Her Oluş Ezeldeki Nizama Bağlı

Eşya, müesses bir nizam dâhilinde seyrine devam ediyor. Ayrıntıda dahi tesadüfe yer yok. Beşer planında alınan bütün tedbirler ancak ilahi takdir çerçevesinde bir hüküm ifade etmekte. Zaman ve mekândaki her oluş ezeldeki o nizama bağlı.

Akıl; “olması” karar kılınanla, “olanı” anlama arasında idrak sancıları çekiyor. Sendeliyor, yıkılıyor; umutlarının tükendiği anda uzakta bir yerde ışık görüyor, ona doğru yöneliyor; fakat tam bu esnada buluttan bir perde bütün ufku kaplıyor, yolunu kaybediyor ve neticede geldiği noktanın çok daha gerilerine savruluyor.

Ötesi hep sır olan bir âlemde her an perdeler iniyor, perdeler kalkıyor. Sahnede ise birbirini nakzeden suretler var. Sokrat’tan Kant’a kadar mücerret aklın dâhileri metafizik sorgu yolunun kaldırımlarına savrulmuş… Ne ki enkaz mahşerinde sürûr veren görüntüler de var: Kaldırım boyu yürüyen müstakim mü’minler büyük bir yekûn teşkil etmekte. Gazzâlî ve İmam Rabbânî gibi ulu hocalar ise durduğunuz yerin ve savrulanların çok ötesinde… Onlara yetişmek ne mümkün…

İçiniz acıyor. Çünkü mağrur aklın muzdarip suretleri, metafizik buluşa hakikatin yegâne açıklayıcısı Hz. Muhammed’in (sallâllahu aleyhi ve sellem) refakatinde erişilebileceğini ancak enkaza dönüştükten sonra idrak edebildi; fakat nâfile…

Daha ayrıntıya girme yetkimiz yok. Zira perde ve ötesine dair bildiğimiz her şey O’ndan (sallâllahu aleyhi ve sellem) öğrendiklerimizle sınırlı.

Peygamber ufkunda eşyayı gerçek suretiyle görme bahtiyarlığına erenler, her şart ve durumda şu hakikati terennüm ediyorlar:وَاللَّهُ يَقْضِي بِالْحَقِّ (Allah adaletle hükmediyor.)

Bir cihetiniz ahiret, diğeri dünya; Peygamber ufkunda o müesses nizama bağlı nâmütenâhî hikâyeler okuyorsunuz. Yürüdüğünüz yolun sol kaldırımı filozof makberi, sağ tarafta ise müstakim mü’minler topluluğu var. Zaman tünelinde ilerliyorsunuz. Şu kadardır yaşanan hayatın öncesindesiniz. İmam-ı Rabbani Hazretleri’nin نحوالغنائم التي لا صاحب لها sahibi olmayan türâs-ı İslam’a doğru koşma çağrısının yinelendiğini duyuyorsunuz. Mazlum coğrafyanın farklı noktalarında muzdaripler hep bir ağızdan İslam gençliğini bu büyük ödevi kuşanmaya çağırıyorlar:

“Medeniyetin inşa esaslarını tespit edebilmek için kim Buhârî, Beydâvî, Merğinani… okur? Kim Allah ve Rasül davasını hâlidî esaslar çerçevesinde yeniden inşa mücadelesine katkı yapar?”

Asrımızdaki mûciblerin azlığı her dönemde yapılan bu çağrıyı daha da anlamlı hale getirdi. Büyük yekûnlara karşı ancak belli sayılarla ifade edilebilen hasbî ilim talebeleri; o kadar… İşte İfam dört yıl önce böyle bir iklimde hayat buldu.

İFAM…Evvela usul ve esas planında okunması gereken eserler ve menhec tayin edildi. Kadim yol üzere lâyemût kitaplar okunacaktı. Süleymaniye, Bâyezîd yeniden kapılarını açacak; ilim talebeleri Kemalpaşazâde’ye önce öğrenci, sonra halef olacaktı.

Destana düşülen ara noktası, burada bir yerde kaldırılmıştı. Yani bütün sistemlerin ve “Kur’an İslamı” gibi terkiplerin çözümsüzlük ürettiği bir zamanda “Sadece İslam”, “Yeniden İslam”  diyen büyük bütüne ait tabiler kadrosu bu şartlar müvâcehesinde “Bismillah!” demişti. Ameliyeleri ne sadece metin tercümesi, ne de Arabiyye talimi olacaktı. İfam, bunların ancak alet olarak görüldüğü külli bir medeniyet projesiydi.

İFAM; büyük ilim saraylarının yıkılmasının ardından oluşan enkazın İslam ilim müesseselerini temsil edemeyeceğini söyleyerek mevcut haliyle medreseye ve ihtişamlı sütunlar arasında mazrufunu kaybeden üniversiteye de itiraz etti. Var oluş sebebini “hayatı İslam’a göre tayin etmek” olarak açıkladı.

Ne yeni bir meşreb, ne yeni bir mekteb, ne de bunlardan başka bir şey; sadece hâlidî hakikatin emir eri; o kadar… İFAM, hep o ilk ahit üzere kaldı. Her satırı ümmetin maslahatını önceleyerek anlamaya çalıştı. “Ehemmi” “mühimm”e takdim etti. Aksinin “telbis-u iblis” olduğuna inandı. “İbâre hocalığı”ndan “inşâ hocalığı”na geçiş sürecine mütevazı katkıda bulunmaya talip oldu. Tefsir, Hadis, Fıkıh, Nahiv… Hâsılı her disiplini bu bağlamda okuyup şerh etti.

İFAM’da her ders kendi varlık alanında eski ve yeni halkalarda sürüp gitti. Tefsir’de Futuhât, Beydavî ve Nesefi takip edildi. Nisan’ın 24’ü itibariyle Hadid Suresine gelinmiş ve  “اعْلَمُوا أَنَّمَا الْحَيَاةُ الدُّنْيَا لَعِبٌ وَلَهْو وَزِينَةٌ” ayeti okunmuştu. Kur’an-ı Kerim bu ayetle kıyamet bilincinden mahrum bir hayatın ancak çelik çomaktan ibaret olabileceğine dikkat çekmekteydi. Bir sonraki ayette ise hedefin neye göre tayin edileceğine işaret etmişti:  “رَبِّكُمْ سَابِقُوا إِلَى مَغْفِرَةٍ مِنْ” Madem dünya gerçek haliyle deniz kenarındaki çocukların kumdan kaleler yapması ve bir dalganın gelip her şeyi alıp götürmesi kadar sıradan bir hikâye, yine madem her şey yokluğa mahkûm; o halde mutlak Var’a ve O’nun mağfiretine koşunuz. Sonraki ders de iç ve dıştaki musibetler okunacaktı. Ne var ki İlahi takdir beşer planını hükümsüz kıldı. Ders şu kadar zaman önce halkaya katılan Mustafa Kardeşim’in düğün gününe tekabül ettiğinden zamanında akdedilemedi.

Farklı boyutları olan bu hikâye için yeni bir perspektif belirleyelim ve dersi, söz konusu ayette durduran İlahi takdiri, ayetin indiği zamana gidip orada Mustafa Kardeşim bağlamında tefsir edelim.

Evet, çarşamba dersine “مَا أَصَابَ مِنْ مُصِيبَةٍ فِي الْأَرْض” ayetiyle başlayacaktık. Ayet, Uhud sonrası Allah Rasûlü’nün ashabında onulmaz yürek yaralarının oluştuğu bir zamanda inmişti. Yahudi ve münafıklardan oluşan muharrik unsurların, “Madem davanız hak; o halde neden acılar mahşerinden çıkamıyorsunuz?” ifadeleriyle sahabenin imanını sarsmayı amaçladığı bir ortamda gelmişti Göklerin kararı. Aklın “Neden? Niçin? Nasıl?” sorularıyla İlahi takdiri sorguladığı bir zamanda Hz Muhammed’ in (aleyhissalatüvesselam) şu ifadesi duyuldu:  من عرف سرالله في القدر هانت عليه المصائب “Kim Allah’ın kaderdeki sırrına muttali olursa bütün musibetler onun gözünde zerrecikler haline dönüşür.” O (sallâllahu aleyhi ve sellem) konuştu, yüreklere sekînet yağdı. Nizam yeniden tesis edildi.

Allah Rasulü acılar mahşerindeki ashabına “İman” ve “İslam” aşısı yaptı. Onlara sanki “Eğer bu hakikat, eşyayı değerlendirmede yegâne ölçü alınırsa Kur’an sizi her belaya karşı muhafaza eder.” buyurmaktaydı. Sahabe O’na teslim oldu. İlahi takdir onları bela kazanında kaynattı. Özleri posalarından ayrıldı; tasaffi ettiler. Allah Rasûlü belalar mahşerinde ayakta kalabilen bir milletin hamurkârı oldu. Ebû Bekir’le Ebû Leheb’in; Ömer’le İbn Übeyy’in farklı olmasının arkasında işte o hamurkâr vardır.

En zor geçitlerde dahi, akla hep o ezel kaydı geldi. Kur’ân-ı Kerim’in   لِكَيْلَا تَأْسَوْا عَلَى مَا فَاتَكُمْ وَلَا تَفْرَحُوا بِمَاآتَاكُمْ ifadesiyle dikkat çektiği bu kayıt isyana da, şımarmaya da mani oldu.

“مَا أَصَابَ مِنْ مُصِيبَةٍ فِي الْأَرْض”[ref]Yeryüzünde ve kendi nefislerinizde uğradığınız hiçbir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce, bir kitapta (Levh-i Mahfuz’da) yazılmış olmasın. Şüphesiz bu, Allah’a göre kolaydır. Hadîd, 57/22.[/ref] ayet-i kerimesi, yeryüzünde ya da ruhta cereyan eden her musibetin yaratılmadan çok önce Levh-i Mahfuzda var olduğundan bahsederek “olacağı” olmadan önce haber verdi. Böylece her nev’i musibet, İlahi takdir çerçevesinde gerçekleşen “beklenen bir hadise” olarak algılandı. İlahi yazıdaki ezel kaydı Rahman’a karşı güveni artırdı.

Allah Rasûlü; kazandıklarıyla şımarmayan, kaybettikleriyle dövünmeyen bir millet inşa etti. Bütün dünya onların ayaklarına serildi; fakat hep aynı yerde kaldılar. Nehirleri geçip İran’a ulaştılar; fakat geriye dönünce “fakr-ı ihtiyarî”yi tercih ettiler.

Hamurkâr’da, öğrencileri de her durumda müstakim kaldı. Ayakların kaydığı, devlerin yıkıldığı yerde O ve ashabı isyan etmeden; “Lütfunda hoş, kahrında hoş.” dedi.

Uhut’tayız… Allah Rasulü, savaş sonrası yaralıları ve şehitleri soruyor: “Falan nerede, filan nerede” Sad b. Rebî’yi göremeyince: “Sad nerede, kim bana Sad Bin Rebi’nin haberini getirir?” buyurur. Birisi kalkar ve Sad b. Rebî’yi aramaya koyulur. Belli bir zaman sonra şüheda arasında Sad’a ulaşır. O’na “Hz. Muhammed (aleyhissalatüvesselam) seni selamlıyor.” der. Sa’d, selama icabetten sonra, vücuduna on iki tane ölümcül darbe aldığından söz eder. Sonra kendini unutur. Her şeyin İlahi takdir çerçevesinde devam ettiğini hatırlar ve asıl mevzuya geçer. Peygamber elçisine, dostlarına ulaştırmak üzere şu ifadeleri emanet eder: “Kavmini bul ve onlara deki, ‘Eğer Allah Rasûlü’ne bir şey olur da onlardan birisi geride kalırsa yarın Allah’ın divanında onların özürleri olmayacaktır.’” Sa’d, çocuklarından, malından, hânumânından ayrılırken, Allah’ın kâinatı yüzü suyu hürmetine yarattığı Hz Muhammed (aleyhissalatüvesselam)’i soruyor. Yakınlarına O’nu ve O’ndan öğrendiklerini korumayı vasiyyet ediyor.

Hep Uhut’tayız… Cebel-i Rumât’tan şuhedâ makberine bakıyor, Hamurkâr ve ashabından musibetlerin ilahi takdir planında nasıl anlaşılması gerektiğini öğreniyoruz.

Aşıkkutlu’dayız… Fakülteye gidenler, gitmeyenler hepsi avluda toplanmış… Kardeş, kardeşini bakışlarıyla teselli etme gayreti içerisinde… Ben de, “Acaba farklı bir haber getiren olur mu?” beklentisiyle kardeşimi, kardeşlerine bir daha sormak istiyor ne ki hemen toparlanıyor ve yüreğime: “Şimdi Hz. Sa’d’ı dinleme vakti. Ödevin ayakta kalmak.” diye sesleniyorum.

Bir gün sonra… İFAM’da Mustafa Kardeşim’in ruhaniyetiyle katıldığı dersteyiz… Tesadüfe yer yok. İfade ettiğim gibi; derste izah sırası “musîbet ayeti”nde…  Ayet, bizi hem o büyük bütüne hem de İlahi takdire bağlıyor.

Kardeşim!

Sadme-i ûlâ’da teselli olacak “vird-i Kur’anî”yi bırakıp da gittin.

Önceki Yazı