TARİHSELCİLİK FİKRÎ DEĞİL, İMANÎ BİR MESELEDİR

TARİHSELCİLİK FİKRÎ DEĞİL, İMANÎ BİR MESELEDİR

İlk olarak İncil’e uygulanan daha sonra Oryantalistler tarafından Kur’an-ı Kerim’e tatbik edilen fakat kâfir eliyle olduğundan dolayı Müslümanlar tarafından itibar görmeyen Tarihselciliğin, 1960 – 1970 yılları arasında Pakistan merkezli olmak üzere yayılması hedeflendi; lakin ulemanın taşıyıcı isim olan Fazlurrahman’ı tekfir etmesiyle Tarihselcilik Hint Kıtası’nda akamete uğradı. Tarihselciliğin ikinci hamlesi Mısır’da oldu. Ulemanın ekolün önde gelen savunucusu Nasr Hamid Ebu Zeyd’i tekfir etmesiyle, Tarihselciliğin Mısır serüveni de noktalanmış oldu. Hint Kıtası’nda ve Mısır’da tutunamayan Tarihselcilik üçüncü hamlesini Türkiye’de yaptı. Yurtdışında akademik çalışma yapan araştırmacılar vasıtasıyla Türkiye’ye taşınan Tarihselcilik, ulemanın ilgisizliğinin oluşturduğu boşlukla hızlı bir şekilde yayıldı, bağlılar kadrosu genişledi, akademyanın en güçlü anlayışlarından biri haline geldi. Meşhur Tarihselcilerin eserleri telif(tercüme) edildi.

 

Tarihselciliğin Talebi

Tarihselcilere göre Kur’an-ı Kerim ancak nazil olduğu coğrafyanın ve zamanın tanınmasıyla anlaşılır. Bu şekilde, hüküm ayetlerinin eşya ve hadiseye tatbik edilmesi mümkün olur. Birden fazla kadınla evlenmek, kadının dövülmesi, mirasın kızla erkek arasında eşit paylaşılması ve ganimet gibi hususları Mealciler tevil ederken, Tarihselciler onların tikel halleriyle tarihte kaldıklarını belirtmektedir. Zira Tarihselcilere göre bu hükümlerin hiçbiri evrensel değildir. Ancak tikel hüküm ifade eden bu ayetlerden tevhid, adalet, eşitlik, hürriyet, şura gibi külli hükümler çıkarılabilir. Bunun için de nüzul coğrafyasına ve zamanına gidip ayetleri sebeb-i nüzulleriyle okuyup, yorumlayıp, gayeleri çerçevesinde bugüne taşımak gerekir. Tarihselcilere göre böyle bir açılım da ancak Kur’an-ı Kerîm’i parçacı ve lafızcı değil, bütüncül ve mana merkezli okuyup ondan külli hükümler çıkarmakla olur, demektedirler.

Fazlurrahman

Batı’da İncil’e uygulandığı şekliyle Tarihselciliği alıp ilk defa Kur’an-ı Kerim’e tatbik eden isim Fazlurrahman’dır(1919-1988). Ona göre ibadetler dışındaki bütün tikel hükümler tarihseldir. Hiçbiri mevcut haliyle sonraki zamanlara hitap etmez. Tarihselci anlayışa göre olgu etken, Kur’an edilgendir. Buna göre hırsızın elinin kesilmesini emreden ayet[1] tikeldir. Gayesi ise hırsızlığı ortadan kaldırmak, mal güvenliğini sağlamaktır. Devlet bunu, hapis ya da başka şekilde yerine getirmeyi maslahata ya da şartlara daha uygun bulup, değiştirebilir. Fazlurrahman’ın o günün entelektüel ortamında söylemeye cesaret edemediği radikal değişikliği daha ileri noktaya taşımakla maruf olan tarihselci Mustafa Öztürk, mevzu ile alakalı şunları söylemektedir; “Kur’an’daki bir şer’i hüküm, günümüzün realitesine tetabuku ya da sorun çözme kabiliyeti oranında pekâlâ geçerli olabilir; ama ters oranda geçerli de olmayabilir. Veyahut Kur’an’daki bir hükmün önerdiğinden daha güzel bir uygulama da bugün pekâlâ uygulanıyor olabilir. Burada önemli olan husus, işlevselliktir. Diğer bir deyişle, önemli olan hükmün nesnel ve metinsel gerçekliğinden öte sosyal ve işlevsel gerçekliğidir. Bu noktada hırsızlık suçu ve cezası ile ilgili olarak şöyle bir soru sorulabilir:

Hırsızlık suçu sabit olduğunda hırsızı ıslah etmek, tıpkı Gaziantep Belediyesi’nin hırsızlığa dadanmış tinerci çocukları bir ıslah evinde, daha doğrusu spor kompleksleri, Türk hamamları, kütüphaneler, atölyeler vs. içeren bir kampüs içinde meslek sahibi yapıp sosyal hayata kazandırması gibi Suudi Arabistan’da cuma namazı sonrasında kamuya açık şekilde icra edilen el kesme törenlerinden daha evrensel değil midir?”[2]

Tarihselciler, Allah’ın Kelamı olan Kur’an-ı Kerîm’deki bir hükmü, bir belediyenin tasarrufuna kıyaslamakta ve belediyenin tasarrufunu daha evrensel bulmaktadır. Ne var ki, uygulayıcıların belediye yönetmeliğine inanma zorunluluğu yoktur. Lakin Kur’an-ı Kerim’deki her bir ayet ise imana taalluk eder. Kur’an-ı Kerîm imanla ıslah eder, ceza ile caydırır. Bu yüzden belediyenin uygulamasına benzer yöntemlerin uygulandığı şehirlerle hırsızlık haddinin tatbik edildiği İslam şehirleri arasında mal ve can güvenliği açısından büyük farklar vardır. Nitekim XVII. yüzyılda İstanbul’a gelen bir Fransız seyyah, koca şehrin bir kaç bekçiyle korunduğunu görünce, Paris’te bir mahallede bundan daha fazla bekçi var, yine de insanların malları ve canları emanda değil demiştir.

Mukayese

Allah Rasûlü Kur’an-ı Kerîm’i nazmından hareketle anladı. Sahabe nazım, mana münasebetine riayet etti. Fıkıh Usûlü Kur’an-ı Kerîm’in nazım ve mana bütünlüğü çerçevesinde oluştu. Binlerce ciltten oluşan fıkıh kitapları Kur’an-ı Kerim’in nazmı esas alınarak istinbat edildi. “Önemli olan hükmün nesnel ve metinsel gerçekliğinden öte sosyal ve işlevsel gerçekliğidir.” ifadesine göre ise Allah’ın ne buyurduğu değil, neyin işlevsel olup, olmadığıdır. Bu cihetten bakıldığında Tarihselcilik -gerekli gördüğünde- ayetlerin zahir anlamını bütünüyle terk eden Bâtınilikle ayniyet arz etmektedir.

Fazlurrahman’ın Problem Çözme Yöntemi

Fazlurrahman’a göre günümüz insanının en önemli sorunlarından biri olan faizle alakalı yapılması gereken şudur: Mevcut ekonomik ortamda acaba faizsiz banka olabilir mi? Ayrıca banka sistemi olmayan bir toplum ekonomik açıdan kalkınabilir mi? Bu sorular Fazlurrahman’a göre ekonomide uzmanlaşmış kişilerce cevaplandırılmalıdır. Eğer onların bu sorulara verecekleri cevap “evet” ise ribâ sorunu kökünden çözülmüş olur; “hayır” ise o zaman müslüman âlim, “Banka faizi Kur’an’ın ribâ diyerek uygulamaya koyduğu yasak içine girer mi?” meselesini çözmek durumundadır. Şu halde günümüz ekonomik şartları için Kur’an’ın ribâ anlayışının bankacılık işlemleri de göz önünde tutularak yeniden tanımlanması gerekir.[3]

Müslümanların ancak Kur’an’a dönerek sorunlarını çözebileceğini söyleyen biri olarak Fazlurrahman’ın fikirlerini izlediğinizde; söylemiyle, eylemi arasında yüzde yüzlük bir fark olduğunu görürsünüz. Fazlurrahman’ın, dönmeyi arzuladığı “Kur’an”, Allah’ın nazım ve mana olarak inzal buyurduğu Kur’an-ı Kerîm değil, adalet, eşitlik gibi herkese göre değişebilen bir kaç genel ilkedir. Bir alim, faiz problemiyle karşılaştığında cevabı, “Allah Teâlâ mutlaka doğru söyledi.” şuuruyla -Fazlurrahman’ın tikel hüküm dediği- ayetlerin bizzat kendilerinde arar. Fazlurrahman’a göre ise öncelikle iktisatçılara başvurmalı, eğer onlar faizsiz bir finansın imkânsız olduğunu söylerse, Kur’an’daki riba ile ilgili ayetleri tarihsel kabul edip, faiz alanla, vereni koruyacak oranda bir faizin meşru olduğu söylenir.

Çağın hâkim iktisadî anlayışına bakıp faiz yasağıyla alakalı ayetlerin tarihsel olduğuna hükmedenler hadiseyi umumi manada değerlendirebilselerdi, göreceklerdi ki, sadece İslam değil Eflatun, Aristo, Hristiyanlar ve Sosyalistler de faize karşıdır. Günümüzde, ekonomik yapıları daha güçlü olan devletlerde faiz oranları daha düşüktür. Ne var ki Fazlurrahman’ın açtığı yolda yürüyenler Kur’an-ı Kerim’le ciddi bir sorun yaşadıklarından dolayı hiçbir ayet-i kerimeye bu çağın sorununu çözer, şeklinde bakmamaktadırlar.

 Toparlanamayan Bir İnanç

Fazlurrahman’ın hayatını, bunalım, oluşum ve çözüm dönemi olmak üzere üçe ayırmak mümkündür.[4] Geliştirdiğini düşündüğü Kur’an-ı Kerim’i anlama yöntemine bakıldığında görülecektir ki, o sanki bunalım döneminde darmadağın olan inancını bir daha hiç toparlayamamıştır. Zira onun, Kur’an-ı Kerim’i bütüncül ve gaye üzerinden okuma iddiası, değil kurucu metin yazdığı kabul edilen bir alimin, bir mübtedinin dahi kabul edemeyeceği tezatlar ve tuzaklarla doludur. Bu iddiaya göre bütün haramlar mübah, bütün yasaklar da meşru olabilir. Bu cihetle Tarihselcilik Kur’an-ı Kerim’i modern insanın elinde heva oyuncağına döndürmektir.

Pakistan Hükümeti’nin daveti üzerine 1961’de profesör olarak Karaçi, İslam Araştırmaları Merkez Enstitüsü Müdürlüğü’ne(1962-68) atanan Fazlurrahman,  burada serdettiği Kur’an’ın mana itibariyle ilahi, lafız itibariyle beşeri bir Kitap olduğu yönündeki görüşünden dolayı tekfir edilmiş, başına ödül konduğu Lahor’da duvarlara asılmış, nihayet 1968’de Pakistan’dan ayrılmıştır.[5]

Türkiye’de Tarihselcilik

1980 İhtilaliyle birlikte Türkiye’de konuşulmaya başlayan Tarihselcilik, İslamî hassasiyete sahip olanların siyaseten öne çıktıkları 90’lı yılların ortalarına doğru, ilmi çevrelerde kendinden çokça söz ettirdi; Kur’an-ı Kerim’i anlamada yeni bir yöntem olarak sunuldu. Batı, Müslümanların İslam merkezli bir devlet modeli talebinin önünü alamayınca, varlığını Kur’an-ı Kerîm’in ahkâm ayetlerinin devrinin geçtiği kabulü üzerine bina eden Tarihselcilik kartını ileri sürdü. Yöntem üzerinde yoğunlaşıp zarfa aldanan, muhtevadan kopup, yenilikte umut arayanlar, Tarihselciliği ilk planda İslam’ın çağa hâkimiyetinde mühim bir vasıta olarak gördü. Bu yüzden İlahiyatlarda hızla yayıldı. Kur’an-ı Kerim’e dayalı bir dünyanın mezarını kazmak üzere icad edilen sistem, yeniden doğuşun amentüsü gibi bir heyecan uyandırdı. 

 

Tarihselcilik üzerine araştırma yapanların önemli bir bölümü Usûlü-Fıkıh’tan ve Kur’an-ı Kerim’in mana zenginliğinden mahrum olduklarından dolayı Usûl’le, Tarihselcilik arasındaki zıddiyeti keşfedemedi. Kur’an-ı Kerîm’i susturmayı hedefleyen bir yöntem, anlama usûlü olarak servis edildi.

90’lardan, 2000’lere Tarihselcilik

Refah Partisi’nin Kur’an-ı Kerim’den beslenen “Adil Düzen” talebi, millet tarafından büyük bir teveccühe mazhar olunca, ülkenin en popüler iki ilahiyatı; Ankara ve İzmir yoğun bir şekilde Tarihselcilik propagandası yaptı. Ankara Okulu Yayınları ve İslamiyât Dergisi üzerinden kamuoyuyla yakın irtibat kuran Tarihselciler, Kur’an-ı Kerim’in yerel ve tarihsel olduğu iddiasında ısrarcı oldu. Bu yıllarda Tarihselcilikle alakalı en önemli toplantılardan biri, 22-23 Şubat 1997’de İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin tertip etmiş olduğu, “İslam ve Modernizm: Fazlurrahman Tecrübesi” konulu uluslararası sempozyumdur. 28 Şubat’a beş gün kala düzenlenen bu sempozyum daha o yıllarda Fazlurrahman’ın Türkiye’de ne büyük bir etkiye sahip olduğunu göstermesi açısından önemlidir. 90’lı yılların Tarihselcileri, 2000’li yıllardan sonra Din ve Diyanet ile alakalı kurumlarda üst düzey yöneticiler oldular. Tarihselcilik belli alanlarda kuvveden fiile taşındı. 2012 yılında Diyanet’e bağlı 29 Mayıs Üniversitesi’nin bir kurumu olarak Kuramer açıldı. Kuramer, Tarihselciliğin adeta AR-GE’si gibi çalıştı. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın 2014 yılında neşrettiği, “Kur’an Yolu Meâli” adlı eserde, “Cilbâb Ayeti”nin (Ahzâb, 59) izahı yapılırken düşülen şu not, Tarihselciliğin Din ve Diyanet ile alakalı müesseselerde kat ettiği mesafeyi göstermesi açısından önemlidir: “Ahzab Suresi’nden sonra inen Nûr Suresi’ndeki örtünme, devamlı ve iffeti korumaya yönelik bir farzdır. Burada emredilen cilbab(belli bir dış giysi) cariye ile hür kadınları birbirinden ayırarak asayişi korumayı ve tacizi önlemeyi hedefleyen geçici bir tedbirdir. Toplum içinde cariye kalmayınca veya başka tedbirler alma imkânı hâsıl olunca dışarı çıkarken, usûlüne göre tesettür (kapanması gereken yerlerin örtünmesi) yanında bir de, hür kadın alameti olarak cilbâb vb. elbiseler giymek gerekli olmaktan çıkmıştır.”. Nûr Suresi’nin 31. ayet-i kerimesinin farklı izahlarının olduğu ehline malumdur. Buna göre Nur Suresi’ndeki ayet, baş örtüsüne tahsis edilirse, Tarihselci yoruma göre asayişin sağlandığı hallerde bir kadın pekala şortla dolaşabilir ve bu da nasslara -haşa- aykırı olmaz.

 

Tarihselcilerin Dayanakları

Kur’an-ı Kerîm’in Cezîretü’l-Arab’tan Bahsetmesi

Türkiye Tarihselcilerine göre de Kur’an-ı Kerîm, yalnızca nüzûl döneminde ve coğrafyasında ‘yaşayan’ Araplara hitap etmiştir. Bu yüzden yalnızca Cezîretü’l-Arab’taki sorunlardan bahsetmiş, Arab’ın toplumsal ve kültürel dünyasında olmayan hususlara dair bir hüküm belirtmemiştir. Nitekim En’âm 92 de Kur’an’ın yalnızca nüzûl dönemine ve coğrafyasına hitap ettiği iddiasını desteklemektedir.[6]

Allah Azze ve Celle’nin zatı zaman ve mekânla kayıtlı olmadığı gibi isimleri ve sıfatları da zaman ve mekânla sınırlı değildir. Allah’ın Alîm ve Habîr olması nasıl zamanla ve mekânla kuşatılamazsa, Kelâmullah olan Kur’an da zamanın ve mekânın hudutlarına sığmaz.

Vahye muhatap olan insan, insan olması cihetiyle değişmemiştir. İlk icat edilen arabayla, bugün trafikteki arabalar arasında büyük farklar varken ilk insanla, günümüz insanı arasında yaratılış özellikleri itibariyle bir fark yoktur. Hz. Âdem’in de iki gözü, bir beyni vardı, bugün doğan bir çocuğun da aynı organları vardır. Olaylar, olgular değişir lakin insan hep aynı kalır. Bunun içindir ki Kur’an-ı Kerim ibret almak için[7] önceki Peygamberlerin kıssalarından bahseder. Eğer Allah Teâlâ, geçmiş ümmetlere gelen bir hükmü nesh etmediyse Şer’u men kablenâ tabiatı itibariyle bugün değişmeyen insana da konuşur. Bunun içindir ki Allah Teâlâ her peygambere yeni bir şeriat vermemiş, bir önceki nebinin şeriatıyla iktifa etmeyi emretmiştir. Çünkü bir olay her ne kadar Hz. Nuh ya da Hz. Musa zamanında yaşandıysa da,  sonraki zamanlarda da tabiatı itibariyle aynı kalan insan için bir çözüm içermektedir. Allah Rasulü’nün asrında olan hadiselerle, güncel olaylar arasındaki en temel fark ise kahramanların farklı olmasıdır.

Vahiyle insan iç içedir. Bunun için Allah Teâlâ, peygamberlerini meleklerden değil insanlardan seçmiştir. Fakat bu iç içelik vahyin o toplumda yerden bittiği yani örfe ve âdete göre şekillendiği anlamına gelmez. Eğer insan, vahyin oluşumunda belirleyici olsaydı Allah ona vahyetmezdi.

Vahyi nüzul coğrafyasıyla sınırlandırmak, Alîm ve Habîr olan Allah’ın ilmini tarihin belli bir dönemine hapsetmektir. Kur’an’ın geçmiş asırlara konuşup, yaşanılan zamana hitap etmemesi ise onun adaletine aykırıdır.

Vakit, namaz için sebeptir. Sebep her tekrar ettiğinde namaz kişiye farz olur. Sebepler, şartlar, durumlar, olaylar da vahyin tezahürü için uygun ortam oluşturur.

Eğer örf ve adet vahiy üzerinde etkin olsaydı ilk gelen emirler Kelime-i Tevhid’i değil, çok tanrılı dini hayatının kaçınılmaz olmasını anlatırdı.

Ümmü’l-Kurâ

Çok sayıda ayet-i kerime gibi Tarihselcilerin istidlal ettiği, “İşte bu, bereket kaynağı, kendinden öncekileri (ilâhî kitapları) tasdik eden ve şehirlerin anasını (Mekke’yi) ve bütün çevresini (tüm insanlığı) uyarman için sana indirdiğimiz bir kitaptır.”[8] mealindeki ayet de aslında Kur’an’ın evrensel olduğunu ifade eder. Nitekim ayette geçen ” أُمَّ الْقُرَى /Şehirlerin anası” ifadesi Kâbe-i Muazzama’nın Allah katında dünyanın merkezi olduğuna, “ وَمَنْ حَوْلَهَا /çevresindeki insanlığı” da, bütün insanlığın inzar edilmesi gerektiğine işaret eder. Mekke-i Mükerreme, Cennet’ten inen Hz. Âdem’in o bölgeye gelmesi, insan neslinin oradan yayılmaya başlaması, Hz. Âdem’in Kâbe’yi yeryüzündeki ilk bina olarak orada inşa etmesi gibi hususiyetlerden dolayı şehirlerin merkezi kabul edilmiştir. “وَمَنْ حَوْلَهَا” “Çevresindeki insanlar” ifadesi ise, Kâbe’nin her bir yönünden hareketle şarktan garba, kuzeyden güneye kadar uzanan bütün yeryüzünü kapsadığını dile getirir. Lakin herkes gücü nisbetinde sorumludur. Müfessirler de “وَمَنْ حَوْلَهَا”yı bu bağlamda anlamıştır. Zira dünyanın her yerinden insanların Kâbe-i Muazzama’ya yönelip namaz kılması “çevre” kelimesinin dört ciheti, en son noktaya kadar içine aldığını gösterir. İsm-i mevsul olan “مَنْ/Men” de umum bildirir. Oruçla ilgili ayette geçen “مَن” kelimesi de manaya umumluk vermektedir. Buna göre ayet, Ramazan ayına ulaşan herkesi kapsar. Nitekim “فَمَن شَهِدَ مِنكُمُ الشَّهْرَ فَلْيَصُمْهُ /İçinizden kim bu aya ulaşırsa onu oruçlu geçirsin.”[9] şeklindedir. Bunun içindir ki ayetin devamında Allah Teâla, hasta ile yolcuyu tahsis ederek hükmün dışında bırakmıştır. Yukarıdaki izahattan da anlaşıldığı gibi hiç bir ayet, Kur’an’ın yerel ya da tarihsel olduğuna işaret etmez. Bilakis her ayette evrensel bir boyut vardır. Tarihselcilerin anlamını daraltarak kendileri için delil aldığı ayet-i kerime gerçekte onların aleyhine bir delildir.

Efendimiz’in Eşleri

Tarihselcilerin, “Şunlar tarihseldir(Yasin 6; Şura 7)”[10] dediği ayetler de gerçekte evrenseldir. Nitekim  “وَمَا كَانَ لَكُمْ أَن تُؤْذُوا رَسُولَ اللَّهِ وَلَا أَن تَنكِحُوا أَزْوَاجَهُ مِن بَعْدِهِ أَبَدًا /Allah’ın Rasûlü’ne rahatsızlık vermeniz ve kendisinden sonra hanımlarını nikâhlamanız ebediyyen söz konusu olamaz.”[11] ayeti öncelikle umumi manada Allah Rasulü’ne eza vermeden bahsediyor, sonra da eza çeşitlerinden biri olan eşlerle evlenmeyi zikrediyor. Çünkü onlar müminlerin anneleridir.[12] Kişi onlardan biriyle evlenmekle Allah Rasulü’nün mahremiyetini çiğnemiş olur. Nasıl eşleriyle evlenmek Allah Rasulü’ne ihanet etmekse, İslam’ı tahrif, tebdil etmek de O’na ihanettir. Burada O’na(s.a.v.) ihanetin en büyüklerinden biri olan evlilik zikredilmiş ve ondan sonra -sanki- üç nokta konarak, müminler sayılmayan diğer bütün eza çeşitlerinden ictinab etmeye çağrılmıştır.

Tarihselcilik Fikrî Değil, İmanî Bir Mevzudur

Şu ayetler de risaletin bütün insanlığı ve zamanları ihâtâ ettiğini göstermektedir: “تَبَارَكَ الَّذِي نَزَّلَ الْفُرْقَانَ عَلَى عَبْدِهِ لِيَكُونَ لِلْعَالَمِينَ نَذِيرًا/ Âlemlere bir uyarıcı olsun diye kuluna Furkân’ı indiren Allah’ın şanı yücedir.”[13]; “وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا رَحْمَةً لِّلْعَالَمِينَ / (Ey Muhammed!) Seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.”[14]; “وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا كَافَّةً لِّلنَّاسِ بَشِيرًا وَنَذِيرًا وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ / Biz, seni ancak bütün insanlara müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. Fakat insanların çoğu bilmezler.”[15] ;

“قُلْ يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنِّي رَسُولُ اللّهِ إِلَيْكُمْ جَمِيعًا الَّذِي لَهُ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ / (Ey Muhammed!) De ki: “Ey insanlar! Şüphesiz ben, yer ve göklerin hükümranlığı kendisine ait olan Allah’ın hepinize gönderdiği peygamberiyim.”[16]; “ وَأُوحِيَ إِلَيَّ هَذَا الْقُرْآنُ لأُنذِرَكُم بِهِ وَمَن بَلَغَ / Bu Kur’an bana, onunla sizi ve eriştiği herkesi uyarayım diye vahyolundu.”[17] Çok sayıda hadis-i şerifte de Allah Rasulü’nün bütün insanlığa gönderildiği haber verilmektedir. Tarihselciler ise Kur’an’ın yerel ve tarihsel olduğunu iddia ederek onun evrensel olduğunu haber veren Allah’ı -sanki- tekzib etmektedirler. Onlara göre İslam, yedinci asır Arabının dinidir, devri bitmiştir. Tarihi süreçte hiçbir fırka bunlar gibi İslam’ın kabile dini, Efendimiz’in(as) kabile reisi olduğunu söyleme cüretinde bulunmamıştır. Bu yüzden Tarihselcilik, fikrî değil, imanî bir mevzudur.

Kur’an Niçin Deveden Bahseder?!

Basit bir nazarla Kur’an’a bakan herkes O’nun zooloji ya da botanik kitabı değil, gayba inanan, namaz kılan, kendilerine verilen mallardan zekât verenler için hidayet rehberi olduğunu anlar.[18] Bu zaviyeden bakıldığında, “Deveye bakmıyorlar mı, nasıl yaratılmıştır!”[19] mealindeki ayetin deveden Kur’an’ın hayvanlarla alakalı bir eser olması hasebiyle değil, insanı tefekküre davet edip, hidayetine vesile olması için bahsettiği görülür.

Bir tasavvurdan tasdike ancak bilinenden bilinmeyene doğru bir hareketle ulaşılabilir. Allah Teâlâ, çölde yaşayan, hayvan olarak daha çok deveyle birlikte olan Arab’a yaratmanın da, yönetmenin de kendine ait olduğunu “Deveye bakmıyorlar mı?” buyurarak anlatmıştır. Ayette zikredilen “bakmak”, gözle bakmayı değil, üzerinde tefekkür etmeyi emretmektedir. Bir kedi köpeği ya da fare kediyi gördüğünde yolunu değiştirir. Masanın üzerinde yürüyen bir karınca insan eliyle karşılaştığında başka bir yöne doğru yürür.

Kur’an-ı Kerîm, Allah Teâlâ’nın sahradaki zor hayat şartlarına uygun olarak yarattığı deve, -55 derece soğuğa ve 55derece sıcağa dayanan derisi, gözlerinin üzerinde yer alan üç kat kirpikleri yardımıyla kum fırtınalarında rahatça yürümesi, içeriye doğru tüylü kulaklarıyla fırtınadan etkilenmemesi, kum fırtınasında kapanan burun delikleriyle de nefes alabilmesi, uzun süre durmadan yürümesi ve su almadan çölde yaşamına devam etmesi, dikenli otları çiğneyecek ağız yapısı ve hazmedecek midesiyle hakîmane yaratılmasını gözler önüne serer, insanı tefekküre çağırır. Allah Rasulü’nün, “Benden insanlara bir ayet de olsa tebliğ ediniz.” buyruğuna muhatap olan Sahabe, ancak iyi anlayıp idrak ettiği bir Kur’an’ı tebliğ edebilirdi. Hicaz, insan merkezli idrak ve amel problemlerinin çözüldüğü bir denklem yeriydi. Sahabe de o denklemi aldı, Mısır, Yemen, Irak, Suriye, İran gibi farklı kültürlerin ürettiği sorunlara uyguladı. Hicretin yirminci yılında İslam’ın geniş bir coğrafyaya yayılması, içinde imparatorlukları eritmesi, Hicaz formülasyonunun yerel değil, evrensel olduğunun göstergesidir. 

Allah’ın Kâinat’a koyduğu kanunlarla mahlûkat ve nebâtat arasında muhteşem bir uyum var. Kur’an’a göre bir hayat nizamının belirlenmesi durumunda, aynı muvazene insanla Rabbi arasında da olacaktır. Mevzuyu bu çerçevede fehmeden Sahabe de, deveyi bir misal olarak kabul etmiş, sair bölgelere hicret ettiklerinde muhataplarına, Allah’ın birer ihsanı olan nimetler üzerinden Hakîm bir yaratıcı olduğunu, Kur’an-ı Kerîm’i de o Hakîm’in inzal ettiğini ifade etmişlerdir.

Kâfir baktığında kedi, köpek gibi sadece mevcudu görür. Müslüman ise aklıyla bakar ve bir ağacı çekirdekten meyveye kadar bütün yaratılış safhalarıyla müşahade eder. Bu yüzden Allah Teâlâ, ”Göklerde ve yerde nice deliller vardır ki yanlarına uğrarlar da onlardan yüzlerini çevirerek geçerler.“[20] buyurmaktadır.

Hulâsa

Modern hayatı esas alarak Kur’an’ı sorgulayan, onu tarihe hapseden Tarihselcilik, Kur’an-ı Kerîm esas alınmadığından dolayı oluşan sorunları sanki Kur’an-ı Kerîm’in uygulanmasından kaynaklanmış problemler gibi ona isnat etmekte ve O’nun tarihsel okumaya tabi tutulmasının kaçınılmaz olduğunu savunmaktadır. İslam Dünyasının sorunlarını Kur’an-ı Kerim’i sorgulayan bir anlayış değil, Kur’an’ı anlayan bir idrak çözecektir.

 

[1]Mâide, 38.

[2] Mustafa Öztürk, Kur’an,Tefsir ve Usül Üzerine Problemler, Tespitler, Teklifler,  Ankara Okulu Yayınları, s. 100.

[3] Fazlurrahman, DİA, XII, 282.

[4] Bkz.  Alparslan Açıkgenç, “İslâmî Uyanış ve Yenilikçilik Düşünürü: Fazlur Rahman’ın Hayatı ve Eserleri (1919-1988)”, İslâmî Araştırmalar, IV/4 (1990), s. 239.

[5] Açıkgenç, a.g.m., 238.

[6] İlhami Güler, Soruşturma, İsamiyât Dergisi, Ankara, Ocak-Mart 2004, VII, sy. 1, 136-137.

[7]Yusuf, 111.

[8] En’am, 92.

[9] Bakara, 185.

[10] Bkz. İhsan Şenocak, Kur’an-ı Kerîm Müdafaası, Hüküm, İstanbul, 2017, 62 vd.

[11] Ahzab, 53.

[12] Bkz. Ahzâb, 6.

[13] Furkan, 1.

[14] Enbiya, 107.

[15] Sebe, 28.

[16] A’raf, 158.

[17] En’am, 19.

[18] Bakara, 2-3.

[19] Ğaşiye, 17.

[20] Yusuf, 105.

Sonraki Yazı