Modern Zamanda İslami Bilincin İnşası

  • diyanethaberler.com

Hocam istedik ki ilk söyleşimiz İslamî tefekkür meselesi ve Müslüman düşüncesinin inşası üzerine olsun. Bunlara bağlı kalarak İslamî düşünce geleneğinin doğuşundan günümüze kadar olan seyrini konuşalım istedik. Bu gelenekte büyüklerimiz çok önemli çalışmalarda bulunmuş, medeniyet tarihine büyük katkılar hediye etmiş, muazzam oluşumlar gerçekleştirmişler. Ama bugün o ameliyelerin yerini bir donukluk, kabuklaşma almış. Bunu, kendi alanlarına göre birçok sebebe irca eden düşünürler var. Tüm bu sebepleri içerisine alan, kapsayan asıl amil, etken nedir? İslamî düşünce deyince ne anlamalıyız?

  • İhsan ŞENOCAK

İslam; önce imandır, sonra tefekkürdür, aksiyondur ve netice itibariyle dava şuurudur. Yani önce iman edeceksin, teslim olacaksın; sonra o teslimiyeti tezekkür edeceksin, ardından ameliye devresi başlayacaktır. Felsefeyle burada ayrılır İslam. Felsefede; önce, düşünme vardır; o felsefi düşünme de kişiyi imana ya ulaştırır ya da bütünüyle ondan uzaklaştırır. Mücerret aklın yol göstericiliğinde kazanılan imanın mazrufu peygamberlerin amentüsünden çok farklıdır. Vahiyden bağımsız hareket eden aklın imanı yaralıdır. Mücerret akıl kurtarıcı olamaz.

İslam’da imandan sonra neden-niçin-nasıl sorularının cevabı aranır. Vahiy akla kılavuz olur, yönünü yolunu gösterir. Vahiy akla; “Öncelikle bütün varlığınla peygamberin getirdiğine teslim olacaksın.” der. Teslimiyetle başlayan tefekkür insanı İmam-ı Gazzali yapar.

Düşüncenin bir sidre-i müntehası yani son noktası vardır. İnsan akılla son noktaya kadar belki ulaşır fakat ötesine geçemez. Mesafeleri imanla kat ettiği zaman ise sidre-i münteha’nın ötesine geçer. Yüce olana ulaşır. Beş hasse (duyu organları) filozofu en son aklın sidre-i müntehasına götürebilir. Oradan öteye taşıyamaz. Sidre-i münteha’dan ötesine ancak peygamberlerin rehberliğinde yani imanla geçilebilir. İşte, İmam-ı Gazzali, Mevlanâ, İmam-ı Rabbani gibi büyük ruhlu mütefekkirlerin hakikate ulaşmaları, onu kuşanmaları ve insanlara arz etmeleri ardında bu oluş sistemi vardır. İslami tefekkürün mimarları bu tür bir arka plana sahiptirler. Onların dünyalarında filozof o kadar sığdır ki mübtedi bile olamaz. Ancak sidre-i müntehanın eşiğinde derin bir ürperti içinde bekleyen, ne olacağını düşünen bir zavallıdır.

Sidre-i münteha’dan öteye geçenler ak kalemlerle ak yazılar yazarlar. Muhataplarına imandan sonraki süreci nasıl sağlıklı bir şekilde yöneteceklerini öğretirler. Bu merahili (aşamaları), meratibi (basamakları) doğru bir şekilde takip edenler hakiki Müslüman olmanın bahtiyarlığına ereler.

Ehl-i Sünnet cephesinde Allah Resulü (sallalalhu aleyhi ve sellem)’den günümüze sistem bu şekilde işlemiştir. Her Müslüman bu oluşu farklı derinlik ve zenginlikte yaşamaktadır. Farklılık hoca-talebe birlikteliğini tanzim etmede önemli bir unsurdur. Gazzalî sahip olduğu üstün vasıflarıyla mükteda olmuştur. Bunu kabul etmeyenlerin ya da birkaç makaleden başka ilimle irtibatı olmayan kişilerin itirazcı tutumları büyük ruhlu mütefekkirlerin “mükteda” oldukları gerçeğini değiştirmez.

Gazzalî’nin istidatı, müktesebatı, arka planı; ona daha fazla derinlere inme, suyun altında daha fazla kalma imkânı veriyor. Günümüz müfredatıyla yetişen insanlardan aynı şeyi beklemek “teklif-i mâlâyutâk” olur.

İman, tefekkür, amel ve dava şuurundan oluşan İslamî düşünce sistemi Allah Resulü’nden sonra defaatle saldırılara uğramış, tahrip edilmek istenmiştir. Ashab bütün bu saldırılara Kur’an-ı Kerim’i sünnetle tefsir ederek karşı koymuştur. Sahabe ve sonrası dönemde İslam coğrafyasının hızlı bir şekilde genişlemesine paralel olarak yeni düşünceler, hareketler, felsefi mektepler ortaya çıkmıştır. Kirlenen zihinlerde Mutezile, Cebriyye, Kaderiyye… gibi Ehl- Sünnet dışı fırkalar bitmiştir. Bir tarafta zındıklar, münafıklar var, diğer tarafta ise Müslüman ama zihni, kalbi, düşüncesi kirlenenler var.

Bu dönemdeki yapıyı genel anlamda imanı önceleyenlerle aklı imandan öne alanların mücadelesi olarak görebiliriz.

Akılcılar özgün olma yerine mukallit olmayı tercih etmişlerdir. Nitekim İslam dünyasında Kindi ile başlayan o felsefi damar (meşşai hareketi) peripatrisyenlerdeki (Sokrat, Eflatun, Aristo) anlayışı benimsemiştir. Hem de sadece felsefenin yerine hikmet yazarak, felsefenin hiçbir esasını değiştirmeden bunu yapmıştır.

İnsan içinde bozulan kirlenen İslamî düşünce sistemi medresenin kapısına kadar dayanır; medresenin önünü, yolunu kapatır. Zeki talebeleri felsefe tahsili yapma hastalığı istila eder. Bugün nasıl tıp, fizik, kimya revaçta ise o gün de felsefe rağbet görür. Talebeler felsefe öğrenmek için “Rıhle” yaparlar.

O zamanlar felsefeciler şifreli konuştuklarından “saklı bilgi ağacı” olarak görülürler, bu yönleri medrese talebelerinin dikkatini çeker. Aslında bütün yaptıkları Eski Yunan düşünce kabristanlığındaki iskeletleri ayağa kaldırmak, onları pudralamaktır. Bunun ötesinde yaptıkları başka bir ameliye yok.

Gazzalî, onlara karşı önce “Makasıd-ul-Felasife”yi yazar. Der ki; “Sizin bu formülleriniz çözülemez, söyledikleriniz de öyle zannedildiği gibi ulaşılamaz malumatlardan ibaret değildir.” Ardından Tehafüt’ü kaleme alır. Onların üç meselede küfre girdiklerini, on sekiz meselede Ehl-i Bid’at olduklarını ispat eder. Gazzalî’nin etkisi onları yerin altına inmek zorunda bırakır. İşte bundan sonra korsan düşünce dönemi başlar. Düşüncede anarşizm tekrar başlar. Farklı ekoller, farklı kimlikler altında tasavvufi oluşumların içerisine sirayet eder. Oralara kendi düşüncelerini aktarma gayreti içerisinde olurlar. Fakat İmam-ı Gazzalî’nin eserleri ve açtığı çığır İslam düşüncesinin o saf ve tabii halini muhafaza eder; iman, tefekkür, ameliye ve dava şuuru.

Günümüzde bu muvazeneyi yitirdiğimiz gibi Gazzalî’nin düşüncesinin üzeri çok kalın tabakalarla örtülmüş, üzerine de beton dökülmüştür. Peki, nasıl oldu bu? Süleymaniye gibi, Fatih gibi, Beyazıt gibi güçlü ilim müesseseleri tarih oldu. Oralardaki dersiamlar, hocalar halef bırakamadan gitti. Önemli bir kısmı da ya küstü ya da farklı metotlarla tecrit edildi. Sonra ilahiyat fakülteleri açıldı. Arada uzun bir fetret dönemi olduğundan ilahiyatlar önceki ilim merkezleriyle iletişim kuramadılar. Bu durum yeni kuşağın Batı düşüncesinden daha fazlı etkilenmesine sebep oldu. Modern dünyanın düşünce sistemi ilahiyata hâkim oldu. Bu sistemin esasında ise tanrı merkezli bir dünyadan, insan merkezli bir dünyaya geçiş vardır. Vahiyden akla, tanrıdan insana doğru bir dönüş var. Batı için bu kabul edilebilir.

Zira Batı; bozulmuş dinini ancak böyle daha makul hale getirdi. Hakikati bir noktaya kadar hurafelerden temizledi. Fakat bu sistemi İslam’a uygulamak ona haksızlık olur. Bu sağlam bir vücuda ilaç vererek onu hasta etmektir. Çünkü Kuran-ı Kerîm insan müdahalesinden dolayısıyla da hurafeden korunan bir kitaptır. Hadis-i Şerifler de bütün açıklığıyla ortadadır. Raviler Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’e isnat ettikleri kelimeler arasında şüphe etmeleri durumunda ya öyle ya da şöyle ifadesiyle hadiseyi rivayet etmektedirler. Ez cümle, İslam uleması sahabeden, onlarda Allah Resulü’nden bu sistemi aldılar ve bize ulaştırdılar. Zaman zaman bu sistem kirletilmiştir. Ama usuller, ölçüler bellidir. O usuller esas alınarak sürekli bir yenilenme devam etmiştir.

Batı düşüncesinin etkisinde gelişen İslam modernizmi dinin sabitelerini hiçe sayması cihetiyle ciddi bir tehdittir. Bilgi eksikliğinin yanında usulden mahrum olmak yeni nesli korumasız yapmıştır. İnsanlar modernitenin farklı şubeleri arasında savrulmaktadır.

Türkiye’de bir ilmi durağanlık olduğu doğrudur. Bundan daha tehlikesi ise bilgi anarşisi ve sistemsizliktir. Bir ba’su ba’de’l-mevt gereklidir. Dini ilimler inşa ve ihyaya muhtaçtır. Bu yeniden inşa ve ihya nereden başlayacak? Sistemin çöktüğü merkezlerden Fatih’ten, Süleymaniye’den başlayacaktır. İslami ilimleri okumayan, İslam kütüphanesini tanımayan biri, sahih bilgi üretemez. O ancak kabristanlığa dönüştürülen Süleymaniye Kütüphanesi için gözyaşı döker.

Kütüphaneyi besleyecek arka plan olmayınca kütüphaneler kabristanlığa dönüşür. Koca Süleymaniye’de sınırlı araştırmacı var. Süleymaniye gibi kütüphanelerdeki malumatı alacak, onları tahkikle gün yüzünü çıkaracak talebelerin yetiştirilmesi, ihya için atılması gerekli öncelikli adımdır.

  • Ebuzer Gıffari

Hocam, burada aklımıza bir soru takıldı. Böyle bir sistem, bu kadar keşif ve terakki olmasına rağmen, bugün “İslam mani-i terakki, gelişmeye engel” gibi bir söylem var ve bu akademik çevrelerde kanıksanmış durumda. Dahası şu an dinimiz ve tarihimize ait bir hakir görme, küçümseme var. Bunu nasıl açıklayabiliriz?

  • İhsan ŞENOCAK

“İslam, mani-i terakkidir”, sözü tarihin en büyük yalanlarından birisidir. İslam Hz Âdem’den bu tarafa Tevhit Dini’nin ortak adıdır. Medeniyetin oluşmasındaki muharrik adımları hep peygamberler atmıştır. Hz. Adem (aleyhisselam) çiftçi, Hz. Davut (aleyhisselam) demirci, Nuh (aleyhisselam) marangoz, İdris (aleyhisselam) terzidir. Önemli buluşların ardında hep peygamberler vardır. Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’e peygamberlik geldiğinde Mekke’de okuma-yazma bilenlerin sayısı 15’di. Ama Kuran-ı Kerîm’in “İkra (oku)” emri Müslüman zihinleri okuma noktasında tahrik etmiştir. Ashapta dareyn saadetini temin eden her bilgiyi okumaya dair bir meyil oluşmuştur. Çünkü “oku” emrinin mef’ulu mahzuftur. Yani nesnesi düşürülmüştür. Müslümanlar neyi okumalı? sorusu; “faydalı her ilimi” şeklinde takdir edilmiştir. Çünkü bu durumda mef’ul umumiyet ifade eder. Fani olan dünya ve ebedi olan ahireti selamet yurdu yapacak her bilgi tahsil edilmelidir. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) -bir rivayete göre sayıları yedi yüz- olan suffe ehline bütün yokluklara rağmen ilim tahsil etmelerini telkin etmiş, bu durum İslam medeniyetinin hızlı bir gelişme göstermesine zemin hazırlamıştır.

Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem)’in ilmi teşvik eden söz ve uygulamaları İslam şehirlerini açık medreseler statüsüne getirmiştir. Birinci aşamada Medine, Mekke; sonra Şam, Kûfe, Bağdat, Mısır, ardından Maveraünnehir, Türkistan bölgeleri, içlerinde binlerce talebe barındıran ilim üsleri olarak temayüz etmiştir. Dördüncü kuşak şehir olarak ilim İstanbul’la anılmıştır.

İlim şehirleri geliştikçe ve çoğaldıkça hem dini ilimlerde hem de beşeri ilimlerde gelişme olmuştur. Bütün bunlar İslam’ın mani-i terakki olmadığını göstermektedir. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in hiçbir mucizesi olmasa; biz İmam-ı Gazzali’yi, Râzî’yi, Mevlana’yı bilsek; sadece bunlar Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem)’in ilmi ne derece desteklediğini ve bunun pratik neticelerinin neler olduğunu göstermektedir. Bir de bu konuya Batı’dan bakalım: Ortaçağda Batılı entelektüeller Arapçayı öğrenmeye çalışmışlardır. Neden? Çünkü onlarda terakki için Gazzali’yi, Razi’yi okuma arzusu dayanılmaz bir boyuttadır. Veya bizden “ötekileri” okuyacaklar: Farabi’yi, İbn-i Sina’yı, İbn-i Rüşd’ü… Bu dönemde Kilise’de papazlar müntesiplerine, gençlere: “Size ne oldu ki, artık elinizde ‘Ahd-i Atik’leri, ‘Ahd-i Cedid’leri göremiyorum. Gazzali’yi, Razi’yi okuyorsunuz.” Şeklinde sitayişlerde bulunurlardı.

Eğer İslam mani-i terakki olsaydı; Rönesans’ın, ateşin zekâlarının ellerinde İslam ulemasının kitapları olmamalıydı. Bu durum, İslam’ın terakkinin yegâne sebebi olduğunu göstermektedir. Eğer birileri İslam coğrafyasının son iki asırdır içinde olduğu durumu göstererek bu hükme varıyorsa şunu bilmelidirler ki bu durumun arka planında İslam’ın yaşanmaması vardır. Dolayısıyla bu durumdan İslam’ı sorumlu tutmak zalimlerin suçlarını mazlumlara yüklemekten farksızdır.

Mezalimin de zevali vardır. Tarih bunun örnekleriyle doludur. İslam’ın boynuna asılan bu yaftanın asılsız olduğu iman-tefekkür, amel ve dava şuuruna sahip yeni neslin çalışmalarıyla mutlaka ortaya çıkacaktır. İlim, fikir ve sanatta sahte kahramanların saltanatları sallanıyor. Artık dönemin en büyük edibi, en büyük şairi, en büyük mütefekkiri, fizikçisi, ilim adamı olabilecek çap ve derinlikte Müslümanlar var. Bu durum tarihin en büyük yalanını onu icat edenlerin yüzlerine çarpacaktır.

  • Ebuzer Gıffari

Hocam, Batı’dan bize tevarüs etmiş olan bireyselcilik ve modernizmin etkilerinden, onların İslam’daki yerlerinden bahseder misiniz? Bu hastalıktan nasıl kurtulabiliriz?

  • İhsan ŞENOCAK

İslam nazarında insan, Allah Azze ve Celle’nin kuludur. Kullar muhtaç, Allah ğanidir. Kul Allah’a olduğu gibi insanlara da muhtaçtır. İnsan mutlaka cemiyet içerisinde yaşamalıdır. Çünkü o yaratılış itibarıyla medeni bir varlıktır. Onun için Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) bizlere toplum içinde kalmayı telkin eder. İnsanın tek başına dağ başında yaşaması neredeyse imkânsızdır. Ekmeğe ihtiyacı vardır; bunun için fırıncı lazım, elbiseye ihtiyacı vardır; terzi lazım, ayakkabıya ihtiyacı vardır; derici lazım. Tek başına bir dünya yok. Maddi açıdan olduğu gibi manevi açıdan da durum böyledir. Cemiyet içerisinde yaşayan insanlar kendilerinden olduğu gibi birbirlerinden de mesuldürler. Her Müslümanın mutlaka ifa etmesi gereken ”emri bil ma’ruf” ödevi vardır. Bu onu münafıktan ayıran en temel vasfıdır. Her Müslüman, malumatına, müktesebatına, makamına, mevkiine göre iyiyi emredecek, kötüden alıkoyacaktır. ”Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak” diye haykıracaktır. Sonra malını paylaşacak; sadaka verecek, zekât verecek. Bilgisini paylaştığı gibi malını da paylaşacak. Kendini kurtardığı gibi cemiyeti de kurtarma gayret ve azmi içerisinde olacak.

Aksiyoner gençlikle, talib-i ilmi farklı programlar çerçevesinde yetiştirmeliyiz. Talib-i ilim ibadet ve beşeri ihtiyaçlar dışında bütün zamanını ilme ayırmalıdır. O, dünyaya kapanacak, hususi dünyasındaki var oluşunun meyvesi ise aksiyoner gençlikle cemiyete yansıyacak, millete duracağı yeri işaret edecek. Bu olmazsa aksiyoner gençlik rüzgârın tesiriyle sürekli farklı istikametlere savrulur.

Aksiyoner gençlik, sahih bilginin ne olduğunu, ehl-i sünnet duruşunun ne anlama geldiğini talib-i ilim vasıtasıyla öğrenecektir. Talib-i ilim daha çok kütüphaneyle, aksiyoner gençlik ise cemiyetle irtibatlı olacaktır.

Var oluşumuz için talib-i ilmin yetişmesine en az aksiyoner gençliğin neşvu neması kadar önem vermeliyiz. Çünkü kayıp tarihimize, kütüphanemize bu milleti onlar taşıyacak. Yeni terkip ve tahlillere onlar imza atacak. Modernist açılımların çare olmadığını onlar gösterecektir.

Temel İslami ilimlere vakıf, sarf, nahiv, meani, beyan, bedi, mantık gibi alet ilimlerine muttali ilim talebelerinin fakülte müfredatıyla yetişen talebelere faikıyeti, modernitenin lehine esen rüzgârı ters çevirecektir. İşte o zaman ilim talebeleri İslam ilim geleneğiyle modernite arasında mukayese imkânına sahip olacaktır. Bugün ki talebelerin en önemli sorunu kendi kütüphanesini tanımadığından mukayese imkânından mahrum olmasıdır. Ona uzaydaki nehirden bahsediyorlar; ama hemen yanı başındaki Fırat’tan, Dicle’den söz etmiyorlar. Ona Rimbaud’u oku, Goethe’yi oku, Dilthey’i, Gadamer’i, Fazlurrahman’ı tanı diyorlar; ama Serahsî’nin, Merğinanî’nin, Kemalpaşazade’nin eserlerinden o eserlerin dilinden mahrum bırakıyorlar.

İşte yeni kuşak ilim talebeleri İslami ilimleri esas alarak bütün ilimleri öz posa ayrımına tabii tutacaktır.

  • Ebuzer Gıffari

Hocam, bu öz-posa ayrımını gösterecek aydın tipi nasıl olmalıdır? İslam’a göre aydın kimdir? Bizde aydın var mıdır?

  • İhsan ŞENOCAK

Aydın, batı nazarında dinin karanlığından kurtulan adam demektir. Bu yüzden biz “isti’mali fikr” eden adama aydın demeyelim de; mütefekkir diyelim. Mütefekkir Kur’an-ı Kerim ve Sünnet’in tayin ettiği ölçüler ve ulemanın tespit ettiği esaslar muvacehesinde terkip, tahlilde bulunan ve çözüm üreten cins kafadır. Hali doğru okuyan ve hal çaresi sunan yol göstericidir. Daha somut ifadeyle Ebû Hanife’dir, Şafii’dir, Gazzali’dir, İmam-ı Rabbani’dir….

Biz de mütefekkir var mıdır? sorusunun cevabı, günümüz okur-yazarının İslami ilimlerle münasebetinin çapı ve derinliğinin tespitinde saklıdır. Osmanlı açısından sorarsanız orada güçlü şairler, mütefekkirler var; ama aynı zamanda bunların döneminde Ebu Suud, Kemalpaşazade gibi alimler de var. Dolayısıyla fikir-sanat, ilimden beslenmiştir. İlim-sanat hep iç içe yürümüştür. Günümüzde ilmin o güçlü damarını kuruttuklarından büyük mütefekkirler yetiştirme imkânı nadirattan olmuştur.

Mütefekkir derinlemesine değişen, iç dünyasında tecdidi yaşayan adamdır. Bu ölçü çerçevesinde baktığınızda birkaç adam görürsünüz.

Düşüncenin bir amentüsü vardır. Düşüncenin amentüsü değişmez. Onun notları, hamişi değişebilir; ama amentüsü değişmez.

  • Ebuzer Gıffari

Günümüz Müslümanları değişen hayat tarzı karşısında yeni bir İslami söylem geliştirdiler. Her ortaya çıkan “yeni fikirlere” karşı: “Bu Kuran’da geçer, Hadis’te geçer” gibi bir üslup takınmaya başladılar. “Zaman sana uymazsa sen zamana uy!”, “Ne bu deveyi güderim, ne bu diyardan giderim”, “İte dalaşmaktansa çalıyı dolaş” gibi cümleleri kullananlar çoğaldı. Bu söylemler hangi anlayış tarzının neticesinde ortaya çıkıyor?

  • İhsan ŞENOCAK

Bunlar, modernist müslümanı rahatlatmak için geliştirilen ya da kullanılan söylemlerdir. Birçokları strateji müslümanı olmayı tercih etti. Müslümanca yaşama gayreti yitirildi. Modernist Müslüman, sıcak bir evim, iyi bir işim, dolgun bir maaşım olsun, namazımı da kılayım, cenneti de dünyada yaşayayım istiyor. Modernizmin ahireti olmadığından onun cenneti dünyadır. Ama bizim cennetimiz burada değil, ahirettedir. O cennete haramlarla, şüpheli şeylerle ulaşılmıyor.

Modern müslümanın nassları çağdaş dünyanın değerleri ve kabulleridir. Bu tür söylemler çağdaş dünyanın nasslarından beslendi. Hem dindar olurum, hem faiz alırım diyebiliyor müslüman.

  • Ebuzer Gıffari

Hocam, bu gün İslam coğrafyasında yaşananların sebebi bu olabilir mi? Mısır’da, Filistinde, Irak’ta, Afganistan’da, Keşmir’de, Çeçenya’da; hâsılı, nokta nokta İslam coğrafyasının her yerinde yaşanılan zulümler bu düşünceye irca edilebilir mi?

  • İhsan ŞENOCAK

Bu düşünce, sorunların tamamının hâsılasıdır aslında. Bireyselci olmak, dış dünyadan kopmak, modern kabulleri benimsemek, cenneti dünyada aramak… İman, tefekkür, amel, ya da dava şuurundan birinin olmaması sistemin bütünüyle muattal hale gelmesi demektir. Birbiri üstüne konan tuğlalardan birini aldığınız zaman büyük bir gürültüyle hepsinin yere yığıldığını görürsünüz. Böyle bir zeminde muvazene olmaz. Kaos olur. Onun içindir ki Müslümanlar mustarip kardeşlerine ekmek, tuz göndererek sorumluluklarını yerine getirdiklerini düşünüyorlar. Müslüman devletlerin ameliyelerinin yardım kuruluşlarının faaliyetlerinden farkı yok. Yahudilerinin yıktığı binaları tamir ediyor, ya da aç bıraktıklarına ekmek dağıtıyorlar. Bunu dernekler de yapıyor.

Muvazeneyi kaybedince kimliğimizi, aramızdaki tesanüdü, uhuvveti kaybettik. O kimlik belaları engelleyen aşılmaz bir bentti. Bu, batılı adam tarafından da böyle görülmekteydi. Bu yüzden önce bentlerimizi yıktılar.

Fransız Ernest RENAN diyor ki: “Bu İslam, bu Kur’an; Müslümanları öyle etkiledi ki milletler milli kimliklerini kaybettiler. Endonezyalıya nerelisin diye soruyorsun, Müslümanım, diyor. İranlıya nerelisin diye soruyorsun, Müslümanım, diyor. Türk’e soruyorsun, Müslümanım, diye cevap veriyor.” Batılılar, dergi çıkardılar, kitap neşrettiler, kendilerini gizleyerek üniversitelere girdiler. Ümmetin arasına suni sınırlar koydular. Bir ulus-devlet mefhumu yerleştirdiler. Bu ulus-devlet ideali İslam ümmetini parçaladı. Mustağripler kendi ulus-devletini kurmak için uğraştı. Bugün II. Abdülhamid’in duruşunu, söylemini, ameliyesini daha iyi anlıyoruz. Onun bıraktığı noktadan başlamalı. Üstat Necip Fazıl’ın söylediği gibi “Onu anladığımız gün her şeyi anlamış olacağız.”

  • Ebuzer Gıffari

Son olarak özelde İmamlarımızı genelde gençliğimize ne tavsiye ediyorsunuz?

  • İhsan ŞENOCAK

Çağımız gençliği İslami ilimleri erbabından okuyamadı. Bu durum onları moda fikirler ya da yeni akımlara karşı korumasız kıldı. Muvazeneyi koruyabilmeleri, Ehl-i sünnet esaslarına göre yaşayabilmeleri için ümmetin genel kabul gören fikirlerini cem eden eserleri hakem kitaplar olarak kabul etmelidirler.

  • Akidede Taftazani’nin Şerhu’l Akaid tercümesini,
  • Tefsirde Elmalılı’nın Hak Dini Kur’an Dili’ni,
  • Fıkıhta İbn Abidin’in Reddu’l-Muhtar’ını, Fetava-i Hindiyye’yi,
  • Hadiste meşhur hadis mecmualarını ve Tecrid-i Sarih tercüme ve şerhini,
  • Üstat Necip Fazıl ve Sezai Karakoç’un fikri eserlerini ilk bilgi kaynakları olarak görmelidirler.

Her tarafa gidebilir, her eseri okuyabilirler, fakat neticede hep İslam’a yani o ilk noktaya dönmelidirler. İslam’a aykırı olan fikirleri İslam kütüphanesinde Ehli Sünnet’in doğruları ile yeniden şekillendirmelidirler. İşte o zaman büyük ödevi doğru bir şekilde ifa edeceklerdir.