BEDİRSİZ ve FETİHSİZ RAMAZANLAR

BEDİRSİZ ve FETİHSİZ RAMAZANLAR

Hz. İsa’dan sonra altı asır devam eden fetret, bir Ramazan ayında bitti. Yerle gökler ilk olarak Ramazan’da buluştu, Kur’ân-ı Kerîm Ramazan’da doğdu.[1]  Allah Rasûlü bu ayda daha çok Kuran-ı Kerîm okurdu; Cibril-i Emin her gün gelir Ramazan gecelerinde Allah Rasûlüyle karşılıklı Kuran-ı Kerîm’i birbirlerine arz ederlerdi.  Üsve-i haseneleri Allah Rasûlü olan Ashab-ı Kiram da bu ayda çok Kur’ân-ı Kerîm okur, âyetler üzerinde tefekkür ve tezekkür eder; “Bu âyetleri nasıl hayatımıza tatbik edelim?” cehdi içinde olur, sabahlara kadar namaz kılar, kılarken uykusu gelenler, okudukları âyetlerle uyanır, kendilerine gelirlerdi. Yetmişinde, sekseninde gece namazına duran sahabe kah direklere, kah asalara dayanır; oturmaktan haya eder yine kıyama devam ederlerdi.

Sahabe oturup da namaz kılmaktan haya ederdi. Çünkü onlar ayakları şişinceye kadar namaz kıldığını gördükleri Peygamber-i Ekber’in şöyle buyurduğunu biliyorlardı, “Kim Ramazan gecelerini inanarak ve annesinden, babasından, ninesinden gördüğünden dolayı değil, sırf Allah Teâla’nın rızasına nâil olabilmek ve ecrini yalnız ondan alabilmek için ibadetle ihya ederse bütün geçmiş günahları affedilir.”[2]

 

Ramazanı Hissetmek

Yalnız Müminler oruç tuttuğuna ve yalnız onlar teravih namazını  kıldığına göre niçin Allah Rasûlü, من قام رمضان إيماناً./Kim Mümin olarak Ramazan gecelerini ihya ederse” kaydını düştü? Müminlerden başka birileri oruç tutmadığına göre Allah Rasûlü niçin iman kaydını düştü. Adetle ibadeti birbirinden tefrik edilmeli, Ramazan adet olsun diye değil, oruç ve namazla müminleri uyandırsın diye emredildi.

Adet olsun ya da insanlar yadırgamasın diye oruç tutanların payına açlık, Allah rızası için, nefsini terbiye edenlerin defterine ise “Muttakiler makamına yükselen bir mümin” diye yazılacak.

Ramazan, Kuran-ı Kerîm okuma ayı olduğu kadar onun içindeki ahkâm-ı fıkhıyyeyi, cemiyete tatbik etme ayıdır. Ramazan, sadaka ve riyazet ayıdır. Bu yüzden Efendimiz e   أي الصدقة       [3]أفضل  “Hangi sadaka daha faziletlidir Ya Rasûlallah?” diye sorduklarında, “Ramazan’da verilen sadaka” buyurdu.

 

Ramazan her müminin yüreğinde sonuna kadar hissedilmeli. İftara doğru gözler dünya semasını kulluk sevincinin kapladığını seyretmeli.

Gün boyu oruç tutan müminler, güneşin batmasına kadar ayakta kalıp o havayı teneffüs etmeli. Ramazan gündüzünde, iftarı beklemek gibi gecesinde olmayan bir güzellik vardır. Kandilleri seyreden çocuklar gibi iftar vakti Güneş’in kayışını ve batışını seyreder müminler. Kudema da gündüz ayakta durmayı tavsiye eder. Mütevazi iftar sofraları bu manayı söyler. Bu yüzden İmam-ı Gazzalî, kişinin Ramazan sofrasının sair aylardan farklı olmamasını tavsiye eder. Çünkü Ramazan aç kalıp, açın halini anlamak, toklukta bulamadığı manevi hazzı açlıkta yaşamaktır. Nefisleri terbiyeye matuf olan oruç ve iftar, sofradan kalkamayacak şekilde yemek yemek olursa, ruhu ihya değil, ifsad eder.

 

Zannedildiği gibi Ramazan-ı Şerif; uyuma ve istirahat ayı değil, Kuran-ı Kerîm okuma, daha çok namaz kılma, sadaka verme, mazlumların yardımına koşma ayıdır. Ramazan cihad ayıdır. Bedir Ramazan’da kazanıldı, Mekke Ramazan’da fethedildi.

Niçin Ramazan cihad ayıdır. Cihadla Ramazan arasında nasıl bir münasebet vardır? Çünkü Ramazan namazı da, cihadı da emreden Kur’ân-ı Kerîm ayıdır, zikir ayıdır,  “Mü’minler ancak o kimselerdir ki; Allah anıldığı zaman kalpleri ürperir. O’nun âyetleri kendilerine okunduğunda (bu) onların imanlarını artırır.”[4] .

Ramazan’da Cibril gelir, her yerde âyetler okunur, uzun kıyamlarda kalpler ürperir, Allah Azze ve Celle’nin adı anıldığında yürekleri titreyen Müminler, Bedir’de, Fetih günü Mekke’de Allah ve Rasûl düşmanlarını titretti.

 

Azığı Oruç Olanın, Menzili Zafer Olur

Allah Rasûlü Hicret’ten önce Mekke’de tam 13 yıl İslam’ı anlatmıştı. O anlattıkça müşrikler üzerine geldi, saldırdı, hakaret etti, namaz kılarken üzerine deve işkembesi attı. Fakat Allah Rasûlü insanlığın geleceği adına sabretti, tebliğe devam etti. Akidesini anlatmaları için ashabından bir kısmını Habeşistan’a gönderdi, kendi de Taif’e gitti. Taif’te davet yolunun kapalı olduğunu gördüğünde, “Ben bu kadar yapabildim Ya Rabbi!” deyip kenara çekilmedi. Medine’ye hicret etti. Hakla Batılın mücadelesini Mekke dışına taşıyan müşrikler ordular teşkil edip üzerine yürüdü, “Şımarıp böbürlenmek, insanlara gösteriş yapmak ve (halkı) Allah yolundan alıkoymak için yurtlarından çıkan Mekke Müşrikleri”ne[5]  karşı Kur’ân-ı Kerîm’e göre yetiştirdiği sahabeyle mücadele etti. Bu yolda Namaz ve Kur’ân-ı Kerîm azığı oldu. İmsaktan iftira kadar kula Allah Azze ve Celle’nin talimatlarına uymayı anlatan oruçla büyük kapılar açıldı. Bu yüzden bir Ramazan günü ilahi bir emir Peygamberi evinden çıkardı.[6]  Allah Teâla’nın adı anıldığında yürekleri titreyen[7]  Müminlerde Onun izlerinde yürüdü. Kur’ân-ı Kerîm, “Allah” kelimesini duyduğunda titreyen sahabeyi harekete geçirdi. Onlar için Ramazan bir istirahat ayı değil, cihad mevsimiydi. Allah’ın cihad için evinden çıkardığı bir mümin için düşmanın kaç kişi olduğunun ne önemi var?! Sahabe, sıcağın altında, Ramazan ikliminde Bedir’e doğru geriye bakmadan yürüdü. Hedefleri ise Din-i Mübîn’i İslam’ı muhafaza etmek… Lakin kafi derecede develeri olmadığından üç kişi bir deveye biniyordu. Allah Rasûlü kendini de aynı hesaba dahil etmişti, buna göre her bir sahabi üçte ikilik mesafeyi yaya kat edecekti. Allah’ın insanlığın saadeti için yola çıkardığı bir Peygamber’i[8]  ve Ümmeti’ni ne kızgın taşlı yollar, ne de düşman durdurabilirdi.

 

Oruç en zora talip olmayı talim eder. Allah Teâla, Ashab-ı Kiram’a, “iki taifeden biri sizindir.” diye vadediyor. Onlar ise güçsüz olanın(ticaret kafilesi) kendilerinin olmasını istiyordu.[9]  Lakin Ramazan’ı Şerif’te, Peygamberi mücadele ve mücahede için evinden çıkaran Allah Teâla, “sözleriyle hakkı gerçekleştirmek ve (Kureyş ordusunu yok ederek) kâfirlerin ardını kesmek, istiyordu.”[10]  Ramazan okulunda cihad, aşk, zühd, vera, kanaat dersleri alan Allah denilince yüreği tireyen Müminler, Semadan yardıma gelen meleklerle teyit edildi.[11]

 

Niçin Ramazan?

Bedir Muharebesi niçin başka ayda değil de, Ramazan’da yapıldı?! Çünkü Ramazan’da müminler sâir aylara nisbetle daha az yemek yer, daha az su içer. Bu halleriyle yemek yemeyen Meleklere doğru bir yükseliş başlar onlarda. Bu yüzden Ramazan mâsivadan mâveraya doğru bir seyr-u sefer halidir.

Eğer insanın belli bir ayda meleklere daha yakın olması söz konusu olsaydı bu Ramazan-ı Şerif olurdu. Çünkü Müminler oruçta melekleşme sırrını keşfeder.

 

Oruç, meleklerle aynı cephede olmaktır. Oruç, “İşte yapabiliyorum. Emrin gereği aç kalabildiğim gibi, yolunda canımı da verebilirim. Ben her şeye hazırım Ya Rabbi!” demektir.

Bedir’e Müslümanların imdadına önce bin, sonra üç bin, ardından beş bin melek geldi; ilahi buyruk gereği Müminlerin sebatını pekiştirdi.[12]  Kafirlerin kalbine korkuyu ise bizzat Allah Azze ve Celle ilgâ etti.[13]

Oruç, mümini emrin sahibi olan Rabbine daha da yakınlaştırır, Melekler ona imdad eder, Allah Azze ve Celle düşmanlarının kalbine korku salar.

 

Bizim de Ramazanlarımız Var!

Âlem-i İslam bugün 1 milyar 800 milyon… Peki neden yüz yıldır yenilen, mağlup olan hep müminler? Niçin sürekli biz kaybediyoruz? Biz de sahabe gibi imsaktan gurub-u şemse kadar oruç tutuyoruz. Bizim de Ramazanlarımız, teravihlerimiz, mukabelelerimiz var. Evet, her şeyimiz var lakin irtibatımız yok. Yakıtı olmadığından hareket etmeyen gösterişli bir araba gibiyiz. Namaz, Kur’ân-ı Kerîm ve oruç bize can verecek, bir asırdır harekete geçemeyen Ümmet’in kıyamının kıvamı olacak ibadet. Niçin namaz kılıyoruz ve neden oruç tutuyoruz sorularının cevabını bulduğumuz gün, Ramazan bizim için de cihad ve zafer ayı olacak.

 

Orucun Sırrı

1947 ve 1968’deki Arap İsrail savaşında dokuz Arap devleti İsrail’in karşısında 6 gün duramadı. Neden? Çünkü onlar orucun sırrından, Bedir’in ruhundan mahrumdu. Onların başında Allah’ın adı anıldığında kalpleri titreyen[14] kumandanlar değil, Küresel Güçler önünde titreyen krallar vardı. Onların Hakkı hâkim kılıp, Batılı ortadan kaldırmak[15]  gibi ulvi bir gayeleri yoktu.

Ramazan, aynı Ramazan, oruç, aynı oruç, eğer bizler Bedir’deki müminler gibi olabilirsek yüz yıllık hezimet, tarihi bir zafere dönüşecek. İslam’ın hakikati, Bedir’de Müşriklerin davasına galip olduğu gibi, Yahudiliğin ve Hristiyanlığın davasına da galip olacak.

 

Oruçlular Alayı

Allah Rasûlü risaletin 21. yılında Ramazan-ı Şerif’in on birinde Medine’den muhteşem bir orduyla, büyük bir hüzünle ayrıldığı Mekke’ye doğru yürüdü; Feth-i Mübîn’e nâil oldu.

Oruçlu olan Ashab-ı Kiram yürümekten acizdi. Efendimiz defaatle onlara iftar etmelerini emretti, lakin bu emri vucubiyet makamında anlamayanlar ısrarla oruç tutmaya devam etti. Kiminin açlıktan ve susuzluktan yüzünün rengi değişti, fenalaşanlara hasta çadırları kuruldu. Merru’z-Zehran’a varınca kat’i olarak, ”Herkes orucunu bozsun.” buyurdu.  Sahabe, Mekke’ye oruçlu girmek istiyordu. Gayeleri ise Fetih ordusuyla, işgal birliklerini birbirinden ayıran muharriklerden biri olan orucun Mümini nasıl yücelttiğini bütün dünyaya göstermekti….

Oruçlular alayı, Ramazan ayında Peygamber-i Ekber’in kumandasında Mekke-i Mükerreme’yi fethetti. Allah Rasûlü, Osman bin Talha’dan Kâbe-i Muazzama’nın anahtarını aldı. Putlardan temizlendikten sonra Beytullah’a girdi, içerde namaz kıldı, daha sonra kapının üzerinde görünüp avluda toplanan insanlara “Size ne yapacağımı düşünüyorsunuz ما تظنون أني فاعل بكم”  diye sordu.  Onlar da, خيرًا أخٌ كريمٌ وابن أخٍ كريم:  “Sen bize hayırla muamelede[16] bulunursun… Sen Kerim bir kardeşsin ve Kerim bir kardeşimiz olan Abdullah’ın oğlusun.” dedi. Öyle de oldu; Ramazan ayında Mekke’yi fetheden Peygamber-i Ekber eski düşmanlarına  اذهبوا فأنتم الطلقاء /Evlerinize gidin, hepiniz serbestsiniz.” buyurdu.

 

Oruç Tutanların Yönettiği Dünya

Oruç tutanların yönettiği ordular bir yere girdiğinde ameliyeleri yürekleri onarmak; sair orduların girişi ise tarifi imkansız acılar bırakmaktır. Müslümanların girdiği yerlerde adalet, vefa, saadet; işgalcilerin çiğnediği beldelerde ise zulüm, ihanet, gaflet, kan ve gözyaşı olur.

Ne varki, yeryüzünü Abdülhamid Han Hazretleri’nden sonra oruç tutanlar değil, oruçtaki manaya düşman olanlar yönettiğinden her yerde zulüm ve ihanet kol geziyor.

 

Oruç Devleti

Ramazan bahar, Oruç ise altında gölgelenilen bir çınar gibidir. Hz. Adem’den Kıyamet’e kadar mideleriyle olduğu gibi ruhlarıyla da oruç tutanlar onun altında gölgelenecek.

Oruç, ruhu teskin eden, cahili arif, Hattab’ın Oğlu’nu Ömeru’l-Faruk yapan  bir mekteptir. Bedir’i zafer kılan, Mekke’ye doğru yürüyüşü Büyük Fethe dönüştüren irade onda saklıdır. Doğu Roma ile hesaplaşan, İran Sasani İmparatorluğunu tarihten silen sahabe oruçla yetişti. Denizler tutulduğunda gemileri karadan yürüten Sultan Fatih de, ona fetih ruhunu aşılayan Akşemseddin Hazretleri de, surlara bayrağı dikerken “bayrak” olan Ulubatlı Hasan da oruçluydu.

İspanya’da Tarık Bin Ziyad on iki bin kişiyle yüz bin kişilik Haçlı ordusuna karşı Ramazan ayında büyük bir zafer kazanmıştı. Tam sekiz asır İspanya’da İslam Devleti hüküm ferma sürmüştü. Ne zaman ki cihad merkezleri eğlence oturumlarına döndü, Ramazan asıl gayesini yitirdi, Bayram günü Ramazan’dan “muttakiler” yerine “ehli ziyafet Müslümanlar” mezun oldu, Endülüslüler küfrün elinde oyuncak oldu. Üzerlerinden rahmet-i ilahi çekildi, darağaçları kuruldu; Müslüman kadınlar saçlarından atlara bağlanarak şehir meydanlarından süründürülerek can verdi. Sanki onlar birgün İspanya’da İslam’ın gurbete düşeceğini, Ramazan’ın ruhunu yitireceğini biliyordu da Sarayın duvarlarına, “لا غالب إلا الله”  “Allah’tan başka galip yoktur” yazmıştılar. Yani demişlerdi ki, “biz yenilsek, Müslümanlar yenilse de Allah galiptir, Allah her şeye kadirdir.”

 

Yeni Bedirler, Yeni Fetihler

Allah Rasûlü, “Oruç emanettir.”[17] buyurdu. Eğer bütün azalaramızla oruç tutar, o emaneti korursak, Allah bu ümmete yeni Bedirler, yeni fetihler, yeni Endülüsler ihsan edecektir.

Ramazan’ı Şerif’i istikbal ediyoruz; ya dirilişimize vesile olacak ya da amel defterimize vebal olarak yazılacak.

 

[1] Bkz. Bakara, 185.

[2] Buhârî, H. No: 1768; “من قام رمضان إيماناً واحتسابا غفر له ما تقدم من ذنبه

[3] Buhârî, H. No: 1330; Müslim, H. No:  1713.

[4] Enfâl, 2.

[5] وَلاَ تَكُونُواْ كَالَّذِينَ خَرَجُواْ مِن دِيَارِهِم بَطَرًا وَرِئَاء النَّاسِ وَيَصُدُّونَ عَن سَبِيلِ اللّه

[6] Enfâl, 5;       ”كمَا أَخْرَجَكَ رَبُّكَ مِن بَيْتِكَ بِالْحَقِّ”

[7] Enfâl, 2.

[8] Enfâl, 5.

[9] Enfal,7; وَإِذْ يَعِدُكُمُ اللّهُ إِحْدَى الطَّائِفَتِيْنِ أَنَّهَا لَكُمْ

[10] Enfâl, 7; وَيُرِيدُ اللّهُأَنيُحِقَّالحَقَّبِكَلِمَاتِهِوَيَقْطَعَدَابِرَالْكَافِرِينَ

[11] Enfâl, 9.

[12] Enfâl, 12.

[13] Enfâl, 12; سأُلْقِي فِي قُلُوبِ الَّذِينَ كَفَرُوا الرُّعْبَ”

[14] Bkz. Enfâl, 2.

[15] Bkz. Enfâl, 8.

[16] Siret-i İbni Hişam 55-54 / 4; Tarih-i Taberi 61-60 / 3

[17]  Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/411;“إنما الصوم أمانة فليحفظ أحدكم أمانته”

Sonraki Yazı