İŞTE İSLAM İNKILÂBI

İŞTE İSLAM İNKILÂBI

İMAM-I RABBÂNÎ(R.A) ÖRNEĞİ

Beşeriyet ehramının kemâl noktası Allah Rasûlü  ﷺ’dür. Sonra küfür karşısındaki sebatları sebebiyle “ulûl-azm/azm sahipleri” olarak isimlendirilen ve Allah Rasûlü  ’ne onların sabır mesleklerine uyması emredilen peygamberler,[1]  daha sonra sair enbiya, sahabe, evliya, ulema gelir.

Allah Rasûlü ’ndeki kemal, Ümmetine taksim edildi. Raşid halifeler O’nda ne varsa hepsinden istidatlarına göre pay aldı. Hz. Ebû Bekir hem devlet başkanı, hem müctehid, hem nefis terbiye yollarını gösteren bir Müzekki’n-Nüfus olarak O’nun nübüvvet haricindeki bütün vazifelerini üstlendi. Hz. Ömer, Osman ve Ali’nin şahsında da aynı vazife mesuliyetinin farklı derecelerde tezahürünü görmekteyiz.

Raşid halifelerden sonra ise Allah Rasûlü ’nün imamet vazifesini müslüman devlet başkanları, tebliğ görevini ulema, nefis tezkiyesi ödevini ise Meşayıh-ı Kiram üstlendi. Hz. Ali’den sonra Ömer b. Abdulaziz dışında her üç vazifeyi şahsında toplayan biri gelmedi.

 

Üç Vazife

Halife devlet yönetti, ordular kurdu, sevk etti, maliyeyi yönetti, yol, köprü, han, hamam yaptı, medrese, tekke inşa etti, açıkta olanı giydirdi, aç olanı doyurdu. Madde planında Devlet-i İslamiyye’yi muhafaza etti. Ulema, Devlet’in İslam’a göre tayini ve tesbitinin usûl ve esaslarını belirledi. Meşayıh-ı Kiram ise ricâl-i devlete, zühdü, verayı, takvayı anlattı. Hayatın kasırla kabir arasında cereyan eden bir oyun ve eğlenceden ibaret olduğunu hatırlattı. Onlara, İslam’ı hayata uyarlamalarının Hakk’a ihanet, hayatı İslam’a uyarlamalarının ise vecibeleri olduğunu söyledi. Meşâyıh, İslam’ı yaşamak isteyenler için “üsve-i hasene” oldu. Medreseyi, okuma, yazma ameliyelerini kulların övgüsüne muhatap olmak için değil, Allah Azze ve Celle’nin rızasına nâil olmak için yapmaya çağırdı. “Derdi dünya olanın derdi, Ahiret olanın ise aşkı bitmez.” dedi.

 

Din Teşekkülü

Âlim kendini Devlet yerine koyunca isyan çıktı, Devlet başkanı da âlimin vazifesini üstlenince Şeriat’tan talimat alma yerine Şeriat’ın bağlılarına talimat vermeye kalkıştı. Belamların, “Buyurduğunuz ve duyurduğunuz gibi” ifadelerinin de tesiriyle İslam’ın Allah’ın himayesinde olduğundan gafil bir halde, operasyon yaptı, emirler verdi, din sistemin payandası, kendisi de yeni dinin müessisi oldu.

 

Bir Tahrif Hareketi

Raşid Haliferden sonra gelen sultanlar arasında bu mikyasta mevzuya misal teşkil edecek pek çok isim var. Lakin biz konuyu iki isim etrafında ifade ve izah edeceğiz. İlki, Abbasi Halifesi Me’mun… Me’mun, rotasını kaybetmiş bir gemi gibi meşrepler arasında gelgitler yaşadı. İktidara gelince önce Şiilerle yakınlık kurdu, kendini onlardan gösterdi. Zamanla Hilafet makamını felsefe ve kelam münazaralarının merkezine dönüştürdü. Çok sayıda ulemanın hazır olduğu meclislere bir âlim gibi başkanlık yaptı, müfti gibi fetva verdi. Her fenden ulemanın içinde yer aldığı büyük bir heyet kurulmasını ve huzurunda ilmî müzakereler yapmasını emretti. Yeni halden kendine o derece vazife çıkardı ki devlet idaresinden daha ziyade hangi âlimin ne söylediğiyle alakadar oldu. İbn Ebû Duâd’ın etkisiyle Mu‘tezile’yi resmî mezhep ilân eden Me’mûn, Rebîülevvel 212 (Haziran 827) tarihinde yayımladığı bir emirnâmeyle herkesi bu mezhebin görüşlerinden biri olan Kur’ân’ın mahlûk olduğu düşüncesini kabul etmeye zorladı.

Yunan Felsefesi’nin etkisiyle akla, büyük bir alan açan Mu‘tezile’yi resmi mezhep olarak ilan etmekle Şeriat üzerinde dilediği gibi tasarrufta bulunacağını zanneden Me’mun, kararlarıyla terör estirdi.  218 (833) yılında çıkardığı bir fermanla ulemanın Halku’l-Kur’ân konusunda muhakeme edilmesini emretti, Kur’ân’ın “mahluk” olduğunu söyleyenler kurtuldu. Lakin, “ruhsatla avam amel eder, ulema azimetle amel etmeli, hakikati söylemelidir.” diyen Ahmed b. Hanbel, Hasan b. Hammâd, Seccâde el-Bağdâdî, Kavârîrî ve Muhammed b. Nûh gibi âlimler bu görüşü reddettiklerinden dolayı işkence gördü, zincire vuruldu. Seccâde ve Kavârîrî birkaç gün içinde görüş değiştirince serbest kaldı.  Ahmed b. Hanbel ile Muhammed b. Nûh zincire vurulmuş bir halde Me’mun’un bulunduğu Tarsus’a doğru yola çıkarıldı. Ne var ki bu iki âlim Rakka’ya ulaştığında Me’mûn’un ölüm haberi geldi. Me’mun 47 yaşında (786- 833) kırbaçladığı Ahmed b. Hanbel’i zincirli halde göremeden çekilip gitti dünyadan. Ahmed bin Hanbel zincirlerle Bağdat’a geri götürüldü ve otuz ay daha zindanda kaldı.[2]

Önce Şiilerinin önünü açan, daha sonra Mutezile’yi resmi mezhep ilan eden Me’mun direnen birkaç âlimi, kırbaçlayarak İslam’ı kendi sistemine payanda yapacağını zannetmişti lakin tarih onun üzerinden İslam’ın proje kabul etmediğini ve ulemanın etinin zehirli olduğunu bir kez daha gösterdi. Zindanda kuru ekmek yiyen Ahmed bin Hanbel kazandı, bu gün devletinin sınırları içerisinde ondan fazla devlet olan Me’mun kaybetti.

 

Ekber Şah

Celâlüddîn Muhammed Ekber Şâh (ö. 1014/1605) Hind kıtasını tek bir idare altında toplayan hükümdar olarak kabul edilir. Devleti’nin sınırları Bangladeş’in Doğusundan Afganistan’ın bastısına kadar uzanmaktaydı. Ekber Şah, okuma yazmaya hiç ilgi duymadı; hayatına ümmî olarak başladı ve onu öyle tamamladı. Lakin meclisinde ulema ve meşayıh hazır bulunur, onlarla uzun uzun istişareler yapardı. Dünyaya meyleden bilginler de onun yanına oturabilmek için birbirleriyle yarışırdı. Tek derdi hanlara, hanumanlara sahip olmak olan dünya âlimleri her geçen gün Ekber Şah’ın nefsini tahrik edecek cümleler kurar, onu insanla tanrı arasında bir yerde gördüklerini ihsas ederlerdi. İran’dan Saray’a ziyaretine gelen bir sihirbaz kendisine, “Bir dinin ömrü en fazla bin yıldır. Muhammed’in dini üzerinden bin yıl geçti. Onun devri bitti, İslam’ın çağı kapandı. İnsanlar ikinci bin yıla yeni bir dinle girmeli. Onu da ancak sen kurabilirsin.” dedi.

 

Tanrısal Din

Ekber Şah’ın babası Himyan, ilm-i meseleleri ulemaya havale eder, onların fetvasına göre hareket ederdi. Hind kıtasının tamamına hâkim olan Ekber Şah, iktidarın verdiği kuvvetle bütün dinleri tek çatı altında toplayan yeni bir din kurabileceğini düşündü; Çevresindekilerin tahrikiyle kendinde ilahî bir güç olduğunu zannetti. Bunun için münazara meclisleri kurdu. Kutsal kitaplar toplandı. Her dinden, her meşrepten mümessiller saraya çağrıldı. Ubu’l-Fadl, Tevrat ve İncil’i tercüme etti. Saray meclisinde Mecusi, Yahudi, Şii hâsılı herkes konuştu. Bir mevzuda hangi dinin hükmü Ekber Şah’ın hevasına münasipse onu aldı, diğerlerini reddetti.

Ekber Şah zamanında bidat ehli gibi ehl-i küfür de her yerde sesini yükseltti. Cami kapandı sâir mabetler şüphe ve küfür neşretme merkezi olarak çalıştı. Yeni projenin gönüllü ve ödüllü mümessilleri batılı, hakk suretinde arz etmekte pek mahirdi. Ulemanın münzevi bir hayatı tercih etmesi onların işini daha da kolaylaştırdı. Her gün Ekber Şah’ın İslam’a şüpheleri arttı. Bütün din mümessilleri İslam’a karşı ittifak içerisine girdi. Projenin üzerinden beş yıl geçtikten sonra neredeyse İslam’dan eser kalmadı.

Şeyh Abdulkadir’in naklettiğine göre, Belamlar sürekli İslam etrafında yeni tartışma alanları oluşturmakta nübüvvet, risalet, kelamullah, ru’yetullah, insanın mükellef olması, alemin yaratılması, haşır, neşir gibi gerek usûlûddine gerekse de furu fıkha dair konularda Ahkam-ı İslamiyye ve imaniyye ile alay ediyorlardı. [3]

Dünya âlimleri Ekber Şah’ın meclisinde tefsirle alakalı mevzuları mütalaa ediyor, bir kısmı zekâtın Allah Rasûlü ’nün zamanına has olduğunu, bir kısmı Kur’ân-ı Kerîm’deki en uzun Sûre’nin adının “Bakara” olmasının ineğin kutsallığına delalet ettiğini iddia ediyordu.

Ekber Şah, düşündüğünü yaptı ve Belamların maharetiyle İslâmiyet, Hristiyanlık, Zerdüştîlik, Hinduizm, Budizm gibi çeşitli dinleri birleştirerek Dîn-i İlâhî adıyla yeni bir din ihdas etti. Camilerde ezan sustu, yerine çan çalmaya başladı. Müslümanların beline zünnâr bağladı, Hristiyanların eline tesbih verdi. İnsanlar “Tanrı Ekber Şah’tır” anlamında ‘‘Allah-u Ekber’’ dediler. Biri adını zikredip, “Ekber Şah dediğinde yanındaki “Celle Celâlühü” diyerek onu tazim etti. Umûmhaneler açıldı, faiz, kumar, içki serbest edildi, nikâhla alakalı ahkâm değiştirildi, inek kesmek yasaklandı. İslam’ın haram dediği helal, helal dediği, haram kabul edildi.

Din-i İlahi reddettiği dirilişin yerine tenâsuhu kabul etti. Ekber Şah’ın şahsında merkezîleşen yeni dine insanlar şu ifadelerle katılmaktaydı; “Kendi arzu ve rızam ile anamdan babamdan duyduğum, çevremden gördüğüm İslam’dan ayrılıyor, Ekber Şah’ın Din-i İlahi’sine giriyor ve bu dinin bütün esaslarını kabul ettiğimi ilan ediyorum.”.

Bu Ümmi sultanın İlahi Dini uydurmasında en büyük paye dört mezhep fıkhını bilen Molla Mübarek en-Nakûrî ve oğulları Feyzi ile Ebu’l-Fadl’a aittir. Baba ve iki oğlunun tek derdi ise hükümdara yakın görünüp daha fazla dünyalık temin etmekti.[4]

Ekber Şah, 1582 yılında bütün eyalet valilerinin önünde Dîn-i İlâhî’yi kurduğunu resmen ilân etti.

 

Ulemanın Direnişi

Ulema, şiddetli bir şekilde olanlara tepki gösterse de Ekber Şah’ın dini hızla yayılmaktaydı. Zamanla baskılar arttı, darağaçları kuruldu. Âlimler tekkelerine ve medreselerine çekilerek bir süre mevzilerini korumayı İslam’ın istikbali adına daha faydalı gördü. Buna rağmen yüzleşmelerde Ekber Şah’ın önünde eğilmeyen, onun dinini tanımadığını açıkça ilan eden çok sayıda âlim vardı. Şeyh Hüseyin el-Ecmirî(v.1009) Ekber Şah’ın Ecmir’e gelişini protesto etmek için şehri terk etti. Bu harekete öfkelenen Ekber Şah da onu dedesinin tekkesine nezaretten azletti ve Hicaz’a sürülmesini emretti. el-Ecmirî, Hindistan’a geri döndüğünde Hükümdara secde etmeyi reddetti, çılgına dönen Ekber Şah onu Bikker kalesine hapsetti.

Hindular, Şeyh Sultan et-Tehâneyserî’nin, Ekber Şah’a, inek kestiğini ihbar edince, Şeyhi Bikker’e sürdü. Şeyh’in Ahkâmı İslamiyye’ye göre hareket ettiğiyle alakalı saraya yeni şikâyetler gidince hakkında çıkarılan idam kararı hicri 1007 tarihinde uygulandı ve et-Tehâneyserî şehid edildi.

İslam adına her şeyden nefret eden Ekber Şah, ulemayı ve ümerayı saraya davet eder, bir namaz vaktinden diğerine kadar onları yanında alı kor, namaz kılmalarına mani olurdu.

Bir gün Ekber Şah, ikindi akşam arası Fetehgur’da bir göl kenarında dolaşırken Şahbaz Han’da (v. 1008) oradaydı. Şahbaz’ın elini tutan Ekber Şah hem yürüyor, hem de onunla konuşuyordu. Onları bu halde görenler Şahbâz elini Ekber Şah’ın elinden kurtaramaz ve onun ikindi namazı kazaya kalır, diye zannetmişti. Oysa Şahbaz’ın ikindiden akşama kadar kimseyle konuşmama gibi bir âdeti vardı. Şahbaz Güneşin batmak üzere olduğunu fark edince namaz için Ekber Şah’tan müsaade istedi. Ekber Şah, “Beni bir başıma bırakma, namazı daha sonra kaza edersin.” dedi. Bunun üzerine Şahbaz elini, elinin arasından çekti, seccadesini yere serip namaza durdu. Ardından evrad-u ezkarıyla meşgul oldu. O sırada Ekber Şah başucunda ona bakıyor ve ağır hakaretler ediyordu. Mîr Ebu’l-Feth ve Hakîm Ali el-Keylanî araya girip Ekber Şah’ı oradan uzaklaştırdı.

Şahbaz, sarayın baskısına rağmen sakalını kesmedi, içki içmedi, uydurulan dine hiçbir şekilde itibar etmedi.

Şeyh Abdulkadir el-Eccî ibadet hanede nafile namaz kılarken kendisini gören ve “Nafileyi evinizde kılmanız gerekir” diyen Ekber Şah’a, ‘‘Burası senin mülkün değil. Senin fermanın saltanatında geçer.” dedi. Bu söze öfkelenen Ekber Şah, “Madem saltanatımdan razı değilsin o halde çek git buradan” dedi. Şeyh de hiç beklemeden ayrılıp “Ec” şehrine gitti.[5] Ferdi başkaldırılar vardı lakin sistematik olarak kıyam İmam-ı Rabbani ile oldu.

Servetin, kuvvetin, şöhretin şımarttığı, Belamların tahrik ettiği Ekber Şah, Mümin olarak oturduğu tahtında “kâfir” olarak öldü (1014).

 

Cihangir

Din-i İlahi’nin, Hind kıtası üzerine bir kara bulut gibi çöktüğü sırada Ekber Şah’tan boşalan tahta oğlu Nureddin Cihangir oturdu. “Kur’ân’ı kesinlikle biz indirdik; elbette onu yine biz koruyacağız.”[6] mealindeki ayet-i Kerîmenin bir tecellisi olarak İslam’ın önündeki kuşatmayı yaran, inkılabının çapı, derinliği ve ömrü itibariyle misli olmayan bir alim zuhur eder.

 

İmam-ı Rabbanî Hazretleri’nin Zuhûru

Cihangir tahta oturduğunda İmam-ı Rabbani kırk üç yaşındaydı. Hindistan’ın her tarafına halifeler gönderiyor, onlara, eyalet valilerine, sâir ulema ve meşayıha yazdığı mektuplarla Müslümanları İslam’a sahip çıkmaya davet ediyordu. Böyle bir zamanda Cihangir,  İmam-ı Rabbani’yi saraya çağırdı. O da beş talebesiyle Delhi’ye doğru yola çıkar. Saraya yaklaştığında ulema-ı dünya kendisini karşılayıp, “İçeriye girdiğinde Sultana secde etmeyi unutma” der. İmam-ı Rabbani’nin sert tepkisiyle karşılaşınca ikrah altında ruhsatla amel etmenin caiz olduğu noktasında bir takım ifadeler sarfederler. Nihayet heyet saraya girer, hükümdar İmam-ı Rabbanî’ye secde etmesini emreder, o reddeder. Etraftakiler secdenin bir saray adabı olduğunu, herkesin de bununla mükellef olduğunu söylese de İmam-ı Rabbânî secdeyle alakalı her nev’i teklife kapalı olduğunu beyan eder. Nihayet Cihangir niçin secde etmediğini sorduğunda İmam-ı Rabbâni şöyle buyurur, “Beni Allah Azze ve Celle’nin talimatları bağlar. Onlara göre hükümdara secde etmek, emre itaat değil, Âlemlerin Rabbi olan Allah’a şirk koşmaktır, buyurur. Hükümdarın secde emri, Belamların baskısı karşısında İmam-ı Rabbâni mevzuya şu şekilde nokta koyar, “Şimdiye kadar Allah’tan başka kimseye secde etmedim, bundan sonra da asla etmeyeceğim.”.

Cihangir’in emriyle İmam-ı Rabbâni içinde en ağır suçları işleyen mücrimlerin tutuklu olduğu Govalyar kalesine hapsedilir. O zindandaki sohbetleri ve oradan yazdığı mektuplarla Müslümanın hayatında mazeret olamayacağını gösterir. İngiliz tarihçi Arnold Toynbee’nin ifadesiyle on binlerce Hindu onun önünde Müslüman olur, binlerce müslüman tutuklu da onun sohbetleriyle tövbe eder. Hz. Yusuf gibi zindanı medreseye çevirir ve sanki her bir mahkûmun yüreğine şu ayeti okur; “Ey zindan arkadaşlarım! Ayrı ayrı ilâhlar mı daha iyidir, yoksa mutlak hâkimiyet sahibi olan tek Allah mı?”[7] . Mahkûmlar İmam-ı Rabbanî etrafında toplanır, halkalar oluşturur, ardında namaz kılardı. Zindandan Hind kıtasının farklı bölgelerine yayılan talebelerine mektuplar gönderir. Dışarıdakiler onu değil, o dışarıdakileri teselli eder. Bir mektubunda secdenin yalnız Allah Azze ve Celle için olacağını şöyle ifade eder;

 

“Ey Kardeş!

Alnı yere koymaktan ibaret olan secde, tezellül ve inkisarın en üst noktasını tazammun etmekte ve tam manasıyla tavazuyu ve iftigârı ihtiva etmektedir. Bundan dolayıdır ki, tevazunun bu kısmı, yalnız Vacib’ül-Vücud olan Allah Azze ve Celle’ye ibadete mahsustur. Bu yüzden Müminler secdeyi Allah’tan başkası için caiz görmezler. Bu noktada Allah Rasûlü ’nden şöyle bir hadise nakledilmiştir, rivayet edildi ki, Allah Rasûlü bir gün yolda yürüyordu. Bir Arabî gelip kendinden iman etmesi için mucize talep etti. Bunun üzerine Allah Rasûlü ona şöyle cevap verdi, “Git, şu ağaca, Allah Rasûlü seni istiyor.” de! Ağaç yerinden çıktı, harekete geçti, Huzur’a varıp, Efendimiz ’in önünde durdu. Bu hali müşahede eden A’rabî Müslüman oldu ve şöyle dedi, “Ey Allah’ın Rasûlü ! Müsaade buyur da sana secde edeyim… Bunun üzerine, Efendimiz şöyle buyurdu, Allah Azze ve Celle’den başkasına secde etmek caiz değildir. Muhal farz… Eğer birine, bir başkası için secde etmesini emredecek olsaydım: kadına, kocası için secde etmesini emrederdim.”. [8]

Büyük Devlet adamlarına yakışan odur ki: Hazret-i Allah’ın hakkı için insanların kendilerine secde etmeleri arzusunu terketmeli ve nâmütenahi bir tezellül ve inkisar örneği göstererek bunun başkası için caiz olmadığına hükmetmelidirler.” [9]

Zindanda kaleme aldığı bir mektubunda “Belalar içerisinde beni afiyetle rızıklandıran Allah’a hamd olsun.” diye yazarak, insan hayatında asıl olanın sarayda ya da zindanda yaşamak değil kulluk olduğunu, gerisinin ise teferruat addedileceğinin altını çizdi.

İmam-ı Rabbani’nin mektupları İslam’ın geleceğine ağlayan ulema ve meşayıha moral verdi. Onlara zaferi değil, seferi anlattı. Seferin koşulları yerine geldiğinde zaferin mutlaka tecelli edeceğini söyledi.

Govalyar zindanında bir yıl (Toynbee’ye göre iki yıl) kaldı. Oradan büyük bir şeref ve itibarla çıktı. Üç gün Serhind’te ikamet ettikten sonra kışlaya döndü. Zindanı ıslah eden İmam-ı Rabbani, Kışlayı da imar etti.

Birisi, Allah Rasûlü ’nü gördüğünde sanki içinden bir ses ona, “Bu yüz yalancının yüzü olamaz”[10] diye haykırırdı. Daha sonra o hal, Allah Rasûlü ’nün velayet davasına varis olanlara tevarüs etti. Muhatapları, onların yüzlerine baktığında çoğu defa aynı etkiyi yaşadı ve nihayet Cihangir de İmam-ı Rabbani önünde diz çöküp talebeliğe kabulünü istedi.[11]

 

Göç Vakti

Büyük adamlar vazifelerini tamamlar ve ayrılıp, giderler. İmam-ı Rabbânî de İslam’ı Hind Kıtasından silme hareketi olan Tanrısal Din’in belini kırdı, ulemaya yolun nasıl açılacağını gösterdi. Vazife bir noktaya kadar tamam olunca içinde, Rabbine kavuşmaya dair olan özlem her geçen gün daha da arttı. Ecmîr’de iken, Serhind’te olan oğullarına yazdığı bir mektupta şöyle dedi, “Ömrün sayılı günlerinin bitişi yakın oğullar ise uzaktadır.”. Mektup Serhind’e ulaşır ulaşmaz evlatları yola çıkar Ecmîr’e gelir, babalarını alıp memleketlerine dönerler. İmam-ı Rabbanî Serhind’te on ay sekiz gün yaşar. Uzlete çekilir. Bütün vaktini zikir ve istigfar ile geçirir. Kelamıyla olduğu gibi, haliyle de, “Rabbinin adını an ve bütün varlığınla O’na yönel.”[12]  meâlindeki emr-i İlahinin bir müminin hayatında nasıl tecelli edebileceğine numune oldu. Hergün hastalık ve bedenindeki zayıflık biraz daha arttı. O günlerde etrafındakilerin ondan en çok duyduğu ibare, Allah Rasûlü ’nün ahir ömründe ifade buyurduğu, “Allahım! En yüce Dosta ulaşmayı arzuluyorum.” idi. İnsanlar ona üzülür, o ise şiddetli hastalıkta bulduğu lezzeti sıhhatlıyken bulamadığını söyler. Sürekli ağlar. Oğulları ağlamasının hikmetini sorunca, “Allah Azze ve Celle’ye ulaşma arzusu buyurur.”. Evlatları bizden yüz çevirmenizin ve alaka duymamanızın sebebi nedir diye sual ettiğinde, “Allah Azze ve Celle sizden daha sevgili buyurur.”

Safer ayının yirmi üçü itibariyle bütün elbiselerini talebeleri arasında dağıttı, üzerine alacak tek bir tane pamuklu elbisesi kalmadı, üşüdü, ikinci defa sıtma tekrar etti. Allah Rasûlü de kısa bir süre iyileşmenin ardından tekrar rahatsız olmuştu, sanki hastalık halinde de -gayri ihtiyari olarak- Efendimize  iktida ediyordu.

Son dört ya da beş gün hariç -hastalığına rağmen- cemaatle namazlara devam etti, evrat ve ezkârını hiç aksatmadı. Gecenin son üçte birinde yine kalktı, abdest aldı, teheccüd kıldı. Vefatına dakikalar kala kendini bir istigrak hali kuşattığında etrafındakilere Sünnet-i Seniyyeye ittiba etmeyi ve bidatlerden uzak durmayı vasiyyet etti. Eşine, “tekfin ve tedfin sürecinde Sünnet-i seniyyeye ittiba ediniz. Bu noktada tek bir Sünnet’i dahi terk etmeyiniz. Kefenimi de mehrinden satın al!” buyurdu. Çevresindekiler, “Nasılsınız?” diye sorduğunda, “iyiyiz” buyurdu. Safer ayının yirmi dokuzunda altmış üç yaşında (v. 1034)son sözleri, “Allah, Allah, Allah” olduğu halde Allah Azze ve Celle’ye yürüdü;[13] “Ey Mutmain olan nefs! Sen Ondan razı, O da senden razı olarak Rabbine dön!”[14]

 

Allah Rasûlü ﷺ’ne İttibaya Misal Bir Hayat

Son üç yıl seferde ve hazarda hep onunla birlikte olan Şeyh Muhammed el-Keşmî’nin gözlemleri, bir müminin Allah Rasûlü ’ne ittibasının nasıl olması gerektiğini ifade noktasında önemlidir. Keşmî diyor ki, İmam-ı Rabbânî Hazretlerini çok defa şöyle buyururken işittim, “Mücerret olarak gayretimizin ve çalışmalarımızın ne kıymeti var? Hakikat adına olan her şey Allah Azze ve Celle’nin bir lütfudur. Sebep planında bu muvaffakiyetin dayanağı ise mahza Allah Rasûlü ’ne itaattir. Efendimiz ’e ittiba bütün amellerin etrafında döndüğü bir mihverdir. Allah Teâla her ne lütfetti ve kullarını her ne ile rızıklandırdıysa O’na ittiba ve O’nun yoluna bağlılık sebebiyledir. Her neden bizi mahrum kıldıysa da bu beşer olarak O’nun ümmetine ittibada kusurumuz ve eksikliğimiz sebebiyledir.

Kur’ân’ın ve Sünnet’in talimatlarına uyarak Tanrısal Din’in Hint Kıtasındaki saltanatına son veren İmam-ı Rabbâni Hazretleri, Allah Rasûlü ’ne ittibanın usulden furua, cüzden külle hiç bir hususunun terk edilmemesi gerektiğini şöyle ifade ediyor, “Bir gün gaflete düşüp abdest bozmaya sağ ayakla girdim. O gün pek çok manevi halden ve makamattan mahrum kaldım.”

Bir gün salih el-Hatlâni’ye, bizim keseden biraz karanfil getir, der. O da gider, altı tane karanfil alıp getirir. Bunun üzerine kızar ve şöyle buyurur, “Bu sufî, ‘Allah Teâla tektir, teki sever.’[15]  hadisini bilmez mi?’”. “Bir şeyin tek olmasına riayet müstehaptır. İnsanlar müstehapları ne zannediyor?! Bir adama Allah Teâla’nın sevdiği ve razı olduğu amel karşılığında bütün dünya ve ahiret verilse ne önemi var?!”

İmam Rabbani’nin hizmetinde kalan Sufiler, onda tabakat kitaplarındaki evliya hayatlarının, hallerinin, kerametlerinin benzerlerini görürdü. Has hizmette olan bir talebesi ancak kaylule ile gecenin ikinci üçte birlik bölümünde kendisi için bir boşluk bulabilirdi. Onun dışında hep ayakta olur ya namaz kılar, ya zikir ya ilim, ya irşatla meşgul olurdu. Talebelerine daima zikir ve murakabe hali üzerine olmalarını emrederdi. Seferde de İmam-ı Merginanî’nin Hidaye’sini yanından ayırmaz, bir mesele zuhur ettiğinde ilk olarak ona müracaat ederdi.

Seferde de olsa gecenin son yarısında, bazen de son üçte birinde kalkar, Allah Teâla’yı zikreder, o vakitte okunduğu rivayet edilen dualarla Allah Teâla’ya niyazda bulunurdu. Abdestini kendisi alır, kimsenin abdest azalarına su dökmesine müsaade etmez, kıbleye yönelir, ayaklarını yıkarken ise onları kuzeye ve güneye çevirirdi. Misvak kullanmayı ihmal etmez, hadiste varit olan dua ve zikirleri sürekli okurdu. Nafile namazlarda kıyamı ve kıraatı uzun yapardı. Sabah namazından önce biraz yatar, sünnetle farz arasında sessiz bir şekilde, “Sübhanallahi ve bihamdihi Sübhanellahi’l-Azîm” duasını okurdu.

Tefsir’de Beydavî’yi, Hadiste Buharî ve Mişkâtu’l-Mesabîh’i, Fıkıhta Hidaye’yi, usulde Bezdevî’nin usulünü, Kelamda Mevakıf’ı, tasavvufta da Avarifu’l-Mearif’i okuturdu. Son günlerinde dersle alakalı meşguliyeti azaldı. Lakin buna rağmen ehl-i ilmi hiç bırakmadı. Talebeleri ulum-u İslamiyye okumaya teşvik eder, ulûm-u diniyye tahsilini tasavvuf tahsilinden daha ehem görürdü. Ramazan-ı Şerif’e ayrı bir önem verir. Kur’ân-ı Kerîm’i keşfeden bir akılla okur, her okuduğunda ondan yeni hükümler alır. Her Ramazan’da en az üç hatim yapardı.[16]

 

Tecdîd Hareketi

İmam-ı Rabbani, İslam’ın ebediliği ve Allah Rasûlü ’nün son peygamber olduğuna dâir şüpheleri ortadan kaldırdı. -Allah Teâla’nın lütfuyla- Tanrısal Din’e karşı yürütülen mücadeleyi ferdî plandan cemaat planına taşıyarak Hindistan’ın ikinci Endülüs olmasına mani oldu.

İslamî tefekkürü yeniledi, fitneleri izale etti, akidenin üzerine örtülen inkar perdesini yırtıp parçaladı, Tanrısal Dini hurafiyât kabristanlığına defnetti.  Vahdet-i Vucud nazariyesini çürütüp yerine “vahdet-i şuhud” hakikatini ikame etti, tekkelere ve medreselere diriliş ruhu aşıladı. Tarikat’ın Şeriat’a bağlı olması kaydıyla meşru ve makbul olacağını söyledi. Ondan sonra hiç kimse Şeriat ayrı bir vadide, Tarikat ayrı bir vadide demeye cesaret edemedi.

İslam’a dair izlerin her gün biraz daha fazla silindiği Hind Kıtasında Hak’la Batıl’ın mücadelesinin seyrini değiştirerek, bölgenin hadis ve siyer-i nebi merkezine dönüşmesine öncülük etti. Öyle ki son iki asırda en mühim hadis şerhleri ve pek mühim siyer çalışmaları bu bölgede kaleme alındı. İslam’ın unutulmaya yüz tuttuğu bir zamanda halkasında binlerce Meşayıh yetişti.

Açtığı yolda biri ilimde diğeri ise siyasette iki büyük kahraman zuhur etti. Şah Veliyyullah ed-Dihlevî tecdidin ilmi esaslarını detaylandırdı, Âlemgîr Muhyiddîn Evrengzîb (v. 1707) ise İslam devlet nazariyesini Hind Kıtasına tatbik etti. Onun zamanında çok sayıda Hindu müslüman oldu.

İmam-ı Rabbani Hazretleri hayattayken mektupları şarktan garba kadar bütün Hind kıtasına; Ahiret’e irtihal ettikten sonra ise Hilafet-i İslamiyye’nin merkezi olan İstanbul’a kadar ulaştı.

İstanbul’un Mektubat’la yüzleştiği yıllarda, müteşeyyihlerin elinde bozulan tekkeler milleti tasavvuftan uzaklaştırmış, yürekleri ihya ocaklarında yer yer ifsad ameliyeleri vardı. Mevlana Halid el-Bağdadî’nin halifeleri yoluyla Anadolu’da İmam-ı Rabbanî’nin mektupları okundu. İstabul’da bazı tekkeler sair tarikat mensuplarından alınıp İmam-ı Rabbani yolundan gelen Nakşibendilere verildi.

Cumhuriyet döneminde de Nakşibendi Meşayıhı çok önemli çalışmalar îfa etti. İskenderpaşa üniversite talebeleriyle alakadar oldu, Necmeddin Erbakan başta olmak üzere çok sayıda devlet adamı yetiştirdi. Erenköy tüccarların tezkiye ve terbiyesiyle alakadar oldu. İsmailağa tekke ile medreseyi cem etti, hoca, alim yetiştirdi. Üstad Necip Fazıl bir Nakşibendi Şeyhi olan Abdulhakim Arvasi Hazretlerinin dizi dibinde kendini buldu. Mahmud Efendi her meclisinde ayet ve hadisten sonra mutlaka Mektubat’tan bir bölüm okuma ihtiyacı hisseder, ne kadar yorgun da olsa onu bırakmazdı. Bediuzzaman da, “Eğer İmam-ı Rabbanî Ahmed-i Farukî bugün Hindistan’da hayattadır diye ziyaretine bir dâvet vuku bulsa, bütün zahmetlere ve tehlikelere katlanarak ziyaretine gideceğim.” demiştir. Menzil’den Süleyman Efendi’ye, İstanbul’dan Hüdayi’ye olduğu gibi Necip Fazıl’dan, Nurettin Topçu’ya kadar İmam-ı Rabbanî Anadolu’nun ulu hocasıdır.

 

Hulâsa

Ulema ve Meşayıh’ın sultanlar İslam’a muhalif icraatlarında hikmet aradığı dönemlerde büyük fitneler zuhur etti. Din de gitti, devlet de çöktü. Mevzunun ehemmiyetinden dolayı Allah Rasûlü , “En büyük cihad, zalim sultanın önünde hakk’ı söylemektir.” buyurdu. Kimse geminin delindiğini ve su aldığını duymak istemese de, geminin su alması ve müdahale edilmezse batacağı hakikati değişmez. Böyle bir anda susmak insanları rahatlatmak değil, insanlığın helakine seyirci olmak ve yekünunun vebalini omuzlamaktır. Kalem ve kelam zevkini ilmî ve fikrî sorumluluğun îfası için yeterli addetmek ancak mağrurların entellektüel zevklerini tatmin eder.

Alimler yaşadıkları dönemde tam olarak anlaşılmaz. Bir kısmı elli, bir kısmı yüz yıl sonrasına hitap eden bir muhteva ile kurar cümlelerini. Ahmed bin Hanbel niçin ruhsatla amel etmiyor  ya da İmam-ı Rabbani, “niçin kendini helak edecek derecede cehd ediyor?” diyenler bu iki büyük imamı daha sonra anladı.

İmam-ı Rabbanî yaratılış gayesinin gereğini yaptı. İslam’ı muhafaza etmek için meydan yerine çıkmada tereddüt etmedi. “Eğer İslam’ın bekası için biri canıyla bedel ödeyecek, işte buyrun, canım” dedi.  Tutuklandı, en sefil suçları işleyen mahkûmlarla aynı kalede kaldı. Lakin durmadı, sanki yeryüzünde tek bir müslüman kalmış ve bütün yükler onun omuzlarına yüklenmiş gibi yaşadı, anlattı, yazdı.

İmam-ı Rabbani meydana çıkmada geç kalsaydı ya da zuhuru başka birinden bekleseydi belki de Hindistan, Endülüs gibi olacaktı. Onlarca cilt kitap yazmadı. Lakin bugün üzerinde altı yüz milyondan fazla müminin yaşadığı coğrafyada İslam’ı yüreklere yazdı. Kitap değil, insan telif etti. Me’mun da gitti, Ekber Şah da… Ahmed b. Hanbel ve İmam-ı Rabbani eserleriyle İslam’ın yenilmezliğini ilan ediyor. Ali el-Medinî’nin de ifade ettiği gibi, Allah Teâla İslam’ı ridde günlerinde Hz. Ebu Bekir, mihne zamanında Ahmed b. Hanbel’le korudu. Eğer İmam-ı Rabbani’den sonra yaşasaydı -belki de- şöyle diyecekti, Allah Azze ve Celle dinini, Hind Kıtasında da İmam-ı Rabbani ile teyit etti.

Müslümanlar iki asırdır krizde…. Âlimin, arifin, mütefekkirin en fazla sorduğu soru nasıl kurtulacağız. İmam-ı Rabbanî gibi Yeniden İslam, Sadece İslam deyip gereğini yaptığımızda fecir başlayacak.

[1] Ahkâf, 35.

[2] Bkz. Ebu’l-Hasan en-Nedvî, Ricâlu’l-Fikr-i ve’d-Da’ve, Dâr-u İbn Kesîr, Beyrut, 2007, I, 147-181

[3] Bkz. Abdulmecid el-Hanî, el-Kevâkibu’d-Durriyye, Dâru’l-Beyrûtî, ty., 533-570; Muntehabu’t-Tevârîh, II, 255; a.g.e., III, 95.

[4] Nedvî, a.g..e, III, 104,114.

[5] Bkz. Nuzhetu’l-Havâtır, V; Nedvi, a.g.e., III, 299-303.

[6] Hicr, 9.

[7] Yusûf, 39.

[8] Benzer rivayet için bkz. Hakim Müstedrek,

[9] İmam-ı Rabbâni, el-Mektubatu’r-Rabbaniye,(405. Mektup) Beyrut, 2004, III, 58.

[10] Hakîm, Müstedrek, H. No: 7277.

[11] Farklı mütalaalar için bkz. Nedvî, a.g.e., III, 174.

[12] Müzzemmil, 8.

[13] Bkz. en-Nedvî, III, 175-179.

[14] Fecr, 27-8.

[15] Müslim, H. No: 2677.

[16] Zübdetu’l-Makamât, s. 256-300.