IŞIK DOĞUDAN YÜKSELİR

İngiliz Vahşeti ve Bahadır Şah
Hindistan, İslam’la erken asırlarda tanıştı. Muhammed b. Kasım’ın kumandasındaki Müslümanlar ilk olarak Pakistan’ın eyaletlerinden Sind’i fethetti. İslam bütün Hind kıtasına oradan yayıldı. Müslümanlar ihtida etmesi için kimseyi zorlamadı. Müslümanların hayatlarını seyreden Hindular kendiliğinden iman etti. Şeyh Muinuddîn ve Şeyh Nizamüddin gibi büyük velilerin irşad ve irfan hamleleri ve Gazneli Mahmud’un seferleriyle Hindistan İslam yurdu oldu. Afganistan’dan Singapur’a kadar uzanan Hint coğrafyasında daha sonra müslüman olan Moğollar 6 asır hükmetti. Müslümanların iktidar yıllarında Gayr-i Müslimlerin hukuku da korundu. Bir ara Ekber Şah’la nükseden inkar süreci İmam-ı Rabbani’nin müdahalesiyle tasfiye edildi. Daha sonra İngilizler tüccar kılığında Hindistan’a çıkarma yaptı. Zahirde mallarına pazar bulmak için gelmişlerdi. Kendilerini tüccar göstererek bir taraftan devlete, diğer taraftan da müslümanlar arasına sızdılar.
İngilizler, Müslümanlar arasına ajanlar sokarak ya da içerden adamlar kiralayarak fitne mecraları oluşturdu. Uzun zaman devam eden kanlı muharebelerde çok sayıda müslüman öldü.
İngilizler son Moğol hükümdarı Bahadır Şah’a(v. 1862) üzeri örtülü bir tepsi sundular, “Buyur bunda parlak bir hediye var.” dediler. Bahadır Şah örtüyü kaldırınca iki oğlunun başıyla karşılaştı. İngiliz, tuzak, oyun ve ihanet demektir.
Batılı bütün emperyalistlerde olduğu gibi İngilizler’de de iki akım vardı. Misyonerler öncülüğünde yürütülen birinci akımın amacı her yola başvurarak Hindistan’ı Hristiyanlaştırmak. İkincisi ise bütün dinler gibi İslam’ı da ortadan kaldırarak laik bir yönetim modeli oluşturmak.

Yalan ve Hile Yolu: Misyonerlik
İngiliz işgaliyle iliklerine kadar sömürülen Hindistan’da misyonerlik, aç bıraktığı insanlara ekmek vererek onlardan imanlarını istedi. Misyonerler, bu yolla hedeflerine ulaşamayınca Hristiyanlığı ve Hz. İsa’yı olduğundan farklı göstererek faaliyetlerine devam etti. Müslümanları Hristiyanlaştırmak için her tarafa, her nevi ahlaksızlığa irtikap edebilecek çapta adamlar gönderildi. Mahalli dillerde Hristiyanlığı anlatan pek çok kitap telif edilerek ücretsiz dağıtıldı. Belli noktalarda felçli ve cüzzamlı hastaların getirildiği büyük gösteriler organize edildi. İzleyicilere, Hz. İsa’nın hastaları nasıl iyileştirdiği anlatıldı. “Eğer siz de Hz. İsa’nın ilah olduğuna inanırsanız kendi zamanındaki hastalar gibi bu felçlileri de İsa tedavi edecektir.” dendi. Mesih’in adıyla tedavi edilen kör, gerçekte gören; cüzzamlı da sağlıklı biriydi. İnsanların imanlarının çalındığı bu sahnelerin hepsi uydurmaydı.
Kılıçla Kaybedilen, Kalemle Kazanılan Savaş
Misyonerler girilmedik bölge, çalınmadık kapı bırakmadılar. Elhamdülillah ki müslümanlar, “Bizim dinimizde şüphemiz yok, neyleyelim gayri yolları” diyerek misyonerleri reddetti. Ulema bunlara karşı yoğun bir mücadele içerisine girdi ve pek çok bölgede alimlerle misyonerler arasında hararetli münazaralar yapıldı. Müslümanlar kılıca karşı kaybettiği savaşı, münazara meydanlarında kalemle ve kelamla kazandı.

Rahmetullah el-Hindî
Misyonerlerin kirli faaliyetlerine en esaslı darbeyi Alleme Rahmetullah el-Hindî el-Keyrânevî (v. 1891) vurdu. el-Hindî, kendi köyünde ders okutmaya başladığında ülkenin büyük vilayetlerinde Misyonerlerle ulema arasında çetin münazaralar yapılmaktaydı. Hind kıtasında Hristiyanlık’la yeni tanışan ulemanın, ilk kaynaklara ulaşma imkanı olmadığından İncil’i ve Tevrat’ı ayrıntısı ile bilmemesi misyonerlerin işini kolaylaştırıyordu. Rahmetullah misyonerlik çalışmalarının yayıldığı bir zamanda meydan yerine çıktı ve münazaralara yoğunlaşmak için ders okutmayı bıraktı. Lakin İngilizce, Fransızca, İbranice ve Latince bilmediğinden ilk kaynaklara ulaşamıyordu. Bu yüzden gençleri topladı ve onlara uzun bir yola çıktıklarını bu dilleri mutlaka öğrenmeleri gerektiğini tembihledi. Onlar vasıtasıyla Hristiyanlığı birinci derecedeki kitaplardan öğrenme imkanına kavuştu.

Bir Alim ve Firar Eden bir Misyoner: Pafender
Rahmetullah el-Hindî, misyonerlik konusundaki eseri İzâletü’l-Evhâm’ı neşrettikten sonra, -Hint kıtasında- ilzam edilemez misyoner olarak şöhret bulan Karl Gottlieb Pfander’le yazıştı. 1854’te yazdığı mektupta Pfander’e nesih, İncil’in tahrifi, Îsâ’nın ulûhiyyeti, teslîs, Efendimiz’in risaleti ve Kur’an-ı Kerîm’in Allah kelâmı olduğu gibi mevzuları münazara etmeyi teklif etti. Agra’da yapılan münazarayı ülkenin farklı bölgelerinden gelen kalabalık bir dinleyici grubu izledi. Münazarayı İngilizler adına bölgede bulunan Sir William Muir yönetti. Pfander’in yanında rahip Thomas, Rahmetullah el-Hindî’nin yanında ise Hıristiyanlığa dair geniş birikimi olan Dr. M. Vezîrüddin Han vardı. 10-11 Nisan 1854’te yapılan münazara bitmeden Pfander oturumdan çekildi. Rahmetullah el-Hindi Pafander’i kendi kaynaklarıyla mağlup etti. Bunun üzerine İngilizler Pfander’i Hindistan’dan geri çekti.
Ulema medreseleri tatil edip, halkı İngilizlere karşı ayaklanmaya hazırladı. Kimi müslümanları cihada davet etti; Kimi bizzat birliklerin başında savaştı, şehid düştü. Rahmetullah el-Hindî de 1857’de memleketi Keyrâne’deki birliklerin başında İngilizlere karşı cihad etti.
İngilizler Hindistan’a hakim olunca Rahmetullah’ı bulup getiren için 1000 rupi ödül koydular. Böylece ondan Pafender’in intikamını alacaklardı. O da adını Muslihuddin olarak değiştirip, ülkeden ayrıldı, Mekke’ye gitti. İngilizler Onun ardından ailesinin bütün mal varlığına el koydu.
Rahmetullah el-Hindi karşısında mağlup olduktan sonra 1858’de İstanbul’da görevlendirilen Pfander, Hindistan’da müslümanları ilzam ettiğini iddia eder ve Osmanlı Sultan’ından münazara yapmak için isim ister. Hicaz’daki Osmanlı yetkililerinin bilgilendirmesi üzerine Rahmetullah el-Hindî’nin varlığından haberdar olan İstanbul, Onu Payitaht’a davet eder. Sultan Abdülaziz ve II. Abdülhamid zamanında bir kaç defa İstanbul’a gelir. Onun geldiğini haber alan Pfander İstanbul’dan firar eder. Sultan Abdülaziz ve Sadrazam Tunuslu Hayreddin Paşa’nın isteği üzerine Rahmetullah el-Hindî 1864 yılında münazarasını Arapça kaleme alır ve adını İzharu’l-Hakk koyar. Bu kitap daha sonra Türkçeye çevrilir. Üstad Muhammed Taki el-Osmanî ve Hocası Ekber Ali tarafından Urduca’ya tercüme edilir. Şeyh Ekber Ali’nin talebi üzerine Takî Osmanî kitapa notlar düşer ve uzun bir mukaddime yazar. Daha sonra bu mukaddime, “Ma Hiye’n-Nasraniyyetu” başlığıyla Arapça müstakil bir kitap olarak neşredilir. Time Gazetesi İzharu’l-Hak’la alakalı, “Eğer bu kitap yayılırsa Hristiyanlık çöker.” diye yazmıştır.

Garb’ın Önünde Eğildiği Hakîm
Rahmetullah el-Hindi hayatta iken efsane olur, Mehmed Âkif, “Süleymâniye Kürsüsü”nde Onu Garb’ın önünde eğildiği hakîm olarak anlatır:
Besliyormuş, bereket versin o iklîm-i kadîm,
Rahmetullāh’a muâdil daha yüzlerce hakîm.
Rûh-i edyânı görür, hikmet-i Kur’ân’ı bilir,
Ulemâ var ki huzûrunda bugün Garp eğilir.
Diyubendi Dâru’l-Ulûm’u ve Nedvetu’l-Ulema başta olmak üzere diğer büyük medreseler ve alimlerin bereketli çalışmalarıyla Misyonerlik en muteber isimleriyle birlikte bir daha dirilemeyecek şekilde Hind yurdunda “mevta” olur.

Sekülarizma Cinayetleri
İngilizlerin bir kısmı da İslam yurdu Hindistan’ı Seküler bir yapıya dönüştürmek azmindeydi. Bunlar misyonerlerden daha sinsi ve daha tehlikeliydiler. Sekülarist İngilizler bütün planlarını, sömürünün önünde engel gördükleri İslam’ı, müslümanların yüreklerinden söküp atmak üzerine kurgulamışlardı. Bu çerçevede ilk olarak İngiliz işgalinden önce Fizik, Kimya, Matematik, Astronomi gibi derslerin de okunduğu medreseleri kapattılar. Çünkü bu medreselerden mezun olup doktor, mühendis, muallim olanlar İslam’ı bir bütün olarak kabul ediyor, sekülarist düşünceyi reddediyorlardı. Bu da onların toplumu dönüştürmelerine mani oluyordu. Bu yüzden içerisinde ahlaktan ve Allah’tan bahsedilmeyen okullar açtılar. Ateizmi telkin eden bu okullarla İslam’ın gücünü kıracaklarına inanıyorlardı. Nitekim, İngiliz Eğitim Bakanı Lord niyetlerini, “Hindistan’da, derileriyle müslümanlara, düşünceleriyle ise Avrupa’ya ait bir nesil yetiştireceğiz. Bu okullardan mezun olanlar bizim yönetimimizle halk arasında köprü olacak, sömürünün önünü açacak.” şeklinde ifade etmiştir.

Ulemanın İngilizlere Cevabı: Diyubend Medresesi
İngiliz müfredatının tatbik edildiği okullar açılıp, medreseler kapatılınca ulema bütünüyle iktisadî ve ictimaî hayatın dışına itildi. Binlerce müfessir, muhaddis, fakih bir anda ortada kaldı. Hind kıtasında hiçbir alimin herhangi bir şekilde ne vazifesi ne de medresesi vardı. Bu durumun bütünüyle Hind kıtasından İslam’ın silinmesine yol açacağını gören Muhammed Kasım en-Nanutevî(v. 1880) ve Reşîd Ahmed el-Ganguhî gibi allameler kendilerini her nev’i dünya işlerinden tecrit ederek ilme hasretti. en-Nanutevî, Seharenpûr’a bağlı Diyubend köyünde bir nar ağacının altında ders okutmaya başladı. Burada kurulan medrese daha sonra bütün Hindistan’a yayıldı.
İnşa edilen medresenin ilk hocasının da; talebesinin de adı Mahmud’tu. İngilizlere karşı cihad eden bu talebe daha sonra Şeyhu’l-Hind olarak meşhur olan Mahmudu’l-Hasen’dir. Tefsir ve hadis alanında pek çok eser telif etmiştir.

Büyük Cihad
İngilizler medreseleri kapattılar, ulemayı astılar, sekülarist bir programı hayata tatbik ettiler, böylece İslam’ın selasını okuyacaklarını düşünmüşlerdi. Fakat hayatta kalan alimler büyük bir ilim ve irfan cihadına girişti. Her yerde açlığa ve yokluğa tahammül edebilecek gençleri Şeriat İlimlerine sahip çıkmaya çağıran alimler vardı. Üzerlerindeki basit sufi kıyafetleri ve yoksulluklarını nimet kabul eden halleriyle ulema akıllara ilim, yüreklere izzet aşıladı. Bir tarafta okuyan talebeler, diğer tarafta ise okutan alimler… Her ikisinin buluştuğu ortak nokta ise bu yola kendilerini adamış olmalarıydı.
Üstad Takî Osmanî’nin dedesi aynı zamanda da Hakîmu’l-Umme lakabıyla iştihar eden Eşref Ali Tahanevî’nin ders arkadaşı olan Şeyh Muhammed Yasin, Diyubend Dâru’l-Ulûm’un kurulduğu sene (1866) doğdu. Herkes gibi o da, bu süreçte çok sıkıntılar çekti. Fakat Allah Teala bir yüreğe ilmi ve cihadı sevdirirse, o uğurda gelen belaları da sevdirir. Bu yüzden dağların yıkıldığı yerde de Rabbani alimler ayakta kalır.

Bedenlerini Kanaatle, Hindistanı İlimle Dolduran Allâmeler
Şeyh Muhammed Yasin bir gün medreseden eve gelir, annesine çok aç olduğunu söyler. Annesi de ona, evde yiyecek namına hiç bir şey olmadığını, tarlaya gidip, buğday başaklarından bir miktar kesip getirmesini söyler. Şeyh Yasin tarladan bir miktar başak getirir, annesi onları hasad eder, sonra çıkan buğdayı öğütür, ekmek yapar, pişirir, oğluna ikram eder. O yıllarda talebenin bulabildiği en güzel yiyecek katıksız olan bu ekmekti. Aynı hal diğer talebelerin de kaderiydi. Mahmudu’l-Hasen, Enver Şah el-Keşmirî(v. 1933), Şeyh Eşref Ali et-Tahanevî(v. 1943), Şebbîr Ahmed Osmanî (v. 1949) de bu şartlarda yetişmişti. Onlar bedenlerini yemekle değil, ilim aşkıyla ayakta tuttular. Midelerini kanaatle, Hind diyarını ise ilmin nuruyla doldurdular. Enver Şah Keşmiri bir defasında bir şehirden diğerine gitmek için tren istasyonuna gider. Onu gören putperestlerin bir kısmı, “Bu yüz, yalancının yüzü olamaz.” deyip, iman eder.
Diyubend Dâru’l-Ulum, bekçisinden Şeyhu’l-Hadis’ine kadar zahidler ocağı oldu, evliya ile doldu. Kapıda duran bekçinin de Letâf-i Sittesi (altı latifesi; Kalp, Ruh, Sır, Hafi, Ahfa, Nefs) Allah Teala’yı zikretmekteydi.
İngilizler ordularıyla katliam yaptı, ülkeyi istila etti fakat alimlerin yüreğine hükmedemediler. Katliam sonrası, köylere çekilen Meşayıh tarihin en büyük ilim seferberliklerinden birini başlattı. Okudu, okuttu, muhalled eserler telif etti. İngiliz sistemi onların önünde “tarih” oldu.

İlim Talebesi
Diyubend medreselerindeki öğrencilerin ilim, fikir ve dava hassasiyeti, kudema ile ayniyet arz eder. Müfti Şefî’ Osmani’ye göre, adını bir medreseye yazdıran ya da bir enstitüye kaydolan kişi resmi anlamda ilim talebesidir. Hakikatte ise talib-i ilim, zihni hiç bir şekil ve surette ilmi meselelerden hali olmayan, sürekli onların çözümüyle alakadar olan kişidir. İrfan tarihimiz bu nevî kahramanların misalleriyle doludur. Ulema sekarât-ı mevtinde de ilmî meselelerin çözümüyle ilgilemiş, son nefeslerini verirken bir mesele daha çözüp Ahiret hesabına kaydetme uğraşısı içerisinde olmuştur.

Keşmirî
Bu noktada asrımızda hadiste imamı kabul edilen Enver Şah Keşmiri’ye dair pek çok hatıra anlatılmaktadır. Resail ve Buhari Şerhi Feyzu’l-Bari gibi eserleri yanında pek çok kitap telif eden Keşmirî’nin kitapları onun ilmi derinliğinin onda birine dahi delalet etmez.
Talebeleri Keşmirî, Feyzu’l-Bâri’yi yazarken Fethu’l-Bari ve Umdetu’l-Karî adlı Buharî şerhleri sanki gözü önünde açıktı, Üstat da onlardan nakillerde bulunmaktaydı.
Diyubend Dâru’l-Ulum’da sıra kitapları içerisinde mantık risaleleri önemli bir yekün tutar. Şefî Osmanî, Süllemu’l-Ulûm üzerine yazılan Molla Hasan şerhini okuturken bir yerde takılır. Dâru’l-Ulum’un kütüphanesine gider. O sırada Keşmirî büyük bir salonu olan kütüphanenin yukardaki revaklarından birinde kitap mutala etmekteydi. Şefî Osmanî’yi görünce, “Ne var?“ diye sorar. O da, “Yarın okutacağım dersi mutala ederken bir yerde işkalim oldu Efendim.” der. Keşmirî oturduğu yerden “ibareyi oku” der. Şefî Osmanî okumaya başlayınca “tamam, dur” buyurur. “O, işkali şöyle çözeceksin, cevabı da şu şekilde olacak”, buyurur. Bir alimin zihni sürekli ilmi meselelerle alakadar olursa ibare okununca nerenin işkal olduğunu, şerhinin ve cevabının da nasıl olacağını vehle-i ulâda söyler.

İlim Hastalığı
Bir gün Diyubend’te, Keşmirî’nin vefat ettiği haberi yayılır. Talebeleri sabah namazından sonra evine koşarlar. Daha sonra haberin doğru olmadığı ortaya çıkar. Şebbîr Osmanî ile Şefî Osmanî kapıyı çalıp Şeyh Keşmirî’nin yanına girerler. Şeyh, onları odasına davet eder. Huzura girdiklerinde Şeyhi kısık bir ışık altında kitaplar üzerine eğilmiş bir halde mutala ederken bulurlar. Şeyh Şebbîr Osmanî, “Üstad pek çok mevzuyu çözdünüz. Yolumuzu aydınlattınız. Fakat bu halde de okumanızı anlayamıyorum. İnsanlar dışarda vefat haberiniz üzerine toplandılar, yaşınız da, hastalığınız da ilerledi, bu halde de kitaplar üzerine kapandınız, okuyorsunuz. Çözmeyi arzuladığınız mevzu nedir? Neden kendinize zulmediyorsunuz?” der. Şeyh Keşmirî başını biraz kaldırır ve şöyle mukabelede bulunur: “Ne yapabilirim ki? Bu da benim hastalığım. Kitapsız, mutalasız bir zamanın geçmesi ne mümkün.” Hastalık derecesinde bir okuma cehdi yoksa orada ilim de yoktur. Ulema bu yolda divane oldu. Başlarını kaldırmaya mecallerinin olmadığı zamanlarda da önlerinde kitaplar vardı.

Ölüm Döşeğinde Çözülen Mevzu
Şefî Osmanî, her yıl Ramazan ayında Hindistan’ın Thana kasabasında ikamet eden hocası Hakîmu’l-Ümme Eşref Ali Tehanevî’nin yanına gider, orada itikafa girerdi.
Şeyh Eşref Ali, Ahkamu’l-Kur’an çalışmasını dört öğrencisi arasında paylaştırmış, Şeyh Şefî’nin payına da Kasas’tan Hucurât Suresi’ne kadar olan bölüm düşmüştü. Eşref Ali, Ahiret’e irtihale hazırlandığı günlerde Şefî’yi yanına çağırdı. O esnada yatakta yatıyordu, talebesi Şeyh Şefi’ye dönüp, “Kasas Suresi’nde niçin Hz. Musa Harbî bir Kıptı’yi öldürdükten sonra, ‘Rabbim doğrusu kendime zulmettim; beni bağışla!’ (Kasas: 16) şeklinde dua etmiştir.” diye sordu. Daha sonra ise mevzuyu şu şekilde izah etti: “Müslüman eman verdiği harbî bir kafirle birlikte aynı cemiyette yaşıyorsa aralarında -her nekadar kavlî olmasa da- ameli manada bir misak vardır. Bu durumda harbinin öldürülmesi caiz değildir. Çünkü bu, ameli misakı bozmaktır. Müslüman, yaşadığı toplumda zimmi ya da harbilerle oluşan fiili misaka da sadakat gösterme durumundadır.”

Gündüz Sınıf, Akşam Yatakhane
1947 yılında Pakistan kurulunca bazı büyük alimler Diyubend’ten Pakistan’ın farklı şehirlerine hicret etti. Şefî Osmanî ise Karaçi’ye gitti. O yıllarda şehirde Diyubend tarzı eğitim veren bir Dârul-ulûm yoktu. Şefî Osmanî orada medresenin temellerini attı. İmkanlar kısıtlı olduğundan talebeler gündüz ders okudukları odayı akşam yatakhane olarak kullanırlardı.
Muhammed Taki Osmani, zor şartlar altında fakat büyük bir aşkla ilim tahsiline Karaçi’de başladı. Perşembe günü öğleden sonra tatil olur. Talebe oynamaya gider Taki Osmanî ise kütüphaneye geçer, kitaplarla meşgul olurdu. En büyük zevki kitaplardı. Babasının kitaplarını eline alır, sayfaları çevirir dururdu. O yıllar itibariyle henüz çok küçüktü. Kitabın nasıl bir şey olduğunu bilmez, sadece adına, müellifine bakar, fihristine göz gezdirirdi. Kütüphaneye girince büyük bir hazinenin içine düşmüşçesine sevinir, bir kitabı rafa koyar diğerini alırdı. Yılar sonra bunun bereketini ziyadesiyle görür.
Bir hocası ona, Arap Dili ve Edebiyatında derinleşmesini telkin etti. Kendisine Seâlebî’nin, Fikhu’l-Luga’sını verdi ve “Bunu ezberle, böylece pek çok müradif kelimeye muttali olursun. İnsan bir metin yazmak istediğinde müradif kelimelere ihtiyaç duyar.” dedi. Üstad, “bu kitabı ezberlemek beni farklı kıldı. Arkadaşlarım arasında Arap Edebiyatı’na vukufiyetle ifithar ederdim. Tatil günlerinde hocalarımızın bize telkin ettiği müfredatta olmayan kitapları okurdum.” dedi.

Çölde Kurulun İlim Merkezi
Daha sonra medrese o daracık mekandan bugün Daru’l-Ulum’un olduğu yere taşındı. O yıllarda orası şehirden çok uzakta içinde hayat olmayan bir sahraydı. Talebeler, sabah evden çıkınca Medreseye ancak öğle vakti ulaşırdı. Her türlü haşeratın ve yılanın olduğu, elektrik ve suyun bulunmadığı bir sahrada kurulmuştu medrese. Öğrenciler uzaktaki bir kuyudan su taşır, kapları doldurur, abdest ve diğer ihtiyaçlar için o kapları kullanırdı. Üstad o günlere dair şunları söyledi, “Ekmekten başka yiyeceğimiz yoktu. Evde müreffeh bir hayata alışmıştık, buradan bir anda çöl hayatına geçtik. Medresede bu şekilde üç yıl yaşadık. Babam bizi talebeden ayırmadı. Bize, ‘Diğer öğrencilerle birlikte olmanızı, onların yediğini yemenizi, içtiğini içmenizi, yaşadığı hayatı yaşamanızı istiyorum. Böylece dünya zevklerinden kendinizi tecrid edip ilmin zevkine erersiniz.’ buyurmuştu.”
“Daru’l-Ulûm’daki kütüphane görevlisi sert biriydi. Talebenin kütüphaneye girmesine pek izin vermezdi. Ben kitap muhabbetimden dolayı onunla arkadaş oldum. Ona, kütüphaneye girmem ve kitapları görmem noktasında ricada bulundum. Bir gün bana, ‘Kardeşim! Sen uzun zamandır kütüphanede oturuyorsun benimse istirahat vaktim geldi, öğle yemeği için eve gitmem gerekiyor.’ dedi. Ben de, ‘Güzel sen git, dışardan kapıyı kilitle, ben kütüphanede kalayım, gelince açarsın, çıkarım.’ dedim.”
Büyük alimler kütüphaneye kilitlenmeyi mükafaat kabul ederdi. Nitekim Osmanlı’da bir alime verilecek en büyük mükafaatlardan biri kütüphane memurluğuydu.
Üstad Takî Osmanî’nin kütüphane çapındaki eserleri, Onun daha çocukken kitaplarla başlayan dostluğunun bir meyvasıdır

Sonraki Yazı