Türkiye Düşerse Âlem-i İslam da Düşer

Allah Resulü’nün ashabı diğer peygamberlerin ümmet kadrosundan inandıkları bütün esaslara sadakatleri ile ayrıldı. Ondan aldıkları her şey gibi ümmet olma şuuruna da hafız oldu sahabe. İslam millet örgüsü olduğu gibi muhafaza edildi. Azadlı bir kölenin oğlu Usame’nin komutan olduğu bir orduda Hz. Ömer, nefer olarak görev aldı, rahatsız olmadı. Ne siyah kadının oğlu, ne de köle olmak ayıptı. Devlet Başkanı Ömer, Bilal b. Rebah’a “Efendimiz” diye hitap ediyordu. Camiye kim önce girerse ön safta o otururdu. Allah’ın onlara verdiği “Müslüman” adı diğer bütün aidiyetlerin ötekileştirici boyutlarını ortadan kaldırdı. Hepsinin tek gayesi: Allah’ın yardımcıları olmaktı. Ne Hz. Ebubekir’in ne de Ömer’in taraftarı vardı. Onlar, devlet başkanı olduktan sonrada da, namaz saflarında kardeşleriyle omuz omuza durdu.

Hz. Ömer, ihtiyaç halinde görüşlerine müracaat edebilmek için müçtehit sahabilerin Medine dışına çıkmasını özel izne bağladı. Zaman zaman da mevzuları minbere taşıyıp bütün ümmetle paylaştı. Onları devletin sivil denetçileri olmaya davet etti: “In raeytüm fiyye ı’vicacen fe kavvmûnî/Eğer bende bir sapma görürseniz, düzeltiniz.” ricasında bulununca sahabe, kılıçlarımızın ucuyla seni doğrulturuz şeklinde cevap verdi. Tebaasının hakperestlerden oluştuğunu gören Ömer de Allah’a hamdetti.

Hz. Ömer’in Büyüklüğü, Hz. Halid’i Görevden Almasında


Hz. Ömer, her mevzuda adımlarını, talimatlarına “Lebbeyk” dediği Peygamberi gibi attı. İslam Devlet ehramını da, milletin sinesinde yer bulmayı da Ona ittiba esası üzerine yükseltti. İslam’a hizmette davanın ne kendi, ne de başkası etrafında şahsileşmesine fırsat verdi. Onunla müesses bir yapıya kavuşan İslam Devleti, diğer bütün devlet yapılarından şahsileşmeme özelliğiyle ayrıldı. Ne Halife tekebbür etti, ne de dava şahsileşti. Halid b. Velid hiçbir harbiyenin mezun edemeyeceği kadar büyük bir komutan, bir askeri dâhiydi. En alınmaz şehirlerden, en zor cephelerden Medine’ye fetih haberlerini O gönderirdi. Hz. Ömer, davanın bu büyük komutan etrafında şahsileştiğini, insanların zaferleri Halid’le özdeşleştirdiğini görünce, Halid’i görevden aldı. O da devlet başkanının tasarrufuna itiraz etmeden boyun eğdi. Cihad meydanlarının bu büyük komutanını, Ömer’e ittiba daha da büyüttü.  Eğer Halid, emrindeki orduyla karara dirense ya da harici unsurların Onun askeri dehasını istismar etmesine fırsat verseydi, belki de Hz. Halid’in üzerinden ümmet bölünüp paramparça olacaktı. Bu durumda Hz. Halid’in zaferlerinin ne kıymeti olurdu? Hz. Halid aldığı nebevi ahlaka sadakat gösterdi, bir bölen olmadı.

Hz. Muaviye İtaat Etmeyince Sistem Parçalandı


Hz. Muaviye de büyüktü. Ummu Habibe’nin kardeşi olması hasebiyle hem ümmetin dayısı hem de Allah Resulü’nün  vahiy katibiydi. Fakat bir Vali olarak Devlet Başkanı Hz. Ali’ye direnince etrafında kümelenen insanlar krizi daha da derinleştirerek ümmeti böldü. Hz. Ali ve Muaviye taraftarları oluştu. Cemel’in, Sıffin’in yolu açıldı. Hariçte büyük başarılara imza atan ümmet, içerden kuşatıldı. Bedir’de aynı safta duran sahabe, birbirine kılıç çekti. Bünyanun marsûs çatırdadı.

Muhalefet İyi Niyetli Olsa da Yıkılmaya Mani Olamaz


Ümmet, Allah Resulü’nün ufkundan çıkıp davayı şahsileştirince hevalara yenik düştü. Ameller zayi oldu. Müslümandan başkasıyla dostluğunu yasaklayan ayetlere rağmen Yahudi ve Hristiyanlarla ittifaklar yapılınca da ağır yenilgiler alındı. Aslında Ümmet, Uhud’u Hz. Hamza ya da Musab b. Umeyr şehid olunca değil, münafıkların reisi Abdullah b Übeyy üç yüz kişiyle ayrılınca kaybetti. Her ayrılışın ardından ya bir sendeleyiş ya da yıkılış geldi. Muhaliflerin iyi niyetli olmaları yıkılmaya mani olamadı.

Abdulhamid’in Muhalifleri de İyi Niyetliydi


Aslında muhaliflerin önemli bir bölümü, hali ıslah gayesiyle ortaya çıkmıştır. Cerre giden talebeleri İttihat ve Terakki Lokali’nde toplayıp, “Gittiğiniz yerlerde Nehy-i ani’l-münker” yapacaksınız. Bu devrin münkeri de Abdulhamid’tir. Millete ondan sakınmanın yollarını göstereceksiniz.” diyen Mustafa Sabri’de, “Gölgesinden korkan bir ödlek, korkuttu bizi otuz üç yıl Şeriat diyerek” mısralarıyla Abdulhamid’i tahkir eden Mehmed Akif de, Şeyhülislam’ın hastalığını ileri sürüp hal’ fetvasını yazamayacağını söylemesi karşısında, “Ben yazarım” diyen Elmalılı Hamdi de hali ıslah davasındaydı. Fakat hiç birinin iyi niyeti, “hikmet-i hükümet”ten mahrumiyetlerinin yol açtığı tahribatı önleyemedi. Ne Feylosof Rıza gibi kendilerini sarahaten levmetmeleri ne de gizli gizli ağlamaları Sultan Abdulhamid’in gidişiyle durdurulan Medeniyet’i geri getirebildi.

Mesele Şahsileşince


Mesele müessir bir şahıs etrafında şahsileşince, ümmeti bölmek için fırsat bekleyen müfsidler ateşe odun atma yarışına girer. Toz dumanda kardeşlik de, ameli Salihler de yanar kül olur. Bu yüzden millet-i İslam’ın imamet makamında olanlar avamın bir tedbir aldığı yerde bin tedbir, onun bin konuştuğu yerde bir konuşmalıdır. Belki de öfkesini yutmalı, yutamazsa derdini en sadık talebelerinin dahi duymayacağı bir tonda boş bir odanın duvarlarına anlatmalıdır. Ya da öfke onda istihaleye uğrayıp kelamında “muhabbet” olarak zahir olmalıdır.

Ufuk Daralması


Dava şahsileşince ufuklar daralır, büyük Müslümanlar da büyük hatalar yapar. Hatib b. Ebî Beltaa Bedir ashabındandı. İyi niyetliydi. Fakat bütün bunlar Allah Resulü’nün  gizlilikle yürüttüğü Mekke Fethi ile alakalı hazırlıkları müşriklere bildirmesine mani olamadı. Hatib, bir kadın aracılığıyla gönderdiği mektupla Mekke’liler nezdinde itibar kazanacak, ailesini koruyacaktı. Mekkelileri tedbir almaya çağıran mektubunda, Allah Resulü’nün  seller gibi bir orduyla yola çıktığından bahsediyordu.  Büyük felaket, Cibril’in hadiseyi Allah Resulü’ne  haber vermesiyle önlendi. Kadın, “Hah bostanında” iken Hz. Ali, Zübeyr b Avvam ve daha birkaç sahabi yetişti, mektubu ondan aldı. Heyet mektubu getirince, Allah Resulü  huzurda ki Hatib’e “seni bunu yapmaya ne sevketti.” diye sordu; o da ailesi ve dünyalıklarının Mekke’de olduğunu, mektup vesilesiyle müşrikler nezdinde itibar kazanıp müesseselerini korumayı amaçladığını söyledi.

Masum Olmak İhanete Özür Olur Mu?


Hatib’in mektub hadisesinin bir yönüyle masum gibi görünmesi, umumi planda “ihanet” olmasına engel olamaz. Nitekim Hz. Ömer, meseleyi “ihanet” olarak değerlendirip, Allah Resulü’ne , “Müsaade buyur şu münafığın boynunu vurayım.” deyince, Allah Resulü , Hatib’in Bedir ashabından olduğuna, -belki de- bütün günahlarının affedildiğine dikkat çekti.

Mekkelilere Allah Resulü’nün sırrını ifşa eden Hatib, bir devlet tecrübesine sahip olmadığından belki de meselenin siyasi ve askeri sonuçlarını hiç düşünmemişti. Bu yüzden Allah Resulü, Hatib’i bütün yönleriyle değerlendirdi ve affetti. Fakat Kur’an-ı Kerim, Müslümanların davayı şahsileştirmelerinin bir yansıması olarak her asırda yaşanabilecek “ihanet”lere karşı onları uyardı: “Ey İman edenler! Benim ve sizin düşmanlarınızı (onlarla ümmete karşı ittifak kurarak) dost edinmeyin.”[ref]Mümtehine: 1.[/ref]

Ümmet’in Kaybettiği Yerde Cemaat’te Kaybeder


Allah Resulü’nün ufkundan mahrum olmak, Hatib’i (r.a.) büyük bir hataya sürükledi. Şahsi davasını ümmetin maslahatına tercih etti. İslam devletinin sırrını ortaya döktü. Mektupla müşriklere zeytin dalı uzattı: “Peygamber seller gibi bir orduyla geliyor, tedbirinizi alın.” diye yazdı.

Hatib’in mektubu Mekke’ye ulaşsaydı, müşrikler kılıçlarını kuşanacak, Allah Resulü ile savaşacak belki Ebu Bekir, belki Ömer, belki de onlarca sahabi şehid olacaktı. Hatib ve ailesi kazanacak fakat ümmet kaybedecekti. Belki de İslam, en ağır darbelerinden birini alacak; belki Fetih, ikinci Uhud olacaktı. Kur’an-ı Kerim bu tür kırılmaları temelden çözmek için Ehl-i Kitap’la dostluğu yasakladı: “Ne Yahudiler, ne de Hıristiyanlar sizden razı olmaz.” buyurdu. “O kafirler birbirlerinin dostudur. Eğer siz kendi aranızda dostluğu tesis edemezseniz yeryüzünde ümmetin yıkılması ve küfrün bütün stratejik noktaları ele geçirmesi ile bir fitne ve fesad oluşur.” ikazında bulundu.

Bu gün yaşananlar, diyalogla “tebliğ” zemininden uzaklaşan Müslümanların Ehl-i Kitab’la dostluk eksenli tehlikeli bir sürece girmelerinin bir sonucu mudur, acaba? Maalesef ki, karşı tarafın siyasi hedefleri,  meselenin “teoloji” merkezli yürüdüğünü zanneden cemaat tarafından görül(e)memektedir. Afrikada ki çocukların sofrasındaki ekmeği alacak kadar merhametsiz olan Batılı haydutların Müslümanların açtıkları okullarla dünyaya müdahil olmalarına sessiz kalacaklarını düşünmek en hafif ifadeyle tedbirsizliktir.

Sorular


Dünyanın farklı bölgelerinde sürekli yeni okullar açmanın heyecanını yaşayan kardeşlerimiz, bu müesseselerin bekası için küresel güçlerin onlardan büyük bedeller isteyeceğini göremedi. Zira bir taraftan okullarda ki eğitim ve finansın temini, diğer taraftan ise yerel siyasi çevrelerle yapılan görüşmeler onları hariçteki tehlikeleri derinliğiyle idrak etmekten alıkoydu.

Hocaefendi’nin öğrencilerinin okul hizmeti için her türlü fedakarlığa hazır olmaları onları, küresel güçlerin istismarına alet etmiş olabilir mi? Fırtınalı bir okyanusta haddinden fazla yük alan bir geminin çaresizliği midir, bu gün yaşananlar? Hariçte ki okulları koruma adına küresel güçlerle yapılan bir işbirliğinin sonucu mudur, Türkiye’de ki son operasyonlar? Acaba cemaat küresel oyuncular tarafından büyük bir tuzağın içine mi çekildi? Elini verdiği yerden kolunu mu alamamaktadır? Eğer böyle bir durum söz konusu ise, milletin bir izmihlale sürüklenmemesi için cemaatin küresel anlamda her türlü bedeli ödeme pahasına da olsa Müslümanların iktidarıyla karşı karşıya gelmeyeceğini açıkça deklare etmesi ve Hocaefendi’nin de bu süreç daha tehlikeli boyutlara varmadan Türkiye’ye dönmesi gerekmez mi? Eğer cemaatten birileri, siyasi çevrelerle siyasi sonuçları düşünülmeden bir takım görüşmeler yaptıysa, Hizmet Grubu bütün bunların hükümsüz olduğunu ilan edip Hz. Halid gibi siyasi otoriteye itaat etmelidir.

Türkiye Düşerse…


Afrika’nın her hangi bir bölgesinde Türkiye tanıtım bürosu gibi hizmet veren okulların muhafazası için Müslümanların iktidarı düşürülürse İran’ın önü açılır, Bilâd-ı Şam bütünüyle cellatlara teslim edilir. Eğer Türkiye düşerse on yaşında İmam Hatib’e giden Ayşeler de, Ahmetler de düşer. Hama’da, Kahire’de umutlar söner. Türkiye düşerse, Arakan’ın, Gazze’nin bir sabah ufukta Osmanlı Donanması’nın geleceğine dair büyüttüğü hayaller de söner. Türkiye düşerse Âlem-i İslam da düşer.

Her şeyin en doğrusunu yalnız Allah Teala bilir.