ÜMMETİ YÜREĞİNDE TAŞIYAN ADAM

ÜMMETİ YÜREĞİNDE TAŞIYAN ADAM

İlahiyat’ta okurken birkaç arkadaşla Müslüman Gençliğin hissiyatına tercüman olacak bir dergi neşretmiş, leylî bir medrese hükmünde olan İKDAV adıyla bir de yurt açmıştık. 28 Şubat sürecinde polisin sıklıkla ziyaret edip gözdağı verdiği yurtta fikirle hareket, etle tırnak gibiydi. Cuntacılar tarafından İmam-Hatipler’i kapatma kararı verildiğinde gece arkadaşlarla toplanıp, “ne yapalım, mücadeleye nereden başlayalım” diye konuşmuş, Cuma namazından sonra Üniversite kampüsünde bir protesto tertip etmiş, tazyik, tahkir ve telinlere karşı müslüman hissiyatını dile getiren bir basın açıklaması yapmıştık. O tarih Samsun’da yayım yapan Başak tv adındaki yerel bir kanal, davetimiz üzerine kampüse gelmiş, çekim yapmış, akşam bülteninde basın açıklamamıza geniş yer vermişti. Aynı akşam ilerleyen saatlerde Emniyet’ten yetkililer İKDAV’ı ziyaret edip, bizi Merkeze götürmüştü. İfadelerimiz alındıktan ve biraz bekletildikten sonra serbest kalmıştık.

 

Yalan Yobazları

28 Şubat sürecinde bütün Müslümanlar, “Yalan Yobazı Medya”nın hedefindeydi. İslam’a ve müslümanlara ait mukaddesat adına ne varsa suç unsuru gibi gösterilip haber yapılıyor, küçük çocukların tesettürü “gericiliğin alamet-i farikası” olarak ekranlara taşınıyordu. Yüksek tirajlı bir gazete Trabzon’da bir hastanenin mescidi herkesi istiap etmediğinden, halkın bir kısmının koridorda namaz kılmasını “büyük bir suç” gibi manşete taşımış, secde halindeki müslümanların arkadan çekilen fotoğrafını kullanarak öfkesini kusmuştu.

 

Zaman ve mekan bütün berraklığıyla, “Sen onların dinlerine uymadıkça yahudiler de, hıristiyanlar da senden asla razı olmayacaklar.”[1] ayet-i kerimesinin tecellisine tanıklık ediyor, kendileriyle ittifak içerisinde olmayan nerede bir müslüman ya da vakıf varsa Mukeddesatımızın hasmı olan lobinin saldırısına maruz kalıyordu. Milli Gençlik Vakfı ve İsmailağa Cemaati öncelikli hedefti. İrtica(!) haberlerinin fotoğrafları Çarşamba’da çekiliyor, cübbeli erkekler ve çarşaflı kadınlar hedef gösteriliyordu. Polis tarafından Medreselere sürekli baskın yapıldığından, talebeler sokak sokak dolaşıp yeni daire/medrese arıyor, orası da kapatılıp eşyalara el konulduğunda, yine yeni eşyalar tedarik edip, yeni mekanlar kiralanıyordu. Medreseler mühürlendiğinden dairelerde okuyan öğrenciler ayakkabılarını kapı önünde bırakmaz, günlerce dışarıya çıkmaz, camları mdf ile kapatıp ışığın sokaktan görünmesine mani olur, böylece evde kimsenin yaşamadığını ihsas ederlerdi.

 

Bin Yıl Sürecek Demişlerdi

28 Şubat’ın medya kanadından sorumlu olan “Ahlak yobazları”, gazete manşetlerinde, televizyon kanallarında neredeyse terörden ve ekonomik krizden hiç bahsetmiyor, yalızca irticadan(!) söz ediyordu. Hokkabaz mantığıyla hazırlanan haber bültenlerinde İslam, “irtica” diye tanıtılıp, İmam-Hatipler kapatıldığı gibi camiye giden yollar da bütünüyle kapatılmak isteniyordu. Bunu yapma noktasında ne kadar kararlı olduklarını ifade için devrin Genel Kurmay Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu, “28 Şubat gerekirse bin yıl sürecek.” demişti.

 

Kirli Savaş

Her akşam haber bültenlerinde İsmailağa’ya geniş yer ayrılır, çarşaf, sarık, sakal irticanın alameti farikası olarak gösterilirdi. Şehir Anneleri adında bir grup türemiş, televizyonlarda milletin iffet ve ahlak karargahlarından olan İsmailağa’ya gönül bağı olan kız medreselerine iftira ediyor, medya gücüyle müslümanları itibarsızlaştırmaya çalışıyordu. Harici saldırıların millet vicdanında sessiz ve sözsüz bir öfkeye sebep olduğunu gören 28 Şubat aktörleri Küresel Güçlerin ya da dahildeki İslam düşmanlarının beslemeleri olan unsurları piyasaya sürmüştü. Müteşeyyıhların kirli ilişkileri ve haremleri haber yapılarak, Alim-i Rabbaniler aşağılanıyor, mücrimlerin suçu, masumlara yükleniyor,  ahlaksızlık merkezlerine “tekke” denilerek, gerçek tekkelere hakaret ediliyor, hasılı millet “sahte din” üzerinden İslam’la savaşmaya çağrılıyordu. Erbakan Hoca’nın “Gulu Gulu Dansı” dediği bu medya kuşatması her gün biraz daha daraldı.

 

28 Şubat sürecinde okula, sokağa, çarşıya değil de medyadaki haberlere bakanlar memleketin çöktüğünü zannederdi. Ekranlarda ne Erbakan Hoca’nın D-8 gibi Yeni bir Dünya kurma sürecindeki siyasi hamleleri, ne de yalan yobazlarını inkisarı hayale uğratan ekonomik başarıları vardı. İslam yolu gösterdiyse uçuruma gitmeyi, gündüz dediyse “gece” demeyi çağdaşlık zanneden güruh elindeki medya gücüyle Firavun’un sihirbazları gibi göz boyuyor, halka korku salıyor, laik çevreleri tahrik ediyor, orduyu göreve(!) çağırıyor yani habercilik değil hokkabazlık yapıyordu. Müslümanların iktidarını devirmek için her yola başvuran Hürriyet Gazetesi o günlerde Fethullah Gülen’in “BECEREMEDİNİZ ARTIK BIRAKIN” sözünü manşet yapmıştı.

 

Allah Rasulü’nün ﷺ viladetini ihya etme çerçevesinde tertip edilen bir programda ilahî okuyan kız çocuklarını provokatör gibi gösteren medya ile aynı yerde duran mezkür zât, cuntacılar içtihad yapıp yanılsa da bir sevap alır diyerek ordu içine sızan müseccel dinsizleri müçtehit, İslam’ı ortadan kaldırmaya yönelik kararlarını “ictihat” olarak ilan etmişti. Bununla ise millete, “takdir etseniz de, etmeseniz de cuntacılara itaat etmekle sorumlusunuz.” denmekteydi. Zaman Gazetesi’nin Müslümanların İktidarını deviren darbeci zihniyetinin kurduğu hükümetle alakalı “HAYIRLI OLSUN” manşeti zalime müdahanenin, mazluma ise nefretin alameti olarak tarihe geçti.

 

Düzenbazlar ve Mahmud Efendi

Kanal D, Show tv, Star gibi kanallar haber vermiyor, sanki Müslümanlara yönelik sebbiyeler yayımlıyordu. Millet de her akşam haber bültenlerinde seraba İslam’a hakaret eden çevrenin  yayınlarını dinlemek zorundaydı. İKDAV’daki yemekhanemizde sadece haber programları için açılan bir televizyon vardı. Ne var ki küresel güçlerin bir medresede bulaşıkçı olarak işe başlattığı, daha sonra Fatih’te adına tefriş ettiği bir tekkede(!) Müteşeyyih olarak nasb ettiği bir DÜZENBAZın kadınlarla ilişkisi üzerinden “İslam bu” denilerek -haftalarca- Allah Rasulü’nün ﷺ ruh ve mana yolunu temsil eden tasavvufa saldırıldı. Kemalizmin doksan yıllık tahkir ve tazyikine karşı dimdik ayakta duran, tufan zamanlarında millet için Nuh’un Gemisi vazifesi îfa eden tasavvuf dışarıdan olduğu gibi, içeriden de kuşatıldı. Sultan II. Abdulhamid’i tahttan indirmek için İstanbul’un ayyaşlarına cübbe ve sarık giydirip, “Şeriat isteriz” diye İstanbul sokaklarında yürüten İttihat ve Terakki’nin Cumhuriyet devri uzantısı aktörlük kabiliyeti yüksek olan ırz ve namus düşmanı birkaç kişiye cübbe giydirip, sarık sardırıp piyasaya sürdü. Onların şenaati esas kabul edilerek haber metinleri yazıldı, tekke, şeyh, tasavvuf, tarikat denilince onların görüntülerine yer verildi. Ali Haydar Efendi, Bediuzzaman, Mehmed Zahid Efendi, Mahmud Sami Efendi, Mahmud Efendi gibi zatların ilim ve irfan halkalarında yetişen müslümanların, çocuklarının zihinleri karıştı. Çocuklar tekke terbiyesiyle yetişen müeddeb babaları ile, ekrandan haremleri teşhir edilen edepsiz müteşeyyihler arasında kaldı. İslam’ı küfür cephesinden yıkamayanlar, İslam’a karşı İslam icad ederek saldırdı. Dünyanın hiçbir ülkesinde olmayacak kadar Türkiye’de İslam aşağılandı, Müteşeyyiher üzerinden şeyhler tezyif edildi. Şehir anneleri adı altında ekranlara çıkarılan çarşaflı aktörler Mahmud Efendi Hazretleri’nin çizgisinde eğitim veren kız medreselerine ahlaksız isnatlarda bulundu. İsmailağa her nevi küfür yobazının itibar suikastına uğradı, lakin yine de sevgisi milletin kalbinden sökülemedi. 17 Mayıs 1998’de İsmailağa Camii içinde Mahmud Efendi Hazretleri’nin damadı Hızır Ali Muratoğlu  daha sonra ise Bayram Ali Öztürk Hoca şehid edildi. Ve maalesef ki aradan yıllar geçmesine rağmen her iki cinayetin azmettiricileri adalet önüne çıkarılmadı.

 

Bir Haber Müdürü ve Yalanlar

İrtica rüzgarının en sert estiği günlerde kartel medyasının karşısında Milli Gazete, Yeni Akit ve Yeni Şafak gibi birkaç gazete vardı. Görsel ve yazılı medyadaki hakaretleri dinleyip, okuyan müslümanların en büyük tepkisi buğzetmekti. Fuhuş albümü gazetelerin ve muzahrafat kanalına dönen televizyonların kız medreselerine saldırdığı günlerde, tescilli İslam düşmanı bir kanalı arayıp kim ve ne olduğumu belirtmeden, “irtica ile ilgili haberler noktasında kendilerine yardımcı olabileceğimi, bunun tek şartının da telefonla canlı yayına bağlanmak olduğunu söyledim.” Şimdilerde milletvekili olan ilgili kanalın haber müdürü şöyle demişti, “Her gün ‘Memleket elden gidiyor.’ diye saatlerce haber yapmamıza rağmen milleti sokağa çıkaramıyoruz. Çünkü Kemalizm kan kaybediyor. Eğer Erbakan daha uzun zaman iktidarda kalır, halkın refah seviyesini yükseltirse  yakında mevta olacak.”.

 

O noktada bir beyanımız olmamasına rağmen, bizi kendisi gibi “Kemalist” zanneden Haber Müdürü konuşmasında açıkça “yalan haber” yaptığını, hiç olmamış olayları, yaşanmış hadiseler gibi vererek cuntacıları tahrik ettiğini, yüz kişilik bir gayr-ı memnun taifeyi bin kişi gibi gösterdiğini söyledi. Akıllı cep telefonlarının olmadığı o günlerde Mühendislikte okuyan bir kardeşimiz bütün bu konuşulanları normal telefondan kaydetti. Konuşma üzerinden yarım saat kadar bir zaman geçtikten sonra ilgili kanalı tekrar arayıp, Haber Müdürüne, “Dinle bakalım, neler söyledin” dedim. Telefonda kendi ifadelerini duyunca karşılıklı yükselen seslerle telefonu kapattık. Bu kaydı,  magazin programlarının baş aktörü olarak arz-ı endam eden eski bir ilahiyatçının haber sunduğu Kanal’a gönderdik. Ne var ki gazetecilik adı altında yapılan hokkabazlığın kanıtı olan bu konuşma maalesef ki yayınlanmadı.

 

28 Şubat’ın Karanlığında Doğan Fetih

28 Şubat sürecinde Abdulmetin Balkanlıoğlu Hoca’yı konferans için Samsun’a davet ettik. Kahir ekseriyeti gençlerden oluşan salona giderken, “Ben şöyle dünyaya kapalı, Allah’a açık  bir yere çekilip yarım saat Rabbimle baş başa kalmalıyım.” dedi. Salon dolu, davetliler de onu bekliyordu lakin o Rabbiyle baş başa kalacağı bir mekana çekilmesi gerektiğini söylemişti. Abdulmetin Hoca bir arkadaşla, en yakındaki camiye gitti, bu satırların sahibi kürsüye çıktı, 40 dakika kadar konuştuktan sonra, o salona girdi; 10 dakikada mevzuyu toparlayıp, kürsüden indim. Abdulmetin Hoca o gece uzun bir konuşma yaptı; “Biz Hz. Ebubekir’i, Ömer’i, Osman’ı Ali’yi yetiştiren, Gazzali’ye, İmam-ı Rabbani’ye ruh ve mana veren, Fatih’in Yavuz’un kumandanı Hz. Muhammed’e(s.a.v.) ittiba ettik. O, tarihin ‘büyük’ olarak kaydettiği bütün büyüklerin ‘başöğretmenidir.’ Onun, Ümmet’e emanet olarak bıraktığı Kitab’a ve Sünnet-i Seniyye’ye ittiba edersek, tarihte bütün fetretleri fethe çevirdiğimiz gibi 28 Şubat’ın karanlığından da bir “Fetih” çıkaracağız.”, dedi. Anadolu’da İslam’ın yarınları adına endişelenen müminlere şöyle hitap etti, “Rasulü’nü ﷺ Hicret’ten, Bedir’den, Uhut’tan, Hendek’ten sonra, gözyaşı dökerek ayrıldığı Mekke-i Mükerreme’ye fatih olarak döndüren Allah Teala bizim yolumuzu da açmaya muktedirdir. Siz vazifenizi yapın, Ebu Bekir(r.a.) gibi Ömer(r.a.) gibi müslüman olun! Ey anneler! Sizler de evlerinizde sahabe gibi evlatlar yetiştirin.”.

 

Konferanstan sonra eve geçtik, o gece bizde misafir oldu, sabah erken yine bir program için arkadaşlarıyla birlikte Sinop’a doğru yola çıktı.

 

Abdulmetin Hocayla 28 Şubat’ın dehşetli günlerinde başlayan muarefemiz her gün daha da güçlenerek devam etti. 1999’ta Haseki İhtisas Merkezinde okumak için İstanbul’a gittiğimde o, imamlık yaptığı Acemoğlu camiinden Kayabaşı’na sürülmüştü, lakin bir ülkede batarken diğer bir ülkede doğan güneş gibi bir İsmailğa’da, bir Kayabaşı Köyündeydi. Caminin altında Merhum Bayram Hoca ders okutur, o da sohbet ederdi.

 

Zor Zamanların Büyük Adamı

Büyük Adamlar zor zamanlarda belli olur. Abdulmetin Hoca Ümmet’in zor zamanlarında meydan yerine çıktı, bir taraftan merhum Timurtaş Hoca gibi susturulan vaizlerin görevini îfa etti; Millete “uyanın” dedi, diğer taraftan ise İslam’ın eşya ve hadiseye tatbiki için cehd etti. Sürgün, tehdit, tecrit var diye ne bir sohbetini iptal etti, ne de söylenmesi gereken bir sözü meçhul bir zamana tehir etti.

 

Hayatının Hiçbir Anında Fildişi Kulesi Olmadı

Abdulmetin Hoca hayatının hiçbir döneminde İslam’ı fildişi kulesinde yaşayan bir Müslüman olmadı. “Ben konuşayım, millet yaşasın; ben zevk u sefa içerisinde olayım, millet başının çaresine baksın.” deme hayasızlığına tevessül etmedi. Her haliyle, “Beni Allah tutmuş kim eder azat?” diyen, önünden kürsü alındığında “Durmam, susmam, insan bulamazsam hakikati dağa taşa anlatırım” diye haykıran bir Müslümandı o. Kürsüde infak ayetlerini okur, mahallede yakacağı olmayanın evine kömür götürür, fukara ailelerin hastane parasını öder, muhtaç olanların düğün masraflarını karşılar, sokakları süpüren temizlik işçisinin cebine “bayram harçlığı evlat” diyerek para koyardı.

 

Al! Bunu Allah Rasûlü ﷺ Gönderdi

İhlas, bir kulun ameline Allah Azze ve Celle’den başka şahit aramamasıdır. Bu yüzden Allah’ın has kulları sadaka verirken bütünüyle kendilerini devre dışı bırakır.

 

Allah Rasulü ﷺ, “ Dünyanın, Cenab-ı Hakk’ın yanında bir sivri sinek kanadı kadar kıymeti olsaydı, asla kâfire ondan bir yudum su içermezdi.”[2]  buyurmaktadır. Büyük müminler eşya ve hadiseye bu zaviyeden bakar, dünyaya sineğin kanadı kadar değer vermezlerdi. Mahmud Efendi yamalı şalvar giyer lakin fukaraya  dağıtması için kendisine verilen para zarflarını oturduğu minderin altına koyardı. 2000 yılının sonbahar aylarında bir hayırseverin verdiği on beş bin lirayı, “Efendim! Bunu bir müslüman dağıtmanız için size gönderdi.” deyince parayı eline aldı, sonra geri verip, “Ben de seni vekil kıldım, git, talebeye dağıt!” buyurdu.

 

Abdulmetin Hoca, muhataplarına Ümmet için seferber olmayı emreden bir Alim-i Rabbani’nin talebesiydi. Bu yüzden Türkiye‘de bir yerde çocuklara hediye dağıtırken, yüreğine infak şuurunu aşılayan Hamurkârı Mahmud Efendi’yi nazara verir, “Buyur Kardeşim! Bunu sana Mahmud Efendi Hazretleri gönderdi.” derdi. O, bu haliyle, Cumhuriyet döneminde kaleme alınan romanlarda milletin çocuklarına, hiç doymayan, gözü namahremde, aklı ziyafette olan adamlar olarak tanıtılan “Meşayih”ı, gerçek halleriyle anlatmakta, zihinleri yobazların yalanlarından arındırmaktaydı.

 

Abdulmetin Hoca, Gayr-i Müslim bir fakire yardım ederken ise, “İnsanların en hayırlısı, insanlara faydalı olandır.” buyuran Allah Rasulü’nün ﷺ terbiye ve talim nizamına göre yetiştiğine işaret noktasında, “Buyur! Bunu sana Hz Muhammed gönderdi.” derdi.

 

Havaalanında Bir Alman

Sahabe kalelerden önce yürekleri feth etti. Bu yüzden İskender gibi güçle bir anda dünyayı istila edenler, yine bir anda işgal ettikleri bölgelerinden çekilmek zorunda kaldı. Yüreklere konuşan, yarım asırda İslam’ı Pakistan’dan Fas’a, Yemen’den İstanbul’a kadar taşıyan sahabe ise feth ettiği bölgeden bir daha geri çekilmedi. Abdulmetin Hoca da gittiği şehirlerde yürekler fethetti. Muhtaç olanın dinine bakmadığı gibi, insan ya da hayvan olmasına da bakmadı. Bir defasında İstanbul Havaalanı Camii avlusunda yatan bir adam gördü, yanına gitti, “Berlin’den gelen, yol parası bittiğinden dolayı dönüş bileti alamayan, bu yüzden cami avlusunda geceleyen bir Alman olduğunu öğrenince, elinden tuttu, biletini aldı, uçağa bindirip ülkesine gönderdi. “Ben Hz. Muhammed’in talebesiyim.” diyerek ona İslam’ın güzelliğini gösterirdi.

 

Hediye kurşundan daha güçlü bir silahtır. Kurşun hasmı öldürür, hediye ise diriltir. Küçücük bir hediye yürekteki bütün derin öfkeyi kazıyıp atar. Bu yüzden Allah Rasulü ﷺ “Hediyeleşin ki, birbirinize olan muhabbetiniz artsın.”[3]  buyurdu.

 

Hediyelik Eşya Mağazası Gibi Bir Çanta

Abdulmetin Hoca’nın sefer çantası, hediyelik eşya mağazası gibiydi. Yanında herkese göre bir hediyesi olurdu. Lakin çantanın “demirbaş” hediyeleri ise gül kokulu esans, tesbih ve misvaktı. Her gördüğüne bir şey vermeyi arzulardı. Öyle ki Onunla beraber olup da bunların tamamını ya da birini almadan ayrıldığımı hatırlamıyorum. Yurtdışı konferanslarında da hediyeleşmeden ödün vermezdi. Sokakta yürürken bir an durur, cebinde ne varsa dağıtmaya başlardı. Bazen kürsüde cemaate, küfür merkezlerini dağıtacak müstakbel İslam Ordusunun bombardımanını anlatırken cebinden bir esans ya da tesbih çıkarır, onu cami içerisinde birisine atarken, “İşte o bombalar bu tesbih gibi hedefine ulaşacak.” derdi, hem hediyeyi gönderir, hem de o anı yaşatırdı.

 

Kim Neyi İsterse, Onu Hediye Ederdi

Bir kadın Allah Rasulü’ne ﷺ cübbe hediye etmiş, mecliste bulunan bir sahabi de ne kadar güzel deyince, Efendimiz ﷺ hane i saadete gidip, cübbeyi çıkarmış ve mezkür sahabeye göndermişti. Abdulmetin Hoca’nın izi Allah Rasulü’nün  ﷺ izine basar, sözü sözüne dayanırdı. Biri ona, “Hocam! Cübbeniz ya da takkeniz ne kadar da güzel” dese tereddüt etmez, cübbesini ya da takkesini çıkarır, hediye ederdi.

 

“Ben Bununla Emrolundum”

Abdulmetin Hoca, tanıdığına da, tanımadığına da sadaka verirdi. Bir gün arkadaşlarıyla muhabbet ederken yanına gelip para isteyen birine bir miktar para verince yanındakiler, “Kim bu adam? Tanımadığın birine niçin bu kadar para veriyorsun? Belki de seni istismar ediyor.” deyince, onlara şu hadis-i şerifi hatırlatmıştı, bir gün Allah Rasulü’nün ﷺ yanına bir adam geldi ve ondan bazı şeyler talep etti. Allah Rasulü ﷺ, “Şu an yanımda sana verecek bir şey yok. Sen git onu benim adıma satın al, bir şeyler geldiğinde ben borcu öderim.” buyurdu. Bunun üzerine mecliste hazır bulunan Hz. Ömer şöyle dedi, “Sen ona bundan önce dünyalık bir şey vermiştin. Allah Teala seni satın almaya güç yetiremediğin şeyi vermeyi vadetmekle sorumlu tutmadı ki.”. Hz. Ömer’in sözü Allah Rasulü’nün ﷺ hoşuna gitmedi. Bu noktada Ensardan biri şöyle dedi, “Ey Allah’ın Rasulü ﷺ! İnfak et, Arş’ın Sahibi’nin bir şey eksilteceğinden endişe etme!”. Ensarî’nin bu sözü üzerine Allah Rasulü ﷺ tebessüm etti ve hoşnutluğu yüzünde zahir oldu. Sonra şöyle buyurdu, “İşte ben bununla emrolundum.”[4]

 

O bu haliyle muhataplarına şunu söylüyordu, “Hem Allah Rasulü’ne ﷺ ittiba ettiğimizi iddia edecek hem de, üç kuruş sadaka için adamı mahşer sorgusuna tabi tutacağız. Olmaz. Cami kapılarına sadaka taşları koyarak alanla, verenin birbirini görmesine, verenenin tefahuruna, alanın da ezilmesine mani olan ecdadımızın bu amelinin bir mesajı da insanlara güvendiğini ihsas etmekti.”

 

Ağızların Mühürlendiği Gün

İnsan da mazeret bitmez. Ağız da buna tercüman olur. Bu yüzden Mahşer Günü ağızlar mühürlenecek eller ve ayaklar konuşacak;[5]  İçinde yaşanılan hanlar, üzerinden yürünen yollar konuşacak, “O gün yer bütün haberlerini Rabbinin ona vahyettiği şekilde anlatır.”[6]

 

Minberlerin Şehadeti

Allah Rasulü’nün ﷺ beyanına göre Müminler Allah’ın yeryüzündeki şahitleridir. Bu yüzden ölü, musallada beklerken dostları mümin ve muvahhit olduğuna şehadet eder. 21 Haziran Perşembe günü Fatih Camii’nin avlusunda bir insan seline dönüşen yüzbinlerce mümin bu gaye çerçevesinde Abdulmetin Hoca’nın, “Mümin ve Muvahhit olduğuna, müstakim bir hayat yaşadığına şehadet etti.”

 

Abdulmetin Hoca Mahşer Meydanına kürsüden, sokaktan, Asya’dan, Afrika’dan şahitler getirecek. Kürsü İslam’a ihanet etmediğine, kulların hatırına Allah’ın talimatlarını gizlemediğine şehadet edecek.

 

28 Şubat’ın kurucu aktörleri Abdulmetin Hoca’dan ve konuşmalarından rahatsız olduklarını Onu,  Kayabaşı Köyüne sürerek izhar etmişti. Cuma namazına hazırlanırken sürgün kararı kendisine iletildiğinde tebellüğ eder, sünneti kılar ardından minbere çıkıp şunları söyler, “Allah Rasulü ﷺ, tahammül edilemez tazyikler neticesinde Mekke-i Mükerreme’den ayrılmak zorunda kalınca, Mekke’ye bakıp şöyle buyurmuştu, ‘Ey Mekke! Allah’ın yarattığı şeyler içinde en çok sevdiğim yer sensin. Eğer buranın halkı beni (zor¬la) çıkarmasaydı, ben kendiliğimden çıkmazdım.’. Benim için de Anadolu’da en kıymetli yer burasıdır. Çünkü, şurada İsmailğa Camii ve içinde Mahmud Efendi Hazretleri var.  Yorulduğumda, saldırılara maruz kaldığımda, sarsıldığımda elimden tutan, teselli eden Alim-i Rabbani orada. Şu pencereyi açıp, oraya bakmak içimi rahatlatırdı. Eğer buradan beni sürmeselerdi, Vallahi İsmailağa’dan ayrılmazdım.”

 

Ona mahşer günü Hakk’ı haykırdığı minberler, kürsüler ve o anlara tanıklık eden müminler de şehadet edecek.

 

Ümmet Aidiyeti

Ümmete nisbetle cemaatler, vücuda nisbetle aza gibidir. Nasıl bir uzuv, bedenden ayrı yaşayamazsa, Ümmet’ten kopuk bir cemaat de ayakta duramaz, var oluş gayesini îfa edemez.

 

Has dairede Abdulmetin Hoca’nın aidiyeti İsmailağa’ya idi. Lakin bu aidiyet onu Ümmet’ten koparmadı, bilakis cemaat aidiyeti Ümmet yapısına bağlılığını tahkim etti. Çünkü, o her konuşmasında muhataplarını cemaate değil, İslam’a sahip çıkmaya, tekke açmaya değil, medrese yapmaya çağıran bir Alim-i Rabbani’nin dizi dibinde yetişmişti.

Abdulmetin Hoca, Ehl-i Sünnet dairesindeki her vakfın muvaffakiyeti için dua eder, gayret sarfederdi. Bu manada her birinin konferans davetini kabul eder, giderdi. Ulemayı ve meşayıhı ziyaret eder, önlerinde kemal-i edeple otururdu. Din ticareti yapmaz, konuştuğundan dolayı, kimseden tek kuruş almazdı. Farklı meşreplerden yüzbinlerce mümin cenazesine katılarak O’nun Ümmet’in adamı olduğuna, cemaat aidiyetinin Ümmet aidiyetinin önüne geçmediğine şehadet etti.

 

Mahşer Günü konferans verdiği, sohbet ettiği salonlar O’nun Ümmet’in ittihadı için seferber olduğuna şehadet edecek.

 

Sahabe Gibi

Müslüman, gençlik yıllarında olduğu gibi âhir ömründe de cihad etmekle mükelleftir. Sahabenin hayatı bu memuriyeti îfanın şahitleriyle doludur. Âhir ömürlerinde Mısır’ın, İran’ın, Şam’ın fethine katılan büyük sahabilerden hiçbiri “cihat bizden düştü” deyip, evlerine çekilmedi. Onlardan kimi karada, kimi fethe çıkan orduyu taşıyan gemide, kimi Ebû Eyyub el-Ensarî gibi Medine’ye binlerce kilometre mesafede, İstanbul’da cihat meydanında vefat etti. Sahabenin bedenleri de yorulur, onlar da sıcakta bunalır, soğukta üşürdü. Sefere çıkarken onların çocuklarını da hüzün kaplar, onlar da ayrılık acısı yaşardı. Onlar, bütün bunlara rağmen aylarca at sırtından inmeden mesafeleri kat etti, köy köy, şehir şehir dolaşıp İslam’ı tebliğ etti. Zalim sultanların tebliği engelleyici kararları, yüreklere giden yolları kapattığında, sahabe yaşlı ve yorgun bedenleriyle ayağa kalkıp kaleleri kuşattı, aylarca toprak üzerinde yatıp, kalenin düşeceği günü bekledi, halleriyle gönülleri, kılıçlarıyla da kaleleri fethetti.

 

Abdulmetin Hoca da şehir şehir, ülke ülke dolaştı. Bazen bir günde altı konuşma yaptı. Hiç bir zaman, “Artık yeter, yoruldum.” demedi. Haliyle sokakta, kaliyle kürsüde vaaz etti. Yarın mahşer günü, İslam beldelerinden yüzbinlerce mümin hasbi bir şekilde İslam’ı anlattığına şehadet edecek.

 

Esmer Çocuklar

İnsanlar tekebbürle, küçülür, tevazu ile büyürler. Mazluma karşı mütevazi, mütekkebbire karşı vakûr olmak ise bu Ümmet’in şiarıdır. Esved, Hz. Aişe’ye, “Allah Rasulü’nün ﷺ evde ne yaptığını” sorunca, Hz. Aişe Annemiz, “Ailesinin hizmetinde olurdu.” buyurdu. Yine Hz. Aişe benzer bir soruya şöyle cevap vermişti, “Allah Rasulü ﷺ, elbisesinin söküğünü diker, ayakkabısını tamir eder, erkekler evlerde hangi işleri yaparsa onları yapardı.”

 

Abdulmetin Hoca, çocukla çocuk, büyükle büyük olur, evde ailesine yardım eder, çocuklarla oynar, Batı’lı Adamın maddesi gibi, manasını da sömürdüğü Afrika’nın esmer çocuklarına hizmet etmeyi büyük bir onur kabul eder, Müslümanları oralarda medrese yapmaya, su kuyuları açmaya çağırırdı. Afrika’ya gittiğinde turistik geziler yapmaz, Bilal yüzlü esmer çocukların kah ayaklarını yıkar, kah yüzlerini silerdi.

 

“Bu Beyaz Adam, Kilise Çocuğu Olamaz”

Paris’ten, Newyork’tan, Londra’dan gelen beyaz adamlar tarafından ülkeleri sömürülen Afrika’nın esmer çocukları, yüzü gibi sarığı da beyaz olan Abdulmetin Hoca’yı görünce kaşlarını çatmış, onu da önceki beyazlar gibi sömürgeci zannetmişti. Lakin su kuyusu açmasına, para dağıtmasına, çocuklarla fotoğraf çekip facebook’a atmak için değil, gönüllerini kazanıp dualarını almak için oynamasına, ayaklarını yıkatanlara inat, ayaklarını yıkamasına şahit olanlar, “Bu Beyaz adam Kilise çocuğu değil” dediler.

 

“Ben Fatih’in Evladıyım”

Abdulmetin Hoca onlara, “Ben buraya madenlerinizi sömürmeye ya da hürriyetlerinizi çalmaya gelmedim. Bana kaşlarınızı çatmayan! Ben Avrupa’dan gelen bildiğiniz o beyaz adamlardan değilim. Asırlarca Afrika’ya hizmet eden; Anadolu’daki buğdayı Afrika’lı kardeşlerine gönderen, İstanbul’da köle mahalleleri oluşturmayan Sultan Fatihin evladıyım. Ben Mekke-i Mükerreme fethedildiğinde beyazların bakışları arasında Kabe-i Muazzama’nın damına hemşehriniz Bilal b Rebah’ı çıkaran Hz. Muhammed’in Ümmet kadrosuna mensup bir müminim.” dedi.

 

Hasır Üzerinde Yatan Bir Peygamber’e Ümmet Olmak

Hasır üzerinde yatan Allah Rasulü’nün ﷺ mübarek yüzünde izler oluşmuştu. Abdulmetin Hoca da bir şehirden diğerine giderken bazen evden ayrılmak zor olur diye havalimanında kalır, bir kanepe üzerinde ayaklarını toplar, sağ omuzu üzerine uzanır, bir sonraki uçak saatine kadar dinlenirdi. Mahşerde, yürüdüğü yollar gibi üzerinde dinlendiği kanepeler de, Onun Hakk’ı anlatmak için seferber olan bir arif, bir dava adamı olduğuna şehadet edecek.

 

Sulh Adamı

Cemiyette uhuvvet, devlette sulh ve sükunun esasıdır. Müslümanlar için esas olan aralarındaki sorunları kadının/hakimin hükmüyle değil, sulh yoluyla çözmeleridir. Allah Azze ve Celle, “Müminlerden iki grup birbiriyle kavgaya tutuşursa hemen aralarında sulh yapın.”[7]  buyurmaktadır.  Allah Rasulü ﷺ, Şas bin Kays’ın gönderdiği Yahudi gencin tahrik edip karşı karşıya getirdiği Evs’le Hazreç’in sorununu mahkeme kararıyla değil, İslam millet yapısının esaslarını nazara vererek çözmüştü.

 

Abdulmetin Hoca’ya bir ailede ya da iki müslüman arasında bir sorun var, dendiğinde, onların uzakta ya da yakında olduğuna bakmadan yola düşer, müminlerin arasını düzeltmek için seferber olurdu. Vefatından bir ay kadar önce bir rahatsızlık sebebiyle hastaneye yatırıldığında, iki kişi arasında ciddi bir sorun olduğu yönünde bir telefon alır; Kalkar, dışarı çıkan refakatçiye orada olduğunu ihsas etmek için, battaniyenin altına yastıkları koyar ve saat 23.00 gibi çıkıp, iki müslümanı barıştırmaya gider.

 

Ensar

Allah Rasulü ﷺ, Ümmeti’ne ensar olmayı vasiyet etmişti. Abdulmetin Hoca’da, Bilad-ı İslam’dan Türkiye’ye sığınan Muhacirlerin, Ensarı olmuştu. Mazlumlar ilk onu bulur, nerede, nasıl barınacaklarını ona sorardı. Abdulmetin Hoca’nın emrinde büyük vakıflar yoktu. Lakin hasbi kardeşleri, diğergam yol arkadaşları vardı. Azdan verenlerle büyük servetlere sahip olanların yapamadığını yaptı. Binlerce fakiri yedirip içirdi.

 

Dava Adamı

Yağmurda, fırtınada, gece yarısında, havanın en kızgın olduğu anlarda da bu Ümmet kulluk vazifesini ihmal etmez; Kabe-i Muazzama etrafında tavafa devam eder. Çünkü Müslüman mazeret değil, vazife adamıdır. Abdulmetin Hoca da o ruha ve manaya sahipti. O’nun evinde de zaman zaman hastalananlar olurdu. Lakin kim ne kadar hasta olursa olsun O yine de çantasını hazırlar, içerisine hediyelik eşyaları koyar, evden ayrılırken de şu ayeti okurdu, “Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz, kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz bir ticaret ve beğendiğiniz meskenler size Allah’tan, peygamberinden ve O’nun yolunda cihattan daha sevgili ise, artık Allah’ın (azab) emri gelinceye kadar bekleyin! Allah, fasık topluluğu doğru yola erdirmez.”[8]

 

Eyfel Kulesi

Kadim zamanlarda dervişler küfür diyarına gider, sözleri ve halleriyle İslam’ı anlatır, yürekleri fethe hazırlar, ardından da ordu giderdi. Lakin yürek fethine memur olan dervişlerin vazifesi, mücahidlerin fetih ameliyesinden daha zordu. Çünkü ilkinde Allah Teala’nı kudretinin tecelli zemini olan kalplerin; ikincisinde ise insan imalatı olan taş kalelerin fethi var. Abdulmetin Hoca kudemanın izinde yürüdü. Bir konferans için Fransa’ya gittiğinde Eyfel Kulesi’ne çıkıp ezan okudu, namaz kıldı. İstanbul’un fethini müjdeleyen Allah Rasulü’nün ﷺ Roma’nın fethine dair de müjdesi var. Fransa, Kilisenin müştemilatı hükmündedir. Abdulmetin Hoca Eyfel Kulesinde okuduğu ezanla bize şunu söyledi; Ayağa kalkın, murabıt olun, olun ki izinizden mücahidler yürüsün ve fatih olsunlar.

 

Hulâsa

Abdulmetin Hoca, Mahmud Efendi Hazretleri’nin dizi dibinde yetişti. Ulûm-u İslamiyye’yi orada okudu. Ümmet için koşuşturma şuurunu orada kazandı. Başka bir cemaate mensup bir müslümanı ne ötekileştirdi, ne de ihvanından ayrı gördü. Ehl-i Sünnet dairesindeki müminlerin ne meşrebine, ne bölgesine, ne de Türk ya da Kürt olmasına baktı. Hem haliyle, hem de kaliyle bir cemaate aidiyetin aslında Ümmet’e aidiyet anlamına geldiğini gösterdi. Muasır bir Evliya Çelebiydi, sanki o da “Şefaat” diyecek yerde “seyahat” demişti. Anadolu’yu karış karış dolaşıp Müslümanları ayağa kalkmaya, İslam’a sahip çıkmaya davet etti. Dünyevi ikballer peşinde koşmadı, kimseden makam, mevki talep etmedi. Efendi Hazretleri’nin “Hoca cübbesi sana daha çok yakışır.” Sözü üzerine  Hukuk Fakültesi’ni bıraktı, imam oldu; ne Allah ve Rasul buyruklarına göre yaşarken ne de onları ilan ederken kınayanın kınamasından korktu. Konuşmanın bedel istediği zamanlarda imanı ve davaya sadakati onu öne çıkardı. 28 Şubat’ta müminlerin gür sesi oldu. Sürgüne gönderildi. Lakin yine de İslam’dan ödün vermedi. İffetiyle yaşadı, izzetiyle Hakk’a yürüdü. Cenaze namazına katılan yüzbinler kendini Ümmet’e adamış bir adam olduğuna şehadet etti.

 

Onun şahsında Ahmed b. Hanbel’in, “Ehl-i bidata söyleyin, aramızdaki fark cenaze günü belli olacak.”[9]  sözü bir kez daha tecelli etti. İslam’a “uydurulmuş din”, hevalarına “indirilmiş din” diyen Ehl-i bidat’ın cenazesi birkaç saf insan tarafından kılınırken, Abdulmetin Hoca’nın cenazesinde yüz binler saf tuttu.

[1] Bakara; 120.

[2] İbn Mace, Zühd 3; H. No: 4110.

[3] Buharî, Edebü’l-Müfred, 594; Beyhakî, es-Sünenu’l-Kübrâ, H. No: 1297.

[4] Tirmizi, H. No, 345.

[5] Yasin, 65.

[6] Zilzâl, 4-5.

[7] Hucurât, 9.

[8] Tevbe, 24.

[9] İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye, Dâr-u İbn Kesîr, Beyrut, 2010, XI, 186.

Önceki Yazı