmeliydi. İşte o zaman İngiliz Generalin söylediği yeniden tahakkuk edecekti: “Dünya ordularının savunmayı bile göze alamadığı durumlarda Müslüman Türk’ün taarruzu başlar.” Asım, Anadolu’da ve Çanakkale’de bütün bir millet-i İslam adına o muazzam taarruzlardan birine hazırlanıyordu.

“Çanakkale mahşeri” Akif’in tebcil ettiği yiğitlerin destanıdır:

Asım’ın Nesli diyordum ya nesilmiş gerçek,

İşte çiğnetmedi namusunu çiğnetmeyecek.

Asım göğsünden vuruldu, yere düştü fakat Haluk gibi ehl-i salibin ayağına yığılmadı. Mukaddesatı çiğnemedi, çiğnetmedi. Kitab’ı, Fatih’i, Süleymaniye’yi, minareyi, kubbeyi, türbeyi, namusu, ahlakı hâsılı bütün mukaddesatı yekpare gördü. Birinin kaybını hepsini yitirmek gibi addetti. Fatih’in kabrini korumayı evini korumaktan daha önemli saydı. Çünkü evi çiğnenirse, bir ocak çiğnenecekti fakat Fatih’in kabri çiğnenirse bin yıllık tarih ayaklar altına alınacaktı:

Enbiya yurdu bu toprak, şüheda burcu bu yer,

Bir yıkık türbesinin üstüne Mevla titrer!

Dışı baştanbaşa bir nesl-i kerimin yâdı;

İçi boydan boya milyonla şehid ecsâdı.

Öyle meşbü-u şehadet ki bu öksüz toprak;

Oh, bir sıksa adamotları, kan fışkıracak!

20 Ayrılık vakti gelince de Allah Resulü’nün kucağına yürüdü:

Ey şehit oğlu şehit, isteme benden makber

Sana ağuşunu açmış duruyor Peygamber.

Millete Vefa


Akif, tarihe vefa gösterdi. Çünkü onu bütün renkleriyle koruyacağına dair söz vermişti. Halkın sesi oldu, ıstırap duydu, acı çekti, ihanete uğradı, mürteci olmakla itham edildi. Bazen şair bile kabul edilmedi.

İnkılabı anlayamamakla suçlandı. “Zangoç”lar konuştu fakat milletin hissiyatının tercümanı olarak kendisi susturulmak istendi. Resmi ideoloji adına yazıp çizenler Ona en galiz ifadelerle sövmekten utanmadı:

Türlü adlarla çıkan nâ-mütenahi gazete,

Ayrılık tohumunu bol bol atıyor memlekete.

İt yetiştirmek için toprağı gayet munbit

Bularak, fuhş ekiyor salma gezen bir sürü it.

Yürüyor dine beş on maskara, alkışlanıyor;

Nesl-i hazır bunu hürriyet-i vicdan sanıyor![ref]Akif, Süleymaniye Kürsüsünde, 178.[/ref]

Sükût Orucu ve Taceddin Dergâhı


Akif, Anadolu’nun istiklal ezanlarını daha yakından dinleyebilmek umuduyla ilk mecliste görev aldı. Derdine ortak olacak simalar aradı fakat seksen âlimin vekil olduğu Meclis’te sadece birkaç kişi bulabildi.

İlmiyeden gelen vekillerin hakikatte su-i niyetleri yoktu, samimiydiler. Maddi kurtuluşun, manevi dirilişi de getireceğini düşünüyorlardı. Geleceğin maziye ihanetle şekilleneceğini tahmin bile etmiyorlardı. Bu yüzden bütün bir ümmeti ilgilendiren “Hilafet” gibi mevzuların seccadenin üzerindeki sineğin kanından daha ehemmiyetli olduğunu anlayamadılar.

Akif, mecliste muhalif kabul edilen birkaç kişiden biriydi. Anadolu’da halkla kucaklaşan “millet büyüğü” Ankara’da yalnızdı. Hüseyin Avni ve daha bir kaç kişiyle İslam’ın müdafaasını yapmaktaydı. Bir zaman sonra, Taceddin Dergâhı’na çekildi, orada Destan’ın, en heyecanlı yerinde niçin kesildiğini düşünmeye koyuldu.

  • Bu, destana düşülen bir ara noktası mıydı, yoksa tarihe dair her şey bitmiş miydi?
  • Niçin böyle olmuştu?
  • Bu millet neyin mücadelesini vermişti?
  • İslam, öz yurdunda garip mi olacaktı?
  • Süleymaniye, Fatih kapanacak, Robert Koleji mi bu milletin evladını hayata hazırlayacaktı?

Izdırap en samimi dostu olmuştu. “Bülbül” niçin matem tutardı ki; matem tutacak birisi varsa o da kendisiydi.

Yetim Mabedler


Fatih’e hüzün, Beyazıd’a sessizik çökmüştü. Ne Süleymaniye’de Ebussuud, ne de saflarda o derin mü’minler vardı. Ulu mabetler yetim düşmüş, eşikler yosun tutmuş, şadırvanlar akmaz olmuştu. İslam, öz yurdunda sahipsizdi. Fatih Camii’nde, Esad Dedeler yoktu artık. İkindi sonraları Hafız Divanı, Gülistan, Mesnevi okunmuyordu. Faziletli ‘Köse İmamlar’, ruh terbiyesi veren ‘Tekkeler’ tarih olmuştu. Sanki gökten yasak yağıyordu.

Büyük ızdırablarla kazanılan zaferden Akif’in payına da “sükût etmek” düşmüştü. O da Taceddin Dergâhı’nda “Sükût orucu”na girdi. Maddi planda kurtuluşunu gördüğü milletinin ruh planında helak oluşuna kahırlandı. Bu manzarayı daha fazla seyredemeyeceğini anlayınca hicret etme kararı aldı:

Bana dünyada ne yer kaldı,

Emin ol ne de yar;

Ararım göçmek için başka zemin, başka diyâr.

Bunalan ruhuma ister bir uzun boylu sefer;

Yaşamaktan ne çıkar, günlerim oldukça heder.[ref]Akif, Âsım, 379.[/ref]

Yeninin Kadîmi İnkârı


Akif, Müslüman Türk’ün şark’ı çiğnetmeyeceğine inanıyor, ona güveniyordu. Onu hep bu heyecanla izlemişti. Büyük milletin evlatları toparlanacak yeniden “İslam Birliği”ni kuracaktı. Mazlum ümmetin makûs talihini onlar yenecekti. Fakat öyle olmadı. Yeni, eskiyi inkâr etti. O da bir köşede bütün çocuklarını kaybedip, yalnız başına kalan ve kendi gibi yalnız olan “hilal”le dertleşen adam gibi ağladı durdu: “Ağlar Safahatımdaki hüsran bile sessiz.” Gözyaşlarını, Asım görüp üzülmesin, Zangoç’un çocukları da sevinmesin diye uzaklara gidip, oralarda kimsenin görmediği diyarlarda ağlamak istiyordu.

Mısır


Akif, 1923’de Abbas Halim Paşa’nın daveti üzerine sadece kışı geçirmek üzere Mısır’a gitti. Yazın İstanbul’da kışın Mısır’da ikamet edecekti. Ne var ki gelişen olaylar uzun zaman dönmemek üzere Mısır’a hicret etmesine yol açtı.[ref]Doğrul, a.g.m., XX.[/ref] Akif bir sonbahar hüznüyle gidiyordu… Kalması için kendisine ısrar eden dostlarına şöyle demişti: “Arkamda polis hafiyesi gezdiriyorlar. Vatanımı satmış ve memlekete ihanet etmiş adamlar gibi muamele görmeye daha fazla tahammül edemem.’’

Anadolu’nun suyunu içmeyi, havasını teneffüs etmeyi çok görmüşlerdi ona. “Canı, canânı, bütün varımı alsın da Hüda, etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda” diyen Akif vatanına elveda diyordu. Mustafa Sabri Efendi, Muhammed Zahid Kevserî gibi büyük muhacirler kadrosuna Akif’te katılmıştı.

Mısır’da on yıl kaldı. Maddi anlamda sefalet çekti. Fakat ıstırabını yalnız Allah Azze ve Celle’ye arz etti. İnsanlar fakirliğini görüp de yardım teklifinde bulunmasınlar diye, bir kaç parça eşyadan oluşan evini bir yerden başka bir yere geceleri taşıdı.

Akif hicret edince, ardından, “Mısır’a, para kazanmak, şöhret olmak için gitti.” demişlerdi. Onlara en müdellel cevabı ise bir seccade, iki kanepe, yatak, masa, …. ve hasırdan oluşan ev eşyaları vermekteydi. Yalnızlığın kucağında, “Mutlak Hakikat”e daha yakın olmanın bahtiyarlığına erdi. Metafizikle iç içe oldu. İşte ”Gölgeler”[ref]Gölgeler ilk olarak 1933’te İslam harfleriyle Mısr’da basılmıştır: Akif, Gölgeler, 445 vd.[/ref] böyle bir iklimde Sonsuz’u temaşanın manzum halidir.

Kur’an-ı Kerim ve Âkif


Mısır’da Kur’an-ı Kerim’i daha yakından tanıdı. Her gün birkaç cüz okudu, hafızlığını, teravih’i hatimle kıldıracak kadar güçlendirdi.

1925’de Büyük Millet Meclis’i kararıyla, Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından Akif’e Meal, Elmalılı Hamdi Efendi’ye de tefsir yazma görevi verildi. Meal ve Tefsir birlikte basılacaktı. Akif, teklifi önce reddetti. Fakat yakın dostları Ahmet Hamdi Akseki ve Ahmet Naim beylerin ısrarıyla kabul etti. Mısır’da Meal çalışmasına devam ederken gazetelerde İstanbul’da Kur’an-ı Kerim’in tercümesiyle namaz kıldırılacağı haberleri yayınlandı. Ardından da Göztepe ve Ayasofya camilerinde meal okunarak namaz kılınınca Akif görevden feragatini istedi.

Mısır’da maddi sefalet içinde yaşayan Akif, meal için almış olduğu parayı geri iade etti. Ankara, Akif’in kararının İstanbul camilerindeki uygulamadan kaynaklandığını bilmesine rağmen konuyu farklı bir noktaya çekti. Onun, Meal yazmaktan vazgeçmesinin arkasında Mısırlı muslihlerin, bu işin küfür olduğu yönünde ki fetvalarının etkili olduğunu söyledi. Hakikatte ise Afgani ile başlayıp Muhammed Abduh ve Reşid Rıza ile devam eden hareket bu nev’i ameliyeleri teşvik etmekteydi. Eğer bu hareketin temsilcileri başarabilselerdi Akif’e tercemeyi yaktırmaz, bizzat yayınlatırlardı. Zira o çizginin devamı olan Meraği ve Ferid Vecdi ile Mustafa Sabri Efendi bu meselede birbirlerine karşılıklı reddiyeler yazmışlardı. Meraği ve Ferid Vecdi, Kur’an’ın Türkçeye tercüme edilmesini ısrarla savunurken, Sabri Efendi bunun caiz olmadığını ifade etmekteydi.[ref]Sabri Efendi konuya dair yazdığı makalelerini “Meselet-ü Tercemeti’l-Kuran” başlığı altında kitaplaştırdı. Ayrıca bkz. Yahya Arslan, Akif Kur’ân Meali ve Yenilikçiler, İnkişaf, Ocak-Mart 2006, sy. 5, 81.[/ref]

Akif, meal çalışmasının dini tahrif etme faaliyetinde vasıta yapılacağını anlayınca eserini bir şekilde imha etti. Bu ameliyesiyle devrin Diyanet İşleri Reisi Rıfat Börekçi’nin şu meyandaki ifadelerine alet olmamış oldu: “… Kur’an-ı Kerim’in tercemesinden sonra, namazlarda kıraaat Türkçe olarak eda edilecektir.’’

Akif Kur’an-ı Kerim’le olan “tedebbür” merkezli birlikteliğini hayatının son anına kadar devam ettirdi. Rahatsızlığı ilerleyip eskisi kadar okuyamaz olunca Hafız Necati okudu, o dinledi.

Sessiz Izdırap


Akif, Çanakkale’de şehitlerle kucaklaştı, Taceddin Dergâhı’nda Bülbül’le dertleşti. Necid çöllerini aşıp Allah Resulü’nün türbesine kapanan Sudan’lı suretinde önce sefalete, sonra vefasızlığa ağladı. Izdırabını bizzat Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in huzurunda Allah Azze ve Celle’ye arz etti:

Bu secde-gâha kapanmış yanan yürekler için;

Bütün solukları feryad olan şu mahşer için;

Harîm-i Kâben için; sermedi Kitab’ın için;

Avâlimindeki âyât-ı bî-hesabın için;

Nasib-i daimi hüsran kesilmiş ümmet için;

Şu hâk-i pâke bürünmüş semayı rahmet için

Biraz ufukları gülsün cihan-ı

İslam’ın Hududu yok mu bu bitmez, tükenmez âlâmın?[ref]Akif, Hatıralar, 358.[/ref]

Akif, vefatının yaklaştığını hissedince, vefasızlığı, kırgınlığı ve de hakkında söylenen her şeyi unutup Anadolu yollarına düştü. İstanbul topraklarında Fatih’le kucak kucağa yatmayı arzuluyordu. 10 yıllık gurbetten sonra İstanbul’a döndü. Hasta yatağında Süleymaniye’nin gözyaşlarına eşlik etti. 27 Aralık 1937 yılında 63 yaşında ebediyete intikal etti.[ref]Doğrul, a.g.m., XXII.[/ref]

***

Akif’in umudu Asım, büyük destana düşülen ara noktasını yeniden kaldıracak… Rumeli Hisarı’nda rahlesinde mushaf-ı şerif, omuzunda Buharî, sırt çantasında Safahat ve İdeolocya Örgüsü olduğu halde zuhur edecek, Hamlin’in “Robert Koleji”ni inşa ettiği noktada ümmetin “zafer kürsüsü” olan İstanbul’a bakacak, mevcudu mütalaa, hali de muhasebe edecek ve işte orada “büyük fetih nizamnamesi”ni yazacak. Asım, ecnebi okulları ve Batı ülkelerinde okuyan ya da okumadığı halde onlarla gönül birlikteliği olan kuşağın faaliyetiyle kaybettiğimiz her şeyi silahsız bir fetih harekâtıyla yeniden geri alacak. İşte millet bu “derviş mütefekkiri” bekliyor.