Osmanlı Olmakla İftihar Eden Şamlı Allame: Muhammed Said Tantavi

İlim, insanı dünyadan tecrit eder. Bu yüzden ulemanın hayatında yemek ve uyumak gibi fıtri ihtiyaçlar dahi asgari düzeydedir. Geldim, geliyorum derken bazen bir iki öğün geçer, sofralar kurulur, kaldırılır; fakat onların mütalaaları bitmez.[ref]Ders aralarında zaman zaman Tantavi ile alakalı hatıra ve gözlemlerini öğrencilerine aktaran, özel olarak müracaat ettiğimde ise Hoca ile alakalı mesmuatımı tevsik eden muhterem hocam Mehmet Savaş’a ve uzun bir zaman Tantavi ile aynı odada birlikte çalışan, bu süre zarfında Hoca’ya dair çok sayıda hatıraya muttali olan, bunları bizimle paylaşırken de son derece cömert davranan, yeni dökümanlara ve ilim adamlarına ulaşmamıza yardımcı olan muhterem Dr. Necati Öztürk Bey’e teşekkürü ifası gerekli bir vazife addederim.[/ref]

Ulemanın kitaplarla olan münasebetine tanık olanlar, Ebu Yusuf’un ölen çocuğunun tekfin ve techiz işlerini komşu ve akrabaya havale edip derse gitmesini[ref]Abdulfettah Ebu Ğudde, Kıymetu’z-Zaman, Beyrut, 2002, s. 31.[/ref] yadırgamadıkları gibi anlamsızda bulmazlar. Az yemek, az konuşmak, az uyumak sûfinin olduğu gibi âlimin de şiarıdır. Az yemekle iktifa etmek kolaydır, çünkü sofradan kalkınca yemekle irtibat kesilir. Fakat uyku öyle değildir. Siz ayrılsanız da, o sizi bırakmaz. Bazen dakikada bir gözlerinizi yoklar. Bu yüzden adap kitaplarında talebelere uykunun giderilmesi ile alakalı bir dizi tavsiyelerde bulunulur[ref]Bunların en etkilileri şunlardır: Kapalı mekandan açık alana çıkmak, bir odadan diğerine geçmek, soğuk su ile duş almak, bir şeyler içmek ya da yemek, arkadaşlarla sohbet etmek, yüksek sesle Kur’an-ı Kerim tilavet etmek, oturuş şeklini değiştirmek, şiir okumak, okunan kitabı ya da mevzuyu değiştirmek.[/ref]

Yemeği ve uykuyu azaltarak kazandıkları zamanı ilmin hanesine ekleyen âlimler, insanlarla konuşma noktasında da titiz davranmış, saniyelerin dahi hesabını yapmışlardır. Amir b. Abdi Kays, kendisi ile sohbet etmek isteyen kişiye: “seninle ancak güneşi dönmekten alıkor, zamanı da durdurursan konuşurum.” demiştir.

Yitirdiği yavrusundan başka çoğu olmayan annenin evladını araması gibi ilmi arzulayan, bulduğunda da bütün uzuvları ile ona kulak kesilen ulema, en sadık dost olarak kitapları görmüştür. Ahmed b. Yahya eş-Şeybani (v. 291) misafirlikte dahi yanından ayırmadığı kitaplarını sokakta mütalaa ederken bir atla çarpmışmış, yaralı halde kaldırıldığı evinde bir gün sonra vefat etmiştir.

Ölüm döşeğinde dahi öğrencileri ile ilgilenen, gündüzlerini ilme, gecelerini ise ibadete ayıran ulema, az zamanda uzun mesafeler kat etmiştir. Nitekim 39 yaşında vefat eden Leknevi geride 110’dan fazla eser bırakmıştır. [ref]Ebu Ğudde, Kıymetu’z-Zaman, s. 82.[/ref]

Zamanını tüccarın veresiye sattığı malın ücretini kıymetlendirmesinden daha titiz kullanan ve bu yüzden kısa zamanda çok sayıda eser telif eden ulemanın başarısı zaman mefhumuna yüklediği anlamda mündemiçtir.

Onların gündüzünde ders ve mütalaa, gecelerinde ise telif ve ibadet vardır.

“Lisan-ı halin lisan-ı kâlden entak” olduğuna inanan, bu yüzden sözleri yerine yaşantılarıyla fakih ya da müfessir olan ulema, İslam toplumu için ciddi bir kazanım olmuştur. Halen Mekke’de ikamet eden Said Tantavi bu nevi kazanımların en önemlilerindendir.

Hayatı


Eskiler “ilmin başı zor, sonu tatlıdır.” derler. Fakat kimi âlimler için bu istisnadır. Hicri 1347 yılında Şam’da dünyaya gelen Said Tantavi hayatın her iki ucunda da zoru yaşayan istisna şahsiyetlerdendir. 80 yıllık yaşamının başlangıcı ile sonu arasında gözle görülür bir fark yoktur.

Üç yaşında annesini kaybeden Tantavi, çocukluk ve yetişkinlik devresini zor şartlar altında ağabeyi Ali Tantavi’nin yanında geçirir.[ref]Tantavi ailesi biri kız olmak üzere beşkardeştir. Erkek kardeşlerin isimleri şu şekildedir: Ali, Naci, Muhammed, Abdulgani ve Said Tantavi’dir.[/ref]

Hayatını okumaya adayan Tantavi gündüzün olduğu gibi gecenin de önemli bir bölümünü mütalaa ve ibadete hasreder.[ref]Mütalaa esnasında kendisini yoklayan uykuya direnebilmek için kısa aralıklarla ağabeyinin evinin bahçesindeki havuzda duş alır.[/ref]

Birçok şehirde öğrenci, araştırmacı ve hoca olarak bulunan Tantavi ahir ömründe Mekke’ye yerleşir.

Zekâsı


Zekâ ve hafızasının gücü ile dikkat çeken Tantavi okuduğu her kitabı ezberler. Henüz 16 yaşında iken hafızasında 20 binin üzerinde beyit vardır.[ref]Tanışınca adınızı söylüyorsunuz, yıllar sonra karşılaştığınızda hiçbir şey söylemeden adınızı ve nereli olduğunuzu hatırlıyor.

Misafirlerinin adlarını oturdukları yerle birlikte ezberliyor. Meclis süresi içerisinde konuklarından birisi yer değiştirirse isimleri tadat ederken “Yahya nerede, Yahya! Senin yerin şurası değil mi?” diye ikaz ediyor.

Bir ikindi sonrası Fakih Mescidi’nde karşılaştığımızda aslen Of’lu, ikameten de Samsun’lu olduğumu söylediğimde Samsun ve Tarabzon’da yetişen ürünleri tek tek saydı.

İki ay sonra Fakih Mescidi’nde tekrar karşılaştığımızda Hocaya hayatı ile alakalı bir yazı kaleme almayı düşündüğümü söyleyince “benim değil âlimlerin hayatını yaz” dedi. Siz de âlimsiniz dediğimde O yine “âlimlerin hayatını yaz” diyerek önceki cevabını tekrar etti. Peki ya siz âlim değilseniz alim kimdir dediğimde “iyiler gitti, en hayırlılar toprağın altında” manasına gelen bir şiir okudu. Bir hafta kadar sonra Hoca’yı tekrar ziyaret ettim. Uzun uzun Osman’lı Devleti’nden bahsetti. Nureddin Mahmud Zengi zamanında iki Hrısitiyan’ın Efendimiz’e karşı yürüttükleri komployu anlattı. Konuşma arasında kendisi ile alakalı yazıyı kaleme aldığımı söyledim; tebessüm etti.[/ref]

Tantavi’nin zekâsı ve hadiseler karşısındaki sürat-i intikali kısa zamanda keşfedilir ve lise yıllarında hocalarının fevkalade alakasına mazhar olur. Okuduğu ve duyduğu bir metni bir daha unutmamak üzere hafızasına kaydetmesi bu alakanın artmasında etkili olur.

Şu hadise onun bir lise talebesi iken sahip olduğu tahlil ve terkip cehdini gözler önüne sermektedir: Şam Lisesi’ndeki edebiyat öğretmenleri öğrencilere “yaptığı işin sonunu düşünmeyen bir gün pişman olur.” cümlesi etrafında bir deneme yazmalarını söylerler. Kâğıtlar dağıtılır, denemeler telif edilir, daha sonra değerlendirilmek üzere geri toplanır. Kâğıtlar arasında bir tane vardır ki hocalar onun hakkında ihtilaf ederler. -Öğrencinin isminin yazılı olduğu bölüm kapalı olduğundan tartışılan yazının kime ait olduğu tartışma esnasında bilinmemektedir.-

Tantavi tartışmaya sebep olan çalışmasında Taberi Tarihi’nde geçen Haccac ile ilgili bir hikâyeyi konu edinir. Taberi’nin rivayetine göre Haccac düşünmeden atadığı bir validen dolayı daha sonra pişmanlık duymuştur.

Denemeye müspet ve menfi not verme noktasında öğretmenler ikiye ayrılır. Bir grup, öğrencinin son derece donanımlı olduğunu savunurken diğer grup, bu tarz bir cevabın edebe aykırı olduğunu iddia eder.

Lisede edebiyat öğretmenliği yapan ve aynı zamanda da Tantavi’nin dayısı olan Sa’dul Afgani akşam eve döner ve övgü ile söz konusu kâğıttan bahseder.

Afgani bunları söylerken diğer kâğıtlara göre sıra dışı olan bu eserin yeğeni Tantavi’ye ait olduğundan henüz habersizdir.

Hayatının erken yıllarında zekâsının parlaklığı ile temayüz eden Tantavi, yakın dönem ilim ve fikir adamları tarafından da dikkatle izlenmiştir. Nitekim ağabeyi Ali Tantavi ölümünden kısa bir süre önce Mekke’deki evinde ağırladığı Mahmud Mîra, Hatib el-Accac, Ebu Gudde ve Edip Salih gibi ilim heyetinin huzurunda kardeşinin kendisinden daha âlim olduğunu itiraf etmiştir. Davette ağabey bir beyit okumuş, kardeş Tantavi ise o beytin öncesini sonrasını ve benzerlerini söyleyerek haziruna bir edebiyat ziyafeti sunmuştur. Onun bu haline tanıklık eden Ali Tantavi “annem vefat ettiğinde Said küçüktü, ‘anne, anne’ diye ağlar, yüreğimi yakardı. Sonra yetişti, ilim adamı oldu, şimdi ise bizi geride bıraktı.” demiştir.

Tantavi ile yapılan sohbetlerde O’nun edebi derinliğini görmek hiç de zor değildir. Konuştuğu bir konu ya da cevapladığı bir soru ile alakalı onlarca beyit okuyabilen Tantavi, muhataplarına “sonu ‘h’ ya da ‘b’ harfi ile biten bir şiir oku” diyerek onları da edebiyat meclisine dâhil etmektedir.

İlmi Yönü


Tantavi lisans eğitimini kimya alanında yaptı fakat Suriye’de çok sayıda âlimden İslami İlimler alanında özel dersler aldı. Sabah ve yatsı namazları sonrasında meşhur âlimler etrafında kurulan halkalara devam etti. Gençlik yıllarında “Kuduri” ve “Vikaye” gibi metin kitaplarını ezberledi.

Hoca’nın kimyacı olması fakih ya da müverrih olmasına engel olmadı. Öğrencileriyle ders arkadaşlığı yaptı. Lise yıllarında öğrencisi olan Üstat Mehmed Savaş’la Abdulvahhab el-Hafız’ın derslerine katıldı, birlikte Nuru’l-İzah’ın şerhi Meraki’l-Felah’ı okudu.

İslami ilimlerin hemen tamamında behresi olan Tantavi, matbu eserlere olduğu gibi mahtutata da vakıf bir isimdir. Yakın dostu Necati Öztürk Hoca’nın tespitine göre kendisine bir mesele sorulduğunda cilt ve sayfa numarasına varıncaya kadar kitaplardaki yerini söyleyebilmektedir.

Şu anekdot Hoca’nın birikimini müşahhas bir mikyasta ortaya koymaktadır. Bediuzzaman Said Nursi’nin (rahimehullah) eserleri Arapça’ya tercüme edilirken mütercim, risalelerde şairi tasrih edilmeyen beyitlerin bir kısmının kime ait olduklarını tespit edemez. Konu ile alakalı uzman bir isim araştırılırken Tantavi’ye ulaşılır. Şeyh hiçbir esere bakmadan söz konusu beyitlerin kimlere ait olduklarını söyler.

Tantavi, misafirlerine Said Nursi’nin kim olduğunu sorduğunda “Firuzubadi’nin Kamusu’l-Muhit’ini ‘sin’ maddesine kadar ezberleyen bir ilim adamı” cevabını alır. Bediuzzaman’ın üstünlüğünü Kamus örneği ile anlatan muhataplarına Tantavi şöyle der: “ben de ez-Zebîdî’nin Tacu’l-Arûs’unu ezberlemiştim.”[ref]Söz konusu lügatın farklı baskıları vardır. Daru’l-Fikr’den çıkan nüshası 20 cilttir. Bkz. EZ-Zebîdî, Tacu’l-Arûs min Cecahiri’l-Kâmus, Daru’l-Fikr, Beyrut, 2005, I, XX. Bu ifade, Bediuzzaman Hazretleri için bir noksanlık vesilesi olamayacağı gibi, Tantavi adına da kesinlikle bir üstünlük göstergesi kabul edilemez.[/ref]

Hoca, teracim alanında da eşine az rastlanır bir derinliğe sahiptir. Nitekim sohbet esnasında adı geçen her ilim adamının yaşadığı şehri, hocalarını, eserlerini, ne zaman doğup vefat ettiğini, zamanındaki olayları ayrıntısına kadar anlatmaktadır.

Fakih, muhaddis, müfessir ya da mütekellim vasfıyla onu dinleyen herkes söylediklerinden müstağni olmadıklarını yakinen idrak etmektedirler.

Eğitimciliği


Tantavi müktesebatını öğrencileri ile paylaşma noktasında da fevkalade başarılıdır. Üstat Mehmet Savaş’ın anlattığına göre “Şam’da ki İmam Hatip Lisesi’nde öğrenciler tarafından en fazla takdir edilen Hoca, Tantavi idi. Hoca’ya öğrencilerin ayrı bir ilgisi vardı. Okulun en başarılı öğretmeni O kabul edilir, her ders ile alakalı müşkül sorular O’na sorulurdu. Masasına oturmadan ders anlatır, talebelerin seviyelerini dikkate alarak konuşurdu.”

Hoca geliştirdiği eğitim nazariyeleri ile birçok İslam ülkesindeki okulların kurulması ve müfredatlarının hazırlanmasında aktif olarak görev almıştır. Özellikle Rus işgalinden sonra mücahitler tarafından kurulan Afgan Devleti’nin açtığı okullara fikirleriyle ciddi anlamda katkıda bulunmuştur.

Kiyafe İlminin Son Temsilcisi


Tantavi İslam toplumunda önemli bir yere sahip olan qiyafe ilminin son temsilcilerindendir. Şeyh, insanların vücut yapılarından hareketle karakterlerinin okunmasına ve neseplerinin tespit edilmesine yardımcı olan bu ilim dalında oldukça mahirdir.

O bunun da ötesinde karşılaştığı bazı kişilerin yüzlerinden nereli olduklarını tespit edebilmektedir. Necati Hoca’nın naklettiğine göre ilk defa karşılaştığı bir Konyalı’ya “yüzün Mevlana Celaleddin’in diyarından geldiğini söylüyor” demiştir.

Özel Hayatı


Tantavi, ilmi evliliğe tercih eden “el-ulemau’l-uzzab/bekâr âlimler” zümresindendir. İmam A’zâm Ebu Hânîfe, Ebu Yusuf’a yaptığı vasiyyetinde, önce ilim talep etmesini, sonra helal yoldan mal kazanmasını, bunlar gerçekleştikten sonra evlenmesini telkin etmiştir.[ref]İbn Nüceym, el-Eşbah ve’n-Nezair, Beyrut, 1999, s. 380.[/ref] Zira aksi bir sıralama kişinin ilim öğrenmesine engel olur. Nitekim Bişr el-Hafi “Ta’e’l-ilm-u fi/beyne efhazi’n-Nisa/ilim kadınların baldırları arasında yok oldu.” demektedir.[ref]Abdülfettah Ebû Ğudde, el-Ulemau’l-Uzzab, Beyrut, 1999, s. 26.[/ref]

Üstat Mehmet Savaş, Tantavi’nin bekârlığı ile alakalı şöyle demektedir: “Mizacı, mizacına uygun bir eş bulamadığından evlenip kimseye eza vermek istememiştir.”

Hoca’nın yakın çevresi onu evlendirebilmek için zaman zaman teşebbüslerde bulunmuş; fakat hepsi neticesiz kalmıştır. Necati Hoca konu ile alakalı şunları söylemektedir: “Hoca’nın eş seçimi ile alakalı özel şartları vardı; yerde yatacak, yerde yemek yiyecek, dışarda çalışmayacak gibi. Bir defasında O’nun bütün şartlarını kabul eden bir hanım bulundu. Fakat üniversite mezunu olduğu öğrenilince Hoca vazgeçti.”

Müstakim Duruşu


Tantavi Mekke’de, mütevazı bir evde gösterişten uzak bir hayat yaşamaktadır. Mutfak dâhil üç odası olan evinde buzdolabı, masa, klima, pervane, yer minderleri, kitaplar ve boş şişelerden başka kayda değer bir şey gördüğümü hatırlamıyorum.

Yaşlılık ve hastalıktan dolayı oturup kalkması hayli güç olmasına rağmen evinde ağırladığı misafirlerine bizzat kendisi hizmet etmektedir. 9 kişiden oluşan grubumuza ayrı ayrı dondurma kâseleri ikram etmesi, kalabalık misafirler için önceden hazırlıklı olduğunu göstermektedir.

Hoca, modern zamanda Hacc’a yürüyerek giden eşine az rastlanır hacılardandır. Taif’ten Arafat’a defalarca yaya olarak gitmiştir. Necati Hoca’nın naklettiğine göre 1985 yılının Ağustos ayına tekabül eden hacc mevsiminde güneş çarpmasından dolayı ağır bir şekilde rahatsızlanmış, hastaneye kaldırılarak buz tedavisine tabi tutulmuştur. Bu durum Tantavi’yi azimet telakkisinden vazgeçirememiştir.

Zor yürümesine, oturunca kalkmakta güçlük çekmesine rağmen, cemaatle namaz kılmaktan geri kalmamakta günde beş defa eviyle “Fakih Mescidi” arasındaki 500 metrelik mesafeyi kat etmekte ve nafile namazları dahi ayakta kılmaktadır.

Tantavi yaklaşık 60 yıldır tuttuğu “sıyam-ı Davud”a hala devam etmektedir.

Tantavi, imam olmaktan ziyade cemaat olmayı tercih etmektedir. Hindistan ziyaretinde garda tren beklerken yöre halkı vakit namazını kıldırması için ona ısrar eder, ısrarları kıramayan Tantavi, imameti kabul eder, namazın ilk rekâtında Bakara Suresi’ni okur. Selam verdiğinde trenin hayli zaman önce gara girip çıktığı öğrenilir.

Tantavi, Hânefî imamın arkasında namaz kılmaya özen gösterir, bunun için bazen yarım saatlik bir mesafeyi bile kat eder.

Tantavi’nin evinde televizyon olmadığı gibi, konuk olduğu yerlerde de televizyona mesafeli durur. Gözlerinden ameliyat olmak için gittiği hastanedeki odasından televizyon kaldırıldıktan sonra orada yatmayı kabul etmiştir. Ağabeyi Ali Tantavi televizyonlarda program yapınca 27 yıl ona mesafeli davranmıştır.

Medresetü’l-Felah’ta hocalık yaptığı yıllarda okulun bahçesinde öğrencileri dizden yukardaki şortlarla top oynarken görünce okul müdürü İshak Azuz’a; “okulda kaç Hristiyan var?” diye sorar; müdürden “okulda Hristiyan öğrenci yok, hepsi Müslüman” cevabını alınca okuldaki görevinden ayrılır.

Hoca canlı hayvanların sureti noktasında da hassastır. Üzerinde hayvan resmi olan süt paketlerini kesinlikle almaz.

Yemeğini kendisi yapar. Etyemez. Fakat karnıyarık gibi et kullanılarak yapılan yemekleri iyi bilir. Onunla aynı büroda çalışan Necati Hoca güzel yemek yaptığını söylemektedir.

Tantavi inandığı gibi yaşayan, hakikati söylemekten çekinmeyen bir ilim adamıdır. Makam-ı İbrahim’in bugünkü yerinden daha gerilere nakledilmesi ya da üstü camla örtülü halde metaf alanının altına gömülmesi tartışıldığında ilgili heyetin başkanı –yanında danışman olarak çalıştığı- Ummül’-Kura Üniversitesi rektörü Prof. Dr. Raşid’e “Makam-ı İbrahim babanızdan size kalan bir miras olsa idi bunu tartışabilirdiniz. Fakat öyle değil. Sonra ayet Makam-ı İbrahim’in bulunduğu yer ile alakalıdır. Bu günkü yeri hakkında da Hz. Ömer’in iradesi ve sahabenin icmaı vardır. Böyle bir tartışma abestir.” Tantavi’nin çıkışı söz konusu tartışmayı bitirmiştir.

Tantavi’nin kul hakkı ve devlet malını muhafaza noktasındaki hassasiyeti de dikkat çekmektedir. Çalışma saatinde şahsi işleriyle ilgilenmediği gibi çay, kahve gibi içecekler almayı da uygun görmez. Ayrıca çalışma saatlerinde çay içerken, gazete okurken gördüğü dostlarına sitem etmiştir.

Tantavi bir gün mesai arkadaşı olan Necati Hoca’dan hususi notlarını yazmak için bir kâğıt ister. O da enstitüde kullandıkları fişlere benzer bir kâğıt uzatır. Tantavi, “bu devletin malı, ona özel notlar yazılmaz” diyerek kâğıdı iade eder. Necati Hoca, fişleri parayla satın aldığını söyleyince kabul eder.

Ehl-i Sünnet Hassasiyeti


Ehl-i Sünnet Akidesi’ne bağlılığı ile dikkat çeken Tantavi, selefe karşı fart-ı muhabbet beslemektedir.

Evindeki sohbet esnasında İslam’ın ameli boyutunun anlaşılabilmesi için mezhepleri taklit etmenin gerekli olduğuna vurgu yapan Tantavi, İmam Kevserî’nin “el-Lamezhebiyye Kanteratun Ladiniyye” başlıklı makalesi ile Said Ramazan el-Buti’nin “el-Lamezhebiyye” adlı kitabının önemine dikkat çekti.

Tantavi’ye bazıları “Ebu Hanife hakkında bir takım ithamlarda bulunuyor.” “Bu konuda ne buyurursunuz?” diye sorulduğunda sert bir ses tonuyla İmam Şâfiî’ye ait olan şu şiiri okudu:

Seninle tartışıldığında sustun dediler,

Onlara, cevabın kötülük kapısının anahtarı olduğunu söyledim.

Cahile ya da ahmağa karşılık vermemek şereftir.

Böyle davranmada itibarı korumak ve hali ıslah vardır.

Arslanları görmüyor musun, onlardan sustuklarında korkulur.

Yemin olsun ki köpek de havladığında taşlanır. [ref]Bedi’ Yakub, Divanu’l-İmami’ş-Şafii, Beyrut, 2004, s. 63.[/ref]

Eserleri


Hocanın en büyük iki eseri destanlaşan hayatı ve yetiştirdiği öğrencileridir. Müslüman gençlik için “üsve-i hasene” olan hayatının önemli bir bölümünde öğrencileri vardır. Üstat Mehmet Savaş, öğrencileriyle olan münasebetini anlatırken şöyle demektedir: “Maaşını alır birkaç parçaya böler, durumlarına göre talebelerine dağıtırdı.”

Necati Hoca’nın tespitine göre Tantavi’nin telif ve tahkik kabilinden 150’nin üzerinde basılmış ve basılmamış eseri vardır. Bunlar içerisinde Benu Şeybe Kabilesi’nin nesebini anlatan ve 15 defterden oluşan orijinal çalışmalarda mevcuttur. Ne var ki Tantavi şöhret olmak endişesiyle eserlerinin hiçbirisinin vefatına kadar basılmalarına müsaade etmemektedir.

Osmanlı Muhabbeti


Suriye ulemasının Osmanlı muhabbeti takdire şayandır. Şam’da hazırlanan bir televizyon programına konuk olan aksakallı bir imama “Osmanlı nasıldı?” diye sorulduğunda yaşlı gözleriyle çevresindeki Osmanlı eserlerini göstererek “İşte Osmanlı! Eserleri kim olduklarını anlatıyor.” demişti.

Onlar, Osmanlı olmakla gurur duyuyorlar. Aslen Suriyeli olan Tantavi’de de Osmanlı’ya aidiyetin izzeti var. Şu hatıra bu duygunun O’nda ne kadar yoğun olduğunu resmetmektedir: “Geceleri uykumu giderip daha fazla çalışmak için ağabeyimin evinin bahçesinde ki havuzda duş alırdım. Şiddetli fırtınanın olduğu bir kış gecesinde duş almak için bahçedeki havuza doğru ilerlerken soğuktan titremeye başladım. Sıtmanın etkisiyle bir adım atamaz hale geldim. Tam bu esnada Osmanlı tebaası olduğum aklıma geldi, kendimi toparlayıp yüksek sesle “Ene Usmaniyyun” (Ben Osmanlı’yım) diye haykırdım. Vücuduma güç geldi, yürüdüm, duş aldım ve sapasağlam eve döndüm.”

Tantavi’nin Osmanlı muhabbeti duygusal değil ilmi bir zemine oturmaktadır. Zira Hoca bizdeki tarih profesörlerine taş çıkartacak derecede Osmanlı Tarihi uzmanıdır. Kılcal damarlarına varıncaya kadar tarihe vukufiyeti vardır. Osmanlı Hanedanının bütün fertlerini; sultanları, eşlerini, evlatlarını isim ve künyeleri ile bilir.

Tantavi ile birlikte Fakih Mescidi’nden evine doğru yürürken yol boyu Osmalı Devleti’nden bahsetti. Abdulhamid’in yaptığı hizmetleri ve hasımlarının desiselerini anlattı. Bir ara Enver Paşa’dan, eşinden, Çandarlı Halil’den, Zenbilli Ali Cemali Efendi’nin ifta yönteminden söz etti. Kızılbaş kelimesini tahlil etti. Kızıl kelimesinin sonundaki “lam” harfi atıldığında Arapça “bint” kelimesinin karşılığı “kız” olduğunu fakat kelimenin “lam” ile “kızıl” şeklinde telaffuz edilmesi gerektiğini bu durumda anlamın Arapça “ahmer” yani kırmızı anlamına geldiğini söyledi. Benzer şekilde daha başka kelimelerin de tahlillerini yaptı.

Tantavi aynı zamanda bir Osmanlı müdafidir. Arap milliyetçisi olması ile dikkat çeken Satı el-Huseri’nin kaleme aldığı “el-Arab ve’d-Devletu’l-Usmaniyye” adlı esere karşı yazdığı reddiye, kitabın tarihi gerçeklerle bağdaşmadığını ispat etmiş ve reddiyenin etkisiyle eserin Suudi Arabistan okullarında ders kitabı olarak okutulması kararından vazgeçilmiştir.

Sonuç Niyetine


Onu tanıyanlara “Said Tantavi kimdir ve nasıl yaşar?” diye sorulsa zannediyorum şu hususlarda herkes ittifak eder: Okumak, yaşamak ve yazmak temelleri üzerine ibtina eden müstakim bir duruş… Üç yaşında kaybedilen anne ile başlayan ve hala devam eden ıstıraplar… Bir kilim, birkaç minder ve yataktan oluşan ev gereçleri arasındaki mütevazı hayat…

Bütün bunlar dünya sevgisi ile ilim bir arada yaşamaz diyen ve bu deyişi “Allah hiçbir adamın içine iki kalp koymamıştır.” [ref]Ahzab(33): 4.[/ref] ayeti ile tevsik eden büyük ruhlu ulemayı hatırlatıyor.

Sevgi cihetiyle dünyevi rabıtalarını iptal eden Tantavi’den günümüz Müslümanlarının öğreneceği çok şey var. Şöhret olmak için okuyan, yazan, boyundan büyük işlere tevessül eden, sünnet namaz kılmayı zaid gören, geçmişinde Osmanlı Devleti’nin olmasından rahatsızlık duyan, kaleme aldığı birkaç kitapçığı kütüphane çapında büyük gösteren, kendinden başka adam tanımayan ve onun olmadığı yerde hiçbir şeyin düzgün yürümeyeceğini düşünen günümüz akademisyeni ıslah-ı hal için Tantavi’yi mutlaka yakından tanımalıdır.

Önceki Yazı

Sonraki Yazı