ZAFER SENİN, HEZİMET ROMANOS DİOGENES’İN ÇOCUKLARININ OLACAK!

Çürük ipliklere dizilen hayallerin, büyük umutlarla kurulup, bugün dağılan devletlerin, hakikat niyetine söylenen yalanların sonuna geldik. Ümmet ulusalcılığa açılan bütün yolların çıkmaz olduğunu bizzat gördü. Bir asır önce İslam bünyesinden ayrılanlar binbir mahcubiyet ve büyük kayıplarla karargaha dönüyor. İttihatta selamet, ihtilafta ise azab olduğunu bugün çocuklar da söylüyor.Müslüman Genç! Allah’ın sana ihsan ettiği fütüvvet ruhuna döner, vaktinde hamleleri yaparsan yeniden çağa Ebabîl olacak, Ebrehe ordularını dağıtacaksın. Allah Azze ve Celle nurunu tamamlama noktasında seni muvazzaf kıldıysa zorlar kolaylaşacak, uzaklar yakın olacaktır. Eğer bütün bu sorunları çözmek için “Bismillah” dediysen, “ol” deyince olduran [ref]Yasîn: 82.[/ref], “öl” deyince “öldüren” Allah Azze ve Celle ellerine, ayaklarına Ebabîl gücü verecektir. Zor görünen ya da imkansız olan her şey Allah’ın “ol” emrine bağlıdır; vakti gelince olacak. Çünkü sen sömürmedin, kimseyi asimile etmedin. Aşhaneler kurdun, hanlar, kervansaraylar yaptın. Emperyalistler gibi “hesabî” değil, sahabe gibi “hasbî” çalıştın. Sömürmek için değil, insanları sömürülmekten kurtarmak için Afrika’ya, Asya’ya, Avrupa’ya at sürdün. Ne var ki zamanla Şeriatla irtibatın zayıfladı, yoruldun, mukteza-i halin gerektirdiği hamleleri vaktinde yapamadın, içerden vuruldun. Dağıldın, parçalandın… Alem-i İslam leş kargalarının istilasına uğradı. Gönül rızasıyla kalesine Osmanlı bayrağı asan pek çok İslam beldesi düşman çizmesi altında çiğnendi. Son bir asırdır Alem-i İslam’da yalnızca sömüren devletlerin adı değişti. Hani derdi ya atalar, “Ağaç yıkılınca yeri belli olur.”. Osmanlı Devleti’nin en zayıf haliyle bile neleri koruduğu sonra anlaşıldı. Üzerinde güneş batmayacak kadar büyük bir sömürü imparatorluğu kuran İngilizler, bugün işgal ettikleri bölgelerde derin bir nefretle karşılanırken,Anadolu’dan verilecek bir işaretle açılacak sancak altında Alem-i İslam’dan toplanıp gelecek milyonlarca mümin var.

Cihad Mevsimi

Ümmetin haline bakıp ye’se düşme! Bir asır sonra bütün mazlumların hukukunu dava eden bir iradeyle meydan yerine çıktığından ve bu çıkışınla onlara “umut” olduğundan eşkiyanın her nevisine hedef oldun, her cihetten kuşatıldın. Ebu Cehil Karargahı bütün birlikleriyle seferber olmuş yolunu tuzaklıyor. Cihad mevsimindeyiz… Allah, Hamzaları, Musabları bu iklimlerde çıkarır. Adımlarını Hamza gibi at, belki o büyük ihsana sen nail olursun. Vazifeye, nöbete çağrılmaktan korkma! Dünyalık dağıtılırken en arkada, sıkıntı anında ise en ön safta ol.

Nerede ve Niçin Yürüyorsun?

Allah’tan başka “dost” yok. Ondan gayri kimseye itimat etme! Sen, zevk u sefaya değil insanlığın kurtuluşuna memursun. Eve, aşa, eşe ayarlı projelerini revize et! Medine’ye gönderilen Hz. Mus’ab gibi İslam’a dair duyduklarını yaşama ve yaşatmaya çağırmanın heyecanını kuşan. Ev ev, kapı kapı, sokak sokak dolaşarak insanları var oluş gayelerini idrak etmeye çağır. Kahvehaneler önüne varıp “ölümden haberiniz var mı?” diye sor yığınla kalabalığa. Bu yolda kendinden geçecek, deli divaneye döneceksin. Yalnız kalacak, hakarete uğrayacak, yolun kesilecek fakat bütün bunlara, “Allah Rasûlü de ﷺ maruz kalmıştı, O da yalnızdı. Allah’la beraber olana yalnızlık mı olurmuş?” diyecek ve seveceksin derdini. “Hasbî” olmak seni her türlü ihanete karşı koruyacak. İnsanların yıkıldığı, haza, saza mahkum olduğu yerlerde de dimdik ayakta duracaksın. Kiminle ve kaç kişi olduğuna değil, nerede ve niçin yürüdüğüne bak!

Ve Cahidû fillah

Allah Rasûlü ﷺ Mekke sokaklarında yarınları kuracak sahabenin arkasında yürümüş, derdini onlara anlatabilmek için kaç farklı vesileye tevessül etmişti, kim bilir? “Bu, Kisra üzerine yürür ve Fatih olur.” diye Sa’d’ın hidayeti için O’nunla kaç defa konuşmuştu. Sen, Ümmet dağıldığında da ayakta kalır, bir mevziden diğerine koşar, ölümün mukadder olduğu anlarda da sadağındaki bütün okları düşman üzerine atar, “Ve Cahidû fillah… [ref]Hac: 78.[/ref] /Allah yolunda bütün mevcudiyetinizle cihad ediniz.” buyruğuna imtisal edip, ölene kadar mücadele edersen maddede de, manada da “Büyük Fetihler”e nail olursun.

Her Şey Bittiğinde, Her Şey Yeniden Başlayacak

Lise, üniversite, fabrika, köy, kent hasılı olduğun her yer Allah’a davetin Mekkesidir. Mekkelerde İslam’a çağırdığın nice genç, ideoloji ya da heva sellerine kapılıp yokluğa sürüklenebilir; Emeklerinle birlikte umutlarının da parçalandığına şahit olabilirsin. Her şeyin bittiğini zannettiğin an, kudret-i ilahi devreye girecek ve her şeye yeniden başlayacaksın. Geceden gündüz; topraktan tohum çıkar gibi süzülecek ve çağın kalbine yürüyeceksin.
Ateşe atılan kız çocukları ve evlat katili babalar göreceksin… “Yapmayın, kıymayın!” çığlıklarına inat daha derin çukurlara atacaklar onları… Sana olan nefretlerini “Vurun yobaza” diye kusacaklar. Bunlarla yüzleştiğinde sarsılma! Bil ki, gündüz gecenin rahminden çıkmak üzeredir. Sancılar ve acılar doğumun işaretidir. Bir tohum çilesiz toprağı yaramaz, bir civciv kabuğunu kıramaz da, topyekün bir beşeriyetin saadetine vesile olacak bir nizam dertsiz, tasasız doğar mı?

Yer Gök Okçular Tepesi

An olur, en yakında olması gerekenlerin, en uzakta durduğuna tanık olursun… Ebu Leheb’in soyu da, evi de Allah Rasûlü’ne ﷺ çok yakındı. Kimlerin yakın, kimlerin uzak olduğuna aldırmadan yürü! Kardeşlerine, Okçular tepesinin önemini anlat! Unutma! Ümmet adına görev yaptığın her yer okçular tepesidir; Adı ev, okul, çarşı, fabrika, büro olsa da Okçular tepesidir. Orada hem kendin, hem de bütün insanlık için bekleyeceksin. Yığınla uyuyan, uyutan, ayrılan adam olsa da vazife namustur diyecek, duracaksın.
İslam’ı anlatmak için inşa edilen okullarda eşkiyanın “öz ideolojisi”yle giremediği yürekleri Allah’la aldatan [ref]Bkz Fâtır: 5.[/ref] sarıklı sosyalistlere tanık olacaksın. İşte o zaman “Yeni yerlerde yurt tut!” ve Allah sayıya bakmaz, murad edince azlar da çoklara galip olur.”[ref]Bakara: 249.[/ref] de ve yürüyüşüne devam et!

Hz. Hatice Devrede

“Olacak, Allah yolumuzu açacak fakat nasıl?” diye mütemadiyen aynı soruları tekrar takrar soruyorsan insanlığın “üsve-i hasene”si olan Allah Rasûlü’nün ﷺ ufkunda yürüme problemi yaşıyorsun demektir. Vahye muhatap olmanın etkisiyle “örtün beni” dediğinde Hz. Hatice O’ndaki yeis halini gideren, zulmeti nurla yaran şu konuşmayı yapmıştı: “Hayır! Allah’a yemin olsun ki, Allah seni mahcup etmeyecektir. Çünkü sen akrabalık bağlarını gözetir, yalanlansan da doğru söyler, fakiri zengin eder, nerde yetim, dul, kimsesiz varsa yükünü omuzlar, misafire ikram eder, Hak yolunda zuhûr eden havâdisde hak sahiplerine yardım edersin.”. [ref]Buharî, Bedu’l-Vahy 3; Müslim, İman 72.[/ref]

Vahşet Asrının Merhamet Elçisi

Hz. Hatice, Peygamber-i Ekber’in hayatının en yakın tanığıydı. En iyi o biliyordu Allah Rasûlü’nün ﷺ akraba hukukunu nasıl gözettiğini ve her şeye rağmen sıla-i rahme nasıl riayet ettiğini… Güçlü olanların zayıfların hanelerini yağmaladığı, kadınların mirastan menedildiği, yetimlerin ortada bırakıldığı bir coğrafyanın merhamet elçisiydi Muhammedu’l-Emîn.
Mekke’de sadakatiyle temayüz etmişti. Abdullah b Ebi’l-Hemsa Onunla bir alış veriş yapmış, bakiye ödemek için tayin edilen günde belirlenen yere gitmeyi unutmuş, üç gün sonra hatırlayıp gittiğinde Allah Rasûlü’nün ﷺ, “Üç gündür burada seni bekliyorum.”  [ref]Ebû Davûd, Sünen, H. No: 4998.[/ref] sitayişiyle karşılaşmıştı.

“Yemin Olsun ki, Allah Seni Mahcup Etmeyecek!”

Mekke de fukaranın mal sahibi olması için O uğraşıyor, şehrin en zayıflarının yükünü O omuzluyor, misafirlere ilk O “buyurun” diyor, ezilenlerin hakkını O müdafaa ediyordu. Hz. Hatice bütün bunların şahidi olarak yemin etti, “Hayır! Yemin olsun ki, Allah seni mahçup etmeyecektir.”.
Güneşe ve aya yenilmezlik ve değişmezlik kanunu koyan Kadir-i Mutlak, ömrünü beşerin hukukunu korumaya adayan Muhammedü’l-Emîn’i himaye edecektir diyordu Hz. Hatice. Öyle de oldu. İlk olarak Hz. Ebû Bekir yardımına geldi. Çocuklardan da Ali b Ebî Talib… Kendi küçük, yüreği büyüktü Ali’nin(r.a.)… Büyüklerin yapmak, isteyip de yapamadıklarını yaptı. Sonra Hamza koştu, geldi. Ömer’le kırka erdi müminler ve Kabe’de namaza duruldu. Zaman zaman bulutlar ufku kapatsa da Peygamber seması hep aydınlık kaldı. 23 yıl sonra Rabbine yürürken geride Allah’ın kendilerinden razı olduğu bir nesil bıraktı. [ref]Fetih: 18.[/ref]
Allah insanlığın yükünü taşıyan Peygamberini mahcup etmedi, a’dayı zelil, Onu ise aziz eyledi. Sahabe O’nun vefatıyla sarsıldığı gün –kim bilir belki de- Hz. Hatice’nin sözünü tekrar ediyordu: “Hayır! Allah’a yemin olsun ki, Allah seni mahcup etmeyecektir.”

Bir Devrin Yükünü Omuzlayan Sultan: Tuğrul Bey

Tarih boyu bu Ümmet, insanlığın yükünü omuzlayan büyük ruhlu kahramanlarla yürüdü. Karanlığın içinden gelen bir fecir gibi zuhur ettiler rahminde semanın. Mazlumların duaları ve Onların Ebabîl gücüyle çöktü zalimlerin saltanatı.
Müslümanların batıdan Şii-Fatimî(909-1171), doğudan Büveyhiler’in(932-1062) ateşiyle kuşatıldığı bir zamanda Selçuklu Sultanları zuhur etti.
Fatimiler, Ehl-i Sünnet ulemasının elinden medreselerinin alındığı, teravih namazı kıldıran imamın öldürüldüğü, ezanların “Hayye alâ hayri’l-Amel/Amellerin en hayırlısını koşun” [ref]DİA, Fâtımîler, XII.[/ref] şeklinde değiştirildiği zulüm saltanatının adıydı. Mecusiler Mısır’da Fâtımî, Irak’ta ise Buveyhî maskesiyle Müslümanlardan intikam almaktaydı.
Bağdat’ı önce karıştıran daha sonra ise Abbasi Halifesi Müstekfî-Billah’ın “ıslah” daveti (945) üzerine şehre giren, Emiru’l-Ümera ilan edildikten sonra da Halife’nin gözlerine mil çektiren Muizüddevle Ali’nin [ref]DİA, Büveyhîler, VI.[/ref] idaresindeki Büveyhiler Bağdat’ta, bugünkü İran’ın yaptığını yaptılar. Şehrin bir kısmını Şiileştiren Muizuddevle 10 Muharrem 352 (8 Şubat 963) tarihinde halka dükkanları kapatmalarını, kadın erkek herkesin siyahlar giyerek sokaklarda dolaşmalarını ve Hz. Hüseyin için matem tutmalarını emretti. Bir yıl sonra da Gadîr-Hum gününün bayram olarak kutlanması talimatını verdi. Bu amaçla şehir süslendi gece-gündüz şenlikler yapıldı. [ref]DİA, Büveyhîler, VI.[/ref] Hz. Ebu Bekir ve Ömer başta olmak üzere Sahabe-i Kiram tahkir edildi. Halife çaresiz, Ümmetse sahipsizdi. Dandanakan Muharebesinden zaferle çıkan bir millete Allah Ümmet’i himaye vazifesini verdi. Yük taşıma sırası Tuğrul Bey’deydi. Halife Kâim-Biemrillah da O’nu Müslümanlara imdat etmeye Bağdat’a çağırdı. 1055 tarihinde Bağdat’a giren Tuğrul Bey, 110 yıllık Buveyhi saltanatına son verdi.
Tuğrul Bey biliyordu ki cihad kıyamete kadar sürecek. Yine biliyordu ki, Mekkelerin fetih kapısı Bedirlerden, Uhudlardan geçenlere, Allah yolunda bedel ödeyenlere açılacak. “Yolunda her türlü bedeli ödemeye hazırız Ya Rabbi!” dedi. Ümmet’in yükünü omuzladı, açları doyurdu, kimsesizlere yurtlar açtı. Akıncıları az, hasımları çoktu, lakin Hz. Hatice’nin sözü -kimbilir- ona nasıl bir cesaret vermişti: “Hayır! Yemin olsun ki Allah seni mahcub etmeyecek”. Fatimî ve Büveyhi nârı arasına atılan Müslümanları kurtarabilmek için daldı ateşlere ve zaferlerle çıktı.

Alem-i İslam Duada,  Alparslan Meydanda

Sonra mazlumlar adına Sultan Alparslan çıktı sahneye… Merhametiyle temayüz etti. Diyarbakır Emiri Nizamüddin’in, Selçuklu Devleti’ne vermeyi vaadettiği yüz bin dinarı halktan alacağını öğrenince, parayı almaktan vazgeçti. Davet üzerine zulmün merkez üssü olan Fatimiler üzerine gidiyordu ki, Doğu Roma İmparatoru Romanos Diogenes’in büyük bir orduyla Erzurum’a doğru ilerlediğini öğrendi. 15 bin kişilik bir orduyla yüz bin kişilik Doğu Roma ordusunu karşılamak üzere geri döndü. O gün Alem-i İslam teyakkuz halindeydi. Halife de, bütün İslam şehirlerine gönderdiği bir emirle Cuma günü minberlerde şu duanın yapılmasını istemişti:
“Ya Rabbi! İslam sancağını yücelt! Başını ezmek ve kökünü kazımak suretiyle müşrikleri hezimete uğrat! Senin yolunda canlarını feda eden mücahitleri meleklerinle teyit et! Müminlerin emirinin burhanı Sultan Alparslan’ı nusretinden mahrum etme! Kitabında, ‘Ey iman endeler! Elim bir azaptan sizi kurtaracak bereketli bir yolu size haber vereyim mi? Allah’a ve Peygamberine iman eder, Onun yolunda mal ve canlarınızla cihad edersiniz.” buyuruyorsun. Sözün haktır. İslam’ın muzafferiyeti için cihad eden bu orduya yardım eyle Ya Rabbi!”.  [ref]İbn Esîr, el-Kamîl, VIII, 240-1; Komisyon, Büyük İslam Tarihi, VII, 124.[/ref]
Ordunun içinde yer alan büyük fakih Ebu Nasr Muhammed el-Buharî, Alparslan’a cihada “Cuma” günü başlamasını teklif etti. Gerekçe olarak da şunları söyledi: “Dîn-i Mübîn adına cihad ediyorsun. Allah Teala dinine yardım edeceğini ve onu bütün dinlere üstün kılacağını vaat etti. O’nun bu zaferi senin adına yazdığını umuyorum. Düşmanla Cuma günü, zevalden sonra imamların minberlerde olduğu saatte karşılaş! Çünkü onlar mücahitlerin zaferi için dua edeceklerdir.”

“Şehid Olursam Cübbem Kefenim Olsun!”

Cuma vakti gelince namaz kılındı. Sultan Alparslan ağladı, onun ağlamasından etkilenen ordu da ağladı. Sultan dua etti, ordu “amin” dedi. Sonra askerlerine dönüp şöyle hitap etti: “Dileyen benimle gelsin, dileyen ayrılsın. Burada emreden, yasaklayan bir Sultan yoktur.”. Ardından en ön saflarda cihad edeceğini göstermek için elindeki ok ve yayı attı, kılıç ve topuzu aldı. Atının kuyruğunu bağladı, askerleri de aynısını yaptı. Beyaz elbisesini giydi, kefen kokusu hanut süründü sonra da şöyle dedi, “Eğer şehid olursam üzerimdeki bu elbise kefenim olsun.” Daha sonra küffar üzerine at sürdü, ardından da ordusu yürüdü. Düşman hattına yaklaşınca atından inip Allah Teala’nın azameti karşısında yüzünü yere sürdü. Ağladı, uzun uzun dua etti. Sonra atına bindi ve küffar üzerine hamle yaptı. Ardından da askerleri hücum etti. Allah Teala’nın yardımıyla Doğu Roma ordusu hezimete uğradı. Her yer kafir ölüleriyle doldu. İmparator esir alındı”   [ref]İbn Esîr, el-Kamîl, VIII, 240-1; Komisyon, Büyük İslam Tarihi, VII, 125.[/ref]
Alparslan, Müslümanların ateş hattında kaldığı yıllarda Ümmet’in yükünü omuzlamıştı. Bütün mazlumlar, mustazaflar adına Malazgirt’teydi. Bu yüzden 26 Ağustos 1071 Cuma günü Alem-i İslam’ın minberlerinde alimler O’nun muzafferiyeti için dua ediyor, o da “Ya Rabbi! Sana tevekkül ediyor. Azametin karşısında secdeye kapanıyorum. Niyetim halistir. Bize yardım et. Sözlerimde hilaf varsa beni kahret!” diyordu.
Sultan, “İslam’ı muhafaza etmek için giydiğim şu beyaz cübbe ölürsem kefenim olsun”, dediğinde 15 bin kişilik ordu, “Nice azlar çoklara galip olur.” sırrına ermiş, birbiriyle helalleşiyor, düşman üzerine yürüyenlerin payına şahadet, geri dönenlere ise zillet var, diyordu.
1071’de cephe gerisindeki yüz binlerce mümin, “Ey ümmetin yükünü omuzlayan Selçuklu! Yemin olsun ki Allah seni de mahcup etmeyecek!” diyor, Kainat’ın sahibine dua dua yalvarıyordu.

Düştüğümüz Yerden Ayağa Kalkmanın Adıdır Osmanlı

Moğol istilasıyla Müslümanların tarihteki en ağır darbeyi yediği, “siyasi gözlemcilerin”, “Bu Ümmet bir daha tarihteki yerini alamaz.” hükmünü verdiği günlerde Anadolu’daki en küçük beyliklerden biri öne atıldı. Akrabalık hakkını gözeteceğine, Ümmet’in yükünü taşıyacağına söz verdi. Yolu açıldı. Kudüs’ü korumaktan aciz olan bir Ümmet’in, Rumeli’den zafer haberleri geldi. Osmanlı Alem-i İslam’a, “Üzülmeyin, gevşemeyin!” düştüğümüzden yerden şehidlerle ayağa kalkıyoruz, diyordu.
Osmanlı, açlıkla, malla, canla imtihan edildi. Lakin başlarına her musibet geldiğinde, “Biz Allah’a aidiz ve ona döneceğiz.” dedi.[ref]Bakara: 156.[/ref]
Osmanlı, kardeşliğin banisi, Ümmet akrabalığının hamisi oldu. Yedirdi, giydirdi, sınırlarda namusları izzet ve şerefle bekledi. Ne var ki içerden ve dışardan ihanete uğradı. Öz oğulları tarafından kavmiyet kurşunuyla vuruldu. O düşünce Bilad-ı İslam’ın kapısı kırıldı. Dileyen dilediği yeri istila etti, namuslar çiğnendi. Biri gitti diğeri geldi. Katillerin operasyon alanına döndü İslam beldeleri. Şimdi alimler, mütefekkirler, tarihçiler biraz mahcup, biraz da mahzun bir halde, “Osmanlı olsaydı, bunlar yaşanmazdı.” diyor.

“Muhammed’in Ordusu Yardıma Geldi”

Yemenli bir ihtiyar Türkiyeli olduğunu öğrendiği Vanlı bir kardeşimize, “Ne zaman ayağa kalkacak, Alem-i İslam’ın başına geçecek, bizi bu zulümden kurtaracaksınız.” diye soruyor, Bağdat,’tan, Şam’dan, Gazze’den, Doğu Türkistan’dan hezimet haberleri dinlemekten dermansız kalan Afrikalı çoban, Türkiye’nin muhafazası için dua ediyor, ordumuz birkaç tankla Suriye topraklarına girince, 5 yıldır evlerinden cüda yaşayan mazlumlar, “Muhammed’in ordusu yardıma geldi.” diye şükür secdelerine kapanıyor. Yol açılıyor…İhlasla yürümeye hazır mıyız?

Vazife Sende

Bir asır sonra Ümmet’in yükünü taşıma vazifesini Allah Azze ve Celle yine sana verdi. Bu yolda olduğuna sevin! Yorulmana, dermansız kalmana, uykusuz geçen gecelerine de sevin! Krizler, toplumsal çöküşler, asırlık hezimetler sen ayağa kalkınca son bulacak. Bir asır önce İslam ordularının niçin dağıtıldığını düşün ve istiğfar et! Kendini Allah Teala’nın rahmetine hazırla! “Sabır ve namazla Allah’tan yardım iste!”[ref]Bakara: 45.[/ref]

Yüz Yıllık Hasret Bitiyor

Yediği üzümün bedelini bağın dallarına asan Akıncılardaki o hakkaniyet ruhunu yeniden kuşan! Üzerindeki beyaz elbiselerle yüzünü yere sürüp Allah Teala’dan şehadet isteyen Sultan Alparslan’ın adanmışlığını, Salahaddin’i Eyyübi’nin Kudüs hassasiyetini çocuklara anlat! Yolun açılması yakındır. Azlar çoklara galip olacak. Mazlumlar yüzyılın acısı, yüzyılın hasretiyle sancağına koşacaklar. Hasımların bunu bildiğinden dolayı her yerde seninle savaşıyorlar. Allah’ın da bir planı olduğunu unutma!

Şahid ol Ya Rabbi! Ayaktayız!

Evde, sokakta, mahallede, şehirde hasılı bütün bir Alem-i İslam’da akrabalık hukukunu yeniden ihya et. Fukara için daha çok çalış, mazlumların yükünü büyük bir iştiyakla taşı! Sokakları, şehirleri, mazlumları ağırlamak için dolaş, kardeşlerini insanlık için seferber olmaya çağır, tamimler neşret ve deki, Allah’ın Kitabı’na ve Rasûlü’nün ﷺ Sünnet’ine içerisinde “ama” ile başlayan mazeret cümleleri olmadan ittiba ediyoruz. Hayat yükünü taşımaktan aciz ne kadar mazlum varsa hepsinin yükünü taşımak için “Ayaktayız Şahid ol Ya Rabbi!” de! Daraldığın, yorulduğun anlarda kulaklarında çağın Haticelerinin “Hayır! Yemin olsun ki Allah Seni mahcup etmeyecek.” cümlesi yankılansın.
Mazlumlar İran’a değil de, senin ülkene geliyor; Katiller de her nevisiyle sana tuzak kuruyorsa Allah seni nurunu tamamlamaya memur kılmıştır. Hüküm verilmiştir. Üç milyon muhacirin yükünü taşımanın seni nelerden koruduğunu gördün. Ateşlerde yanmadın, tankların altında kalmadın.
Şehirlerinde bombalar patladığında, şehitler verdiğinde Alem-i İslam’da alimler, arifler “Hayır! Yemin olsun ki Allah Seni mahcup etmeyecek Türkiye! Çünkü üç milyon muhacire kucak açtın. Müslümanların yanında yer aldın.” diye seni Hak katında tezkiye etti.

Zafer Senin, Hezimet Romanos Diogenes’in Çocuklarının Olacak!

Genç Adam! Yürüdüğün yolun kıvrımları sonunda Cennet’e çıkacak. Peygamber-i Ekber imamın, veliler, salihler yoldaşın olsun. Ye’se düşme! Sarsılma! Gücünü küresel katillerden alan Romanos Diogenes’in çocukları kudursa, çıldırsa, saldırsa da gücünü mazlumların duasından alanların önünde hezimete uğramaktan kurtulamayacaklardır.

Küfrün Ordularını Dağıtan Allah’tan Başka Güç Yoktur!

Tarih tekerrür ediyor. Alem-i İslam’da Haticeler sana dair izzetli cümleler kuruyor. Yürürken ayakların Peygamber-i Ekber’in izinde, gözlerin ufukta olsun! Şehid olanlar Cennet’e, geride kalanlar zafere ulaşacak. O gün bütün bir Ümmet’in dudaklarından Allah Rasûlü’nün ﷺ Fetih Günü söylediği şu ifadeler dökülecek: “Allah’tan başka ilah yoktur, yalnız o vardır. O vadine bağlı kaldı, sözünü yerine getirdi. Kuluna yardım etti. Ordusunu zaferle şereflendirdi. Tek başına küfrün ittifak güçlerini bozguna uğrattı.”. Gözlerimiz ufukta yürüyoruz… Yol ödevimizse gece namazları, Kur’an-ı Kerîm tilaveti, evrad-u ezkar, bir tefsir, bir Buharî şerhi, bir sahabe tabakatı hatmetmek ve İslam’ın önündeki manileri kaldırıp, onu çağa hakim kılmanın usulünü anlatan Büyük Doğu külliyatını okumak…

Önceki Yazı