İçeriğe geç

HÜRRİYET ÇAĞRISI

İslam bir hürriyet çağrısıdır. İnsanlığı binlerce ilaha kulluktan kurtarıp bir olan Allah Azze ve Celle’ye teslim olmaya çağrır. Allah Rasûlü ﷺ İslam davetine, Mekke’nin şifahi anayasına göre değişmez, değiştirilmesi dahi teklif edilemez çok tanrılı yapıyı tanımadığını ilan ederek başladı. Kabe’nin çevresini putlarla çeviren siyasi iradeye, “لَا اِله الا الله محمد رسول الله” Allah‘tan ﷻ başka ilah yoktur. Muhammed ﷺ O’nun Rasülü’dür.” dedi.

İlk ifadesiyle putlara tapan şehri karşısına alan Peygamber-i Ekber’in ﷺ Allah’tan başka ne dayanağı, ne sığınağı vardı. O Mekkeliler’le kendi gücünü dikkate alarak  konuşmadı. Eğer öyle yapsaydı ömür boyu konuşamaz, tevhidi ilan edemezdi. Tek dayanağı Rabbiydi. Biliyordu ki her şeyin yaratıcısı/hâlıkı odur, her şeyin yaşaması O’nun ﷻ elindedir, bir şeyin olmasına ya da yok olmasına O ﷻ hükmeder. O’na ulaşan her şeye sahip, O’ndan ﷻ mahrum olan da her şeyden mahrumdur. Madem Kainat’ın sahibi O’dur ﷻ, o hâlde niçin insanlar putların önünde eğilir, neden çürüyeceğini bildikleri hâlde hayvanları taştan ilahlara kurban edip, etleri önlerine bırakırlar.

Bugünden düne, Allah Rasûlü’nün ﷺ davet usulüne bakanlar, sondaki muvaffakiyeti bilmeseler Efendimiz’i  ﷺ stratejik olmamakla itham eder, “Bu dava başlamadan biter.” derlerdi. Çünkü Allah Rasûlü ﷺ davetin ilk aşamasında “Putlara hayır” dedi. Yüzyıldır Ahkâm-ı İslamiyye’nin hâlâ vaktinin gelmediğini düşünen müslümanlar o gün yaşamış olsaydı -belki de- Efendimiz’e ﷺ , “Niçin bu kadar keskin cümleler kuruyor, insanları ötekileştiriyorsun!” der, “Ey kâfirler!” ya da “Ey Müminler!” diye başlayan ayetlerin toplumu böldüğünü savunurdu. Kim bilir, belki de Allah Rasûlü’ne ﷺ din öğretmeye kalkar, “Şimdi bunları söylemenin vakti değil, Ebu Cehil’le aramızı açacaksın!” derlerdi. 

Mekke’yi yaşamak Medine’den çok daha zordur. Onun için Mekke’de insanlar teker teker müslüman olurken, Fetihle  madde planında güç Müslümanlara geçince insanlar fevc fevc müslüman oldu. Mekke’deki yürek daha başkadır. Bu yüzden ilk Müslümanların küffara karşı oranı bire on iken, daha sonra bire iki oldu. Mekke bir Müslüman’ın on kafire, Medine ise bir müslümanın iki kafire bedel olma halidir.

Şehadeti Arzulayan Ordu 

Mekke’de doğan yürekle yürüyen sahabe ordusuyla, stratejik araştırma merkezlerinin raporlarına göre operasyon yapan ordular arasında derin farklar vardır. Biri ruhu Rabbinden, diğeri ise karargahtaki insanlardan alır. Birinde şehid olup Rabbine ulaşma, diğerinde ise daha çok yaşama arzusu öndedir. Bu yüzden Mekke, işkence ettiği sahabenin de içinde olduğu ordunun şehri fethetmesine mani olmadı.

En Büyük İnkılap

Mücadelesini ancak derin iman sahiplerinin kabul edebileceği bir kararlılıkla yürüten Allah Rasûlü ﷺ, bugün pek çok müslümanın hayal dahi edemeyeceği bir anlatışla insanları Allah’ın ﷻ yoluna davet etti. Yeryüzünün en büyük inkılâbını, Mekke’nin o zor şartlarında başlattı. Muhataplarına, “Allah , sizi yaratan, sonra size rızık veren, sonra sizi öldürecek ve daha sonra da diriltecek olandır. Allah’a koştuğunuz ortaklardan, bunlardan herhangi bir şeyi yapabilen var mı?”[1]  diye sordu. O gün bu soruları sormak zordu. Lakin iman edenler o zora hiç yüksünmeden talip oldu. Her gördüklerine, “Madem yaratan Allah  ﷻ , rızkı veren Allah ﷻ, öldüren Allah ﷻ, dirilten Allah ﷻ, O halde neden putlara ibadet ediyorsunuz?” diye sordular. Sahabe ezilen kölelere “Niçin Allah’ın ﷻ azabından değil de insanların zulmünden korkuyor, susuyor, zincirleri kırmıyorsunuz?” dedi.

Taştan İlahlar

Allah Rasûlü ﷺ akıl tutulması yaşayan, bu yüzden ilah diye taşlara secde eden insanları hayır da şer de elinde olan Allah Azze ve Celle’ye teslim olmaya çağırdı: “Eğer Allah sana herhangi bir zarar verecek olursa, bil ki onu, O’ndan başka giderebilecek yoktur. Eğer sana bir hayır dilerse, O’nun lütfunu engelleyebilecek de yoktur. O, bunu kullarından dilediğine eriştirir.”[2]

Allah Azze ve Celle kuluna bir hastalık verse, tüm sağlık kuruluşları bir araya gelse, Allah  ﷻ şifa murad etmeyince o kulu tedavi edebilirler mi? Eğer bu beşerin elindeyse, o hâlde niçin her nevi imkana sahip zenginler ya da devlet başkanları hasta olur, ölür?!

Allah Azze ve Celle hayır murat ettiği bir kulunun Hz. Musa  gibi yolunu açacaksa karşısında ne deniz ne de Firavun durabilir. Denizler yarılır, Firavunlar suda kaybolur. Bunu bilen, Kur’an’da buna dair pek çok kıssa okuyan, kıyamda duran, secdeye varan  bir müslüman makam, mevkî sahiplerinin önünde eğilir mi?!

Sabah Namazındaki Kıyam

Namaz, inkılaba Mekke ruhuyla başlayanların gıdasıdır. Müslümanlar Allah Rasûlü’ne ﷺ iktida edip sabahın karanlığında ilk namazlarını kılarken birinci rekatta Kâfirûn’u, ikincide İhlas’ı okur; birincide küfrü reddeder, İhlas’ı okuyarak da yalnızca Allah’a ﷻ iman ettiğini ilan eder. Sünnetteki kıraat, Mekkelilerin İslam adına duyduğu ilk söz olan Kelime-i Tevhîd gibi küfrü red, İslam’ı ilan etme ameliyesidir. Müslümanlar, Kâfirûn Sûresi’ni okuyup Allah’tan ﷻ başka bütün otoriteleri, düşünceleri, ideolojileri ayaklarının altına alıp İhlas’la O’nun hiç bir şeye muhtaç olmadığı, her şeyin ona muhtaç olduğu hakikatini ilan ederler. Sabah bu sûreleri okuyarak Sünnet’i kılan bir Müslüman aslında şunu söyler: “Hiç bir şeye muhtaç olmayan, Kâinat’ta her şey var olmak için kendine muhtaç olan Allah Azze ve Celle’yi tevhid ve tesbih ediyorum! Gayrisini neyleyeyim. Ya Rabbi! Yeni güne bu imanla başlıyorum, günüme hayır, ameline bereket ver!”

Ne Papaz Ne Keşiş

İnsan Allah’a ﷻ sığınmak için Hristiyanlık’ta olduğu gibi bir papaza muhtaç değil. Kalkar, abdest alır ve namaza başlar. Talebini kendisi gibi muhtaç olan bir kula değil, her şeyden mustağni olan Allah  Azze ve Celle’ye arz eder.

Kim Duyar?!

Bir kış günü dağ başında karlar içinde mahsur kalan, denizin ortasında fırtınaya yakalanan insanlar Allah’tan ﷻ başka kime iltica edebilir? İçinde olduğunuz gemi batarken ya da okyanusun ortasında uçak şiddetli bir türbülansa girdiğinde imdat çağrılarınızı kim duyar, yardımınıza kim koşar? Bütün yardım unsurlarının devre dışı kaldığı anda kul, hâlisâne bir şekilde şu ayetin tecellisini arzular: “Kullarım, beni senden sorarlarsa, (bilsinler ki), hakikaten ben (onlara çok) yakınım. Bana dua edince, dua edenin duasına icabet ederim.”[3] Okyanusta eşkiya sürüsünün ortasında en yalnız anlarda ellerinizi kaldırdığınızda, “Ben onlara çok yakınım /فَإِنِّي قَرِيبٌ ” ayetinin bir kalkan gibi sizi himaye ettiğini görürsünüz. Ölüm hastalığındaki yavrusunun başucunda çaresiz bir halde bekleyen babanın tesellisi namaz ve duadır. Şifa bulması arzusuyla dua eder ya da Ahiret’te tekrar buluşma umuduyla teselli olur.  

Rızık Korkusu, Gelecek Kaygısı

Kulun Rabbiyle iletişim yolu namazdır. Hayatın hiç sarsılmaz rüknü odur. Namaz kılanda rızık korkusu, gelecek kaygısı olmaz. İnsanların onun hakkındaki yargılarını ezeldeki ilahi takdire bağlı sıradan kararlar olarak görür. İnsanlar tarafından beğenilme arzusunu Allah’ın  ﷻ rızasına nâiliyete ihanet olarak telakki eder.

Merkezden Çevreye, Namazdan Cemiyete

Namazla Allah’a ﷻ sıla yapanlar, çok sadaka vererek onun kullarına ihsanda bulunurlar. Çünkü namaz müslümana insanlık için seferber olma şuurunu kazandırır. Müminler amir olarak da memur olarak da cemiyette büyük vazifeler üstlenirler. Enes  bin Malik  mevzu ile alakalı şöyle bir hadis rivayet eder: “Biz bir seferde Allah Rasûlü ile beraberdik. İçimizden bir kısmı oruç tutuyor, bir kısmı da tutmuyordu. Sıcak bir günde yol üzerinde bir yerde konakladık. (Çadırlarımız olmadığından insanlar elbiseleriyle gölgeleniyor) Gölgesi en geniş olanlar ise elbisesi uygun olanlardı. Bir kısmımız da güneşe karşı eliyle korunuyordu. Bir ara oruçlular yere yığılıp kaldılar, oruç tutmayanlar kalkıp oruç tutanlara çadırlar kurdular, develeri suladılar. Bunun üzerine Allah Rasûlü şöyle buyurdu: “Bugün (büyük) sevabı oruç tutmayanlar kazandı.”[4]

Namaz kılanlarda cemiyete dair bir sorumluk duygusu gelişir. Namaz kılarak Rabbiyle irtibat kuran kul, infakla onun kullarına yardım etmek için seferber olur. Namazı caminin dışına çıkarır. Her yerde namazın nuruyla zuhûr eder. Ayakta durmaya mecali olmadığı halde seferde oruç tutmak büyük fazilet lakin hastalara yardım etmek için orucu bozanların sevabı ise onlardan çok daha fazla. Sahabe gibi namaz kılsaydık, bizde gelişen toplumsal şuur o derece muhkem olacaktı ki bir milyar sekiz yüz milyonluk Bilad-ı İslam sadece mazlum müminlerin değil, bütün yeryüzü mazlumlarının nafakası için seferber olacak, yeryüzünde fakir kalmayacaktı.

Büyük Müminler Kadrosu

Namaz kılan lakin çadırlarda yaşayan, soğuk kış günlerinde yakacak almaya para bulamayan, eve ekmek getirmekte zorlanan  babalar için seferber olanlar Mahşer Günü Huzur-u İlahi’ye en büyük sevapları alan müminler kadrosunda davet edilecektir.

Namaz kılan lakin kardeşlerinin imdat çağrılarına aldırmayan; çadırlarda, ağaçların altında, üç-beş aileyle bir arada yaşamak zorunda kalanların sesini -imkanı olduğu hâlde- duymayanlar nasıl namaz kıldıklarına tekrar bir daha baksın. Hayata bakışımızı değiştirmeyen namaz ibadet değil, atalardan kalma bir adettir.

Sokaklar ve Çarşılar Namazımıza Şehadet Eder mi?

Bir gün Hz. Ömer’in  idare ettiği mahkemeye şahitlikte bulunmak üzere birisi gelir. Hz. Ömer  ona “فأتني بمن يعرفك/Bana seni tanıyan, nasıl bir adam olduğunu bilen, senin güzelliklerini ya da yanlışlıklarını anlatacak biri getir!” der. Adam birini bulup getirir, o da kendisini tezkiye eder. Hz. Ömer  tezkiye eden adama sorar: “أنت جاره الأدنى؟/Sen bunun en yakın komşusu musun?” Yani sen bunun nereye girip  çıktığını, sabahtan akşama, akşamdan sabaha kadar neler yaptığını bilir misin, der. Adam, “Hayır bilmiyorum. Ben onun en yakın komşusu değilim” deyince Hz. Ömer  şöyle buyurur: “كنت رفيقه في السفر /Sen bu adamla yola çıktın mı? Bu adamla uzun mesafeler kat ettin mi?” Çünkü bir adamın ahlakı yolda belli olur. Adam “hayır” cevabını verince Hz. Ömer , “فعاملته بالدينار والدرهم/Peki sen bu adamla alışveriş yaptın mı? Mal alıp mal sattın mı?” diye sorar. Çünkü bir adamın verası, imanı, ahlakı ticareti faaliyetlerinde ortaya çıkar.

Nitekim Ebu Hanife’nin  (r.a) talebesi İmam Muhammed’e (r.a) insanlar “Bir ahlak/zühd kitabı yazar mısın?” ricasında bulununca o, “Alışveriş Kitabı’nı yazdım.” buyurur. Sonra insanlar aynı soruyu tekrar sorunca helal yoldan para kazanmayı anlatan Kitabu’l-Kesb’i yazar.[5] Çünkü ahlakın da takvanın da imanın da temeli ticarettir. Ticaretinde Allah ﷻ korkusu olanlar büyük Müslümanlar kadrosuna dâhil olur.

Adam Hz. Ömer’in    üçüncü sorusuna da “hayır” cevabını verince Hz. Ömer   “Demek sen bu adamı sadece camide namaz kılarken gördün. O hâlde bunu tanımıyorsun!”  der. Bir kimseyi tanımak merkezden çevreye, camiden cemiyete doğru olur. Müslüman camide kıldığı namazı, namazda okuduğu ayetleri ancak hayatına tatbik eder, evine ve işine taşırsa maruf ve makbul olur. Hz. Ömer  konuşmanın nihayetinde adama dönüp der ki: “فَأْتِنِي بِمَنْ يَعْرِفُكَ/Git bana seni (evinde, sokağında) tanıyan bir adam getir!”[6]

Komşunun Zararı

Namaz cemiyette iyiliklerle tecelli eder, etmelidir. Bir gün seleften birinin evini fareler istilâ eder. Arkadaşları ona, “Evine bir kedi alsan, bütün fareleri öldürür. Seni de bu sıkıntıdan kurtarır.” derler. Bu büyük Müslüman der ki: Kedi almak benim de aklıma geldi. Lakin  eve kedi alırsam, ondan kaçan fareler komşunun evine gider, aynı zararı ona verir, bu durumda Ahiret’te bunun hesabını nasıl veririm?! Ahiret zararındansa dünya sıkıntısına tahammül ederim.” Namaz bir mümine öyle bir kemal verir ki evlerin birbirine bitişik olduğu bir mahallede komşusuna zarar vermemek için kedi almaktan ictinab eder hâle getirir.

Bizim İçin Ne Derler?!

Hz. Ömer   bizimle aynı asırda yaşasaydı, bizi komşularımıza, yol arkadaşlarımıza, ekmek bulmakta zorlanan muhacir babalara, Arakanlılar’a, kışın ayazında çadırlarda kalanlara, battaniye bulamayan, üşüyen yavrulara sorsa, acaba onlar bizim namazımıza, kulluğumuza, Hz. Muhammed’e ﷺ teslimiyetimize ne kadar şehadet eder?!

Kaygılar ve Korkular

Namaz bizi özgürleştirir, kullara kulluktan kurtarır, Huzur-u İlahi’de olma heyecanı verir, dünyaya dair bütün korkuları ve kaygıları yok eder, Müslümanların sorunlarıyla alakadar olma şuurunu kazandırır. Bütün bunlar varsa namazımız,  namazdır.

Acele Etme!

O halde namazda bir yerlere geç kalma endişesiyle acele etme! Yetiştirmeye çalıştığın ya da vaktinin geçmesinden korktuğun her şeyin, huzurunda durduğun Rabbin’in tasarrufunda olduğunu düşün! Vakit darlığından dolayı bir şey eksik kalacaksa bu eksiklik namazda değil işte olsun! Olsun ki Allah Azze ve Celle işlerimizi tamama erdirsin.


[1]  Rûm,30/40: (اَللّٰهُ الَّذٖى خَلَقَكُمْ ثُمَّ رَزَقَكُمْ ثُمَّ يُمٖيتُكُمْ ثُمَّ يُحْيٖيكُمْ هَلْ مِنْ شُرَكَائِكُمْ مَنْ يَفْعَلُ مِنْ ذٰلِكُمْ مِنْ شَیْءٍ)

[2]  Yûnus, 10/107: (وَاِنْ يَمْسَسْكَ اللّٰهُ بِضُرٍّ فَلَا كَاشِفَ لَهُ اِلَّا هُوَ وَاِنْ يُرِدْكَ بِخَيْرٍ فَلَا رَادَّ لِفَضْلِهٖ يُصٖيبُ بِهٖ مَنْ يَشَاءُ مِنْ عِبَادِهٖ وَهُوَ الْغَفُورُ الرَّحٖيمُ)

[3]  Bakara, 2/186: (وَإِذَا سَأَلَكَ عِبَادٖى عَنّٖى فَإنّٖى قَرٖيبٌ اُجٖيبُ دَعْوَةَ الدَّاعِ إِذَا دَعَانِ)

[4] Buhârî, “Cihad”, 71; Müslim, “Sıyâm”, 16: عَنْ أَنَسٍ رَضِيَ اللهُ عَنْهُ، قَالَ: كُنَّا مَعَ النَّبِيِّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فِي السَّفَرِ، فَمِنَّا الصَّائِمُ وَمِنَّا الْمُفْطِرُ، قَالَ: فَنَزَلْنَا مَنْزِلًا فِي يَوْمٍ حَارٍّ، أَكْثَرُنَا ظِلًّا صَاحِبُ الْكِسَاءِ، وَمِنَّا مَنْ يَتَّقِي الشَّمْسَ بِيَدِهِ، قَالَ: فَسَقَطَ الصُّوَّامُ، وَقَامَ الْمُفْطِرُونَ، فَضَرَبُوا الْأَبْنِيَةِ وَسَقَوْا الرِّكَابَ، فَقَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: ذَهَبَ الْمُفْطِرُونَ الْيَوْمَ بِالْأَجْرِ

[5] Tasarrufla alınmıştır. Bkz. Muhammed b. Hasen eş-Şeybânî, Kitâbul-Kesb (Serahsî şerhiyle birlikte), Mektebü’l-Matbûâti’l-İslâmiyye, Beyrut, 2005,  s. 20.

[6] Tasarruf yapılarak alınmıştır. Bkz. Ebû Hâmid Muhammed el-Gazzâlî, İhyâ-u Ulûmi‘d-Dîn, Dâru Sâder, Beyrut, 2004, II, 105.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir