Batı Başkentlerinde Gazzâlî’nin Çocukları

Karl Marks adına biri çıkar “Das Kapital”, komünizmaya yeniden hayat verecek şekilde şerh eder, Hristiyanlığı nazara alarak da “din afyondur” derse, Das Kapital çok satan kitaplar listesine girer, komünizma da en popüler ideolocya olur mu?

Birkaç “tarihi vakıa”, olacağını iddia etse de, küresel güçler “mühür bizde, olamaz” derler. Ne var ki onların, komünizma adına verdiği hüküm bir gün kendileri için de söz konusu olacak; küfür şafağında bir gökkuşağı gibi gördükleri idelocyaları kaybolacak. Çünkü anlık zuhûrlar ya da sahte kurtarıcı, sahte peygamber ve sahte veliler bir defalıktır. Saman alevi gibi bir anda insanlık için umut olur, gençleri sokağa döker, tufan gibi bütün şehirleri kuşatır, hayatın sevap ve günahını dosyalar; düşeni kaldırır, kırığı sarar, yaraya merhem olur gibi görünür. İdeolocya rüşveti, talanı, fuhşu önleyemeyince bir daha indirilmemek üzere arşive kaldırılır. Dünya siyaset ve tefekkür tarihinin ideolojiler ve rejimler mezarlığı olması ya da düşen rejimlerin sadece birkaç vefalı oğul tarafından yıldan yıla anılması rafa kaldırılanların aynı zamanda yüreklerden de silindiğinin ispatıdır. Çöken her ideolocya geride günahlar ve mutsuz yığınlar bırakır. Varılmayan ufuklar, sönen umutlar, istismar edilen idealler…

Bir Putu Kırarken, Diğerini Dikmek


“Her yeni eskiyi mahkûm eder” kaidesi gereği Karl Marks’ın çapına ulaşan her cins kafada yeninin hâkimiyeti, şehveti uyanır ve her ideolog kendi Das Kapitalini yazar. Onun üzerinden kitleleri kışkırtır; bir putu indirirken, bir başkasını diker. Bu yüzden uygarlıklar tarihi aynı zamanda kırılan ve dikilen putların tarihidir. Tahterevallinin iki ucu gibi, bir put düşerken diğeri yükselir.

Kapitalizma Putu da Sekerât Halinde


Artık Batı’nın sokaklarında eski ihtişamından eser yok. Kapitalizma putu sekerât halinde ölümü bekliyor. Batılılar, yaşadığımız bu iktisâdî ve ruhi kriz ya uygarlığımızın sonu olacak ya da kıtamız dışında büyük bir savaş çıkarıp, muhariplere silah satarak ekonomik dengeyi kuracağız diyorlar. Ya ölecekler ya da yaşamaları için başkalarını öldürecekler. Vahyin terbiyesinden mahrum bir uygarlığın hayat kriterleri canavarlarınkiyle ayniyet arz ediyor.

Şehvetine ve aklına pranga vurduğu için kiliseyi gömen Kapitalizma’nın, eğer hayatta kalma projesi gerçekleşmezse defnedilmek için geri sayım devam edecek. Bir farkla ki kiliseyi modern hayat çökertmişti, Kapitalizma ise kendi putunu kendi kırıyor.

Allah’a secde etmenin manasından mahrum olduğundan dolayı kendisi için yaratılan kıymetli herşeye ya da onların ihtişamına secde eden Batı, girdiği ölüm yolunda ürettiği tanrısıyla birlikte ölecek.

Kilise çökerken, Kapitalizma umut olmuştu. Şimdi ise umutlarının, yerine bir halef bırakmadan intihar edecek olmasına ağlıyor Kilise’nin çocukları. Ortada kalan milyonlar kime sığınacak?!

Kriz Döneminde İslâm


İslâm, her kriz döneminde yaşanan sarsıntıları âlimlerin irşadıyla aştı. Köklerine çekilerek yenilendi Müslümanlar. Öz suyuyla yeniden hayata döndü. Yürekler, evler, şehirler ve sokaklar için can oldu bu öz suyu. Müslümanlar arasında dolaşan, onlar gibi sarık takan fakat akşamdan sabaha kadar hadis uydurup onları pazarlayan zındıkların “kültürler atlası” haline getirdiği Kûfe şehrinde seksen üç bin problemi çözen Ebû Hanife’ye İmam-ı Azam; Felsefî, Batinî, Fatimî ve sapık sufilerin İslâm’ın etrafındaki kuşatmalarını yaran Gazzâlî’ye Huccetü’l İslâm; Tanrısal Dinin yüreklerden imanı silmeye çalıştığı Hind Coğrafyasında insanları İslâm’la yeniden telif eden Ahmed Faruk Serhindi’ye “İmam-ı Rabbânî” dendi.

Batı Başkentlerinde Yeniden Gazzâlî


Müslüman Gençler, Batı’nın başkentlerinden birinde hem kendileri, hem de aynı havayı soludukları insanlar için bir umut olsun, imanla inkârın hesaplaşmasında yol göstersin diye “Gazzâlî’yi” konuşmayı teklif etti. Gazzâlî’yi tanıdıktan sonra değişecek yeni hayatın istikâmetine itiraz etmesinler diye çoğu konferansa babasını da getirdi. Çünkü Gazzâlî olmak, Allah’ın rızasına ulaşmak için gerektiğinde herşeyi terk etmek demekti.

Gazzâlî hâla bütün ihtişamıyla “istikâmet üzere” hem aklın, hem de ruhun kapısının nasıl açılacağı, onlardaki sırlara nasıl varılacağını göstermekte. Bu yüzden Vatikan kaldırımlarında dolaşan ateşin zekâlı papaz adayları da gizli gizli onu okumakta. Kilise de arayıp da bulamadıkları irfanı onlara Gazzâlî bahşetmişti. Kim bilir kaç kilise şakirdi onunla Müslüman olup engizisyona sevk edilmişti.

Bir zamanlar Batı’da kitapları en az “Kitab-ı Mukaddes” kadar okunan yün eğiren dervişin oğlu Gazzâlî, asırlar sonra yine okunuyor. Bir farkla ki bu defa onu Kant değil, Alman ve Fransız üniversitelerinde Kant okuyan Müslümanlar okuyor.

Salih Bir Babanın Duası


Künyesi Ebû Hâmid… Adı Muhammed b. Muhammed b. Muhammed el-Gazzâlî… Babası yün eğirmekten vakit buldukça ulemâ meclislerinde kurulan irfan halkalarına devam eder, aşkla halkaya çöker, derin bir dikkatle ulu hocaları dinlerdi. Onların ihlasla İslâm’ı anlatmalarına gıpta eder, “Beni de vâiz ve fakihler kadrosuna al da İslâm’a hizmet edeyim Ya Rabbi!” diye niyazda bulunurdu.

Muhammed b. Muhammed âlim olamayacağını anlayınca, dualarını şu şekilde değiştirdi: “Ya Rabbi! Bana vâiz ve fakih çocuklar ver de onlar İslâm’a hizmet etsin.” O bir oğul istedi, Allah Teâlâ muhlis dualarına iki oğulla icabet etti: Muhammed ve AhmedMuhammed b. Muhammed dünyalıklarını iki oğlun adanmışlığı için vasıta olarak kullandı. Erken yaşta kendine dünya’dan sefer emri gelince bir taraftan henüz tahsilin başında istikbal vadeden iki yavrusuna, diğer taraftan ise ahiret haline baktı, ayakları birbirine dolandı. Tam bir metanet içerisinde bir derviş arkadaşına bütün mallarını şöyle diyerek vasiyet etti: “Okuma yazmayı bilmemek içimde büyük bir ukde olarak kaldı. Ben İslâm’a ilimle hizmette muvaffak olamadım. Yapamadığımı oğullarım yapsın istiyorum. Malımın tamamını son kuruşuna kadar oğullarımın tahsili için harca.” Derviş emaneti son kuruşuna kadar harcayıp tüketince iki kardeşe; “Ben fakir bir adamım, malım yok ki size bakayım. Sizin için en doğru tercih bir medreseye intisap etmektir. Medresede ümmet size bakar” der ve onlara gurbet’in yol’unu gösterir.

İlim Yolunda


Berlindeki Gazzâlî meclisinde, “Ebû Hâmid’in babasının hikâyesini dinleyen babaların yüzlerinde derin bir ürperti ve hayâ hali zahir oldu. Gazzâlî’nin babası karşısında utandılar, ‘Ah adanmış hayatlar; biz dünyada çer çöp; Gazzâlî ise hem itibar, hem de ecir kazandı’ dediler.” Gazzâlî Tus’tan Cürcan’a gider. Cürcan dönüşü yolunu kesen eşkıya taifesi herşeyini alır. Reisten, “Aldıklarınız arasında tahsil hayatım boyunca elde ettiğim ilmi hasılamın kayıtlarını ihtiva eden defterler var. Onları geri verseniz” deyince, eşkıya başı: “Sen nasıl ilim iddiasında bulunuyorsun ki defterlerini kaybetmen durumunda bütün bildiklerin zail olacak” der. Gazzâlî o anı kıymetlendirirken şöyle der: “Hâzâ reculun entakahullah/Bu Allah’ın konuşturduğu bir adam.” Döner defterlerinde neler varsa hepsini ezberler. Bu hal onu ayaklı bir kütüphane yapar ve eserlerin terkip ve telifinde büyük bir adım olur.

Gazzâlî, hafızasına aldığı metinlerle meselelere muhafız olabilmek için “hafız” da oldu. Bütün müktesebatı flaş belleğe yüklenen eserlere ulaşabilmekten ibaret olan akademisyenlerin, ulemâ kabul edildiği bir ortamda Gazzâlî’yi anlamak elbette güç olacaktır. Onun için Gazzâlî pek çok yerde ilahiyat dışında daha muteberdir. Onu okuyanlar her fasılda Gazzâlî’nin ufkunda dev adımlar atabileceklerini keşfederler.

Gazzâlî Neysabur’a gidip orada ma’kulat alanındaki ilimlerin en büyük isimlerinden olan Cüveynî’nin medresesine intisap eder. Ölünceye kadar Hocası’nın yanında kalır. Bu dönemde, Cüveynî gibi başka büyük âlimler var fakat Şeriat’la tasavvufu İslâm ölçeğinde terkip edip tehlikeleri izale edecek derinlikten mahrumlar.

Ehl-i Sünnet’in İlim Karargâhı: Nizamiye


Şeriat’la Tasavvuf’un, menkulâtla bozulan muvazenesini tesis etmek için Bilge devlet adamı Nizâmülmülk devre’ye girer; ilmin “sırat-ı mustakîm” merkezli yeniden yapılanmasıyla bizzat alakadar olur. Şiiler tarafından Mısır’da açılan Ezher’e karşı Nizamiye Medreselerini kurarak kriz döneminin kurtarıcı metinlerini yazacak âlimleri burada yetiştirmeyi hedefler. Ehl-i Sünnet’i çökertmek için kurulan ittifakın saldırılarını püskürtecek ilim ordusunu bu karargâh eğitir, bu karargâh idare eder.

Nizamülmülk Gazzâlî’yi keşfedince önünü sonuna kadar açar. Artık o Nizamiye’nin içinde tek başına Nizamiye çapında ilmi bir kudrete malik Ehli Sünnet’in en büyük medresesinin yaşta en küçük ilimde ise en büyük hocasıdır. Bütün öğrenciler tarafından tek başına bütün kuşatmaları yaracak bir ilme sahip bir Allâme olarak görülür.

Düşünce Krizi ve Çıkış Yolu


Ne var ki iki yıl sonra derin bir düşünce krizine yakalanır Gazzâlî. Herşeyi sorgular. Ağzına aldığını yutamaz, suyu içemez hale gelir. Hal çaresi için on yıl devam edecek bir yolculuğa çıkar. Şam-ı Şerîf’ten Kudüs’e geçer, oradan Hicâz’a yönelir. Tek başına çağının sorunlarını çözecek ilmi ve fikri derinliğe sahip olan Gazzâlî sorunlar yumağına dönen kalbine yenik düşünce, akıl, âlem, ruh, var oluş gibi derin mevzulara dair sadra şifa cevaplara ulaşabilmek için bizzat Allah Rasûlü’nün huzuruna çıkar. Medine’ye gider. Bu halden ancak ona teslim olarak kurtulabileceğini idrak etmenin heyecanıyla, (belki de) Sudanlı’nın yakarışına benzer ifadeler dökülür dudaklarından:

Nasıl ki bağrı yanar gün kızınca sahranın

Benim de ruhumu yaktıkça yaktı hicranın.

Büyük akıllar diz çökünce onları ancak peygamberler ayağa kaldırabilir. Bu yüzden Gazzâlî de, Allah Rasûlü’ne sığındı. Ona kayıtsız şartsız bağlandıktan sonra “İhyâ’yı” yazdı, kendi yüreği gibi insanlığın yüreğini de ihyâ etti. Zamana yenilmeyen bu eseriyle, zamanın öldüremediği nesiller yetiştirdi. Ulemâ bezminde onu okumayan “Ahyâdan/Gerçek anlamda dirilerden” kabul edilmedi.

Gazzâlî, Hac’dan dönünce sevenlerinden ısrarla ders okutmaya dönmesi yönünde davetler aldı. Bir ara sadece “İhyâ” okuttu. Cümleler yazılış gayesi çerçevesinde satırlardan sadırlara iltica etti; “En pak yol mutasavvıfların yolu” dedi. “Eskiden makam için, kazanmak için, şimdi ise Allah yolunda harcamak için okuyoruz” dedi.

Akla Duracağı Yeri Gösterdi


Felsefeye duracağı yeri Gazzâlî gösterdi. “Makâsıdu’l-Felâsife” ile filozofların kodlarını çözdü, anlaşılmamaktan kaynaklanan yalancı itibarlarına son verdi. Mevzuları ulemânın anlayacağı bir dile aktardı. “Tehâfütü’l-Felâsife” de mevzuları en hassas şeri ölçülere arz ederek değerlendirdi. Filozofları üç meselede tekfir etti, on sekiz mevzuda ise Ehl-i Bidat olduklarını söyledi. Felsefe, Gazzâlî’den aldığı ağır darbelerle geri çekilmek zorunda kaldı. Medresenin yolu açıldı. Akıldan korkulmayacağını, aklı bilgi üretme vasıtası olarak ilk defa peygamberlerin kullandığını, Hz. İbrahim kıssasıyla Kur’an’dan anlattı.[ref]En’âm: 74-8.[/ref] Usûl kitabı “el-Mustesfâ’ya” mantık ilmine dair geniş malumat vererek başladı.

Haşhaşileri Arşive Kaldırdı


Bu dönemde siyasî tehlikelerin en büyüğü Fâtımiler ve onların ifsada ilmi bir kimlik kazandırmak için kurdukları Ezher’in faaliyetleriydi.

Fâtımiler medreseleri kapattı, kadıları görevden aldı, ulemâ’yı hapsetti. Dayatmalarına rağmen Teravih kıldıran bir imamı şehit etti. İslâm şehirlerinde onları tenkit eden ulemâyı haşhaşilere katlettirdi. Nizamülmülk’ü de oğlu Fahrülmülk’ü de onlar şehit etti. Başbakan düzeyinde iki cinayet işlediler. Bir anda Ehl-i Sünnet coğrafyada, korku imparatorluğu kuruldu. Âlimlerin yanı sıra adı Ömer diye, Ebû Bekir diye çocuklar da öldürüldü. Ulemânın korkudan sükût orucuna büründüğü bir zamanda Gazzâlî Bâtınilere karşı beş tane reddiye kaleme alarak onların belini kırdı. O, bu haliyle “ölümü düğün gecesi kabul edeni hangi güç sindirebilir ki?” diyordu. Ahiretle kendisini tehdit edenlere sistemlerini parçalayacak kurucu eserler yazarak cevap verdi. Gazzâlî ölüm korkusuna yenilmediği gibi ölümüyle de zamana yenilmedi. Vefatının üzerinden asırlar geçti fakat ders halkasının başında o var gibi kitapları okunmaya devam ediyor. Ölüm tehdidinden ürkmeyen İmam Râzî de, Gazzâlî’nin sekerata soktuğu Batıniliği bir daha çıkmamak üzere düşünce makberine defnetti. İlim dünyası da, siyaset dünyası da onun ilmi hamleleriyle nefes aldı.

İhsan Yolunu Hurafelerden Arındırdı


Ulemânın medreseye çekilmesiyle tekke de, ilim/irfan mecrasından sapmıştı. İhsan üzerine ibtina eden tasavvuf, sapık; Gazzâlî ise gerçek İslâm yolu dediği sufi hayatın önündeki bütün şeri manileri kaldırdı. “Eshâbu’l-Akvâl” dediği satıh üstü kopyacıların yanlış yolda olduğunu “Erbâbu’l-Ahvâl’in” yanında yer alarak gösterdi. Ulemâyı İslâm’ı zevk boyutuyla da yaşamaya davet etti. İhyâ’dan sonra yazılan eserler hem yürekleri, hem de tekkeleri Şeriat’a muhalefet masiyetinden temizledi.

Gazzâlî, durduğu yer bütün herkes tarafından görülsün diye hayatını şekillere aktardı. Ahir ömründe Tus’da bir medrese ve tekke bina ederek ikisinin bir arada nasıl yaşayacağını ve yaşaması gerektiğini gösterdi.

Kudüs Fatihi’nin Hocası


Haçlı seferleri onun zamanında başladı. Çok cepheli bir meydan muharebesinde ağır ruhi darbeler yiyen ümmet, Haçlı saldırılarına karşı Kudüs’e muhafız olamadı. Kudüs düştü. Batı Anadolu’nun, Şam’ın, Kudüs’ün kanını emdi, derisini yüzdü haçlı haydutlar. Ne var ki ulemâ müteessir olmaktan başka pek bir şey yap(a)madı. Sürekli akan Müslüman kanı durdurulamadı. Gazzâlî eserleriyle Kudus’ü fethedecek nesilleri yetiştirdi. Selahaddin Eyyûbî’nin elinde onun kitapları vardı.

Bir Dervişin İki Oğlu


Namsız nişansız dervişin iki oğlu da âlim oldu. Ahmed hattı müdafaa yaptı. Muhammed Gazzâlî ise Âlem-i İslâm’ı nazara alarak sathı müdafaada bulundu. Tekke, medrese, cemiyet onunla ihyâ oldu. İhyâ’yı yazdı, çağının tanıkları gibi gelecek nesilleri de ihyâ etti. Elli dört yaşında Rabbine irtihal ettiğinde “İhyâ” ders halkalarında birkaç defa hatmedilmişti. Zamanla bütün şehirlere yayıldı. İlim talebeleri akın akın ona koştu. Kitaplarının etrafında halkalar kuruldu. Onun öğrencileri korkusuz âlimler olarak şehirlere güven aşıladı. İslâm yeniden çizgi çizgi, desen desen sokaklarda, çarşılarda, medreselerde inkişaf etti. Ayet ve hadisler sanatçı ruhları tahrik etti, “hakikat” taşa, mermere aksetti.

Allah Rasûlü’nün Tasdiki


“İslâm’a karşı İslâm” geliştiren kaba softa, Ebû Hanife’yi sorguladığı gibi Gazzâlî’yi de ağır bir dille tenkit etti. Ebu’l-Hasan adında biri kitabını toplatıp yakmak istedi. Ne ki yakacağı gece rüyasında yanında Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer ve Gazzâlî de olduğu halde Allah Rasûlü’nü görür: “Gazzâlî, Ebu’l-Hasan içeri girince bundan müştekiyim İhyâ’yı yakacak ya Rasûlallah!” der. Allah Rasûlü eseri baştan sona inceledikten sonra Ebu’l-Hasan’ı tecziye eder. Ebu’l-Hasan, beş sopa yiyince, Hz. Ebû Bekir devreye girer ve “Ya Rasûlallah! Bu da İhyâ’yı Şeriat’ı korumak için yakmak istemişti” deyince Efendimiz Ebu’l-Hasan’ı affeder. Ebu’l-Hasan uyanınca tövbe eder, İhyâ okutmaya başlar. O da Gazzâlî’nin öğrenci kadrosuna katılır. Fakat ölene kadar sopaların acısını hisseder.

İlahi Lütuf


İmam-ı Gazzâlî İslâm Medeniyetinin Yunan aklı, Batınî sapması ve mistik hareketlerle karşılaşması sürecinde yaşanan sorunları çözmesi için gönderilen ilahi bir armağandı. İslâmî düşünce, asıl kaynağı ile irtibatına zarar vermeden uygarlıklarla nasıl bir irtibat içerisinde hesaplaşacağını ondan öğrendi. Felsefeyi kendi silahlarıyla vurdu. Entelektüel tehlikeyi ebad-ı selasesiyle tanıdıktan sonra, onu tanımadığını ilan etti. İslâm’ın ferde hitap eden Şeriat ve tasavvuf cephesini, en hassas İslâmî ölçülerle yeniden aslına göre terkip etti. Tasavvufla felsefenin iki ayrı dünyaya aidiyetini, birinin gündüzü, diğerinin ise geceyi temsil ettiğini ve bu yüzden aynı karede olamayacaklarını söyledi. İslâm’ı asıl mecrasına çevirdi. İlmi ve fikri zemindeki sapmaları halkın damarlarına karışmadan önledi. Zihinleri arındırdı.

İbn Arabî onun bir bütün olarak anıtlaştırdığı Şeriat-Tasavvuf ehramını yeniden okudu. Hakikati idrakte çok derinlere inince, sidre-i müntehaya keşifle ulaşma noktasında önemli mesafeler kat etti. Ne var ki gördüğü hakikati kelama dökerken zorlandı ya da muhatapları onu anlamada problem yaşadı. İmam-ı Gazzâlî’nin kaideleştirdiği şekilde tasavvufun en güzel anlatımını İmam-ı Rabbânî yaptı. Yaşanan ve yaşanacak mutlak hakikati açık bir lisanla anlattı.

Sokakta, üniversitede, fabrikada “sadece İslâm” diyen Müslüman gençler Gazzâlî devrine benzer bir kuşatılmışlığın içinde olduklarını babalarından daha iyi hissettiklerinden diriliş mücadelesini Gazzâlî ile yürütmek istiyorlar. Projenin mimarı Gazzâlî olursa Kant da öğrenci olur, Hristiyanların zeki gençleri de tekrar İslâmî metinler okur. Siz Gadamer okuyun! Batının başkentlerinde Müslüman gençler Gazzâlî’yi yeniden keşfediyor.