SON BÜYÜK İSLÂM DEVLETİ OSMANLI, RUMELİ’DE HÂLÂ YAŞIYOR

Osmanlı’ya cihan devleti olma iradesi kazandıran “Mefâhir-i İslâmiyye” mahşeri, Meşhed-i Hüdâvendigâr’dan (Priştine) Osmanlı zamanında sancak (1455-1912) olan Prizren’e doğru yola çıktık. Şehre varınca gördük ki yıkılan ve yağmalanan tarihe rağmen Prizren hâlâ “OSMANLI İSLÂM DEVLETİ” aidiyetini muhafaza ediyor. Daha çok Türkçe ve Arnavutça konuşulan şehirde başınızı ne tarafa çevirseniz ya bir Osmanlı camii ya bir medrese ya bir hamam ya da bir tekke görürsünüz. Prizren, Balkanlar’da Saraybosna ve Üsküp’ten sonra en çok Osmanlı eseri ihtiva eden şehir… Hâlâ ayakta duran Sofu Sinan Paşa Camii, Prizrenli bir Arnavut olan Vezir Sinan Paşa’ya ait.

CÂMİ-İ ATÎK

Sultan Fatih tarafından fethedilen (1455) Prizren’de fethin alâmeti olarak Kral Milutin’in büyük kilisesi, camiye dönüştürülüp, “Câmi-i Atîk” adını alır. Fatih şehre bir miktar Müslüman nüfus iskan edip dışına da bir namazgâh yaptırır.

ARNAVUTLAR’IN GÖZÜNDE OSMANLI

Osmanlı’nın bürokraside akrabalığı değil, liyakati esas alıp atama yapması gayr-i müslimlerin dikkatini celb etmiş ve pek çok kişinin ihtidasına sebep olmuştu. Arnavutlar’ın gözünde Osmanlı; adalet, ehliyet ve liyâkat demekti. Bu yüzden Müslüman nüfus sürekli arttı. Prizren’de 1530’da Müslümanların oranı % 40 iken 1570’de % 63’e çıktı. Osmanlı döneminde Müslüman nüfusun sürekli artmasının en büyük âmillerinden biri de tekkelerdir. Avlusunun ortasında şadırvan olan Halvetiye Tekkesi, hâlâ şehrin önemli mâneviyât merkezlerinden biri konumundadır. Halvetiye Tekkesi’ndeki kılıçlar ve baltalar, dervişlerin yalnızca zikir yapmadığı; gece zâkir, gündüz mücâhid oldukalarının ya da olmaları gerektiğinin kanıtı. Sırplar, Birinci Balkan Savaşı’nda (1912) işgal ettikleri Prizren’de büyük katliam yaptı. Çok sayıda medrese ve tekkeyi yaktı, yıktı. Fâtih Sultan Mehmed Camii’ni tekrar kiliseye çevirdi.

SÜCÛD KÖPRÜSÜ

Prizren’i ikiye bölen nehrin üzerindeki köprü, Osmanlı’da kadınların da hayrî hizmetlerde önemli bir mevkiye sahip olduğunu göstermektedir. Günümüzde Taş Köprü olarak bilinen köprüyü iki kız kardeş yaptırmış, inşaat bittiğinde parayı almaya giden usta hayır sahibi kız kardeşlerden birini secdede bulduğundan dolayı adı “Sücûd Köprüsü” olur. Osmanlı’da taş da duvar da İslâm’dan nasibdâr olmuş, adını secde gibi İslâmî bir hakikatten almış.

PRİZREN’DE MEDRESE VE İLYAS AMCA

Bizde hâlâ Medrese kelimesinden birileri ürkse de Prizren’deki imam-hatip okullarına medrese deniyor. Kosovalı İlyas amcanın yaptırdığı okulda kız-erkek ayrı okuyor, bunu da iftiharla söylüyor İlyas Amca. Okulun tarihi geçmişini kendi lehçesiyle anlatırken şunları söyledi: “Hocam medreseyi açarken çok uğraştık. Devlete otuz defa müracaat ettim, otuzuncuda izin aldık.” Balkanlara has türkçesiyle şunları ilave etmekten geri durmadı: “Demirden leblebi çiğnemek için çelikten diş lazım olsun.”

ISLAH DA İFSAD DA TÜRKİYE’DEN

Prizren sokalarında dolaşırken ya da Osmanlı eserlerini ziyaret ederken çok sayıda gençle tanışmak mümkün. Türkiye’yi dinliyorlar. Rumeli’ye ıslah da ifsad da bizim üzerimizden gidiyor. Öğleden sonra uğradığımız lokantanın sahibi, bizi görünce “Hocam sizi çok dinliyoruz.” diyerek karşıladı.

HALKIN İSLÂM’LA MÜNÂSEBETİ

Kosova aslına avdet ediyor, İslâmiyet her gün daha da kökleşiyor. Prizren eski müftüsü Lütfi Hoca: “Bugün Kosova’da 812 cami var. Her geçen gün hem cemaat sayısında hem de camilerde artış var.” dedi. Eskiden bir iş yerinde bir kişi namaz kılarsa ona “Sen hocasın” derlerdi. Şimdi ise on kişinin sekizi namaza gidiyor, bu defa gitmeyene ‘sen gavur musun?’ diye soruyorlar. 130 bin kişilik nüfusa sahip olan Prizren’de ise 35 cami var. Cumalarda hepsi dolu. Rumeli’de bugün Hüdâvendigâr ya da Fatih yok; lâkin onların sadaka-i cariyeleri her gün yeni yürekler feth ediyor.

TİTO’DAN GERİYE KALANLAR

Osmanlı’dan sonra yetim kalan bütün Balkanlar gibi Kosova’da da büyük zulümler yapıldı. Ramazan ayında Tito’nun adamları, okullarda muallime bir şeyler takdim edip oruçlu olup-olmadığını kontrol ederdi. Müslümanlar da ağızlarına plastik şeker koyar, “Sağ olasın! Ben de var” diyerek geçiştirirdi. Çalıştığı resmi dairede içmesi için kendisine çay, kahve teklif edilen memurlar “Doktor, çayı da kahveyi de içmeyi yasakladı” diyerek ağzında ki plastik şekeri daha belirgin şekilde çiğneyerek orucunu kurtarmaya çalışırdı.

BANYODA NAMAZ

Kosova’da Komünizma’nın hâkimiyet yıllarında ebeveyn, çocukları yanında polis sorduğunda ağzından Müslüman olduklarını kaçırmasın diye namaz kılmazdı. Anne, baba, büyük kardeşler banyoda sakladıkları geniş tahta üzerinde ibadetlerini eda ederdi. Çocuk on yaşına varıp mevzunun ehemmiyetini anlayınca babası elinden tutar, onu banyoya alır, “Evladım! biz Müslümanız. Bizim Kitabımız on dört asır önce Allah’ın (ﷻ) Hz. Muhammed’e (ﷺ) indirdiği Kur’ân-ı Kerim, devletimiz ise Osmanlı’dır. Eğer bunları en yakın arkadaşlarına anlatırsan babanı mahalledeki falan filan gibi hapse atarlar.” der, onu sırlarına da dâvâsına da vâris olmaya çağırırdı.

SÜNNİ, MÜSLÜMAN

Arap bir seyyah, Komünizma’nın çöktüğü zamanlarda Kosovalı bir taksiciye kim olduğunu sorar. O da “Sünni, Müslüman” der. “Kelime-i Şehâdet getir misin?” diye sorunca ”Abi o nedir? Babam bize İslâm’ı yer sofrasında öğretti. Yer sofrasında öğrendiklerim arasında bu yoktu, bilmem onu. Lâkin şunu söyleyeyim, biz Müslümanız, gavur değiliz.”

KÜRESEL TAHRİK

Prizren’de saldırıların muhtevası değişse de hedefin İslâm olması hiç değişmedi. Uluslararası ajanslar, televizyonlar yaptıkları sokak söyleşilerinde Müslüman gençlere: “Prizren’in, Bosna’nın geleceği yok, Batı kentlerine gidin!” derken Sırplar’a ve Makedonlar’a ise “Burası sizin tarihiniz, kökleriniz, buraları bırakmak kökleri kesmek olur.” diyorlar.

İSLÂM’IN HAYATA TATBİK MERKEZİ: TEKKELER

Balkanlar’ın İslâmlaşmasında en büyük pay, Anadolu’dan ve Türkistan’dan gelen dervişlere ait. İslâm bayrağını Sahâbe’nin bıraktığı yerden daha öteye taşıma uğruna kimi Buhâra’dan kimi Konya’dan yola revan olup Rumeli’ye at sürmüş; dağdan, yardan geçip geçitlerde çadır kurmuş; pazarda un, yağ satmış; kazancıyla çorba dağıtıp fukara ile ekmeğini bölüşmüş… Bütün bunları da insanlığın hidayeti için yapmışlar. Osmanlı ordusundan önce onlar yürekleri fethetmiş, insanlar; iyiyi, güzeli, doğruyu onların hayatlarında görmüş ve nihâyet onlar gibi olmak için Müslüman olmuş. Osmanlı İslâm Devleti; otağını kılıçla aldığı başlar üzerine değil, ihsanla fethettiği yürekler üzerinde kurdu. Prizren’deki beş asırlık Halveti Tekkesi işte o hakikatin tecelli zemini…

Tekke’deki ilahilerde Türkçe’nin letâfeti, aşkın zerâfeti, tasavvufun derinliği; duvarlardaki nakışlarda ise Osmanlı sanatından bedii çizgiler var. Zikirhanedeki tesbih ve kılıç, tasavvufa dair meskenet iddialarını çürütüyor. “Ey iman edenler! Bir düşman birliği ile çatıştığınız vakit sebât ediniz ve Allah’ı çokça zikrediniz ki zafer sizin olsun.” mealindeki ayet-i kerimeyi esas alan sufiler/murâbıtlar, cihad meydanlarını zikirhaneye çevirmiş, mücahedenin de cihadın da en ön saflarında yer almıştır. İslâm’ın hayata tatbik merkezi olan tekkeler Kur’ân-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye’yi esas alarak onlara ait olmayan değerlerden arındığında durdurulan İslâm’ın davet ve tebliğ yolu yeniden açılacaktır. Rumeli’de ideolocyalara direnen Halveti Tekkesi’ni bu hakikat ikliminde anlamak gerek.

KALKANDELEN

Timurtaş Paşa tarafından fethedilen (1390) Kalkandelen, Makedonca’da ve Slav dillerinde “Tetova” diye maruf… Fetihten sonra Türkler’in iskân edildiği bölgede nüfus sürekli Müslümanlar lehine olacak şekilde artmış… Burada da dervişlerin davet çalışmalarının bereketiyle çok sayıda Arnavut, Müslüman olmuş… Arnavutlar, Osmanlı Devleti’nde çeşitli kademelerde vazife alarak İslâm’a büyük hizmetler yaptı. Geçen yüzyılda bütün Rumeli şehirleri gibi Kalkandelen’de de çok acılar yaşandı. Lâkin Müslümanlar farklı rejimler ve onların işkence, baskı ve zulüm yöntemlerine direnerek varlıklarını korudu, bedeller ödeyerek çocuklarına Müslüman olduklarını söyledi.

İSLÂM SANATI’NDAN BEDİİ ÇİZGİLER

“Hâlâ ben bir Osmanlı şehriyim” diyen Kalkandelen’de ikindi namazını Alaca Cami, Paşa Camii ya da Hurşide ve Mensûre Kardeşler Camii olarak da bilinen, İslâm Sanatı’ndan bedii çizgiler ihtiva eden bir ulu mabette kıldık. Cami avlusuna defnedilen iki kız kardeş tarafından yaptırılan cami; İslâm terbiyesiyle yetişen kadınların, cemiyetin mânevî kalkınmasındaki rollerini göstermesi açısından ayrı bir öneme sahip.

ALLAH AZZE VE CELLE KİTABINI BÖYLE KORUYOR

Alaca Camii yanında Tika’nın restore ettiği iki katlı binada seksen beş yaşında olmasına rağmen hâlâ hafız yetiştirmeye devam eden Mahmud Hoca’yı ziyaret ettik. İkindi sonrasıydı; lâkin o hâlâ vazife başında, hafız dinliyordu. Mahmud Hoca, Tito zamanında da Kur’ân-ı Kerim okutmayı bırakmamış. “Nasıl direndiniz?” diye sorunca şunları söyledi: “Allah Teâlâ muhafaza etti evladım. Yandaki Alaca Camisi’nde imam idim. Gizli gizli bu binanın üst katında talebe okutur, hafızlık yaptırırdım. Polis alt kata baskın yapar; lâkin Allah Teâlâ buraya çıkmayı hatırlarına getirmezdi. Rabbim (ﷻ) bu şartlar içinde 185 hafız yetiştirmeyi nasib etti.”

“Kesin olarak bilesiniz ki bu kitabı şüphesiz biz indirdik ve onu mutlaka koruyan da yine biziz.”[1] mealindeki ayet-i kerime farklı zamanlarda farklı şekillerde tecelli etmekte. Allah Rasûlü’nü (ﷺ) Sevr Mağarası’nda müşriklerin gözlerinden koruyan Kur’ân-ı Kerim’in sahibi, Mahmud Hoca’yı da Tito’nun polislerine karşı muhafaza etti.

Tavanı hurma dallarıyla örtülü, zemini toprakla kaplı Suffe Medresesi’nde insanlık tarihinin en onurlu talebelerini yetiştiren Allah Rasûlü’nün () sünneti bize diyor ki destanlar mükellef binalarla değil, inanmış ve Allah ()adanmış adamlarla yazılır. Bir tarafta talebe yetiştiriyorum diye muhteşem binalarda otelcilik hizmeti yapanlar diğer tarafta iki katlı mütevazi bir evde Tito zamanında hafız yetiştiren Mahmud Hocalar… Selam sana Osmanlı, selam senden süt emen Evlad-ı Fatihan’a…

HARÂBÂTİ TEKKESİ VE AKINCI RUHLU BİR ARNAVUT

Rumeli Müslümanlarının “Arabati” diye telaffuz ettiği Harabati Tekkesi’ne girerken bizi göğsünde Kayı Bayrağı olan akıncı ruhlu bir genç karşıladı. “Ben Osmanlı’yım, burayı Sırplar’la savaşarak geri aldık.” diye iftihar ediyordu. Sersem Ali Baba tarafından yaptırılan tekke, Harâbâtî Baba (v. 1194/1780) tarafından yeniden imar edildi. 26.700 m2’lik bir alan üzerinde kurulan tekke, 3 m. yüksekliğinde duvarlarla çevrili, avlunun dört tarafında birer kapı var. Külliye’de mescid, misafirhane, şadırvan, zikirhane, aşevi, samanlık, ahır vesair yapılar da yer almakta… Balkan Harbi’ne kadar (1912) açık kalan Tekke, Osmanlı’dan sonra harabeye döner. 1967’de Kalkandelen’deki bir tekstil fabrikası tarafından restore edilip turistik tesis olarak işletilen tekkenin bazı mekanları bar olarak kullanılır. Bosna savaşı yıllarında Sırplar tarafından işgal edilen tekke, şehre giren mücahidler tarafından tekbirlerle kurtarılır. Bizi kapıda karşılayan akıncı ruhlu Müslüman, kurtarma harekatını gerçekleştiren mücahidler birliğini, kendinin kumanda ettiğini söyledi. Çatışmanın şahitleri olarak da duvarlardaki kurşun izlerini gösterdi.


[1] Hicr, 9.

(Hüküm Dergisi 80. Sayı / Ağustos 2019)

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir