YENİDEN VE YENİLMEYEN BİR İRADEYLE “BİSMİLLAH”

Sistem kurulurken insanın ruhuna giden yolu kapattı, onu teni, bedeni ve şehvetinden ibaret bir varlık olarak kabul etti. Kitaplar bu çerçevede yazıldı. Mecmualar bu yaklaşımı destekleyecek muhtevada neşredildi. Tiyatro, sonra sinema, ardından da televizyon aynı çizgide mülahaza edildi, gelen gideni aratmadı ve Allah’ın, alemde Onu araması için yarattığı insan şehvetten mürekkeb, şöhrete ise mahkum bir varlık olarak görüldü. Her yeni hamle, her neşredilen mecmua, her çıkarılan gazete, ruh ve bedenden ibaret olan insanı Allah’ın yarattığı vasattan uzaklaştırdı. Muallimler ve imamlar da dahil her sınıftan mümin bu tecridin etkisi altında okudu, mezun oldu sonra da okuttu. İnsanlar, “neden arabam yok, niçin yazlık alamadım.” diye sızlandığında ya da “Bu kadar çalışıyorum da Allah Teala neden bana falan şahıs kadar mal vermiyor?” diye “Hayru’-Râzikîn” alan Allah Azze ve Celle’ye dolaylı “isyan cümleleri” kurduğunda çıkıp da, “’Kardeşim! Birileri sana lüks bir araba karşılığında gözlerini ver ya da kulaklarını verirsen karşılığında yalılar alırsın’ dese buna rıza gösterir misin? ‘Hayır’ diyeceksin değil mi? ‘O halde önce sahip olduklarının şükrünü eda et. Seni bayağı bir sudan yaratan (Mürselât: 20) sonrada semadan yağmur indirip, yerden ekin çıkaran (Abese, 25,27) Allah’a karşı kulluk vazifende ihlaller ve ihmaller olmasın!’ diyerek Onu uyanmaya çağıracak muallimlerin, “Neden bende dünyalık onlar kadar değil Ya Rabbi!” dediği bir zamanda yaşıyoruz. Tuzun da bozulduğu bir zaman bizimkisi.

Tevazu Çuvalındaki Kibir Mızrağı

Maalesefki sistem muvaffak oldu ve zehrini milletin kılcal damarlarına kadar ulaştırdı. Bir asırdır cumhur önce iman, ilim ve irfan değil itibar, şöhret ve servet istiyor. Hastayız. Neyi, nerede aramamız ya da almamız gerektiğini bilmeyecek kadar hem hasta, hem de çaresiziz. Bu yüzden hastalığı daha fazla arttıracak mikropları almaya devam ediyoruz. Önümüze büyük hedefler koyup, vizyon, misyon belirleyip, uzmanlardan bu alanda destek alarak “büyük işler” yapabileceğimizden emindik. Olmadı, başaramadık. Çünkü biz aç olan ruha, maddi gıdalar vermeye kalktık. Cemalullah’ı görmekle teselli olacak, “Allah” diyerek kıvama gelecek ruhumuza, yeni kıyafetler giydirmek, onun için evler, arabalar satın almak derdine düştük. Gençliğin sorunlarının ancak mükellef ve müferreş binalarda çözüleceğini, itibarı yüksek okullardan mezun müminlerden müteşekkil mütevellilerle, gençliğin içine düştüğü maneviyat buhranından çıkacağımızı düşündük. Lakin olmadı. Ne kendini yukarı da zannedenler, aşağıya inebildi ya da “Aslında ben yüksek maaşlı bir bürokrat olabilirdim.” diyerek tevazu çuvalına sokmaya çalıştığı kibir mızrağıyla gençliğin olduğu vasattan daha da yukarılara çıktı.

Mektepler, onlarca yıl insanın ruhuna konuşmaya “irtica” dedi. Ötekileştirdiği alimlerden, mütefekkirlerden boşalan yerlere adam yetiştirme yerine, “Sahte kahramanlar” yerleştirdi. Cihad ninnileriyle büyüyen bir milletin evladı, ilk mektepte lisanı öğrenirken, “Ali yat yat, uyu; Ali ip atla.” nevinden aşksız cümleler dinledi. En sevdiklerine dair en sevimsiz hakaret cümleleri işitti. Dinine, diline, tarihine kasteden adamlar ise ona büyük kurtarıcı olarak anlatıldı. Farklı ırkları aynı coğrafyada yekvucut yapan İslam baş hasım ilan edildi.

Aşk Gitti, Nefret Geldi

Her başarısızlıkta, her inhitatta “İslam” suçlandı. Devleti soyanda, arsızlıkta yol alanda a’mal-i kerîhesini gizleyebilmek için İslam’a saldırdı. Uhuvvet sarsıldı, husemet yayıldı. Herkes kendi ırkı varlığında millet yapısı aramaya başladı. İslam’dan koparılanlar kahır ekseriyeti tercüme olan, bölen parçalayan mecmualara, kitaplara mahkum oldu. Ruhun diri tuttuğu aşk gitti, nefsin beslediği nefret geldi. İnsanların birbirine itimatı kalmadı. Kimin kapısında bekçisi ya da güvenlik personeli varsa o kendini güvende hissetti. Evde, işte huzursuzluk, ruhda muvaffakiyetsizlik arttı. Dedeleri Osmanlı İslam Ordusunda cihad ederken şehid düşenler karşıt cephelerde rol aldı. Birbirine önce rakip, sonra hasım oldu.

Talim ve Terbiyeden, Terbiyesiz Bir Talime

Eski “hal”e irtica dendi. “Yeni hal” talim ve terbiyeyi, “terbiyesiz bir talime” mahkum etti. Talebe muallime hürmeti, muallim de talebeye karşı “merhamet”le bakma hassasiyetini yitirdi. Devlet-i Aliyye’de talebeye öncelikle nasıl “adam” olacağını anlatan “maarif” gitti, yerine nasıl “vezîr” olacağını anlatan bir sistem geldi.

Ümmet’in selameti için malının tamamını sadaka olarak verince dönüp bir defa malına bakmayan, “ailene ne bıraktın?” sorusuna muhatap olduğunda ise, “Allah ve Rasulü’nü bıraktım Ya Rasulellah!” diyen Hz. Ebu Bekir’e “gericilik yolunun baş mümessili” diyen öğretmen nasıl ve neden “adam” olmayı anlatsın ki? Allah Rasulü’nün hemen yanında duran, bizzat Onun mübarek eliyle kendisine hediye verilirken, “A’tıhi Efkare ileyhi minni/Onu benden daha muhtaç olana veriniz Ya Rasulellah!” [ref]Abdussettâr, Omeru’bnu’l-Hattab, Dâru’l-Kalem, Beyrut, 2012, 193[/ref] diyen, milletin idaresi vazifesine getirildiğinde ise zaman zaman ateş yakıp elini ona yaklaştıran, sonra da kendine dönüp, “İbne’l-Hatttab hel leke Ala Hâzâ Sabrun/Hattaboğlu! Ateşe dayanabilir misin!” [ref]Abdussettâr, a.g.e., 189[/ref] diyen Hz. Ömer’i tanımayan bir Siyasal Bilgiler Fakültesi, “Eğer yoksulluk ve yolsuzlukla milletin canını yakarsam, Allah’ın narında yanarım” şuurunda bir devlet adamı yetiştirebilir mi?

Sahabede hedef, riza-i ilahiydi. Onun için namaz kılar, onun için hicret eder, düşman üzerine onun için at sürerlerdi. Onlar Allah Rasulü’nü tanıyana kadar eşya için koşarlardı. Tanıyıp iman ettikten sonra ise nefsin onlara çekici gösterdiği kadınların, oğulların, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşün, soylu atların, hayvanların ve ekinlerin büyüleyici kuşatmasından kurtulup Allah’ın rızasına talip oldular [ref]Âl-i İmran: 15[/ref]. İnsanların uğruna can verdiği, can aldığı altın ve gümüşe “maden parçası” olarak baktılar. Ensar, müslümanların tehlikede olduğu korku verici bir ortamda çoğalır, herkesin tama ettiği hallerde ise azalırdı, meydan yerinde görülmezdi [ref]Ali el-Cârim, el-Belâgatu’l-Vâıha, 524[/ref]. Nimet dağıtılırken en gerilerde, vazife taksiminde ise en önde dururlardı. Sıkıntılı hallerde meydan yerine at sürmenin, ganimet dağıtılırken ise “Ben bunun için iman etmedim ki Ya Raselellah” demenin adıydı sahabe.

Vezîr Yetiştirmek Üzere Kurulan Sistemden Adam Çıkar mı?

Maalesefki mevcud mekteplerin en iyisinde okumaya başlayan bir talebe de, mektebin havasını teneffüs ettikçe değişiyor, başkalaşıyor, savruluyor ve milletin ufkundan uzaklaşıyor, “adam” olmak yerine “vezîr” olmak istiyor.

Halimiz malum ve meşhur hikayedeki adam olamadan vezîr olan zatın hali gibi… “Adam oğluna bakıp, ‘Sen adam olmazsın’  dermiş. Çocuk da okumuş, devlet dairelerinde vazife almış, gün gelip vezir olmuş. Hizmetindeki adamlardan birini gönderip babasını konağına çağırmış, ‘Bak sen bana adam olmazsın, adam olmazsın’ derdin, ama ben ‘vezîr oldum’ demiş. Babası oğlunun konağına, kıyafetine ve emrindeki insanlara karşı muamelesine bakıp, ‘Oğlum ben sana adam olamazsın’ dedim, ‘vezir olamazsın’ demedim ki demiş, ‘Eğer adam olsaydın babanı konağına getirtmez, kalkar sen babana giderdin.”.

Adam Olmadan Vezîr Olan Rezil Olur

Vezîr olma yoluna giren herkes halinden razı. Zira “istikbal, istikbal” diyen bir babanın evladına, muallimin de talebesine “Büyük adam ol” demesinden murad “vezîr” demek. Garip olan ise “vezir” olan evladın babasını ya da muallimini “adam” yerine koymayacağını hem baba, hem de muallim bildiği halde yine de bu günaha irtikap ediyor, çocuğu “adam” olmadan “vezîr” yapıp “rezil” ediyorlar.

Daha Fazla Yetim Doyurmak İçin Vezîr Olan Var mı?

Vezîrlerin arabasına, evine bakan çocuklar “vezir” olmak istiyor. Peki neden? Daha fazla yetim başı okşamak, daha fazla fukara karnı doyurmak, İslamî müesseseler inşa etmek, Ümmet’in salahı için adımlar atmak için mi yoksa müreffeh bir hayat yaşamak, etrafında iki dudağı arasından çıkan emirlere amade memurlar istihdam etmek, buz gibi protokol pozları vermek için mi? Hayır.

En Büyük Marazımız

Her yanımız mektep dolu, her yerde muallimler var. Manzaraya bakıp, “memlekette ilim irfan fışkırıyor” diyesiniz geliyor içinizden. Lakin yeni irfan kuyuları vurdukça suyumuz daha derinlere çekiliyor, vadilerimiz kuruyor. Çünkü talebeler mekteplere ümmete adanmış bir tabip, millet adına keşiflere imza atan bir mühendis, bir derviş, bir veli ya da bir mürşid olmak için değil, çok para kazanmak, paşa ya da vezir olmak için gidiyor. İşte budur bizi, varlıkta yokluğa mahkum eden en büyük maraz.

Mektepler açtığımız gibi, kapatılan adamlık yolunu da açmalıydık. Lakin bilemedik. Anlayamadık. Talimatla kapatılan adamlık yolunun, yine bir talimatla açılacağını düşündük. Biz vezir olalım, “Yukarısı da bunu yapsın” dedik. Gece karanlığında bir başında kaldık.

Atanmışlarla Olmaz

Evet İslam inkılabı yine olacak. Fakat atanmış kadrolarla, İslamcılık oynayan yazarlarla değil, Asr-ı Saadete deliler, divaneler gibi bağlı Mürşidlerin, mürebbilerin rahlesinde yetişen gençlerle olacak. Talimatla kapanan adamlık yolunu onlar açacak. O an gelince, mektepte muallim talebeye önce, kendini keşfetmeyi, Ebû Bekir, Ömer olmayı anlatacak. Ona, “Her şeyden önce ‘adam’ olacaksın; Sorun olmayacak, sorun çözeceksin. Kardeşlerini yemek için değil, eksiklerini ikmal etmek için eleştireceksin. Yenilgisine sevinmeyecek, hak yolda muzafferiyetine de üzülmeyeceksin.” diyecek.

Hulasa

Sayısal olarak büyüdük. Hayli mesafeler de aldık. Lakin bunlar olurken bizi en zor cepheler de muzaffer kılan “ruhumuz” yenildi. Elimiz, kolumuz bağlandı. Bu halde, en şereflileri ilk öne atıldığından Kosova’da, Niğbolu’da şehid düşen bir milletin çocukları, “Bana ne” deyip kimsenin görmediği mekanlarda ya da arka sokaklarda olmayı maharet gördü. Eğer muallimler manzarayı görür, “Benim olmadığım yerde kimse yoktur.” şuuruyla hareket ederse “ben”inden, annesinden, ninesinden “vezîr ol” çağrılarını duyan gençliğe hem halleri, hem de sözleriyle “adam ol” diyebilirlerse, “benini fethedecek, ‘biz’ olacak, sonra da dış alemde fetihlere çıkacak” bir neslin neş u neması için fevkalade müsait bir zamandayız. Bir şeyler yapanlarla aynı safta durma iradenizden vazgeçmeyin. Bekleyin…

 

BABALAR! KIZLARINIZA ZULMEDEREK PEYGAMBER-İ EKBER’İ ÜZMEYİN!

Nureddin Zengi

Sonraki Yazı