Mücevherler Sizin, Yürekler Bizim Olsun

Gemiler Hindlilerle, Arapları Hind Okyanusu üzerinden birbirine bağlayan köprü gibiydi. Hind piyasasının her nevi malı Arap şehirlerindeki pazarlarda hüsnü kabul görürdü. Araplar, Hindlere de, mallarına da hayrandı. Her iki millet de puta tapar, taştan, bakırdan medet umardı. Masalları, yalanları, yalandan kahramanları her ikisinin de meşhurdu. Araplar, Allah Rasulü ile değişip Müslüman olunca Hindliler onlara hayran oldu: “Yol kesen Bedeviler gitti, yerine, adalette, merhamette bayraktar bir millet geldi.” dediler. Sahabe hayatı semadan gelen bir yağmur gibi yüreklerine değdi Hindlilerin. Bir anda hafızaları canlandı ve gerçeğin kucağına düştüler. Kutsal kitapları Rig-Veda’da geleceği haber verilen “Ahmed”in, Yacur Veyd’daki “Muhammed”’in[ref]Mevlânâ Rüknu’d- Din, Tavzihu’l-Akaid, Lahor, b.y.56.[/ref] insanları hak yola davet etmeye başladığını, değişen Araplar’ın da Onun öğrencileri olduğunu anladılar. Kilise’yi, Havra’yı çökerten, Roma’yı sarsan İslam Hindistan’ın belli bölgelerinde büyük bir heyecana vesile oldu. Kappal Vustulu, hizmetçisi Ninda’ya, Miterya’nın yani Âlemlere Rahmet olarak gönderilen Peygamber’in vaktinde geleceğini müjdeledi.[ref]Zaferullah Daudî, Pakistan ve Hindistan’da Hadis Çalışmaları, İnsan yayınları, İstanbul,1995 25).[/ref] Çözülemeyen sorunları ve bitmeyen kavgaları Ona havale edenler umutsuzluk yolunun sonuna ulaşmanın heyecanı içerisindeydi. Serendib’e Allah Rasulü’nün haberi ulaşınca, en zeki birini hazırlayıp elçi olarak Ona gönderdiler. Ne var ki yol manilerinden dolayı elçi Medine’ye ulaştığında Allah Rasulü ahirete irtihal etmiş, Hz. Ömer Halife olmuştu. Bir müddet Hz. Ömer’le birlikte olduktan sonra geri dönen elçi, yolda vefat eder, Serendib’e daveti kölesi iletir.[ref]Ramehurmuzi, Acaibu’l Hind, Ayasofya no: 3306, 77b, Daudî, a.g.e., 26).[/ref]

Müslüman tüccarların müşteri ise, satıcıdan, satıcı ise müşteriden yana tavır almaları, pazarlara hakkaniyet ayarı yapmaları yürekleri fethetti. Şehirlerde, köylerde toplu ihtidalar yaşandı, puthaneler yıkıldı, camiler yapıldı. Hindistan’tan tekbir sesleri yükseldi. Cahiliyye’yi nesheden İslam, ilk Müslümanların irfanıyla Hindistan’da putlara kahredeci darbeler indirdi. “Lâilahe illellah” diyen Hindliler putlarını kendi elleriyle kırdı.

Önce Yürekler Fethedildi


Hz. Ömer’e, “Dünya onların Ahiret bizim olsun” diyen Peygamber-i Ekber’in öğrencileri halleriyle şehirlerden önce yürekleri fethetti. Abdurrahman b Semure, Daver şehrini İslam devletine katınca, altından bir putun kolunu kopardı, yakuttan olan gözlerini çıkardı sonra da şehrin reisine dönüp, “Altın ve mücevheri al, senin olsun. Ben bunu, putun hiçbir şekilde ne zararı, ne de faydasının olmadığını göstermek için yaptım.”[ref]Belâzurî, el-Büldân ve Futûhuhâ, el-Mektebetu’l-Asriyye, Beyrut,2008 356.[/ref] dedi. Allah Rasulü’nün ashabından Mucaşi’ b Mesud da Kabil’de bir puthanede aynı işlemleri yaptı.[ref]İbn Hacer, el-Isabe fî Temyîzi’s-Sahabe, Dâru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut, 1995, V, 570.[/ref] Onlar ellerini ne altına, ne de mücevhere uzattılar. Muhataplarına dünyalık istemediklerini söyleyen Peygamberler gibi sahabe de zenginlerden aldıklarını fethedilen bölgelerin fukarasına infak etti.

Altın Sizin, Yürekler Bizim Olsun


Altın ve bakır için savaşan, toprak için kabileleri ortadan kaldıran Hindular, “Muhammed (s.a.v.) bu Arabları ne halde getirdi?” diyorlardı. Bir kese altına malik olmak için bir kervana ölümü göze alıp saldıranlar şimdi kırdıkları putların yakutlarını da, altın parçalarını da onlara veriyordu. “Böyle bir ordu düşman olamaz”, dediler. “Çünkü düşman, altınları hasmının avucuna koymaz bilakis avuçtakini alır.”, dediler. Hindistan’da insanlar birbirine: “Madem altın ve gümüşü bize veriyorlar. O halde neden savaşıyorlar?” diye soruyordu.

Hz. Ali ve Ömer b Abdülaziz’in hilafet yıllarında yüreklere yeni yollar keşfedildi. İhtida rüzgârı yeniden esmeye başladı. Şehirler, köyler bir çağlayan gibi İslam’a akıyordu. Karadan, denizden tacirler, murabıtlar, komutanlar Hindistan’a harekât üzerine harekât düzenledi. Ömer b Abdülaziz, onlara “Müslümanların lehine olan sizin de lehinize, aleyhine olan sizin de aleyhinize olacak”[ref]Belâzurî, a.g.e., 391.[/ref] teminatını verdi.

Hindistan’da Müslümanlar tanındıkça insanlar İslam’a koştu, puthaneler kapandı, tapınaklarda baykuşlar ötmeye başladı. Gazneli Mahmud devlet çapında büyük hizmetler yaptı. Sapık fırkaları etkisiz hale getirdi. Puthane Somnat’ın bütün putlarını parçaladı. Kimse kalkıp da puttan tanrıları müdafaa etmedi. Çünkü Müslümanlar, diğer bütün ordulardan farklı olarak altınları değil yüreklere talipti. Ekber Şah’ın “Tanrısal Dini” ile başlayan büyük ilhad hareketini ise İmam-ı Rabbani imha etti. İslam’ın devlet düzeyindeki hâkimiyeti 1857 İngiliz istilasına kadar devam etti.

Üç Koldan Gelen İngiliz İstilası


İngilizler, sahabenin yürek fethiyle girdiği Hindistan’ı, sömürü, şarkiyat ve misyonerlik yollarıyla kuşatıp, istila etti. Büyük mücadeleler ve on binlerce şehitten sonra Hindistan düştü, haydutlara teslim oldu. İngilizler harabeyi de harap etti. Sonra da tahribe direnen noktaları içerden ifsat etmek için hususi adamlar tayin etti. Diliyle, lisanıyla Müslüman, kalbiyle İngiliz olan bir güruh İslam adına İslam’la savaştı.

İngiliz işgali, pek çok cihette Ekber Şah’ın ifsadına benziyordu. Bu yüzden İmam-ı Rabbani’nin, kuşatan ve kucaklayan kıyamı İngilizlere karşı direnen Müslümanlar için örnek oldu. Ulema daha ilerlere gidebilmek için bir süreliğine geri çekildi. Uzun sureli bir savaş için derin mevziler kazıldı. Diyobend, Nedvetu’l-Ulema ve Mezâhiru’l-Ulûm gibi ilim ve fikir külliyeleri neş u nema buldu.

İmam-ı Rabbani’nin dirilten mektupları Nebevî mücadelenin nasıl olacağı noktasında yeniden okundu; Sünnet-i Seniyye mecrası büyük ruhlu âlimler yetiştirecek bir derinlikte sonuna kadar açıldı.

Bin Bir Cepheli Bir Savaş


Ulema, İngilizlerin çok yönlü saldırılarına karşı her mevzide hakikat müdafaası yapma kararı aldı. Bu uğurda can verdi fakat mevziyi terk etmedi. Kimi Rahmetullahi Hindî gibi münazara meclislerinde papazları ilzam etti, kimi mezhepleri, kimi Sünnet’i, kimi topyekûn İslam’ı savundu. Binbir cepheli bir savaş vardı Hindistan’da. Kimi ihanetle içerden, kimi hıyanetle dışardan saldırıyordu. Kâh rahlenin başında, kah Osmanlı’ya yardım seferberliğinde, kah da İngilizlere karşı mücadele mihrabındaydı ulema.

Hindistan, tarihinin en zor zamanlarını yaşamaktaydı. Devlet çökmüş, sancağı ulema devralmış; Onlar da büyük kayıplar vermişti. Müslüman halk, İslam’a sadece elleriyle değil bütün hasseleriyle sarıldı. Kahramanlar zor zamanlarda ortaya çıkar ya; Hind coğrafyası da zor bir zamanda Ümmet’e Muhammed Kasım, Enver Şah Keşmirî, Eşref Ali et-Tahanevî, Süleyman en-Nedvî gibi âlimler armağan ederek İslam’ın yenilmezliğini gösterdi…

Kavuştuğunu Zannedenlerin Yolda Kalmışlığı


Hindistan’a uçakla giden her Müslüman, sahabenin at ya da deve sırtında put kırmak için yürüdüğü yolu, havadan geçmenin hicabını yaşar ya da yaşamalı… Esasında kızaran bir yüzden ya da acı çeken bir yürekten dolayı sevinmek gerekir. “Yapmam gerekenlerin hiçbirini tam olarak yapamamanın hüznü içerisindeyim. Bir vakit namazı kazaya bırakmadım fakat huzuruna göndermeye layık da bir namaz kılamadım Ya Rabbi!” diye üzülebilenlere ne mutlu! Kendi payıma itiraf edeyim ki, bunda da mukallidiz. Hüzünden yürekleri daralanları ya da âlemin ahvaline bakıp neredeyse kendini helak edecek olan[ref]Kehf: 6.[/ref] Peygamber-i Ekber’e uyuyor gibi olmanın sarhoşluğu içerisindeyiz. Kavuştuğunu zannedenlerin yolda kalmışlığı bizimkisi. Yolu menzil; menzili de yol addettiğimizden, menzile varmak ya da yolda yol almak için bir gayretimiz de yok. Bu yüzden, hep dualarımız icabetsiz, seferlerimiz de zafersiz sonlanıyor.

İman Ordusunun Büyük Kumandanı: İmam-I Rabbani’ye Doğru


Hindistan’ı inkâr ordusuna karşı diriliş mücadelesini başlatan İmam-ı Rabbani gibi büyük velilerin, 39 yıllık bir ömre ancak bir asırda yazılacak kadar kitap sığdıran Abdulhayy el-Leknevî gibi âlimlerin yurdu olarak tanımıştım. Ne Hind kumaşı, ne âşıkların uğrak yeri Taç Mahal’di bizi oraya çeken. İslam erlerinin enfuste ve afakta nasıl mücahade edeceklerini bize öğreten büyük kumandan İmam-ı Rabbani ve Onun yolunda yürüyenlerin destanını dinlemeye gidiyorduk.

Muasır Bir Gazalî


Uçakta, İngilizlerin akıl oyunlarıyla yaptığı hamleleri akamete uğratmak için kalemiyle en ön safta çarpışan, Ümmet evlatlarının yüreğine saplanmak için atılan zehirli inkâr oklarına göğsünü siper eden allâme Muhammed Abdulbarî en-Nedvî’nin, “ed-Dîn-u ve’l-Ulûmu’l-Akliye” adlı eserini mütalaa ettim. Hind coğrafyasında zor sorulara mukni cevaplar verdiğinden dolayı kendisine, “Hakîmu’l-Umme” denen Eşref Ali Tahanevî kitabın yerini kıymetlendirirken ona, “Dini muhafaza eden demir bir kale” olarak tavsif ettiği bu kitap ulema ve akademisyenlerden oluşan bir topluluğun önünde akdedilen bir konferanstan ibaret, daha sonra ise Reşid en-Nedvî tarafından Arapça’ya çevrilmiş.

Dur Ey Akıl!


Din’in terakkiye mani olduğu yalanının her yerde yayıldığı bir zamanda, İslam’ın nelere ve nasıl malik olduğunu delileriyle ortaya koyan “ed-Dîn-u ve’l-Ulûmu’l-Akliye”, akla önce ulaşabileceği nihai sınırı gösterdi sonra da “Dur!” dedi ona. “İşte burası sana tayin edilen dünyanın sidre-i müntehası, öteye dair, öteden habersiz söylediğin her şey senden sonra gelecekler tarafından çürütülecek; bu da nesiller boyu böyle devam edecek; İnsanlar da bu yaptığına bilim diyecekler. Yapma ey akıl! İnsanlığı mağruriyetine kurban etme! Felsefenin en zor bahislerini gel, birlikte konuşalım. Hem de sonuna kadar… Acziyetini, ifade edemezliğini, “Din, terakkiye manidir!” diye İslam’a mal etme!” dedi.

Kitabın sonuna geldiğinizde akliyat cephesinin şımarık çocuklarına dair zihninizde oluşan hüküm şuydu, “Onlar sadece zannın ardı sıra gidiyor ve yalnızca yalan söylüyorlar.”[ref]Yunus: 66[/ref] ya da “İşin aslı şu ki, onlar, mahiyetini kavrayamadıkları ve henüz kendilerine yorumu gelmemiş olan şeyi yalanladılar.” [ref]Yunus: 39. [/ref]

İslam’ın üzerine çöküp, onu yok etmeyi amaçlayan Batı Aklına haddini bildiren Abdulbarî en-Nedvî’ye, menhecte bir kurbiyet, harekette bir aidiyet aranacaksa o, Gazzali’dir. Eserini Gazzalî ruhuyla, Onun çizgisinde telif etti. Gazzalî gibi önce felsefi metinler okudu, onların mahiyetini kavradı, hedeflerini keşfetti, sonra insanların sorunlarını çözecek yegâne nizamın İslam olduğunu ilan etti. Din ve akıl noktasında eski-yeni çok sayıda eser okuduğunu söyleyen Ebu’l-Hasan en-Nedvi, bu kitap Peygamberlerin ilminin yanılmaz olduğunu ilan ve isbat ediyor, dedi.[ref]Bkz. Muhammed Abdulbarî en-Nedvî, ed-Dîn-u ve’l-Ulûmu’l-Akliyye, Leknev 2011, 8.[/ref]

Kardeşlerim Abdullah, Mahmud ve fakirden oluşan ilim talebelerini İstanbul’dan Hocam Selman en-Nedvî’nin İstanbul’daki oğlu Yunus uğurladı. Leknev Havaalanında ise diğer oğlu Yusuf karşıladı. Yunus da ağabeyi Yusuf gibi Arap’tan daha fasih Arapça konuşuyor, her ikisinin de ilmi seviyesi yaşlarının çok üzerinde.

Nedvetu’l-Ulema


Leknev’e doğrudan uçak olmadığından Delhi’ye indik. Havaalanında Sihler daha fazla göze çarpıyordu. Şükür ki Delhi’de, Hindistan’ın Ankara Konsolosluğunda olduğu gibi, “Niçin Hindistan’a gidiyorsunuz? İnsanları İslam’a davet etmek gibi bir niyetiniz var mı?” türünden garip sorulara muhatap olmadık. İkindi vakti Leknev’e ulaştık. Yusuf en-Nedvî kardeşimle havaalanından Nedvetu’l-Ulema’nın merkezine doğru yola çıktık. Yolda yoğun bir trafik vardı. Bisiklet, motosiklet, inek, üç tekerlekli taksi, kamyon ve otobüsten oluşan bilcümle canlı ve cansız varlıkların seyrettiği yol, vasıtalara göre çok dardı. Hiç susmayan kornolar ve sabrı tükenmeyen sürücüler arasından geçerek Nedve’ye vardık. Yemek vaktiydi. Doğruca büyük bir salona geçtik. Yerde serili sofra örtüsünün, sağlı sollu iki tarafında Sünnet-i Seniyye üzere oturan hocalar ve misafirler vardı. İçeriye girince salonun dip tarafına düşen masada misafirlerden ya da hocalardan hastalıktan dolayı yere oturamayanlar yemek yiyordu. Fakat yer sofrasına da, masaya da sadelik ve tevazu hâkimdi.

Her Çocuğun Adı Muhammed


Nedvetu’l-Ulema’nın lideri Mevlana Muhammed er-Rabi’nin odasındayız… Allah Rasulü’ne olan muhabbetinden dolayı bütün çocuklarına Muhammed adını veren bir babanın dördüncü evladı O. Pederi birinci oğluna Muhammed el-Evvel, ikinciye Muhammed es-Sani, üçüncüye Muhammed es-Salis, dördüncüye Muhammed er-Rabi’, beşinciye ise Muhammed el-Hamis adını koydu. er-Rabi’ aynı zamanda Nedve’yi bütün bir aleme tanıtan büyük mütefekkir ve davetçi Hakîmu’l-Umme Ebu’l-Hasan en-Nedvi’nin kız kardeşinin oğlu. Muhammed er-Rabi’ küçücük bir odada kardeşi Muhammed el-Hamis(Vadıh)le birlikte kalıyor. Beş Muhammed’ten geriye kalan bu iki kardeş birbirinden hiç ayrılmıyor.

Hindistan’da gerek ulemadan, gerekse halktan bütün çocuklarına “Muhammed “ adını koyan, bir Muhammed diğerleriyle karışmasın diye her birinin adını bir peygamber ismiyle terkip edip Muhammed Yahya, Muhammed Yusuf, Muhammed Zekeriyya diyen babalar da var.

Mevlana Muhammed er-Rabi’i, Leknev’de defaatle, Tekaya’ köyündeki Ebu’l-Hasan en-Nedvi’den kalma evde de bir defa ziyaret ettik, birlikte aynı sofraya oturduk. Her defasında aynı zerafet, aynı nezakete şahit olduk. Bir Osmanlı evladını mihraba geçirip, selamdan sonra kalkıp namazını tamamlayacak kadar Devlet-i Aliyye muhabbeti olan bir âlim. Haftada altı akşam Nedve’de, bir akşam evde kalıyor. Akşam yemeğini mütevazı bir odada Nedve’deki kibârı ulema ile birlikte yiyor. Fakat yemek Nedvetu’l-Ulema’nın mutfağından değil de, evlerden geliyor. Herkes evinden ne getirdiyse sofraya o koyuluyor.

İlimde İtidal Çizgisi


Bir tarafta İngiliz hâkimiyeti ve Sir Seyyid Ahmed Han (ö. 1898) gibi, onların himayesinde hadisler hakkında şüpheler yayan, mucizeleri inkâr eden, dış güçlerle birlikte hareket etmenin gereklilik arz ettiğini iddia eden Aligarh Ekolu, diğer tarafta ise dünyaya kapalı, bütün meselesi metin tercüme etmekten ibaret olan bazı medreseler ve hocaları… Nedvetu’l-Ulema böyle bir süreçte bir araya gelen âlimler tarafından 1894’te Kanpûr’da kuruldu. 1898’de Leknev’e taşındı. Aynı yıl Dâru’l-Ulûm Nedvetu’l-Ulema açıldı.

Her Şeye Hazır Olmak


İşgal altındaki Müslümanların her nevi ihtiyaçlarını karşılayacak ilim adamları yetiştirmek, ulema arasındaki ihtilafı gidermek, dinle meşgul oluyorum zannıyla dünyayı terk etmenin, dünyaya hâkim olmayı emreden dini de terk etmek anlamına geldiğini öğrenciye anlatan, Aligarh Üniversitesiyle yayılmaya başlayan Batı’yı üstün görme zilletinin yok edici bir maraz olduğunu ilan eden, kurtuluşun ancak İslam’ın âli esasları ile hareket ederek mümkün olacağını savunan Nedve, onbinlerce talebe yetiştirdi. Şibli Numani’den, Süleyman en-Nedvî’ye kadar güçlü kalemleriyle siyer alanında önemli çalışmalar yaptı. Bu çalışmalarla, İngiliz himayesindeki akımların Allah Rasulü etrafında oluşturmaya çalıştığı vehimler izale edildi. İslamî eğitimin bir vadide, çağdaş bilimlerin başka bir vadide olmasının caiz olmadığını, tarih, biyoloji, kâinat başta olmak üzere her alanda insanları araştırmaya çağıran bir Kitab’a iman edenlerin ilimleri bu şekilde kategorize etmelerinin de doğru olmadığını ifade etti. Müslüman, Allah Rasulü’nün “Hikmet müslümanın yitiğidir. Onu nerede bulursa alır.” talimatı gereğince bütün uygarlıkların müktesebatını inceleyecek ve “Huz mâ sefa da’ mâ kedure/Berrak olanı al, bulanık olanı bırak” fehvası gereğince uygarlıkların envanterini öz-posa ayrımına tabi tutacak. Çağın ihtiyaçlarını da dikkate alarak “Kâfirlere karşı elinizden geldiği kadar güç hazırlayın.” [ref]Enfal: 60[/ref] ayetinin gereğini îfa edecek, her şeye, her zaman, her nevi imkânla hazır olacak.

Hayra Motor, Şerre Fren


Nedvetu’l-Ulema tarihi süreç içerisinde “Hayra motor, şerre fren oldu.”. Bölen, parçalayan, tahrik eden yaklaşımlara karşı direndi. Süleyman en-Nedvî ahir ömründe Diyobend Dâru’l-Ulûm’un allâmesi Eşref Ali Tahanevî’nin dergâhında uzlete çekilerek Ebu’l-Hasan en-Nedvî de, Ramazan’ın son on gününde Zekeriyya Kandehlevî’nin yanında itikafa girerek bir âlimin ulemaya nasıl bakması gerektiğini haliyle gösterdi.

“Benden Sonra Kime İbadet Edeceksiniz?”


Farklı coğrafyalardaki Müslüman gençlerin İslamî tasavvurlarının oluşmasında derin tesiri olan Ebu’l-Hasan en-Nedvî’nin vefatı(1999) üzerinden yıllar geçti. Fakat Nedve’de etkisi,O hala yaşıyor gibi devam ediyor. Muhammed er-Rabi’in odası başta olmak üzere pek çok yerde vasiyeti asılı. Hz. Yakub’un oğullarına vefatı öncesinde yaptığı konuşmayı bildiren ayet-i kerimeyi vasiyet olarak bıraktı: “Benden sonra kime ibadet edeceksiniz?” diye sorunca Peygamber, oğulları: “Senin, ataların İbrahim, İsmail ve İshak’ın ilahı, tek ilah olan Allah’a ibadet edeceğiz, dediler.” [ref]Bakara: 133. [/ref] Hz. Yakub dünyadan ayrılırken, ne çocukları, ne de geride bıraktığı dünyalıkların akıbetinden etkilendi. “Kime kulluk edeceksiniz, İslam’ın mevzisinde bekleyecek misiniz?” diye sormuş, bu sorunun cevabını aldıktan sonra huzur-u kalple ruhunu teslim etmişti. Ebu’l-Hasan da öğrencilerine, “İslam’ın Hindistan’da sahabeyle başlayan yürüyüşünü sürdürecek, yüreklerinize; makam sahiplerinin nefislerine değil, Allah’a kul ol ve ölene kadar da buna sadakat göster!” diyecek misiniz? diye sormuştu. Hocalarının ihtar hükmündeki vasiyetinden müstefid olabilmek için, onu neredeyse her odaya asmışlar. Yoldaki işaret gibi, dermansız kaldıklarında, moralsiz olduklarında onu okuyorlar.

Tekaya


Yoğun bir trafik ve yine korna sesleri arasında Leknev’den Ebu’l-Hasan en-Nedvî’nin köyü olan Tekaya’ya doğru yola çıktık… Nedvî’nin köyüne giderken durup namaz kıldığı mütevazı camiyi de ziyaret ettik. İçerde Tebliğ Cemaatinden davetçi Müslümanlar vardı. Yolda yine arabalar birbirinin şeridinde gidiyor; Bir taraftan kamyon geliyor, diğer taraftan bisiklet yola çıkıyor, motosiklet şerit ihlali yapıyor, kuralsızlığın kural olduğu trafikte “Şimdi bir kaza olacak” diye endişeleniyorsunuz, sonra da “Elhamdülillah bu da geçti.“ deyip şükrediyorsunuz.

Tekaya’da’yız… Köyü, İmam-Rabbani’nin halifelerinden Adem Bennurî’nin emriyle Hicri 1083’te Şeyh Şah Alemullah kurdu. Alemullah, daha sonra köye büyük bir mescid inşa etti. Şimdi ise köyde Nedve’ye bağlı ilkokuldan matbaaya, yayın evinden, dâru’l-huffaza kadar çeşitli bölümleri olan büyük bir külliye var.

İmam-ı Rabbanî Yolundan Şehid Bir Devlet Başkanı


Önce bir asker, sonra ise mücahid bir alim olarak temayüz eden Ahmed b. İrfan eş-Şehîd de Tekaya’da doğdu(1787). 17 yaşında babası vefat edince Leknev’e gitti. Orada askerî hizmetlere devam etti. Şah Veliyullah ed-Dihlevî’nin medresesi alakasını çekti ve 1807’de Delhi’ye gitti. ed-Dihlevî’nin iki oğluna öğrenci oldu. 1817 yılında Müslümanları bid’atları terk edip Sünnet’e ittiba etmeye çağıran daveti Hindistan’ın hemen her noktasında yankı buldu. Şah Veliyullah soyundan Abdulhayy ve Şah İsmail de ona biat etti. Kısa zamanda çağrısı büyük bir alaka uyandırdı, binlerce insan Onun İslam ahkamının hayata tatbik edilmesi mücahedesine fiili destek verdi.

Ahmed b İrfan Müslüman yüreklere cesaret aşıladı. Tekaya köyünde toplanan insanlara yaptığı konuşmayla yol güvenliği olmadığından dolayı haccın Hind Müslümanlarından düştüğü yönündeki fetvanın geçersiz olduğunu ilan etti. Cemaati hacca davet etti, gücü olmayanlarının masraflarını tekeffül edeceğini söyledi. 70 yürekli Müslümanla 1820 yılında Tekaya’dan Haremeyn’e doğru yola çıktı.

Hindistan’ın her tarafından Müslümanlar, İmam Ahmed b. İrfan’ın Pencab’ı Sih’lerden kurtarmak için yaptığı cihad çağrısına icabet etti. Büyük bir seferberlik başladı. İmam, 1826 yılında Hindistan’ın kuzeyine doğru hareket etti. Hedefinde hem Pencab’ı karargah yapmak, hem de güçlü bir İslam Devleti kurmak vardı. Ne var ki içerden ve dışardan kuşatılmış bir haldeydi. Buna rağmen ilerleyişine devam etti. Çünkü karşısındaki insanlar dünyayı ne kadar seviyorsa O da şehâdeti o kadar özlüyordu. Yürüyüşüne devam etti. Peşaver’i başkent yaptı. Etraftaki emirler, kabileler gelip Ona biat etti. Valiler, kadılar atadı. Bölgede İslam ahkamını yeniden tatbik etti. Sihler’le zorlu savaşlar yaptı. Durdurulamayacağı anlaşılınca içerden çeşitli iftiralarla ordusuna nifak sokuldu. Peşaver yolunda ordusuna sızan hainlerin de yardımıyla şehid edildi (1831). Ebu’l-Hasan en-Nedvî, köylüsü olan Ahmed b. İrfan eş-Şehid’i “İza Habbet rîhu’l-İman” başlıklı eserinde anlattı. Selman en-Nedvî de büyük bir alanda kurmuş olduğu üniversiteye Onun adını verdi.

Ahmed b İrfan, “Alim ya İslam devletine biat eder, ya da (eğer yoksa) devleti kurup biat alır” düsturu gereğince hareket etti ve bu uğurda şehid düştü.

Bir Âlim Evi


Bir akşam namazından sonra kardeşim Yusuf’la, Ebu’l-Hasan en-Nedvî’nin seksen altı yıllık hayatının bir bölümünü geçirdiği evini ziyaret ettik. 88 yaşındaki halefi ve en yakın öğrencisi Muhammed er-Rabi’ de oradaydı ve hasta yatağında bizi kabul etmekten imtina etmedi. Odada Muhammed er-Rabi’ evradıyla meşgul, kardeşi Muhammed Vadıh ise (bir gün önce kendisine hediye ettiğim) fakirin “el-Makâlâtu’n-Nahdaviyye” başlıklı kitabını okuyordu. İki makaleyi bitirdiğini, devam edeceğini söyledi; Dua etti. Daha sonra Ebu’l-Hasan’ın ruhunu teslim ettiği küçük odaya geçtik. İçeride (30 yıl önce Türkiye’deki evlerden kaldırılan) tahta bir divan, ahşap bir sandalye, kütüphane, vefat etiğinde üzerinde olan cüppe ve hasta arabası vardı. Kitaplarının bir kısmı da oradaydı. Baktıklarım arasında Seyyid Kutup’un 1952 yılında imzalayıp da kendisine gönderdiği “el-Adaletu’l-İctimaiyye” de vardı.

Ulema Böyle Yürür Hakka


Yıl 1999, Ramazan ayının 23… Ebu’l-Hasan en-Nedvî, köyündeki odada Cuma namazına hazırlanıyordu. Kıyafetlerini giymiş, kokusunu sürünmüştü. Adeti olduğu üzere 14 Yasin-i Şerif okumuş Kehf Suresi’ni okumak için de Mushaf-ı Şerif’i istemişti. Mushaf gelmeden Yasin’e devam ederken ruhunu Rabbi’ne teslim etti.

1999’da, bir bin yıl daha devrilirken, Ramazan ayının üçüncü onunda, haftanın en faziletli günü Cuma’da, Yasin-i Şerif okurken bir alim, bir mütefekkir, bir davetçi ayrıldı dünyamızdan. Açıldı göklerin kapısı ve gitti Ebu’l-Hasan en-Nedvî.

Kitaplarıyla büyüdüğümüz bu allameyi biz göremedik. Fakat 88 yaşında hala tahta divanda yatan öğrencisi Muhammed er-Rabi’den zühd, takva ve vera babında çok şeyler öğrendik, çok…

Dur Yolcu!


Ebu’l-Hasan en-Nedvî’nin misafirlerini kabul ettiği, içerisinde birkaç yer minderi olan odanın duvarındaki vasiyeti ve Hz. Ebu Bekir’in, “Eyenkusu’d-Din-u ve Ene Hayyun/Ben hayatta ilken İslam’dan bir şey eksilir mi?” mealindeki sözü, “Dur Ey Yolcu! Büyük mesuliyeti kuşanma sözünü vermeden buradan ayrılma!” diyordu. O, bu levhalarla geride bıraktığı on binlerce öğrencisine, “Hz. Sıddık’ın iman ve kararlığıyla yürümeyi emrediyor, leğende vapurunun batmasından korkanlara inat, kayıkla okyanuslara açılma talimatını veriyordu. Bütün Rabbani alimler gibi “Ya ol, ya öl”” diyordu.

Ebu’l-Hasan en-Nedvî’nin yaşadığı evin her köşesindeki zühd remizleri ve ruhunu teslim ettiği odanın sadeliği, İmam Rabbani’ye verasetin Onun soyundan gelmekle değil, yolundan gitmekle olduğunu anlatıyordu lakin anlamak isteyene…

Yusuf Karadavî


Yokken zahid, varken müsrif olanlara, Nedvî’nin evi, nasıl müstakim bir mümin olacakları noktasında bugün de önemli şeyler söylemekte. Gök kubbede bıraktığı sedaları dinlemesini bilenler ya da üzerinde yattığı tahta divana bakanlar, Yusuf Karadavi gibi köyden ağlayarak ayrılacaklar.

Ölünce heykelleri dikilerek yaşatılanlara inat Alimler yüreklere vurdukları mühürlerle yaşamaya ve yaşatmaya devam ederler.

Neden Osmanlı’yı Tarihten Silemediler?


Nedvetu’l-Ulema’nın yayın merkezindeyiz… Raflarda Arapça, Urduca ve İngilizce kitaplar var. Bir ara içeriye seksen yaşlarında bir Şeyh girdi. Tanıştık, adı Nezru’l-Hafız en-NedvîEbu’l-Hasan’ın hem öğrencilerinden, hem de sefer arkadaşlarından… Ebu’l-Hasan en-Nedvî’nin Türkiye’ye seyahatlerini sordum. “İlk seferde birlikteydik.” dedi.

Peki neler hissetti ve hissettiklerinden neleri sizinle paylaştı?

Üstad İstanbul’a giderken çok endişeliydi. “Bu kadar yıkımdan sonra Türkiye’de Müslüman kalmış mıdır?” diye tereddütleri vardı. İstanbul’da bir dizi toplantıya katıldıktan sonra endişeleri, mutluluğa dönüştü. İstanbul’un kalbine vurulan muhteşem iki mühür gibi duran Sultan Ahmed ve Süleymaniye’ye bakıp iftihar etti. Ayasofya ile hüzünlendi. Bütün bunlara rağmen Müslüman yüreklere sekînet indiren, dayanma iradesi veren Allah’a hamd etti. Sayıları az da olsa mücadeleden geri adım atmayan gençlerle dertleşti. Sonra bize döndü ve dedi ki, “Şu iki ayet-i kerimeyi şimdi daha iyi anlıyorum: ‘Allah asla imanınızı zayi etmeyecektir.’[ref]Bakara: 143.[/ref]. Bin yıl İslam’a hizmet eden, Doğu’da, Batı’da Ümmet’in imdadına koşan Osmanlı’nın imanını da a’malini de Allah Teâlâ zayi etmedi. Hatırlayınız! Harabe kasabayı gördükten sonra ‘Allah, bütün bunları öldükten sonra nasıl diriltecek?’ diye taaccüp eden zat, yüzyıllık bir süre ölü kaldıktan sonra dirildiğinde Allah Teâlâ ona, ‘Yiyeceğine ve içeceğine bak henüz değişmedi.’ buyurmuştu[ref]Bk. Bakara: 259. [/ref]. Yüz yıl yiyeceği bozulmadan koruyan Allah Azze ve Celle, bir avuç adamın Osmanlı’nın çocuklarını 40-50 yılda bozmasına müsaade eder miydi?! Yüzyıl yiyeceği bozulmadan koruyan, Fatih’in evlatlarını, onların ruhu mesabesinde olan medrese olmadan da diri tuttu.”

Nar Ağacı Altında Başlayan Bir Diriliş Öyküsü


İngilizlerin desteği, hainlerin yardımı ve Sihler’in saldırısı sonucu Ahmed b. İrfan( v. 1831) şehid olunca, Müslümanlar her alanda kuşatıldılar. 1857 yılındaki ayaklanmada İngilizlerin düzenli ordusu karşısında yenilmeleri ise ikinci büyük darbe oldu. Çok sayıda âlim şehid edildi, bir kısmı da Hindistan’dan ayrılmak zorunda kaldı.

Böyle bir zamanda (1866) Sehârenpûr’a bağlı Diyobend kasabasındaki Çatta Mescidi’nin yanı başında son yüzyılın en büyük muhaddislerini yetiştirecek bir Dâru’l-Ulûm’un temelleri atıldı. Bu muhteşem külliyenin mana planında mimarı Allah Rasulü…. Mevlâna Kasım en-Nânotevî(v. 1880) rüyasında Allah Rasulü’nü görür, Efendimiz Ona nasıl bir medrese yapması gerektiğini bizzat anlatır.

İlk ders Çatta Mescidi’nin önünde şimdi yerinde şadırvan olan nar ağacının altında başlar. Sonra yüzlerce şubesi olan dev bir camia olur Dâru’l-Ulûm.

Ölüden diriyi, diriden de ölüyü çıkaran Allah Azze ve Celle yürümeye niyet edenlere yol da veriyor, derman da.

Diyobend’in Yol Arkadaşları


Diyobend gibi, ondan mezun olanların Sehârenpur’da açtıkları Mezâhiru’l-Ulûm ve Murâbâd’ta kurdukları Kâsimu’l-Ulûm’un da çok sayıda şubesi var. Öğrenciler Ders-i Nizâmî denen 8 yıllık bir tedrisat neticesinde mezun oluyorlar. Üst düzey talebeler için ise Kütub-u Seb’a, Muvatta, Mişkâtu’l-Mesâbih, Şemâl-i Tirmizi, ve Nuhbetu’l-Fiker’in okutulduğu bir yıllık ‘devre-i hadis’ programı var…

Enver Şah Keşmîrî, Eşref Ali Tâhanevî, Şebbîr Ahmed Osmanî gibi isimlerle öne çıkan Diyobend Dâru’l-Ulûm’u bugün Takî Osmanî gibi alimlerle ilim yürüyüşüne devam ediyor.

Muasır İbn Hacerler


Fevkalade zor şartlarda eğitim veren Diyobend’in hocalarının kimi ilm-i ricalde, kimi hadiste, kimi tefsirde, kimi kelamda ciddi bir derinliğe sahip olduğundan talebeler tarafından seleflerine nisbetle İbn Hacer, Aynî, Razî, Taftazanî gibi isimlerle anılıyorlar.

Diyobend’te dolaşırken insan, öğrencilerin yüzlerinden ilmî sadece Allah rızası için tahsil ettiklerini okur gibi oluyor. Yemeleri, kıyafetleri, yazı tahtaları, hasılı hayatla alakalı her neleri varsa birer kanaat ve tevazu kürsüsü gibi duruyor, vazediyor. Orada çok çalışmak, çok düşünmek, çok yazmak buna mukabil az yemek, az konuşmak, az uyumak var. Öğrenciler mesuliyetlerini de, dertlerini de seviyorlar. Ne yere oturup ders okumaktan, ne sınıfların kalabalık olmasından, ne yemeğin azlığından ne de aynı olmasından müştekiler… Gülü dikeniyle seviyorlar. Öyle olmasalar hükümet okullarına gider, daha müreffeh bir hayat için uğraşırlardı.

Külliye’deki bir avluda gördüğümüz tulumbaya dair kardeşim Yusuf en-Nedvî’nin arkadaşı şunları söyledi: “Diyobend’in ilk hocalarından Muhammed Refiuddin, eskiden su kuyusu olan şurada öğrencilere çeşitli yemekler ikram etmekteydi. Tam o sırada bir öğrenci gelir, Şeyh ona da yiyecek verir. Ne ki bu öğrenci bir müddet sonra aldığı tabakla geri döner ve Şeyh’e ‘Bize neden bozuk yemek veriyorsunuz?’ diye tarizde bulunur, tabağı önüne atar ve çekip gider. Üstad, hocaları toplar ve onlara, “Bu öğrenci Dâru’l-Ulûm’da değil, araştırın, bakın.” der. Araştırınca o kişinin Dâru’l-Ulûm’da talebe olmadığını fark ederler. Üstad’a bunu nasıl bildiği sorulunca, “Bir gece rüyamda bana bütün öğrenciler gösterildi” der. İlim talebesi bulunca, bulduğuna şükreder, bulamayınca sabreder.

Hind Müslümanlarının Osmanlı Devleti için topladığı yardımlara öncülük eden Diyobendî uleması bugün de Türkiye ve Âlem-i İslam’la yakından alakalı. Osmanlı Sultan’ının yapılan yardımlara mukabil 1332/1913 yılında gönderdiği teşekkür belgesi ve Allah Rasulü’nun hırkasını koruyan bez en müstesna bir odada sergilenmekte.

Sehârenpûr


Mezâhiru’l-Ulûm Külliyesi’nin olduğu Sehârenpûr’da Müslümanlar çoğunlukta… Şehirde kitapçıların çok olması ilim talebelerinin de çok olduğuna işaret ediyor. Fakat kitapların kahir ekseriyeti Diyobend’ten geliyor. Ne ki, kitapların ya da kitap gibi alimlerin görüldüğü dar sokaklarda çok sayıda domuz var. Hükümet Müslümanlara hakaret etmek için domuz besliyor ve onları açık alana salıyor. O kadar ki her yerde domuz görebilirsiniz; bir bakkalın önünde ya da bir cami kapısında… Müslümanları haramlara alıştırma cambazlığı bu…

İnekler, Hindistan’ın en özgür(!) zavallıları. İlerleyen yaşlarına rağmen sokak ortasında duruyor, can çekişiyorlar. Kesmek yasak… Onları gören araba durmak zorunda. Öncelik hayvanlarda… Şeriat’ın hakim olmadığı bir dünyada insan, hayvanı insandan daha üstün görüyor. Kutsal ahmaklık… Şehirde ahşaptan el sanatları gelişmiş. İnsanların önemli bir bölümü geçimlerini bu yolla temin ediyor.

Mezâhiru’l-Ulûm, Diyobendî’lerle aynı programı takip ediyor… Burada da tedrisat sekiz yıl. Devretu’l-Hadis’te (diğer hadis mecmualarını yanında) Muvatta’nın hem Yahya b Yahya, hem de İmam Muhammed rivayetini okutuyorlar. İmam Muhammed rivayetine, Muvatta-i Muhammed diyorlar.

Mezâhir’in tahassus kısmında Osmanlı medreselerinde olduğu gibi uygulamalı fetva dersi var. Halk soru sorunca öğrenciler müsvedde hazırlıyor, hocalar da bu müsveddeyi tashih edip, cevap olarak sahibine veriyor. Osmanlı’da olduğu gibi talebe müsevvid, hoca ise musahhih konumunda. Mezâhiru’l-Ulûm’un 55 şubesi var. Merkezde ise yaklaşık 1100 öğrenci okumakta.

Bir İngiliz Oyunu: Ahmediyye


İngilizler, Hindistan ve Mısır’ı iki ifsad merkezi olarak kullandı. Bütün sapık hareketleri burada mayaladı, buradan yaydı. Bu yüzden Mısır’da olan her şeyi Hindistan’da, Hindistan olanı da, Mısır’da bulabilirsiniz.

Mirzâ Ğulâm Ahmed’in (ö. 1908) kurduğu İngiliz yapımı Kâdıyânîlik ya da Ahmediyye fırkası Hindistan’da hala varlığını koruduğundan, külliyelerin ihtisas sınıfındaki öğrenciler bir dönem Kadiyanilik’le alakalı araştırma yapıyor, dersler alıyor. Peygamber olduğunu söyleyen Ğulam Ahmed, kendine melek geldiğini, arkadaşlarının sahabe, Kâdıyân’ın da Mekke gibi Harem olduğunu iddia etmişti. Bağlıları, onun gelmesiyle Hilafet’in sona erdiğine ve Cihad’ın da mensuh olduğuna inanmıştı. İngilizlere vefa göstermek Ona biat etmenin şartları arasındaydı. Kendisine, inanmayanların kafir olduklarını, bu yüzden cenaze namazlarının da kılınmayacağını iddia etti. İngilizler’in desteklediği, ulemanın ise kafir olduğuna hükmettiği Ğulâm Ahmed, Müslümanları daha da bölmek için dün olduğu gibi bugün de Batılılar tarafından desteklenmektedir.

Gerek Nedve’de, gerekse de Diyobend’te Mezâhir’de olduğu gibi çağdaş sapık akımlarla alakalı özel dersler okutulmakta ve araştırmalar yapılmakta…

Mezâhiru’l-Ulûm’da da öğrenciler Türkiye’ye nispetle çok daha mütevazi ortamlarda ve çok daha zor şartlarda okumakta… Sanki Hindistan’da İslam’ın muhteşem mucizeleri yaşanmakta; Külliyeleri eğitim imkanları itibariyle dünya standartlarının çok altında fakat keyfiyet bakımından dünya standartlarının çok üzerinde bir kaliteyle mezunlar veriyorlar.

Bu halleriyle bina yapımında yarışanlara, “Tedrisatı sonra düşünürüz” diyen ya da İslami ilimleri hocasının kitaplarıyla sınırlayan zihniyetle birkaç darbede yok olacaklarını fakat zühd ve takvasıyla sahabe yolunda yürüyen Hind uleması gibi olurlarsa, ilim mecrasını ne Sihler, ne bir asır devam eden İngiliz işgali ve ne de medreseleri kapatan zihniyetin kurtarabileceğini ihtar ediyorlar.

Şeyhu’l-Hind


Kudema şehir şehir dolaşır meşayıhtan hadis dinler; muttasıl senetle icazet alırdı. Mezâhir’de Allame Zekeriya Kandehlevi’nin ilimde varisi olan Şeyhu’l-Hind diye maruf Yunus Conpurî de meşayıh bezmine ahirde gelen büyük hocalardan… Ulema-i uzzaptan olan Conpurî’nin halkasında hadis okuyup, icazet aldık. Şeyh’in bütün günü Mezâhiru’l-Ulûm’da geçiyor. Yanına girdiğimizde battaniyelere sarılmış, çevresindeki öğrencilerle ders yapıyordu. Talebeleri onu ilmi ricalde bu asrın İbn Hacer’i olarak görüyor. Şeyh’in 6 cilt olarak kaleme aldığı Buharî Şerhi yakında basılacak. Şerh, çok mufassal değil fakat İbn Hacer, Aynî, İbn Mulakkîn gibi büyük şarihlerin açıklama yapmadığı fakat izah isteyen hususları tavzih ediyor.

Kandehle’de Bir Ev


Bağrından Zekeriyya Kandehlevi gibi büyük alimler çıkaran Kandehle’deyiz… Şeyh Nuru’l-Hasan er-Reşîd’in üç katlı kütüphanesindeki celsemiz fevkalede müfid oldu. Şeyh, Hindistan’ın hafızası gibi, binlerce matbu eserin yanında, elinde çok sayıda da “mahtûtat” var. Bir yere gidecek olmasına rağmen bizimle saatlerce oturdu. Osmanlı’ya yardım etmek için kurulan Hilafet Hareketi’ni her yönüyle, belgeler göstererek anlattı. Yemekten sonra, yüz yaşına yakın bir muhaddisi ziyaret ettik. Ardından Kandehle’nin adını dünyaya duyuran, üç büyük alimin evine geçtik: Zekeriyya, İdris ve Yusuf Kandehlevi… En müessir olanı ise, geçen asrın en büyük muhaddislerinden kabul edilen Evcezu’l-Mesalik’in de sahibi Zekeriyya Kandehlevi’nin iki odalı küçücük evi. “İşte dünya bu kadar” diyor bu küçük ev, sonra da ekliyor, “Gelecek kuşaklar sizi evlerinize göre değil, Ümmet için yaptıklarınıza göre kıymetlendirir.”. Kandehlevî eğer kabul etseydi sadece telif ettiği kitap paralarıyla saraylarda yaşardı fakat öyle yapmadı, ne para için yazdı, ne de Peygamber’i Ekber’in hayat tarzı karşılığında müreffeh bir yaşam satın aldı.

Mescid-i Molviyan


Her ne kadar Hindistan’ın pek çok yerinde Diyobendî nisbesiyle alimler olsa da, Diyobend Dâru’l-Ulûm’un kökleri bu kasabadaki ulema Mescidi anlamına gelen Mescid-i Molviyan’a dayanıyor. Medreseyi Kasım en-Nânûtevi’nin Hocası İmdadullah Ali kurdu. Diyobend’ten önce burada büyük alimler yetişti. Ne var ki Şeyh İmdadullah Mekke’ye hicret edince, buranın işlevini ondan daha kuşatıcı bir şekilde hizmet veren Diyobend üstlendi.

Talha Kandehlevî


Talha Kandehlevî, Şeyh Zekeriyya Kandehlevi’nin hayattaki tek oğlu. Yunus Conpurî Şeyh’in ilmine, Talha Kandehlevi ise zühdüne varis. Bu, birinin zühtten, diğerinin de ilimden nasipsiz olduğu anlamına gelmiyor şüphesiz. Şeyh Yunus ilmiyle, Şeyh Talha ise zühdüyle temayüz etmiş.

Şeyh Talha hâlâ babasının meclisindeymiş gibi edeple oturuyor, derin bir mahfiyetle misafirlerini karşılıyor ve uğurluyor. Nakşibendiyye, Çeştiyye ve Sühreverdiyye başta olmak üzere pek çok tarikatta mücaz. Varlıkta yokluğu tercih edenlerden… Geleni ikram etmeden kaldırmıyor. Diyobend ve Nedve ulemasının ehli keşif olarak kabul ettiği bir zat. Yanına gelene ilk olarak sakalı anlatıyor. Konuşması ve tebliğ metodu itibariyle Muhterem Mahmud Efendi’ye benziyor.

Konferanslar


Nedve’de Perşembe günleri bütün öğrenciler, hocaların nezaretinde arkadaşlarının huzurunda Arapça, Urduca ve İngilizce konuşmalar yapıyor. Bu yüzden metin hazırlama ve konuşma kabiliyetleri ileri seviyede. Kudema gibi okurken telif etmeye başlıyorlar.

Rıhlemizin ilk gecesi başkanlığını Hocam Selman en-Nedvî’nin yaptığı “Abdul-Bârî en-Nedvî” paneline katılmıştık. Lebaleb dolu salonda yalnızca hocalar ve öğrenciler vardı. Kendisinden bir müddet ders de okuduğum Selman Hoca, yaptığı takdim konuşmasında İFAM’dan bahsetti sonra fakiri kürsüye çağırdı. Kardeşlerime İmam-ı Rabbâni ve Ebu’lHasan enNedvî bağlamında Hind ulemasının Türkiye ve alem-i İslam için niçin önemli olduğunu ifade etmeye çalıştım. Konuşma bitince Selman Hoca yorgun olduğumuzu düşünüp oğlu kardeşim Yusuf en-Nedvî’ye, “Siz eve geçin biz program bitince geliriz.” dedi.

Dışarı çıkınca öğrencilerin sıcak bir alakası ile karşılaştık. Konuşmalarından anladık ki Türkiye’deki her şeyi en az Hindistan’daki bir konu kadar takip ediyorlar. Selman Hoca’nın Türkiye ve İFAM’a dair ifadelerinin etkisiyle olacak soru üzerine sorular sormaya başladılar. Onların bu hali, Ümmet olmanın ne büyük bir devlet olduğunu anlatıyor, anlamak isteyene. Bizi kardeş yapan Allah Azze ve Celle’ye hamd, Hz. Muhammed’e salat ve selam olsun.

Selman En-Nedvî


Nedvetu’l-Ulema’da öğrenciler üzerinde Selman Hoca’nın etkisi büyük. Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye’ye vukûfiyeti, uzun yıllar Ebû Gudde’ye talebelik yapması, Ebu’l-Hasan en-Nedvî’nın en yakınında olması, dünyadaki İslamî Hareketleri yakından tanıması onu öne çıkarıyor, farklı kılıyor.

Nedve’de “Liva” adında bir dergi neşreden öğrenciler, “Söyleşi yapabilir miyiz?” teklifinde bulundular. “Yusuf kardeşim ayrılıyoruz, sonra.” deyince “Müsait bir zamanda inşâallah” dedik fakat bir daha da vakit bulup bu kardeşlerle bir araya gelemedik.

Hocam Selman en-Nedvî’nin evindeyiz… Sade ve mütevazi hayatlardan birine daha tanıklık ediyoruz…. Vardığımızda yatsı olmuş, evin yanındaki camide namazı kılmak için bir grup Müslüman toplanmıştı. Namazdan sonra eve geçtik. Bir müddet sonra Hoca da geldi. Başka şehirlerden misafirler de vardı.

Yemekten sonra geç saate kadar Türkiye’deki gelişmeler, Ümmet’in hali, krizler ve çıkış yoluna dair hasbihal ettik. Herkesin en fazla dikkatini çeken mevzu Türkiye ile başlayan konuşmalardı. Gece geç saatte ayrılıp kardeşim Yusuf’la Nedve’nin misafirhanesine gittik. En güzel odaları bizdeki otuz yıl önceki mekanlar gibi. Fakat hiçbir odada orada olduğu kadar rahat etmedim. Nedve’de tam dört gece kaldık. Önceki yıllarda sağlık ocağı olarak kullanılan binada sempozyum vesilesiyle gelen başka üniversitelerde görev yapan hocalar da vardı.

Türkiye Dışarıdan Nasıl Görünüyor?


Hindastan’da Müslümanlar Türkiye’ye hiçbir ülkeye bakmadığı gibi bakıyorlar. Hakikat şu ki, Türkiye, dışarda, içerdekinden çok daha farklı görülüyor. Onlar umut dolu cümleler kurarken, gözlerimin önüne, Allah ve Rasulü’ne isyan müesseseleri olan bankalar, toto-loto kuyrukları, Akdeniz sahilleri, ekranlar geliyor. “İmam-Hatipler bu umut ruhuna beden olur mu?” diye bir teselli arıyor, sonra dua cümleleri geliyor ve en güvenilir limana sığınıyorsunuz: “Bizi ıslah et, haramlardan kurtar, Ümmet’in görmek istediği gibi yap, umutları boşa çıkarma! Ya Rabbi!”….

Yüzyıl önce ineklerini, evlerindeki tabaklarını satıp da parasını Osmanlı’ya gönderen bu insanların umutlarını sömürürsek bunun hesabını ne tarihin, ne de Allah Teâlâ’nın huzurunda verebiliriz.

Sizi Görünce İmanım Tazeleniyor


Sabah namazı için Nedvetu’l-Ulema’nın içindeki büyük camiye giderken, panel için Nedve’ye gelen Muhammed Vazıh’ın dönem arkadaşı Prof. İhtişam en-Nedvî ile karşılaştık. Koluna giren bir gençle o da camiye doğru gidiyordu. Selamlaştıktan sonra,

  • “Akşam konuşan Türkiyeli sen miydin?”
  • “Evet” deyince,
  • titreyen sesiyle şunları söyledi, “Sizi görünce imanım tazeleniyor. Dünyada sömürüyü kabul etmeyen yegane millet sizsiniz. Allah Teâlâ’nın inayetiyle bu ümmet düştüğü yerden yine sizinle ayağa kalkacak. Dedeniz Sultan Fatih gibi yine bu ümmete müjdeli haberleri siz vereceksiniz. Osmanlı, Ümmet’in izzetini temsil ediyordu. Siz de Onun gibi izzetli olun ki, Ümmet’e izzet gelsin.”.

İhtişam en-Nedvî’yi dinlerken zihnimde, Haydarâbâd’a giden Mehmed Akif’i uğurlamaya gelen Mizebânın(ev sahibi), kendi acziyetleri ve Osmanlı’nın şevketine dair söylediği şu mısralar canlandı:

Haydarâbâd’a giderken, beni teşyîe gelen

Mîzebânın ne hazin çıktı şu ses kalbinden;

“Âh biz hayra yarar unsur-i îman değiliz…

Hind’in İslâm’ını pek Türk’e kıyâs etmeyiniz.

Onların rûh-i şehâmetle coşan kanları var;

Bizde yok öyle samîmî asabiyyet, o damar.

Bu ağır zillete ukbâya kadar mahkûmuz…

Duymuyor çektiği hüsranları zîrâ çoğumuz!

Varsa ümmîdimiz Osmanlıların şevketidir ,

Onu bir kerre işitsek… Bu sa’âdet yetişir.

Fasıl Fasıl Hindistan


Nedvetü’l-Ulema ve Diyobend Dâru’l-Ulûm’da öğrenciler 50-100 kişilik sınıflarda, yerde rahlelerin başına oturarak ders okuyor. Ulema daha bereketli diye şerhi ve haşiyesi kitabın kenarında olan el yazmadan teksir edilen ya da basılan kitapları takip ediyor. Her iki külliyede de dünyanın farklı yerlerinden öğrenciler okumakta.

Selman en-Nedvî Hoca ile yüksek lisans seviyesindeki öğrencilerin Külliyetu’t-Da’ve ve’l-İ’lam’da, İbn Salah’ın Mukaddime’sini okuttuğu derse girdim. Birkaç cümleyle Türkiye’den ve İFAM’dan bahsetti sonra da, “Bunlara doktora tezini anlat.” dedi. Derste daha çok Kur’an-ı Kerim’i örfle alakalandırıp ahkam ayetlerinin tarihsel olduğunu iddia eden anlayışın iddiaları ve onların nasıl tahlil edilmesi gerektiği üzerinde durdum. Konuşmadan sonra Selman Hoca, Urduca konuya dair öğrencilerle mülahazalarını paylaştı. Belki de konuyu hulasa etti.

“Maza Hasire’l-Alem” Okuyan Tıp Öğrencileri


Ahmed b İrfan eş-Şehid ÜniversitesiSelman Hoca’nın kurduğu bu üniversitede Tıp Fakültesi dahil pek çok bölüm var. Tıp okuyan öğrencilerin masasında Ebu’l-Hasan en-Nedvî’nin “Mâzâ Hasire’l-Alem bi İnhitâtı’l-Müslimîn” adlı kitabını gördüm. Bir anda aramızda hoş bir muhabbet başladı. Sınırlı imkanlarla eğitim veren fakülte geleneksel tıpla modern tıbbın buluşma adresi gibi.

Fakülte binaları yıllar önce yapıldığından dolayı kapsamlı bir onarıma muhtaçlar. Fakat öğrencileri ne eski binalar, ne toprak yollar, ne de fakirlik ilim yolundan alıkoyabilir. Orada Müslümanlar sessiz, sedasız gelecek yüzyılın destanını yazıyorlar. Ziyaretçilerine de, sahabe gibi yaşayanlara Allah Teâlâ’nın nasıl yardım ettiğini ve edeceğini gösteriyorlar.

Türkiye’de bir ya da birkaç zengin bir araya gelerek bir okul, bir fakülte, bir medrese yapmakta. Hindistan’da ise fakir halk dini muhafaza edebilmek için kuruş kuruş vererek bu binaları kuruyor ve yaşatıyor.

Ahmed b İrfan’da, Hocam Selman en-Nedvî’nin oturum başkanlığındaki panelde “Ümmet’in Ahvali ve Çıkış Yolu” başlıklı irticali bir tebliğ sundum. Üniversiteden hocalar da sunumda bulundu. Hoca’nın bir oğlu da Kudüs’e dair etkili bir konuşma yaptı.

Kur’an’a Sırtını Dönmeyen Küçük Hafızlar


Bazı dâr-ı ulûmlar bütün ihtiyaçlarını kendileri karşılıyor. İki bin öğrencisi olan “Hâdimu’l-Ulûm” böyle bir ilim merkezi… Külliyenin içinde değirmen de var, fırın da. Yemekler odun ateşi üzerine konan dev kazanlarda pişiriliyor.

Hafızlık bölümündeki sınıflarda öğrenciler U şeklinde oturuyor. Ortada ise hocanın rahlesi var. Dersini hazırlayan öğrenci, hocanın karşısında oturup, ezberini verirken sırtı arkada Kur’an-ı Kerim okuyan öğrencilere doğru oluyor. Bu yüzden arka safla hoca arasına bir köşeden diğerine uzanacak şekilde “sütre” hükmünde bir yer masası koymuşlar; Hafız, sırtını Kur’an-ı Kerim’e dönmesin diye… Osmanlı ile Hind Müslümanları arasındaki derin ülfeti bu ruh köklerinde ve adâb-ı islamiyyeye riayette aramalı. Osmanlı’da da, Kur’an-ı Kerim okunurken cemaatin sırtının kâriye doğru olması Kelamullah’a hürmetsizlik addedilir, bu yüzden müminler yan tarafa dönerek, ne kıbleyi, ne de Kur’an-ı arkaya almadan hafızları dinlerdi.

Hükümetten Ne Yardım, Ne de Emir Alıyorlar


Nedve, Diyobend, Mezâhiru’l-Ulûm gibi büyük medreselerin hiç biri hükümete bağlı değil. Devletten ne yardım, ne de emir alıyorlar. Talebe, tam bir adanmışlık ruhuyla okuyor, hocalar da aynı ruhla ders anlatıyor. Her biri niçin yaşadığının bilincinde. Malik de, Razık da Allah Teâlâ diyorlar. Dışarıdaki üniversitelerden çok daha düşük maaşlarla ders okutuyorlar fakat dünyada başka hiçbir medreseye nasip olmayacak ilmî bir hasılaya nâil olmuşlar. Mısır’dan, Fas’tan hocalar kalkıp Hindistan’a gidiyor buradaki Meşayıh’ın halkasında hadis mecmularını dinleyip muttasıl senedle icazet alıyorlar.

Maaş Değil Kifaye


Halis hürriyeti Allah’a kullukta bulma heyecanıyla mezun olan öğrencileri, ne Devlet Üniversitelerinin bol paralı akademik kadroları, ne de rahat bir hayat cezbedebiliyor. Onlar mezun olduktan sonra hükümetlere değil, insana hizmet ediyor; makam ve mevkiler için değil, tebliğ ve davet için cehd ediyorlar. Maaş değil, kifaye alıyor, onunla da iktifa ediyorlar.

Osmanlı ulemasında olduğu gibi Hindistan’da da ehl-i ilim edebiyle temayüz ediyor… Eller gibi, yüzler de edeple konuşuyor. Zekeriyya Kandehlevî, Medine-i Münevvere’de öğrencilerine, “Bana Allah Rasulü’nün ayakları hizasına düşen Baki’ Mezarlığı tarafından bir oda bulun.” der. Orada dururmuş. İlyas Kandehlevî de kaza-i hacet için Medine dışına çıkar, Allah Rasulü’nün kabrinden daha derin bir çukura inermiş. Osmanlı da, Allah Rasulü’nün namaz kıldırdığı yere mihrap yaparken, ayaklarını koyduğu yere kadar duvarı genişletmişti ki, imam, başını Allah Rasulü’nün ayaklarını bastığı yere koysun.

Allah’ın Seçtiği Kullara Selam Olsun


Hidaye şerhi başta olmak üzere pek çok eserinden müstefid olduğumuz Abdulhayy el-Leknevî’nin kabrini ziyaretteyiz… 39 yaşında vefat ettiğinde geride 120 eser bırakan bu büyük alleme Bağ-ı Envâr (Nurlar Bahçesi) kabristanlığında medfun. Yanında içinde beş vakit namaz kılınan ve çocuklara Kur’an-ı Kerîm öğretilen bir mescid de var. Kabir taşında ise “Allah’ın seçtiği kullara selam olsun.” mealindeki ayeti kerime yazılı. Ne var ki bugün, Leknevî ailesinden o yolu devam ettirecek kimseler kalmadı.

hind Kıtasının Alnına İslam Mührünü Vuran Ulu Hoca: İmam Rabbani


Bir akşamüstü, Hindistan’ın Endülüsleşme sendromuna doğru sürüklendiği, Tanrısal Din’in her yere yayıldığı, camilerin kapatılıp Hindu mabetlerinin açıldığı, Müslüman kızların zorla Hindularla evlendirildiği, insanların “Allah-u: Ekber (Şah)/Allah: (haşa) Ekber Şah’tır” dediği bir zamanda âlimlere, şeyhlere, emirlere, komutanlara yazdığı mektuplarla onları İslam’a sahip çıkmaya çağıran ikinci bin yılın müceddidi İmam-ı Rabbani Hazretleri’nin ruhunu teslim ettiği Serhind’e vardık.

Pakistan’ın bir İngiliz oyunuyla Hindistan’dan ayrılma sürecinde Sihler’in çok sayıda Müslümanı katlettiği dört yüz bin nüfuslu Serhind’te bugün sadece dört bin Müslüman var. İngilizler, Hindistan’daki bütün medreselerin baş hocasını, Ümmet’e dirilişin Sünnet-i Seniyye’ye ittiba ile olacağını bir daha göstermesin diye âdeme mahkûm etmek istemiş, etrafını boşaltarak unutturmaya çalışmış. Evet… Ne hazindir ki, Ekber Şah’ın uydurduğu Tanrısal Din’e karşı yalnız başına meydan yerine çıkıp, Müslümanları Şeriat’a sahip çıkmaya çağıran “Büyük İmam”, bugün de Sihler’in arasında yine yalnız başına Şeriat’ı müdafaa etmeye devam ediyor. Onun zamanından kalma cami Serhind’in alnına vurulan bir İslam mührü gibi, “Bura İslam’ındı, yine İslam’ın olacak.” diyor.

Ne acıdır ki, hayatı, bidatlerle mücadeleyle geçen İmam-ı Rabbani’nin kabri, hurafelerle dolu. Huzuruna girerken kardeşlerime “Bize Şeriat’ı öğreten İmam’ın huzuruna şu çaputları söküp de girersek, söyledikleriyle amel etmiş oluruz. Yoksa ihanet edenlerden kabul ediliriz.”. Türbeyle alakadar olan zata da, “Burası yine bidatlerle mücadelenin merkezi olmalı” ricasında bulunduktan ve bir gece kaldıktan sonra hüzünle ayrıldık.

Allah Teâlâ Serhind’e İmam-ı Rabbani’nin hem soyundan, hem de yolundan varisler nasip etsin.

Ulemanın Varisi Soyundan Gelenler Mi, Yolundan Gidenler Mi?


İnsanın bir soydan, bir de ilimden nesebi var. Biri onu atalarına, diğeri ise ait olduğu fikir ya da akideye bağlar. İlim, fikir ve sanat cephesinde verilen eserler ilimdeki neseple meşruiyet kazanır.

Soydaki nesep, babadan atadan kalan malların gasp edilmesini önler, araya aileden olmayanların girmesine mani olur. İnsanın olduğu gibi, mirasın da muhafızıdır. İlimdeki nesep ise yerine göre “hak”kı ya da “batıl”ı korur. Araya hakikate ya da batıla ait olmayanların girmesine engel olur. Bu engellemeyi, riyazî bir katiyetle sadece İslam yapabilmiştir. Kimin hangi alime varis olduğunu ortaya koyabilmek için tabakât, terâcim ve vefeyât kitapları ulema hayatını ayrıntısıyla yazdı. Bir tabakât kitabı bir alimin kimlerden okuduğunu ve ondan da kimlerin ders aldığını yazarak, araya birilerinin sızmalarını önledi. Bir köyde ya da bir kasabada medrese açan birinin “ihya” başlığı altında “ifsad”ta bulunmasına, ehliyetsiz hocaların imar niyetiyle tahrib etmesine mani olabilmek için “icazet” sistemini geliştirdiler. İlimden nesebi ortaya koyan icazet, yeni hocalara meşruiyet verdi. Başına bir sarık saran ya da sırtına bir cübbe alan hakikatte ise ilimden hiç nasibi olmayan cahil ya da zındıkların fesadına mani oldu icazet.

Diplomada anonimlik var. Öğrencinin dersine girmeyen, onu hiç tanımayan bir müdür ya da rektör diplomanın altına imza atar. İcazette ise öğrencinin her haline tanık olan, talimi gibi terbiyesiyle de meşgul olan bir hocanın imzası vardır. O imza muhataba bir güven verir. Mücaz için bir şehadettir. Öğrencinin Allah rızası için mi yoksa makam için mi okuduğunu öğrenen, dünyevi bir amacı fark ettiğinde gerekli tedbirleri alan bir hocanın şehadetidir. İcazet, bir öğrencinin Allah Rasulü’ne ilimde ve ahlakta varis olabileceğinin belgesidir. Diploma ise talebenin sadece madde planında ehil olduğunu anlatır. İcazet, öğrenciyi öz posa ayrımına tabi tutar. Diploma ise öze de posaya da aynı yetkiyi verir.

Geçen asırda medreseleriyle beraber âlimlerini de kaybeden ümmet, icazetle hakikatini korudu. Lawrence’lere karşı icazet bir kalkan oldu. Zındıkların medreseye sızmalarını büyük oranda icazet önledi. Hindistan’da köy ve kasabalarda kurulan daha sonra Dâru’l-Ulûmlar’a dönüşen ders halkalarıyla ulema, Müslümanlara kimlerin sözlerine niçin itibar edeceklerini “icazet”le anlattı.

Akademyadan onlarca ismin yapamadığını basit mekânlarda zor şartlarda Buharî, Müslim okutan muhaddisler başardı. Lâ yemut kitaplar, muhalled öğrenciler telif ettiler.

Dünyanın hiçbir yerinde maddi anlamda bir kıymeti olmayan bir diplomayı almak için insanlar ülkeler arası seferler düzenlemez. Buradan Oxford’a ya da Cambridge bir akademisyenin dersine -belge alamadan- katılmak için bir öğrenci gitmez. Fakat tarihte olduğu gibi bugün de pek çok ilim talebesi sahih senedle müellife, ondan da Allah Rasulü’ne ulaşıp icazet alabilmek için Rıhleler yapmaya devam ediyor.

Tebliğ Cemaati


Babaları vefat eden çocuklar aileyi ayakta tutabilmek için seferber olur, sorumluluk alırlar. Bir anda küçücük yavrular büyüyüp evin ekmeğini kazanırlar. Önce Devletleri’ni, sonra da halifelerini kaybeden Hindistan Müslümanları da o çocuklar gibi seferberlik halinde, kimi okuyor, kimi okutuyor, kimi yazıyor, kimi davet ediyor, kimi de bütün bunları yapmaya çalışıyor.

Tebliğ Cemaati, meselenin daha çok davet tarafında. … Merkezi Delhi, faaliyet alanı ise bütün yeryüzü… Asya, Avrupa, Afrika hâsılı insanın olduğu heryere İslam’ı ulaştırabilmek için seferler düzenliyor. Esasta kurucusu Kur’an-ı Kerîm ve Sünnet-i Seniyye. Cemaatin esaslarını Kitap ve Sünnet’ten çıkarıp bir araya getiren ise, İlyas Kandehlevi… Nakşibendî, Kadirî, Halvetî, Hanefî, Şafî, Eş’arî, Maturidî her meşrep ve mezhepten Müslümanı Tebliğ Cemaati’nin çatısı altında görmek mümkün.

Müslümana ihtiramda bulunmak, hukukuna riayet etmek, her ameli Allah için yapmak, Allah yolunda sefere çıkmak Cemaat’in usullerinden… Ümmet’in hukukunu korumayı ve insanlığın kurtuluşuna vesile olmayı gaye edinen ve bu gayenin tahakkuku için karşılığını sadece Allah Teâlâ’dan bekleyerek sefere çıkan Müslümanlar “ben” davasından halas bulduklarından, bir hareketi büyüdükçe menzilinden uzaklaştıran “ben merkezli” kavgalardan da korunmuş olur. Tebliğ, “biz” ruhuyla ve en büyük sermayesi “Allah rızasını tahsil etmek” olduğu halde seyr u seferine devam ediyor.

Çinli, Doğu Türkistanlı, Kanadalı, Malezyalı halka halka olmuş davetin esasları üzerine ders yapıyor ya da umumi bir sohbeti her milletin halkasından biri kardeşlerine tercüme ediyor. Hangi yöne bakarsanız bakın bütün saflar ve halkalar, farklı dil ve ülkelerin bir iman ve ideal etrafında yekvücut olmaya engel olamayacağını resmediyor.

Cemaatin merkez binasında dolaşırken Nedve’den çok sayıda âlimle karşılaştık. Çünkü onlar “bizim ev”, “sizin ev”; “bizim medrese” “sizin medrese” taassubunu aşmışlar. İlyas Kandehlevî’nin Mişkâtu’l-Mesâbîh’ten seçtiği hadislerden oluşan “el-Ebvâbu’l-Müntehabe” adlı kitabın takdim yazısını, yöneltilen bütün tenkitleri geçersiz kılacak bir muhtevada Nedve’nin merhum lideri Allame Ebu’l-Hasan en-Nedvî yazdı.

Tebliğ’de el açıp “Allah için bir şey” demek yasak. Seferde dilenmek de, evde misafir olmak da yok. İlk tebliğ heyetinde dedesinin de yer aldığını söyleyen Yusuf en-Nedvî, hasbiliklerine dair şöyle bir olay anlattı. “Dedem ve arkadaşları Amman’a kadar gider. Akşam bir çölde kalırlar. Yanlarında ancak yiyecek alacak kadar paraları kalmış. Gece çölden topladıkları odun kırıntılarıyla ısınırken polis görür ve alır Amman’daki Ömer Camii’ne götürür. Cemaat, namazları o camide kılan Ürdün Kral’ının dikkatini çeker ve kim olduklarını öğrenince kendilerini saraya çağırır. Giderler, sarayda Kral’a Tebliğ Cemaati’nin esaslarını anlatırlar. Ayrılırken kral kendilerine bir kese altın vermek ister. Bir müddet dururlar. Çünkü Tebliğ Cemaati’nin usulüne göre sefer müddetinde kimseden bir şey istenmeyeceği gibi alınmayacak da. Nevalelerini kendileri temin edecek. Dinlenme mekânları da camiler olacak. Keseyi almamak için epey ısrarcı olurlar. Zor durumda kalınca, alırlar. Kesede bin altın vardır. “Bunu ne yapalım?” diye düşünürken akıllarına Amman’a gelirken yolda gördükleri yetimhane gelir. Kendi dar bütçelerinden de bir altın ekleyerek 1001 altını bağışlarlar. Sabah olunca bütün gazetelerde şu muhtevada bir haber görürler; “Hindistan’dan gelen zengin tüccar heyeti zor durumdaki Yetimhane’ye 1001 altın bağışladı.”. Gazeteyi gören Kral resimden anlar ki onlar mal zengini değil, gönül zengini Hindli bir avuç Müslüman…

Tebliğ Cemaati lideri Muhammed Sa’d Kandehlevi ile sabah namazından sonra oldukça sade bir odada bir araya geldik. Cemaat değil, Ümmet’in tamamına kucak açan tabii bir İslami hareket olduğunu söylüyor Tebliğ’in, Kandehlevî. Ulema önümüzde bize rehber, biz de onların tabileriyiz diyorlar. Cemaatin içinde Nedvetu’l Ulema ve Diyobendiler’den çok sayıda ilim adamının olması Sa’d Kandehlevî’nin sözlerinin şahitleri mesabesinde. Tebliğe giren ulema ya tedrisatı bütünüyle bırakıyor ya da yılın belli aylarında derslerini bir talebesine devredip Allah yolunda seferlere çıkıyor.

Şeriat’a bağlı, Ehl-İ Sünnet dairesindeki bütün cemaatlere muhabbet ve ihtiramı varoluş sebebi kabul ediyor Tebliğ. Merkezde gördüğüm Müslümanların muttaki ve mütevazı halleri bütün tenkit ve iftiraları çürütecek ve yukarıdaki hükmü delillendirecek nitelikte. Cemaatin genç lideri Muhammed Sa’d Kandehlevî bu bapta şöyle bir olay anlattı: “Hacca gittiğimde arkadaşlar tebliği eleştiren yetkili bir zattan bahsettiler. “Onu da ziyaret edeyim”, dedim. Arkadaşlar gitmememi söylediler. İslam kardeşliğinin bir gereği olarak gitmeliyim, dedim. Bir heyetle birlikte gittik, bizi görünce 20 dakika kadar ağladı. Kendine gelince şunları söyledi: ‘Tebliğ cemaatine karşıydım. Bunlar bidat ehlidir diye fetva veriyordum. Sonra bir sempozyum için Katar’a gittim. Programa kadar bir mescide gidip namaz kılayım, dedim. Gittim, namazı kıldıktan sonra biri ayağa kalktı. Her biri farklı ülkelerden olan yirmi kadar Müslümana konuşmaya başladı. Daha sonra her birine teker teker sordum ‘kimi Hanefî, kimi Şafî idi. Her biri ayrı bir mezhebe mensuptu.’ Anladım ki bu Ümmet’i bütün meşreb ve mezheplere hürmet eden bu ruh birleştirecek.’. Önceki fetvamdan rücu ettim. Eğer vaktim olsa sizinle Allah yolunda sefere çıkardım. Fakat sizin sahabe gibi seferler yapıp insanları İslam’a çağırdığınızı anlatacağım.” dedi.

Karar: Emir De Komuta Da İslam’da


Hindistan, dünyanın küçültülmüş bir sureti gibi. Semasında Batılın renkleri de, İslam’ın gökkuşağı da var. Hindular ve İşgalci İngilizler, “Hak”tan kopuş itibariyle aynı kadere sahipler. Sadece koptukları cihetler ve muhtevalar farklı. Her ikisi de Şeytan’ın emrinde, her ikisi de vicdanları kanatmak, aileleri çökertmek, insanlığın Dünya ve Ahiret saadetini yok etmek için çalışıyor. Onlar ne kadar ileriye doğru hamle yaparsa, insanlık o kadar gerilere savrulacak. Bu yüzden ne Hindular İngilizler için, ne de İngilizler Hindular için bir tehdit arz ediyor. “Neler oluyor?” diye, istilada İngilizlere karşı direnen Hindular’a bugün biri kalkıp da “bunlar katiliniz, bunlar ırzınıza geçen haydutlar” dese de, yine de onlar İngiliz gibi yaşamaktan, İngiltere’de okuma aşkından vazgeçmez. İslam karşıtlığı, sömürenle, sömürüleni tek bir millet yaptı. Bu yüzden küresel güçler büyüyen Hindistan’ı ya da Çin’i değil de Türkiye’yi tehdit olarak görüyorlar. Çin esaretindeki Doğu Türkistan’ı âdeme mahkûm ederken, PKK’ya yardımda kusur etmiyorlar. Biliyorlar ki Çin ya da Hindistan, sistemlerine karşı yeni bir nizamla çıkıp, adalet mahkemeleri kurup, Asya’yı, Afrika’yı soyanlardan hesap sormaz, soramaz. Çünkü onlar da artık hırsız, onlar da kapitalizmin en ideal dünya düzeni olduğuna inanıyorlar. Zira her ikisinin de yuları Şeytan’ın elinde.

Hindistan’ın bir cephesinde Şeytan’ın askerlerinin koalisyonu, diğer cephesinde ise sahabenin o topraklara taşıdığı diriltici İslam soluklarıyla küfrün buzdan dağlarını eritmeye çalışan âlimler, muhaddisler, fakihler, arifler ve onların arkasında, onlara lojistik sağlayan mazlum dört yüz milyon Müslüman var. Onlar biliyorlar ki, Hindistan’ın on dört asırlık tarihine mührünü vuran İslam’ın muzafferiyeti beden gücüyle değil, imanla; kemiyetle değil, keyfiyetle oldu. Mücadelelerini bu inançla sürdürüyorlar.

İmam Rabbani’nin öğrencileri yeniden “İnsanlığın saadeti için bütün meselelere el koyuyoruz. Artık emir-komuta İslam’dadır” diyecekler. Çünkü onların medresesi, tarihçiye değil, tarihi kurana; tarihi yazana değil, tarih yazana kahraman diyor. Yine sahneye çıkacaklar ve yine tarih yazacaklar. Yardımın da, zaferinin de Allah Azze ve Celle’den geleceğinin bilinciyle Nedve, Diyobend, Mezâhir başta olmak üzere bütün ilim ve irfan merkezleri adımlarını Allah’ın rızasına göre atıyor, kendilerini minnet altında bırakmasın diye hükümetlerden maaş da yardım da kabul etmiyorlar. Dışarıdaki üniversitelerde çok daha iyi şartlarda görev yapma imkânı olan hocalar iki yüz dolara tekabül eden mütevazı bir aylıkla Nedve’de ya da Diyobend’de ders okutmayı tercih ediyor.

Asrı Saadet’in ardından ikinci dirilişin Moğol ve Haçlı yıkımından sonra Osmanlı ile yaşayan Ümmet, üçüncü dirilişin eşiğinde… Hindistan Müslümanları ne kadar büyük kemiyetlere ulaşsa, ne kadar çaplı adamları olsa da, madde planında Ümmet’i komuta edecek gücün yine Osmanlı’nın çocukları olacağına inanıyorlar. Bunun için yaşı doksana gelen âlimler ya yatakları kenarındaki radyodan Türkiye’den gelecek zafer haberlerini bekliyor ya da Prof. İhtişam en-Nedvî gibi “Sizi görünce imanımız tazeleniyor.” diyorlar. Hakk’la Batıl’ın hesaplaşması devam ediyor. Seni ise bu mücadelenin seyrini değiştirecek Osmanlı’nın şevketli evladı olarak görüyorlar. O halde Allah’ın yardımını geciktiren ne kadar banka, toto-loto gibi müessese varsa hepsini kapat; Bütün Hakk’a ihanet kararlarını geçersiz say! Millet evlatlarına, Ümmet’in kurtuluşu mücadelesinde her türlü bedeli ödemeye hazır olun!” de! Emir ver, Fetih hazırlığı başlasın, “Çelebiler çekilip Haremlerde kışlasın!”. Diriden ölüyü, ölüden de diriyi çıkaran Allah Azze ve Celle niyetimiz gibi amelimiz de hayır olursa, akıbetimizi de hayır yapacaktır.