YÜREKLERDEKİ AKSA DÜŞERSE SELAHADDİNLER KUDÜS’TEKİ AKSA’YA MUHAFIZ OLUR MU?

Müslümanlar yüz elli yıldır tarihteki bütün saldırı şekillerinden daha tehlikeli bir taarruza maruz kaldı. Bu; İslam’ı bizzat müdafaaya memur olanların planlayıp icra ettiği bir saldırı olduğundan gerektiği gibi anlaşılamadı, önlemler alınamadı. Bu yüzden sorunlar her geçen gün biraz daha çözülmez bir hâl aldı. Siyaset cephesinde kanlı mücadeleler veren Müslümanlar, sokakları çocukların ve gelinlik kızların kanıyla dolan İslam şehirlerinde, üniversitelerde “sömürge valilerinden daha insafsız”, “oryantalistlerden daha ölçüsüz” ilim, fikir, sanat ve siyaset adamlarının tahkir, tezyif ve bühtanına maruz kaldı.

Kudüs, Direnen Çocuklar ve Alfred Guillaume

Filistin’de İzzeddin Kassam’ın direnen çocukları karşısında çaresiz kalan Siyonist İsrail’in imdadına Oryantalist Alfred Guillaume yetişti ve Mescid-i Aksa’nın Kudüs’te değil, Mekke’ye 8 km mesafedeki Ci’râne’de olduğunu söyledi.[ref]Algis Uzdavinys, “Ascent to Heaven in Islamic and Jewish Mysticism”, London, 2011, The Matheon Trust. s.7.[/ref] Gayesi ise, Mescid-i Aksa esaret altında olduğundan dolayı uykularını kaçıran Müslüman gençlerin gündeminden Kudüs’ü düşürmekti. Alfred’in, İsrail’in yaramadığı safları dağıtmaya, Kudüs davasını akamete uğratmaya matuf olan ısmarlama çalışması Müslüman gençler nezdinde ilgi uyandırmadı; bu yüzden rafa kaldırıldı.
Müseccel İslam düşmanı Rudi Paret, tahrifin de bir ölçüsü olmalı dercesine Alfred’in iddiasını reddetti. Paret; bu görüşün ne bir delili, ne de Alfred’ten başka bir savunucusu var, dedi.[ref]Rudi Paret, “Die Ferne Gebetsstätte in Sure 17,1”, Der Islam, Tübingen, 1959, sy. 34, s.150-152.[/ref]
Batı’da, -hiçbir şekilde müdafaa edilemeyeceğinden dolayı- çöpe atılan bu iddia, İslâmiyatla alakalı bazı şahıslar tarafından müdafaa edildi. Pek çok meşhur zevâtın üzerinde yazıp-çizdiği, yeni bir görüşmüş gibi gösterdiği bu mevzu, esasında “Oryantalizm’in hakikati tersyüz eden yönünü” ifşa ettiğinden dolayı çöpe attığı bir “eskisi”dir.
Allah Rasûlü’nün Kur’an-ı Kerim’den başka bir mucizesinin olmadığını iddia eden Mealciler; hadisleri inkar, ayet-i kerimeyi de tevîl ederek Alfred’in Mescid-i Aksa’nın Ci’râne’de olduğu iddiasına taraf oldu. İslamî ilimlerle tek irtibat noktası, onlar vasıtasıyla akademik kariyer kazanmak olan gürûhun, Alfred gibi müseccel İslam düşmanlarının iddialarına taraftar olmasının sıradanlaştığı bir zamanda, anlaşılması güç olan ise Süleyman Ateş’in[ref]http://www.gazetevatan.com/suleyman-ates-69701-yazar-yazisi-mescid-i-aksa-nerede-/ [28.11.2016]; http://www.erdemyolu.com/isra-mirac/isra-mirac-prof-suleyman-ates.html [28.11.2016][/ref] bu tahrifi benimsemiş olmasıdır.
Kendisine verilen bir vazifeyi îfa edebilmek için -adeta- her yolu meşru addeden bir muvazzaf hassasiyetiyle hareket eden, sahih rivayetleri “Ben zayıf dedim, oldu.” basitliğinde reddeden, siyer ve megazi kitaplarındaki senedsiz nakilleri hüccet kabul eden, bununla hedefe ulaşamayacağını anlayınca da, “mukteda bih” olarak kabul ettiği müseccel yobaz Alfred gibi, alakasız istinbatlar yaparak “hüküm” veren Mehmed Azimli’nin[ref]“İSRA VE MİRAÇ OLAYLARI ÜZERİNE BAZI MÜLAHAZALAR”, Bilimname XVI, 2009/1, 43-58.[/ref] yazısının tahlîl edileceği bu makale, zahirde, İsrâ hadisesini aklî temelde ifade edebilmek için, hem aklın, hem de naklin tahammül sınırlarına tecavüz hadisesine “dur” demeye; hakikatte ise Oryantalizmin tesir alanının ne kadar etkili olduğunu resmetmeye matuftur.

İdeolojik Okumaya Şaheser Olmaya Namzet Bir Çarpıtma

Büyük/küçük, yakın/uzak gibi kelimeler, izafe edildiği şeye nisbetle değişir. İnek; koyuna nispetle büyükken, file nispetle küçüktür. Hakkari, Edirne’ye en uzak vilayetken, Van’a en yakın il merkezidir. Kur’an-ı Kerîm’de Mescid-i Aksa bağlamında zikredilen ve Kabe’ye nispetle “el-Aksa/en uzak” olarak nitelenen Kudüs’teki musalla, mevsufu olan “mescid”le birlikte isim olmuş; “el-Mescidu’l-Aksa” denince Ümmet, Kudüs’teki bu mabedi anlamıştır. Azimli ise “bir şey söylüyor olmak” ya da en bilindik bir mevzuda ne kadar müptedi olduğunu izhar etmek için isnat edildiği şeye göre değişen kelimelerden “el-Aksa”nın zıddı olan “el-Ednâ” çerçevesinde şunları söyler: “Kur’an’da, Mescid-i Aksa tabiri konusunda tek bir kullanım bulunmaktadır. İsra Suresi’ndeki ayette geçen Mescid-i Aksa tabirini bilginler genelde Kudüs’teki mescit olarak yorumlarlar. Ancak bunu kesin olarak bildiren bir karine bulunmamaktadır. Ayrıca ayette geçen Mescid-i Aksa için “En Uzak Mescit” olarak bir niteleme yapılırken, Rum Suresi’nde gelen bir ayette ise Kudüs’ten bahsedilirken, “yakın yer” diye nitelendirilmesi, üzerinde düşünülmesi gereken ilginç bir kullanımdır: “Rumlar en yakın bir yerde yenildiler.”[ref]Rum: 2.[/ref] Sonuç olarak Kur’an’dan Mescid-i Aksa’nın yeri konusunda net bir bilgi öğrenemiyoruz.”[ref]Mehmet Azimli, “İsra ve Miraç Olayları Üzerine Bazı Mülahazalar”, Bilimname, XVI, 2009/1, 43-58, s. 45.[/ref]

Tahrîfin Sidre-i Müntehâsı

Yazar, ideolojik okumaya “şaheser” olmaya namzet makalesinde taassubun nelere malik olduğunu gösteren bir tahrif denemesinde bulunur ve kurduğu cümlenin doğru ya da yanlış olmasına bakmadan mevzuyu kendince terkip eder, bu bağlamda isme dönüşen “Mescid-i Aksa” terkibini parçalayarak, Alfred’in iddialarını farklı vurgularla tekrar eder. “Rum Suresi’nde gelen bir ayette ise Kudüs’ten bahsedilirken, ‘yakın yer’ diye nitelendirilmesi”[ref]Azimli, a.g.m, 45.[/ref] ifadesiyle de sanki “yakın yerin” Kudüs olduğu ayette belirtilen, ya da icmâ edilen bir hususmuş gibi verilerek şuna işaret edilir: “İsrâ suresinde ‘en uzak mescid’ olarak geçen mabet, Rum Suresi’nde ‘en yakın yer’ olarak geçen Kudüs’te nasıl olabilir?!”. Makalesinin sonunda “Mescid-i Aksa” Mekke’ye birkaç kilometre mesafede olan Ci’râne’deki mescittir, diyerek Oryantalist Alfred’e ait iddiayı benimsediğini ilan eden yazarın Ci’râne’deki mescide, Mescid-i Aksa demesinden daha garip olanı, ayetin anlamını çarpıtarak “فِي أَدْنَى الْأَرْض / en yakın yeri” Kudüs’e tahsis etmesidir. Halbuki müfessirler “en yakın yer”i ifade etme noktasında, Rumların Araplara en yakın olan bölgesi[ref]Fahruddin er-Razî, Mefâtihu’l-Gayb, Dâru’l-Kutubi’l-İlmiyye, XXV, 85; Nesefî, Medâriku’t-Tenzîl, III, 384.[/ref] ya da Şam’ın İran’a en yakın noktası gibi tayinler de bulunmaktadır.[ref]İbn Cerîr et–Taberî, Camiu’l-Beyan fî Te’vîli’l-Kur’an, X, 162.[/ref] Ayet-i kerimede geçen “الْأَرْض” kelimesinin başındaki “ال” “tarif” için olunca, mana “söz konusu mekan”, “Arab’ın bildiği yer” şeklinde olur ki, o da kendi topraklarıdır.[ref]Er-Razî, a.g.e., XXV, 85.[/ref] “أَدْنَى الْأَرْض”, kendilerine ait toprakların adı olduğuna göre bu “el-Mescidu’l-Aksa”’da olduğu gibi isimleşen bir terkip değil, bizzat yakınlığa ve uzaklığa göre değişen bir ifadedir. Nitekim müfessirler “أَدْنَى الْأَرْضِ” terkibini özel bir isim olarak kabul etmemiş, hangi şehir olduğu noktasında da farklı görüşler beyan etmişlerdir. Bu çerçevede Âlûsî üç farklı görüş nakletmektedir: “Savaş Ezra’at (Der’a) ile Busra arasında, İbn Abbas ve Süddî’ye göre ise; Ürdün ve Filistin’de, Mücahid’e göre ise el-Ceziretu’l-Ömeriyye’de[ref]Bununla Musul’un üst tarafında yer alan “Ceziret-u İbn Ömer”i kastetmiş olabilir. Bkz. Yakut el-Hamevi, Mu’cemu’l-Büldan, Darul-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut, ty. II, 160. [/ref] olmuştur.”[ref]Mahmud el-Alusi, Ruhu’l-Meani, Daru’l-kutubi’l-İlmiyye, Beyrut, 2005, XI, 19.[/ref] Müfessirlerin cumhuru “en yakın yeri” Suriye ya da Irak’ta belli noktalar olarak tefsir ederken yazarın burayı sanki Kur’an’da “Edna’l-Ard” için “Kudüs” denmiş gibi, bizzat Kudüs olarak vermesi, buradan da “el-Mescidu’l-Aksa/En uzak Mescid” nasıl “en yakın yer olan Kudüs’te” olabilir?! sonucuna ulaşması, tahrifin sidre-i müntehâsıdır.

Akademik Ünvanları İptal Ettirecek Bir Tahrif: Hadislerde Mescid-i Aksa Meselesi

“Kur’an’dan Mescid-i Aksa’nın yeri konusunda net bir bilgi öğrenemiyoruz.” diyen yazar, -eğer- bu hususta oryantalist Alfred’e değil de, Kur’an-ı Kerim’in beyan yetkisi kendisine verilen Allah Rasulü’ne ﷺ müracaat etseydi Mescid-i Aksa’nın Kudüs’te olduğunu anlayacak, Alfred’in tahriflerine taraftar olmayacaktı. Lakin -makaleden anlaşıldığına göre- yazar hadis-i şeriflere mevzuyu anlamak için değil, anlamsızlaştırmak ve Mescid-i Aksa’sız bir Kudüs fotoğrafı ortaya çıkararak, Kudüs’ü Ümmet’in gündeminden düşürmek için bakmakta. Bizi bu hükme götüren ise yazarın şu ifadeleridir: “Hadislere bakıldığı zaman bu konuda bir netlik oluşmamaktadır. Hz. Peygamber’den ﷺ gelen rivayetlere baktığımız zaman Kudüs’teki mescitten bahseden hadislerde, genel olarak Mescid-i Aksa olarak değil, Beytu’l-Makdis olarak kullanılmaktadır. Mescid-i Aksa olarak kullanımı ise çok azdır. O kadar ilginçtir ki, Miraç anlatımları aktarılan hadislerde ve benzer rivayetlerde bile burası Mescid-i Aksa olarak değil de, Beytu’l-Makdis olarak nitelendirilmektedir.”
Yazar, hadislerde “Mescid-i Aksa” kullanımının az olduğunu iddia ediyor. Bu makalenin hakemli bir dergide yayımlanmasına onay verenler insaf edip de hadis mecmualarına müracaat etselerdi; Ebû Hureyre,[ref]Buharî, H. No: 1197; Müslim; H. No: 1397; Ahmed, H. No: 7191.[/ref] Ebû Said el-Hudrî[ref]Buharî, H. No: 1205.[/ref], Abdullah b. Ömer[ref]Taberani, Kebir, H. No: 13283; Taberani, Evsat, H. No: 9419; Abdurrazzak, Musannef,, H. No: 9390 (mevkuf olarak).[/ref], Abdullah b. Amr b. Âs,[ref]İbn Mace, H. No: 1410; Tahavi, Müşkilül Asar, H. No: 579. Darakutni, bu rivayetin senedini illetli bulmuş, rivayetlerden sadece Ebu Sa’id el-Hudri’nin adının zikredildiklerinin doğru olduğunu, Abdullah b. Amr’ın da zikredildiği rivayetlerin doğru olmadığını belirtmiştir.[/ref] Ebu Basra el-Gıfârî[ref]Ahmed, H. No: 23848, 23850.[/ref] gibi en az beş sahabinin Allah Rasûlü’nden rivayet ettikleri ve sahih isnatlarla nakledilen hadisi şerifte ziyaret edilecek üç mescitten biri olarak bizzat Mescid-i Aksa’nın da zikredildiğini göreceklerdi. Fakat hiçbir rivayette, hatta tarih kitabında İsrâ hadisesinin Allah Rasulü’nün ﷺ bir gece Ci’râne’ye götürülmesinden ibaret olduğu yazmamaktadır. Bu hususta tek bir sahabiden gelen sahih bir rivayet dahi yeterli iken Yazar’ın “bu konuda kimin ne rivayet ettiğine bakmadan”, “Ben dedim, oldu.” anlayışıyla hüküm vermesi ilme, irfana olduğu gibi, okura da hakarettir. Eğer bu hâdise ilmin onurunun korunduğu bir ülkede olsaydı, hem bu makalenin neşrine onay veren hakemlerin hakemliği iptal edilir, hem derginin yayını durdurulur, hem de milleti aldatmaktan dolayı yazarın akademik unvanları geri alınırdı.

Beyt-i Makdis’in Mescid-i Aksa’dan Başka Bir Yer Olduğunu Söyleyen Bir Âlim Var mı?

Eğer Yazar ilgili rivayetlere doğrudan ulaşabilmiş olsaydı, Beyt-i Makdis’in Mescid-i Aksa’dan başka bir yer olmadığını görecekti. Zira Kur’an’ın bir gece Mescid-i Aksa’ya yürütüldüğünü haber verdiği Peygamber-i Ekber ﷺ buyuruyor ki; “Kureyş beni yalanladığında Hicr’de durdum. Allah bana Beyt-i Makdis’i gösterdi de O’na baktığım halde alâmetlerini Kureyş’e anlatmaya başladım.”[ref]Buharî, H. No: 3886, 4710; Müslim, H. No: 276; Tirmizî, H. No: 3133, Nesâî, Kübra, H. No: 11282.[/ref]
Diğer bir rivayette ise Allah Rasûlü Kur’an’da geçen Mescid-i Aksa’nın, Beytu’l-Makdis olduğunu şu detay çerçevesinde haber vermektedir: “Kendimi Hicr’de, Kureyş’in bana İsrâ yolculuğumu sorduğu halde buldum. Bana Beyt-i Makdis’te tam olarak tespit edemediğim şeylerden sordular. Bir anda o derece sıkıntıya düştüm ki, o ana kadar o derecede hiç üzülmemiştim. O sırada Allah Teâlâ Beyt-i Makdis’i yükseltip göreceğim seviyeye getirdi, ben de ona bakıyordum. Ne sordularsa hepsine cevap verdim.”[ref]Müslim, H. No: 278; Nesâî, Kübrâ, H. No: 11284; Ahmed, 2/528; İbni Sa’d, 1/215; Beyhakî, Delâil, 2/358; Begavi, 4/138; Ebû Avane, Müsned, 1/131.[/ref] Kur’an-ı Kerim’in bildirdiği bir hakikati anlama cehd ve gayreti içerisinde olan bir mümin için Allah Rasûlü’nün beyanı yeterlidir. Nitekim Efendimiz de Mescid-i Aksa’dan Beyt-i Makdis olarak bahsederek ikisinin de aynı olduğunu haber veriyor.

Üç Mescid Hadisi ve Akademyadan Manzaralar

Yazar, Mescid-i Aksa ve O’nun yeriyle alakalı rivayetleri alakasız çıkarımlarla reddeder, Allah Rasûlü’nün bizzat Mescid-i Aksa adını zikrettiği rivayetleri yine “Ben yaptım, oldu.” anlayışıyla ve ancak onun kabul edebileceği bir hadis tahlili sistemiyle değerlendirip avam nazarında itibarsızlaştırır: “(Namaz ve ibadet için) hiçbir mescide sefer edilmesi doğru değildir. (Ziyade sevap umarak) yalnız (şu) üç mescide sefer edilir: Mescid-i Haram, Mescid-i Resul ve Mescid-i Aksa.”[ref]Buharî, H. No: 1197; 1188.[/ref]
Ne gariptir ki yazar, başta Ebu Said el-Hudrî ve Ebû Hureyre olmak üzere birçok sahabinin[ref]Bunlar arasında biraz evvel de zikredilen Abdullah b. ‘Amr, Abdullah b. Ömer, Ebu Basra el-Gıfari, Ali b. Ebi Talib, Ebu’l Ca’d ed-Damrî ve daha başkaları vardır.[/ref] Allah Rasûlü’nden sahih senedle rivayet ettiği “şedd-i rihâl” hadisinin senedinde yer alan raviler hakkında cerh ifadesi bulamayınca, Buharî’deki rivayetlerin birinde, bir de Sünen-i İbn Mâce’deki[ref]İbn Mace, Sünen, H. No: 1410.[/ref] rivayette adı geçen Kazae b. Yahya üzerinden hadisi tenkid eder. Ne var ki bütün ricâl alimleri Kazae’nin “sika/güvenilir” bir ravi olduğunu söylemektedir. Hakkında olumsuz bir şey bulamamış olmasından dolayıdır ki, yazar, Oryantalist Alfred’in iddialarını tasdik edebilme adına isnad disiplininin esaslarını devre dışı bırakarak Kazae’yi mevlası olduğu Ziyad üzerinden tenkid eder. Beraat-i zimmetin asıl olduğunu bilmediğini farz edebileceğimiz Yazar’ın, hiçbir günahkârın başka bir günahkârın yükünü yüklenmeyeceğini[ref]Fâtır: 18.[/ref] bildiren Kur’anî ilkeden de habersiz olduğuna şahid olmak doğrusu bizi bu topraklardaki ilmî seviye adına fevkalade üzmüştür. Bütün İslamî tahsili cami dersleriyle sınırlı olan bir Müslümanın bile yapmayacağı bir hataya, Yazar’ın son derece mağrur ifadelerle irtikab etmesi akademya adına ağlanacak bir haldir.

İşte Buyrun Cinayet!

Yazar, hiçbir oryantalistin yapmayacağını yapar ve mevzuyu Hz. Hüseyin’in şehadeti bağlamında tartışarak Kazae’yi katillerle birlikte zikreder: “Bilindiği gibi Ziyad ve ailesi kendilerini Emevilere adamış bir ailedir. Nitekim Ziyad Emeviler adına Kûfe ve Basra’da önemli görevler yaparken, oğlu Ubeydullah ise Kerbela’da Hz. Hüseyin’in öldürülmesini emreden Kûfe valisidir. Buhari’nin rivayetini aktardığı ravi “Kazae” işte bu aileye bağlı olup mevaliden bir şahıstır. Ravi Kazae’nin hakkında Abdulmelik b. Mervan’ın kölesi olduğuna dair bilgiler de vardır. Zehebi, onun hakkında: “Sağlam olmadığı ve kendisine güvenilmeyen biri olduğunu” söyler. Her ne olursa olsun sonuç olarak bu rivayetin ravisi bir Emevi sempatizanıdır ve Buhari’deki iki rivayetin de bu şahıstan aktarılması, ihmal edilemeyecek kadar önemli bir detaydır.”[ref]Azimli, a.g.m., 46.[/ref]

Bütün Ünvanların İadesine

Yazar’ın iddia ettiği gibi Buharî’deki iki rivayetin, ikisinde değil, yalnızca bir tanesinin isnadında Kazae vardır. Diğeri ise İbn Şihab tarikiyle rivayet edilmektedir.[ref]Buharî, H. No: 1197. Not: Buharî’de “şedd-i rihâl” hadisi iki farklı sahabiden toplam beş senetle zikredilmektedir. Bunlardan dördü Kazae yoluyla Ebu Said el-Hudri’ye dayanan rivayet, bir tanesi ise Zühri tarikiyle Ebu Hureyre’ye dayanan rivayettir.[/ref] Bu durumda ya Azimli, Buharî’ye hiç bakma ihtiyacı duymadı ya da bakmasına rağmen bilerek yanlış söyledi. Bu noktada akademyaya düşen vazife ise, “bilimsel namusunu” korumak için Yazar’ın bu yalanlarla aldığı bütün ünvanları ilgili bir yazıyla ondan geri almaktır.

Siyeri Farklı Okuyayım Derken

Akıl sağlığı yerinde olan hiç kimse kendi arzusuyla köle olmayı tercih etmez. Köleler de efendilerine “Ne iyi yaptınız da beni köle eylediniz” diye hayran olmazlar. Kazae’nin köle ya da azatlı olmasından hareketle Emevi sempatizanı olduğuna hükmetmek, köle olan Bilal-i Habeşi’nin ya da Sümeyye’nin de kafir olan efendilerine hayran olduğu yönünde bir kanaatin oluşmasına zemin hazırlar. Hakikat ise bunun tam zıddıdır. Fakat Yazar, “Siyer-i farklı okuma” başlıklı eserler telif ederken o kadar farklı okumalar yapmış olmalı ki, tarihi hakikatleri değil de oryantalist yalanları “hakikat” olarak görmüş.

“Emevî Sempatizani” Kim?!

Ne İslam, ne de beşeri sistemler babanın yaptığından dolayı evladı dahi sorumlu tutmazken Yazar’ın Emevilerin şenaatinden hareketle Kazae’yi sorumlu tutup mahkum etmesi, hiçbir delile dayanmadan ona, “Emevî Sempatizanı” demesi ancak totaliter rejimlerde görülebilecek bir durum, ya da akademyanın totaliter anlayışa evrilmesi olarak izah edilebilir.

Kim Söylemiş “Mevali’nin Hadisi Alınmaz” diye?

Tâbiûn döneminin büyük âlimleri mevâlidir. İlim bayrağını Araplardan onlar teslim almıştır. Ata b. Ebi Rebah Mekke’de fetva verirken beyaz âlimlerin arasında pamuk tarlasındaki bir karga gibi simsiyah görünürdü, fakat bu durum beyazların ona talebe olmasına mani olmadı. Çünkü İslam, efendilerin kölelerden üstün olduğunu reddettiği gibi, ırkların üstünlüğü anlayışını da bütünüyle lağvetti. Bunun içindir ki Allah Rasûlü Mekke-i Mükerreme fethedilince beyazların bakışları arasında Kabe’nin damına Bilal-i Habeşi’yi çıkarmıştı.
Yazar’a gelene kadar hiçbir muhaddis bir ravinin mevali olmasından dolayı aşağılandığı ya da cerh edildiğini söylememiştir. Muhal farz… Yazarın elinde Kazae’nin Emevileri sevdiğine dair bir rivayet olsa bu O’nun rivayet ettiği hadislerin reddedilmesine gerekçe olabilir mi?! Hangi kitapta “Bir hadisin makbul olmasının esaslarından biri de Emevileri sevmemektir.” diye yazmaktadır?!

Uydurulan Dinin, Uydurma Delilleri

Bütün rical âlimleri Kazae’nin sika bir ravi olduğunu söylemekte, Azimli ise Zehebî’nin Mizânu’l-İ’itidâl’ini kaynak göstererek onun “Sağlam olmadığı ve kendisine güvenilmeyen biri olduğunu”[ref]Azimli, a.g.m., s. 46.[/ref] iddia ediyor. İlgili eserde –belki vardır fakat- ben böyle bir ibare göremedim. Eğer Yazar kitapta olmadığı hâlde böyle tasarrufta bulunduysa bu, bir özürle geçiştirilecek basitlikte bir tahrif değildir. Bunu yapan her nev’i yalanı da uydurur. Bu noktada şöyle bir ihtimal de söz konusudur: Zehebî, adı geçen eserde Ammar b. Harun isimli ravinin tercemesinde[ref]Zehebi, Mizanü’l-İ’tidal, Darul Ma’rife, Beyrut, 1963, III, 172.[/ref], Kazae b. Süveyd isimli bir ravinin de senedinde bulunduğu bir rivayeti tenkit edip bu ravi hakkında cerh ifadesi olan, “Leyse bi şey” ifadesini kullanmaktadır. Muhtemeldir ki, yazar bu iki Kazae’yi birbirine karıştırdı ya da bilerek çarpıttı. Bütün bunlar ihtimal dahilindedir. Zira -biraz sonra da zahir olacağı üzere- yazar, Kazae’nin adını dahi tesbit etmekten aciz bir haldedir.
İşte buyrun… Ancak Azimli’nin irtikab edebileceği, nev’i şahsına münhasır bir bilimsel cinayet örneği: Öncelikle bilinmelidir ki, Kazae’nin adı Yazar’ın yazdığı gibi “Kazae b. Haruş” değil, “Kazae b. Yahya”dır.[ref]İbn Hacer, Tehzîbu’t-Tehzib, Daru’l-kutubi’l-İlmiyye, Beyrut, V, [/ref] Rical kaynaklarında bu isimdeki ravilerden[ref]Mizzi, Tehzîbu’l-Kemâl, Müessesetü’r-Risale, Beyrut, 1980, XXIII, 597.[/ref], biri “Kazae b. Yahya” diğeri ise “Kazae b. el-Esved”tir. –Görebildiğimiz kadarıyla- “Kazae b. Haruş” ise sadece Azimli’nin makalesinde geçmektedir. Ayrıca önemli rical kitaplarından olan Tehzibu’l-Kemal başta olmak üzere sair pek çok eserde Kazae’nin aidiyeti noktasında da bir ihtilaftan söz edilmektedir. Bu husustaki rivayetler ise üç başlık altında tasnif edilebilir: Buna göre, Kazae; ya Ziyad’ın Mevlası, ya -yazarın da belirttiği gibi-[ref]Azimli, a.g.m., s. 46.[/ref] Abdülmelik b. Mervan’ın Mevlası ya da Mevla olmayıp Arap olan “Benû el-Harîş” kabilesine bağlı biri olarak Şam’a gelip yerleşmiş bir mümindir.[ref]Mizzi, a.g.e., XXIII, 597. Ayrıca Sem’ani Ensâb’ında (4/121), el-Haraşî nisbesinden bahsederken bu nisbenin El Harîş b. Ka‘b b. Rabî‘a b. ‘Âmir b. Sa‘sa‘a b. Kays’a nisbeten olduğunu söyler. Ve hemen peşinden “وأكثرهم نزلوا البصرة” (çoğu Basra’ya yerleşmiştir) der, ki bizim râvimiz de az önce zikredildiği üzere aslen Basralı’dır.[/ref] Muhtemeldir ki yazar buradaki “Benû el-Harîş” ifadesini “İbn el-Haruş” olarak anladı. Bu ise bedahat derecesindeki bir bilgi hatasıdır.

Yerler Gök, Gökler de Yer Oldu

Kazae’nin Ziyad’ın Mevlası olduğunu söyleyen Yazar diğer taraftan onu, “Haraşî” nisbesiyle (yazım hatasıyla birlikte “b. Haruş” olarak) zikrederek Mevla olmadığını, bilakis Arap olan Benû Harîş kabilesinden olduğunu söyler. -Öyle zannediyorum ki Yazar, Haraşî nisbesini zikrederek nasıl büyük bir çelişkinin içerisine düştüğünden habersizdir.- Bir taraftan Kazae’nin Arap asıllı olduğunu söyleyen, diğer taraftan ise O’nun Mevla olduğunu savunan Azimli ilmî vasatta öyle büyük bir hataya irtikap etmektedir ki bu yere gök, göğe de yer demek kadar büyük bir kusurdur.
Yazar’ın kurduğu bu cümleler Arapça’ya tercüme edilir ve Azimli’nin de bu makalelerle akademik kariyer aldığı söylenirse, hiçbir şey Türkiye’deki ilmî neş-u nemâya bunun kadar darbe vuramaz. Bu yüzden Akademya, “Tek bir paragrafında bu kadar bilgi yanlışı olan bir makale nasıl olur da hakemlerden onay alarak yayımlanır?!” sorusuna cevap aramalıdır.

İbn Şihab ez-Zührî Üzerinden İşlenen Bilim Cinayetleri

Yazar, Buhari’de geçen diğer bir rivayetin senedinde yer alan ve muhaddislerin “sika” bir ravi olduğunu belirttiği İbn Şihab ez-Zührî ile alakalı da kitaplarda onu cerh eden bir ifade bulamamış olmalı ki, tarzı gereği “Emevi sempatizanıydı” ibaresi ile mugalata yapar. Şu ifadeler Azimli’ye ait: “Yine, bu rivayeti aktaran İbn Şihab ez-Zühri’nin bir Emevi sempatizanı olup Emevilerden yardım almak üzere Şam’a gittiği bilinmektedir. Yakubi; Emevi halifesi Abdulmelik’in Kabe’yi elinde tutan rakibi Abdullah b. Zübeyr ile mücadele ettiği sırada Şam bölgesi hacıları için Kabe’nin yerine Mescid-i Aksa’yı ikame ettiğini, Haccı yasakladığını ve halkın Kabe’de tavaf yapar gibi Kudüs’te tavaf yapmaya zorlandıklarını, bunun üzerine halkın Abdulmelik’e: “Allah’ın farzı olan haccı niye yasaklıyorsun?” şeklindeki itirazına, Abdulmelik’in; Zuhri’den rivayet ettiği ve yukarıda aktardığımız üç mescit hadisini naklederek cevap verdiğini aktarır. Bunlar Abdullah b. Zübeyr’e karşı mücadele eden Emevilerin, Mekke ve Medine gibi iki önemli şehri ve bu şehirlerdeki iki önemli mescidi ellerinde bulundurmasından dolayı, İbn Zübeyr’e karşı Kudüs’ü ön plana çıkarma gayretleri sonucu bu tür rivayetlerin ortaya konulduğunu ve Beytu’l-Makdis kullanımlarının Mescid-i Aksa kullanımına dönüştürüldüğünün göstergelerindendir. Ayrıca o dönemin müelliflerinin kitaplarında bu rivayetteki Mescid-i Aksa tabirinin Beytu’l-Makdis veya Mescid-i İlya olarak geçmesi de ayrı bir göstergedir.”[ref]Azimli, a.g.m, 47.[/ref]

Bir Şia Klasiği: Ya’kubi

Azimli, Oryantalistlerin mütalaalarını esas alarak İbn Şihab’ın Emevi sempatizanı olduğunu, nitekim Abdülmelik’in halk kendisine itiraz edince, onun rivayet ettiği bu hadisi okuduğunu söyleyerek İbn Şihab’ın “şedd-i rihâl” hadisini uydurduğunu ima etmektedir. Esasında yazar makalesinin sonunda Mescid-i Aksa’nın Kudüs’te değil, Mekke’ye 8 km mesafedeki Ci’rane’de olduğunu söyleyerek bu rivayetleri uydurma kabul ettiğini de bizzat ilan etmektedir.
Burada üzerinde durulması gereken mühim bir mevzu var ki o da, Azimli’nin, Abdulmelik’in talebiyle İbn Şihab’ın hadis uydurduğunu nakleden Ya’kubi’nin kim olduğunun tayini ve eserinin kıymet ölçüsü… Yaku’bî’nin (ö. 290) iki ciltlik eserinden özetle aktardığımız şu ifadeler kalın çizgileriyle onun kişiliğini de resmetmektedir:
Hilafet’in Hz. Ali ve çocuklarının hakkı olduğunu söyleyen, Hz. Ebu Bekir, Ömer ve Osman’dan bahsederken “Halife” ifadesini kullanmadan sadece “Falan idareyi aldı” gibi terkipler kuran, Hz. Ali dışındaki üç halife başta olmak üzere pek çok büyük sahabeyi cerh eden, Hz. Aişe ile alakalı ağır ifadeler kullanan, Sahabenin Sakîfe çardağındaki toplantısının Hz. Ali’den Hilafet’i gasp etmek için tertip edildiğini iddia eden bir tarihçi, bir Şia propagandistidir, Ya’kubi. Eserini Şia’nın telif sistemi çerçevesinde kaleme alan müellif, haberi ya tamamen uydurur, ya alır kendinden bir şeyler ekler, ya da anlamını bozacak derecede bağlamından koparır. Emevi halifelere “sultan”, Abbasi devlet başkanlarına ise “halife” der. Hurafeciliğin en baş yapıtlarından kabul edilecek “Tarihu’l-Ya’kubi” bu yönünden dolayı oryantalistlerin en önemli müracaat kitaplarından olmuştur.”[ref]Ahmed b. Ebi Ya’kub Ya’kubi , Tarihu’l-Ya’kubi, Şeriketu’l-A’lami li’l-Matbuat, Beyrut, 2001; Eseri tab’ eden yayın evi gibi, muhakkiki Abdulemir Mühenna da mutassıb bir Şii olmakla iştihar etmiştir. [/ref]. Buhari ve Müslim’deki sahih hadisleri alakasız ifadelerle reddeden yazar, adeta eserini içindeki sahabe ve Emevi düşmanlığını tatmin edebilmek için kaleme alan Yaku’bî’yi yanlış hükümlerinin mercii kabul eder. Ayrıca şu da bilinmelidir ki Ya’kubi söz konusu hâdiseden bahsederken hiçbir şekilde İbn Şihab ez-Zühri’nin, Abdulmelik’in talebi üzerine hadis uydurduğunu ne sarahaten ne de delaleten söylemez.[ref]Ya’kubi, a.g.e., II, 177-8.[/ref]

Nerelerdesin Ey İnsaf!

Ayet’te olmayanları “var”[ref]Bkz. Yazarın Rum Suresi’nin ikinci ayetiyle alakalı tahlili.[/ref] gibi gösteren, “şedd-i rihâl”le alakalı sahih hadisleri ise “yok” sayan Azimli, fanatik bir Şii ve aynı zamanda Emevi düşmanı olan Ya’kubi’yi esas alarak Abdülmelik’in halkın tepkisini kırmak için İbn Şihab’ın kendine rivayet ettiği “Şedd-i rihâl” hadisini okuduğunu nakletmesi karşısında insan, “Ey insaf nerelerdesin?” diye sormaktan kendini alamıyor.

İbn Şihab ve Hadis Uydurmacılığı

Raviler içerisinde Oryantalistlerin en fazla hücum ettiği alimlerden biri de İbn Şihab ez-Zührî’dir. Gerçekte durum nedir? Hakikaten İbn Şihab, Emeviler adına hadis uydurmuş olabilir mi?
Buyrun… Oryantalistler de, -Ya’kubi’ye dayanan bazı tarih kitaplarındaki nakilleri esas alarak- Abdulmelik’in Şam bölgesi hacılarının Kabe’ye gidip İbn Zübeyr’e biat etmelerini önlemek için Kubbetu’s-Sahra’yı yaptırdığını, bu ameliyesine dini bir renk verebilmek için de dostu İbn Şihab ez-Zühri’ye “Şedd-i Rihâl” hadisini uydurttuğunu iddia etmektedirler.

Müslümanlara “Mürtedlik” İftirası

Her şeyden önce şunu belirtelim ki bazı tarihçiler Kubbetu’s-Sahra’yı Abdulmelik’in (v. 85/705) mi, yoksa Velid b. Abdulmelik’in (v. 96/715) mi yaptırdığı noktasında ihtilaf etmiştir. Abdulmelik’in yaptırdığı farz edilmesi durumunda ise şu hususlar onun Kabe’ye alternatif olarak yapıldığı iddiasını çürütmektedir: Bir mabet yapıp, onun Kabe’ye muadil olduğunu söyleyen ve insanları da onu tavaf etmeye zorlayan kişi kafir olur. Müslümanlar Kabe’yle alakalı ayetlere rağmen nasıl olur da böyle bir ameliyeye rıza gösterebilir? Bunu kabul etmek, topyekûn Şam bölgesindeki Müslümanları mürted ilan etmektir. Ayrıca tarih kitapları da Abdulmelik’ten, “Hamametu’l-Mescid/Cami kuşu”[ref]Moğoltay b. Kılıç el-Bekcerî el-Hanefî, İkmâlu Tehzîbi’l-Kemâl, Dar-u’l-Faruki’l-Hadise, yy, VIII, 345.[/ref] diye bahsederler. İbadete düşkün olan biri nasıl siyasi geleceği için Ahiretini karartabilir?!
Siyaseten iki başlılığın yaşandığı, iki halifenin olduğu o yıllarda Abdulmelik –kendine göre- birtakım tedbirler almıştır. Bu çerçevede de Kubbetu’s-Sahra’yı Müslümanların İbn Zübeyr’le görüşmelerini engellemek için yapmış olabilir. Fakat kesinlikle bunu Kabe’ye alternatif olsun diye yapmamıştır. Nitekim insanlar Abdullah b. Zübeyr şehid edilene kadar Arefe günü Kubbetu’s-Sahra da vakfeye dururlardı.”[ref]Kemaluddin ed-Demiri, Hayatu’l-Hayvani’l-Kübra, Dar-u İhyai’t-Türasi’l-Arabi, Beyrut, I, 83.[/ref] Fakat –fukahanın mekruh kabul ettiği bu uygulama- sadece Kubbetu’s-Sahra’ya has bir durum değil, daha pek çok şehirde de yapılmaktaydı. Kubbetu’s-Sahra’nın Kabe’ye muadil kabul edilip orada hac yapılmasıyla, Arafat’a benzetilerek Arefe gününde “vakfe” yapılması arasında geceyle gündüz kadar fark vardır. Şia kaynakları ve onları esas alan Sünnî müellifler dışındaki âlimler, Abdulmelik’in Kubbetu’s-Sahra’yı, insanların İbn Zübeyr’in Mina ve Arafat’taki hutbelerinden etkilenip biat etmesi gibi hususiyetler sebebiyle inşa ettiğini zikretmektedir.[ref]İbn Teymiyye, İktidau’s-Sırat, 435;[/ref]

Tarih Hakem Olsun!

Abdulmelik’in emri ya da ricasıyla İbn Şihab’ın “şedd-i rihâl” hadisini uydurduğu ifadesi tarihi hakikatlere de aykırı bir durumdur. Zira, İbn Şihab Hicri 51 ya da 58 yılında doğdu. Abdullah b. Zübeyr ise 73’te şehid edildi. İbn Şihab o tarihte, birinci rivayete göre 22, ikinciye göre ise 15 yaşındaydı. 15 yaşındaki biri bir devletin siyasetinde bu kadar müessir olacak, bir farzı iptal ederek dini tahrif edecek bir hadis uydurup da kendini dinletebilir mi?! Basit bir nazarla incelendiğinde bile reddedilecek bu iddia sahih senedlerle rivayet edilen hadisleri bırakıp da Ya’kubi gibi Emevi hasmı Şii bir tarihçinin senedsiz nakillerinde ilmi bir vasat aramak oryantalistleri dahi rahatsız etmiştir.[ref]Bkz. Rudi Paret, a.g.m., sy. 34, s.150-152.[/ref] Zira Abdullah b. Zübeyr hayatta iken İbn Şihab, Abdulmelik’i ne biliyor, ne de görmüştü. Zehebî’nin beyanına göre İbn Şihab’in Abdulmelik’le ilk karşılaşması 80’li yıllarda oldu. İbn Asâkir’e göre ise 82’de gerçekleşti.[ref]İbn Asakir, Tarihu Dimeşk, Daru’l-Fikr, Beyrut, 1995, LX, 305-306.[/ref] Her iki tarihe göre de İbn Şihab, Abdulmelik’le Abdullah b. Zübeyr’in vefatından yıllar sonra yani Kabe Emevilerin idaresine geçtikten sonra buluştu. O yıllarda İbn Şihab genç bir ilim talebesiydi. Nitekim Abdulmelik de kendisine Ensar’ın ilminden istifade etmesi noktasında tavsiyelerde bulunmuştu. Buna göre, İbn Şihab’ın arkadaşı Abdulmelik’in arzusu üzerine “Şedd-i Rihâl” hadisini insanların Mekke’de değil de Kubbetu’s-Sahra’da hac etmesi için uydurduğu iddiası tarihi açıdan da hilaf-ı hakikattir.[ref]Mustafa es-Sibaî, es-Sünne ve Mekanetuhâ fi’t-Teşri’il-İslamî, el-Mektebetu’l-İslami, 1985, 217-19.[/ref]

Beş Tarik, Dört Rivayet

Şedd-i Rihal hadisini, diğer hadis kitapları, Zühri’nin içinde olmadığı tariklerle de rivayet etmektedir. Nitekim Buhari’de ilgili hadis iki ayrı sahabiden beş ayrı tarikle, dört rivayet halinde nakledilmekte[ref]Buharî, H. No: 1188; 1189, 1197; 1864; 1995. [/ref], İbn Şihab ez-Zührî bunlardan sadece birinde yer almaktadır.[ref]Buharî, H. No: 1189.[/ref] Müslim’de ise üç ayrı tarikle rivayet edilmektedir. Birincisi Ebu Said’ten Kazae[ref]Müslim, H. No: 3142.[/ref], ikincisi Ebu Hureyre’den[ref]Müslim, H. No: 3265.[/ref] İbn Şihab, üçüncüsü ise Ebu Hureyre’den Harun b. Said el-Eyli, İbn Vehb, Abdulhamid b. Cafer, İmran b. Ebi Enes, Süleyman el-Ağarr[ref]Müslim, H. No: 3267.[/ref] tarikiyle rivayet edilmektedir. Bu hadisin senedinde yer alan bütün raviler de “sika”dır.[ref]Muhammed el-Emin el-Hereri, el-Kevkebu’l-Vehhac ve’r-Ravdu’l-Behhac, Daru’l-Minhac, Cidde, 2009, XV, 184.[/ref] Görüldüğü üzere -Goldziher’in iddia ettiği gibi- İbn Şihab bu hadisin rivayetinde tek değildir.

Bu İddiaya Hadis Mecmuaları Şöyle Dursun Tarih Bile Yol Vermez

Ayrıca İbn Şihab bu hadisi 8 yıl kesintisiz ders aldığı hocası Said b. Müseyyeb’ten rivayet etmektedir. Eğer İbn Şihab bu hadisi Emeviler’i memnun edebilmek için hocası adına uydurmuş olsaydı Emeviler tarafından eza gören, dayak yiyen fakat hep hakkı söyleyen Said b. Müseyyeb susmaz, mümini kafir yapacak bir mevzuda mutlaka konuşur, “Bu hadis bana ait değildir.” derdi. Zira Said b. Müseyyeb Mekke’nin Emeviler tarafından alınmasından sonra 20 yıl daha yaşadı, Hicri 93’te vefat etti. Fakat ondan bu mevzuda talebesini tekzib eden hiçbir ifade nakledilmedi.
Muhal farz… Eğer İbn Şihab ya da Kazae bu hadisi uydurmuş olsaydı metne Mescid-i Aksa’yı değil de Kubbetu’s-Sahra’yı derç etmeleri gerekirdi. Zira yazarın yalanlarını alıntıladığı Goldziher’e göre, Abdulmelik insanların hac ihtiyacını karşılamak için Kubbetu’s-Sahra’yı yapmıştı. Fakat hiçbir rivayette Kubbetu’s-Sahra ifadesi geçmiyor.

Sarayı Sarsan Muhaddis

Şu hâdise, Oryantalistlere dayanarak İbn Şihab’ı Emevi sempatizanı olarak gözden düşürmeye çalışan Azimli’nin iddialarını çürütecek bir mahiyettedir: “Bir gün Hişam b. Abdulmelik, Süleyman b. Yesar’a, ‘Onlar içinden günahın büyüğünü üstlenen için büyük bir azab vardır.’[ref]Nur, 11.[/ref] mealindeki ayeti sorar ve ‘Günahın büyüğünü üstlenen kimdir?’ der. Süleyman b. Yesar da, ‘Abdullah b. Übey b Selul’dür, der. Hişam, Süleyman b. Yesar’ın hakka sadakatini sınamak için, ‘Yalan söyledin, O, Ali b. Ebi Talib’tir.’ der. Süleyman b. Yesar ise, ‘Ey Müminlerin Emiri! Ben ne dediğimi biliyorum.’ diye karşılık verir. Daha sonra meclise İbn Şihab varır. Hişam aynı soruyu ona da yöneltir ve ‘İçlerinden günahın büyüğünü üstlenen kimdi?’ diye sorar. İbn Şihab da, ‘Abdullah b. Übey b. Selul’ deyince, Hişam O’na da ‘Yalan söyledin. O Ali b. Ebi Talib’tir.’ der. Zühri de derin bir öfke sağanağı altında, ‘Ben mi yalan konuşuyorum?! Seni hiç önemsemem! Allah’a yemin olsun ki semadan bir münadi bana, ‘Allah Teala yalanı helal kabul etti.’ diye çağrıda bulunsa yine de yalan konuşmam. Bana Urve, Said b. Müseyyeb, Ubeydullah ve Alkame, Aişe’den rivayet etti ki;’içlerinden günahın büyüğünü üstlenen kişi Abdullah b. Übey’dir.”[ref]İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, Daru’l-Ma’rife, Beyrut, VII, 437.[/ref]
Kendisine baskı yapıldığını zannedince çekinmeden tepkisini ortaya koyan, sultanların görüşlerini ağır ifadelerle tenkit eden, Emevi sarayında Hz. Ali müdafaası yapan İbn Şihab, tarihi hakikatlerle değil de, ancak Oryantalistlerin talimatıyla Emevî sempatizanı ilan edilir!
İlmi makalelere konu olan bu husus maalesef ki tarihin en kurgusal yalanlarından biri olmanın ötesinde bir anlam ifade etmemektedir.

MESCİD-İ AKSA NEREDE?!

İsra’nın, Allah Rasûlü’nün Mescid-i Haram’dan Mekke’ye 8 km mesafedeki Ci’râne’ye gitmesinden ibaret olduğunu iddia eden Yazar ve Kur’an Müslümanları[ref]http://www.ahl-alquran.com/arabic/show_article.php?main_id=14852 [28.11.2016].[/ref] delil olarak, Allah Rasûlü’nün Huneyn Muharebesi’nden sonra Ci’râne’den ihrama girip, umre yapmasını…”[ref]El-Fakihi, Ahbar-u Mekke, V, 33.[/ref] göstermektedirler.
Ne gariptir ki, neredeyse bütün hadis kitaplarının rivayet ettiği, müfessirlerin üzerinde ittifak ettiği bir mevzuda bir ilahiyatçı, Alfred adındaki bir oryantalistin mesnetsiz sözünü esas alarak Mescid-i Aksa’nın Kudüs’te olduğu hakikatini inkar ediyor ve şu hükmü veriyor: “Sonuçta Kudüs’e uğrama meselesi, Miraç olayına Emevilerce sokulmuş bir hikaye olarak karşımıza çıkmaktadır.”[ref]Azimli, a.g.m., s. 52; Alfred Guillaume, Garpte İslam Tetkikleri, İslam Tetkikleri Enstitusu Dergisi, İstanbul, 1954.[/ref]
Bir ara Diyanet İşleri Başkanlığı da yapan Süleyman Ateş’in, Rudi Paret gibi azılı oryantalistlerin dahi reddettiği bu iddiayı ciddiye alması, İsrail’in Kudüs’ü Ümmet’in gündeminden düşürmek için ne kadar müessir olduğu ve kimleri, nasıl kullandığını göstermesi açısından ayrıca bir önemi haizdir.
Ümmet’in icma ettiği bir konuda İslam’a Rudi Paret kadar da insaflı olmayı çok gören yazar, ayeti tahrif, hadisleri de inkar eder:
“Eğer Hz. Peygamber ﷺ Kudüs’teki mescide götürülmedi ise nereye götürülmüştür? Kur’an’ın O’nun bir gece götürüldüğüne dair ifadesi kesindir. Bu durumda bir gece götürüldüğü o mescidi tespit etmek gerekmektedir. Bu sorunun cevabını ilk kaynaklarda bulabiliyoruz. İlk siyer kaynaklarımızdan Meğazi yazarı Vakidi (h.201); ‘Hz. Peygamber’in ﷺ Mekke civarındaki Ci’rane’ye Zi’l-Ka’de’nin son beş gününde, Perşembe günü gelip orada on üç gece kaldıktan sonra, karşı yakada bulunan Mescid-i Aksâ’ya geçip orada ihrama girdiğini, Hz. Peygamber’in ﷺ namazgahının Ci’rane’deki Mescid-i Aksa olduğunu; Mescid-i Edna (Yakın Mescid) adını taşıyan mescidi ise, Kureyşli bir adamın yaptığını; Resulullah’ın, Ci’rane vadisini ihramsız geçmediğini” aktarır. Yazar benzer ibareleri Ezrakî’nin (h.212) “Ahbar-u Mekke”sinden de nakleder.[ref]Azimli, a.g.e., 53.[/ref] Ayrıca Fakihî de Ahbâr-u Mekke’de aynı şeyleri söyler.

Yazar’ı Destekleyen Tek Bir Rivayet Yok!

Her şeyden önce şu bilinmelidir ki ne Vakidî, ne Ezrakî, ne de Fakihî “İsrâ” hadisesinin Ci’rane’deki mescide götürülme şeklinde olduğunu söylememiştir. Sadece Ci’rane’de iki tane mescid olduğuna, birine Mescid-i Haram’a nisbetle el-Mescidu’l-Ednâ/En yakın Mescid, diğerine ise “el-Mescidu’l-Aksa/En uzak Mescid” denildiğini Allah Rasulü’nün ﷺ umre için ihrama girmesi bağlamında naklediyorlar.[ref]el-Fakihi, Ahbar-u Mekke, V, 33; Ezrakî, Ahbâr-u Mekke, Mektebetu’s-Sakafe, Mekke, 2002, II, 208. [/ref]
Kur’an-ı Kerim, -daha önce de ifade ettiğimiz gibi- Habîb-i Neccâr’ın şehir halkı tarafından taşlanmakla tehdit edilen elçilere imdat etmeye koşmasını anlatırken de “min Aksa’l-Medîne/Şehrin en uzak yerinden” ifadesini kullanır. Kişilerin bulunduğu yere göre uzaklık ve yakınlık durumu değişir. Şehirdeki bu hadise, eğer Habîb-i Neccâr’ın bulunduğu yakada olsaydı bu durumda ifade “min Ednâ’l-Medine/Şehrin en yakın noktasından” şeklinde olurdu. Ci’rane’deki mescitlerle alakalı en uzak, en yakın ifadeleri de izâfî bir nitelemedir ve bir noktaya olan uzaklığı ya da yakınlığı belirtir. Zamanla bu niteleme ya isim olur ve daha uzak noktalara camiler yapılsa da nitelediği şey “el-Mescidu’l-Aksa” olarak kalır ya da yakın veya uzaklara camiler yapılınca yerinden dolayı yapılan bu niteleme hükmünü kaybeder. Ezraki’nin rivayeti, doğru kabul edilmesi durumunda, Ci’rane’deki bu iki mescit bu bağlamda değerlendirilmiş ve daha sonra da onlardan geriye hiçbir şey kalmamıştır.
Sahabe, Allah Rasûlü’nün her sünnetine ayrı bir ihtimam göstermesine rağmen,”Kur’an-ı Kerîm’de bahsedilen İsrâ hâdisesi burada olmuş” diye özel bir amaçla Ci’rane’ye gitmemiş ve tarihin hiçbir döneminde de bu gayeyle orada bir eser yapılmamıştır. Ne Ci’rane’de el-Mescidu’l-Aksa ve el-Mescidu’l-Edna olduğunu söyleyen Ezrakî, ne de başka bir âlim İsrâ hâdisesinin Ci’rane’ki mescitte olduğunu söylemiştir. Nitekim Ci’rane’deki mescide el-Mescidu’l-Aksa diyen Ezraki, Mescid-i Haram’ın faziletinden ve onda namaz kılmaktan bahsederken, “şedd-i rihâl” hadisini de zikreder. Orada açıkça Mescid-i Aksa’nın Beyt-i Makdis olduğunu belirtir.[ref]Ezrakî, a.g.e., II, 63-65.[/ref] Alfred’in Ezrakî’deki rivayetleri çarpıtması üzerine bir sürü yanlış hükümler kuran Azimli, Ezrakî’yi mütalaa etseydi görecekti ki O’nun Mescid-i Aksa’dan anladığı Kudüs’teki mabettir.
Allah Teâlâ, bazı ayetlerini göstermek için Efendimizi Mescid-i Aksa’ya götürdüğünü haber vermektedir.[ref]İsra: 1.[/ref] Müfessirler de bu ayetleri, bir aylık yolu bir gecede gitmek, Mescid-i Aksa’yı ziyaret etmek, bütün peygamberleri görmek, yedi kat semada onların makamına uğramak gibi hususlar olarak tadat etmektedirler. Buna göre Mekke’ye 8 km uzaklıktaki Ci’râne’de Allah Teala’nın Efendimiz’e göstereceği ne tür bir ayet olabilir? Bugün Ci’râne’de olağanüstü özellik arz eden ve etrafı mübarek olan ne vardır?
Ayetlerin tertibinin tevkifi olduğu dikkate alındığında İsrâ suresi 2. ayetten 9. ayete kadar Yahudi’nin ihanetlerini ve buna karşılık olarak Kudüs’ten uzaklaştırılmalarını anlatmaktadır. Yahudiler son olarak da Allah Rasulü’ne ﷺ ihanetlerinin karşılığı olarak Kudüs’ü kaybetmişler, Hz. Ömer zamanında Kudüs Müslümanların olmuştur.
Ne gariptir ki, sahih rivayetleri görmemezlikten gelen yazar senedi olmayan ya da her bulduğunu rivayet eden tarihçilerin nakillerini esas alarak icmâ ile sabit olan bir hususu, Kudüs’ü Müslümanların gündeminden düşürmek, böylece de İsrail’i rahatlatmak adına reddediyor..

Hülâsa

İsrailoğulları yaşadıkları dönemde cümle âleme üstün kılınmıştı.[ref]Bakara: 122.[/ref] İslam’ın gelmesiyle Hristiyanlık gibi Yahudilik de neshedildi; Emir komuta Müslümanlara verildi.[ref]Bakara: 143.[/ref] Allah Rasûlü bir gece Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksa’ya götürüldü; O’nun imametinde iki kıble cem edildi. Bununla bütün ümmetlere, İslam’ın bölgesel değil, evrensel bir din olduğu mesajı verildi. Bu bağlamda Kudüs, İslam’ın evrenselliğinin nişânesi, cihan hâkimiyetinin göstergesi olarak tebârüz etti. Allah Rasûlü “Şedd-i rihâl” hadisinde Mescid-i Aksa’yı üç büyük mescitten biri olarak zikrederek, bu mübârek mekanın Müslümanlara aidiyetini sözle de perçinledi. Müslümanlar Mescid-i Aksa’yı tekrar aslî hüviyetine kavuşturup, özgürleştirmek için harekete geçti. Aksa’nın da içinde bulunduğu Kudüs Hz. Ömer zamanında fethedildi.
Kudüs, cihan hâkimiyetinin remzi oldu. Zira Yahudiler ihanet edince Kudüs’ü kaybetti, tövbe edince oraya geri döndü.[ref]İsrâ: 2-8.[/ref] Müslümanlar da Mescid-i Aksa’yı kaybedince cihan hâkimiyetini kaybettiler. Bu yüzden –tarihi süreçte- Kudüs’ün fethine de, muhafaza edilmesine de ayrı bir önem verildi.
Müslümanlar bugün Kudüs’ü de cihan hâkimiyetini de kaybetti. Lakin İslam âleminde pek çok genç –Selahaddin Eyyubi gibi- gülmeyi Aksa’nın hür olacağı güne tehir etmekte. İsrail ise, bu gençler arasından bir Selahaddin çıkar da Müslümanlara, “İlk hedefiniz Kudüs” derse ne yaparım korkusu içerisinde. Bu yüzden Kudüs’ü Müslümanların gündeminden düşürme, bu noktada yeni stratejiler geliştirme peşinde.
Arap-İsrail savaşlarında Arap devletlerini mağlub eden İsrail, Kassam Tugayları’nın Aksa’ya sevdalı gençleri karşısında ise hezimete uğradı. Bu yüzden sistemi değiştirdi. Kudüs’ü Müslümanların yüreğinden düşürerek içerden vurma yoluna gitti. Bu noktada meşhur ve müseccel oryantalist Alfred Guillaume(ö. 1965) devreye girerek Mescid-i Aksa’nın Kudüs’te değil Ci’râne’de olduğu yalanını ortaya attı. Fakat Alferd’in Müslüman olmaması ve Rudi Paret gibi azılı şarkiyatçıların da bu iddiayı saçma bulması bu çarpıtmanın intişârına mâni oldu.
Ne var ki Alferd’in oryantalistler tarafından da kabul görmeyen bu iddiası bir zamanlar Diyanet İşleri Başkanlığı da yapan Süleyman Ateş tarafından savunuldu. Mehmet Azimli ise ilgili yazısında kitaplarda olmayan bilgileri, “var”, “var” olanları da “yok” göstererek Mescid-i Aksa’nın Ci’râne’de olduğunu iddia etti.
*
Sünnet’i reddeden Kur’an Müslümanlarının Mescid-i Aksa’nın mevcud binâsının daha sonra yapılmasını “İsrâ mucizesi”ni inkara gerekçe göstermeleri, meseleye vukûfiyetlerinden değil, cehâletlerinden kaynaklanmaktadır. Zira, İsra mucizesinin başlangıç noktası için kullanılan “el-Mescidu’l-Haram”[ref]İsrâ: 1.[/ref] ifadesinden de –o tarih itibariyle- etrafı çevrili bir mescid değil, secde için hazırlanan mekan anlaşılmıştır. Nitekim Cahiliyye Arapları namazı terk ettiklerinden dolayı “Mescid-i Haram” adını da unutmuş, onun yerine “el-Beytu’l-Haram” ismini kullanır olmuşlardı. İnsanlar Kabe’nin etrafına “el-Beytu’l-Haram” derken de Kur’an-ı Kerîm Hz. İbrahim zamanındaki halini esas alarak, -etrafı Hz. Ömer zamanında duvarla örülen alana- Mescid-i Haram demiştir.[ref]Bakara: 144; İsrâ:1.[/ref] Mescid-i Aksa ifadesinden de Hz. Süleyman’ın Kudüs’te yaptığı mescid ya da onun mekanı anlaşılmaktadır. Nitekim Araplar Kur’an-ı Kerîm’e özel bir kullanım olan, el-Mescidu’l-Haram ve el-Mescidu’l-Aksa ifadelerini duyunca Mekke ve Kudüs’teki secde yerlerini anlamış,[ref] Benzer ifadeler için Bkz. Tahir b. Aşûr, et-Tahrîr-u ve’t-Tefsîr, Tunis, XIII, 13-4.[/ref] içi putlarla dolu, kimsenin üzerinde namaz kılmadığı, etrafı açık olan ve başka bir isimle telaffuz edilen mekana Kur’an-ı Kerim niçin “el-Mecidu’l-Haram” diyor diye itiraz etmemiş, bu ifadeyle Kabe’nin çevresindeki secde mekanının kastedildiğini anlamışlardır. Nisbî farklılıklarla benzer durum “el-Mescidu’l-Aksa” için de geçerlidir. Zira kimse “burası neresi” diye sormamış, bilakis müşrikler bir gecede Mescid-i Haram’dan, Mescid-i Aksa’ya gitmenin imkansız olduğunu söyleyerek “İsrâ” mucizesini inkar etmişlerdir.
*
Şüphesiz ki Azimli, yazısıyla neyi hedeflediğini en doğru kendisi bilmektedir. Fakat bu makale Müslüman gençler nezdinde, “Mescid-i Aksa Kudüs’te değil, Ci’râne’dedir. O halde Kudüs’te olmayan bir mescitten dolayı niçin İsrail’in keyfini kaçırıyorsunuz.” şeklinde anlaşılmıştır. Ne gariptir ki, Rudi Paret gibi azılı şarkiyatçıların dahi saçma bulduğu böyle bir çarpıtmayı savunarak İsrail’in önünü açmak Sünnet’i reddeden Kur’an Müslümanlarının nasibi olmuştur. Fakat bu da geçer. Geriye ise Azimli’nin bozuk bir Türkçe ile kaleme aldığı mezkûr makalesindeki ilmî, fikrî, ahlakî arızalar ve ihanet kalır