İSLAM, ÂLİ HİMMET SAHİBİ EVLATLARININ AYAĞA KALKMASINI BEKLİYOR

Beşerî Hukuk donuktur, dogmatiktir. Mimarı ya bir örf mecmuası ya bir sihirbaz ya bir kahin ya da seçkin bir sınıftır. Bu yüzden ya bir aile, ya bir kabile, ya bir sınıf ya da bir beldenin menfaatini esas alır. Yerde yani ya bir köy ya bir şehir ya da bir sarayda biter. Toplumun üst katında yer alanların çıkarlarını korumaya matuftur. Dün Roma’da olduğu gibi bugün de BM’de hukuk, emperyalist menfaatlere zırh olarak kullanılır ve onunla adaletin tesisi değil seçkin sınıfın müdafaası hedeflenir; Batı şehirlerinin menfaati için doğu işgal edilir. BM, Hristiyan’ı oldurur, Müslümanı öldürür. Bir Paskalya Bayramında, Londra’da ya da Paris’te bayramlıklarıyla sokağa çıkan çocuklara bir hain el kurşun yağdırsa “acil” koduyla toplanır katile karşı savaş kararı alır. Fakat Şam’ın barut kokulu sokaklarında dolaşan çocuklara bayramlıkları “kefen” olduğunda sessizliğe gömülür.
Beşerî Hukuk sihirbaz rahimlerden hormonlu bir çocuk olarak doğar, hayatın diğer merhalelerini yaşar ve ölür. Bu yüzden vahyi inkar edenler insanın yeryüzüne gelmesi ile başlayan ve yazının bulunması ile son bulan “tarih öncesi devirler” başlığı altında kaba taş, yontma taş, cilalı taş gibi alt başlıklar açar ve insanın her şey gibi dini de kendisinin icat ettiği iddiasında bulunur. İslam’a göre ise insan hayatı kemal noktasında başlar ve öyle devam eder. Zira Allah Teala, ilk peygamber Hz. Adem’e bütün varlıkların adını öğretmiştir(Bakara: 31). İnsan hayatında fevkalade önem arz eden buluşların ardında da peygamberler vardır. Toprağı ilk olarak Hz. Adem işledi, elbiseyi Hz. İdris dikti, gemiyi Hz. Nuh yaptı. İbn Haldun’un da ifade ettiği gibi yaratılışı itibariyle medeni olan insanın hayvan gibi başıboş yaşadığı bir dönem hiç olmamıştır.


Sahabe Önce Halife’yi Seçti Sonra Allah Rasulü’nü Defnetti
İslam’a göre insanların adaletle yönetildiği hukuki bir yapının kurulması bütün Müslümanların öncelikli görevlerindendir. Nitekim Allah Azze ve Celle, tarafından “halife” olarak atanan Hz. Davud’a, “Ey Davûd! Gerçekten biz seni yeryüzüne halife yaptık. İnsanlar arasında hak ile hükmet.” (Sâd 26) buyurmuştur. Bu yüzden sahabe, Allah Rasulü’nü defnetmeden önce Hz. Ebû Bekir’i halife olarak seçmiştir. Akide kitapları da bu hususa dikkat çeker. Ömer Nesefi mevzuyu şöyle bir cümle ile hulasa eder, “Kanunların tatbiki, had cezalarının uygulanması, devletin sınır güvenliğinin temin edilmesi, orduların donatımı, zekatların (ve vergilerin) toplanması, eşkiya, hırsız ve işgalcilerin güç kullanarak bastırılması, Cuma ve Bayram namazlarının kıldırılması, insanlar arasında zuhur eden anlaşmazlıkları ortadan kaldırmak, mahkemelerde hakları temel alan şahitliklerin kabul edilmesi, ganimetlerin paylaştırılması gibi hayatın bütün şubelerindeki işleri yürüten bir halife seçmeleri Müslümanlara zorunludur.” (Nesefî, el-Akâidu’n-Nesefiyye, “Şerhu’l-Akâid ile birlikte”, 585).

Marazlı Münekkitlerin Kutsal Ezberleri
Geçen asra kadar dünya siyasetinde son sözü söyleyen, en derin ihtilaflara noktayı koyan İslam ve onun hukuk sistemi olan fıkıh, küresel güçler tarafından büyük tehdit olarak algılandı, kuşatıldı. Dar bir alana hapsedildi. Tekrar belirleyici olabilmesinin önüne geçebilmek için de mustagribler tarafından insanlığa, “Köle ve Cariye Nizamı” olarak anlatıldı, aşağılandı. Fıkıh üzerine en çok konuşan mustagrib iki zümreden biri ya hiç eline fıkıhla alakalı bir eser almadı ya da aşağıladığından dolayı onunla alakalı tek bir metin okumadı. Dolayısıyla fıkhın çağın sorunlarını çözemeyeceğini iddia edenler, aslında onu tanımayan, tanıma ihtiyacı hissetmeyen bu yüzden de ifadeleri “ezbere yorum”dan öteye geçmeyen marazlı münekkitlerdir.

Müstagribin Aşağıladığı Gayr-i Müslimin Savunduğu Nizam: Fıkıh
Bir fili, kulağı ya da ayağıyla ifade etmek tarif değil, tenkîr olur. Tanımlama iddiasıyla onu tanınmaz hale getirmektir. Müstagriblerin parçacı İslam algısı da fıkhı tanınmaz, anlaşılmaz, uygulanmaz hale getirmekle kalmadı, ihtişamını gölgeleme vazifesini de üstlendi. Nüfus kağıdında “Müslüman” yazanların kompleksli çalışmalarına karşı fıkhı bir gayri Müslim olan Sava Paşa müdafaa etti. Fransızca kaleme aldığı iki ciltlik eserin birinci cildinde “Nazariyât”, ikinci cildinde ise usul ile alakalı konuları işledi Sava Paşa. Fıkhın mustagriplerin iddia ettiği gibi Roma Hukukundan değil, Kur’an ve Sünnet’ten doğduğunu anlattı, davasına şahitler getirdi. Mustagriblerin Batı’nın memnuniyetini celp etmek için tahkir ettikleri fıkhın dünyada ilk defa toplumsal adaleti tesis ettiğini, İslam’ın taktir ettiği ölçü çerçevesinde malı zenginlerden alıp fakirlere dağıtan bir yapısının olduğunu söyledi.

Şeriat- Fıkıh Münasebeti
Fıkıh, Şeriat’ın alt başlığıdır. Şeriât’ı bir “camiaa/üniversite” hükmünde düşünürsek “fıkıh” da onun külliyesi mesabesindedir. Kelime anlamı itibariyle “Su Yolu/Mevridu’l-Ma” manasına gelen “Şeriat”, ıstılahta, “Allah Azze ve Celle’nin kulları için belirlediği hükümler mecmuasıdır.”. Suyun beden için hayat kaynağı olması gibi “Şeriat” da insanın aklı ve ruhu için hayattır. Şeriat küllidir, kuşatıcıdır. Bu yüzden Şeriat denince, akaid, ahlak, ibadet, muamelat da anlaşılır. Şeriat münzeldir/Allah’tan indirilmiştir, ibadet, muamelât ve ukubattan oluşan fıkıh ise Şeriat’tan istinbattır.

Hürler ve Köleler
Yerden biten bütün beşerî hukuk sistemleri doğduğu kültürün rengini, hakim unsurların menfaatini korumayı esas alır. Bu yüzden kanun koyucu makamını gasp eden elitler modern zamana kadar insanları hürler ve köleler diye iki başlık altında mütalaa etmiş ve köleleri hürler için yaşayan insanlar olarak görmüşlerdir. Bu yapıya mensub bir çocuk ne kadar kabiliyetli olursa olsun köle bir babanın çocuğu olarak dünyaya geldiyse orada kalmak ve orada ölmek zorundadır. Bir köle dünyanın en zeki insanı da olsa onun ilk ve son görevi efendisine hizmet etmektir. İnsan istidadını öldüren bu yapıya İslam zuhur edene kadar ne kilise, ne havra ne de başka bir yapı itiraz etmiştir. İnsan onurunun aşağılandığı bu yapının kölelerle alakalı hükmü Üstad Necip Fazıl’ın da ifade ettiği gibi “en öteki insan”dan da daha aşağı bir konumdadır:
Bir idamlık Ali vardı, asıldı;
Kaydını düştüler, mühür basıldı.
Geçti gitti, birkaç günlük fasıldı.
Ondan kalan, boynu bükük ve sefil;
Bahçeye diktiği üç beş karanfil.…
Şeriât, bütün zaman ve mekanlarda geçerlidir. Hem dünya, hem de ahiret saadetini hedef alır. Hayatın her şubesine çözüm ve çareler üretir.
Beşeri sistemler ise tarihseldir. Zaman ve mekana göre değişkenlik arz ederler. Sadece dünya ile alakalıdırlar. Bu yüzden değişen şartlara paralel olarak sürekli tadil ve tashih edilirler.

Mazlumların Hürriyeti İçin Zalime Karşı Savaşın
Şeriât’a göre bütün insanlar Hz. Adem’in çocukları olmaları cihetiyle aynı haklara sahiptirler. Hiçbir ırkın diğerine rüçhâniyeti yoktur. Adalet önünde efendiyle köle, amirle memur, şehirliyle köylü aynı haklara sahiptir. Kur’an-ı Kerim muhataplarına, iki Müslüman mücadele ederken onların güçlerine, dillerine, renklerine ve de kendilerine yakınlık derecelerine bakmadan haklının yanında durup zalime karşı savaşmalarını emreder ( bk. Hucurât: 9).

Herkese Adalet
Asr-ı Saadet’te zengin bir kabileye mensup bir kadın hırsızlık yapar ve had cezasına çarptırılır. Ailesi de bu cezanın kaldırılması için Usame b Zeyd’e(r.a.) aracı olması ricasında bulunur. O da hadiseyi Allah Rasulü’ne aktarıp cezanın düşürülmesini ister. Allah Rasulü , adaleti ihlal talebinden dolayı Usame’yi istiğfara davet eder. Sonra da adaletin herkese şamil olduğunu beyan noktasında, “Allah’a yemin olsun ki eğer Muhammed’in kızı Fatıma hırsızlık yapmış olsaydı onun da elini keserdim.” buyurur.

Evrensel Çerçeve
Yönetenlerin, yönetilenlere takvadan başka hiçbir üstünlüğünün olmadığını, insanların soylarına göre değerlendirilme geleneğine son verildiğini İslam söyledi. Allah Rasulü de uygulamalarıyla, hukukun sosyal topluluğun keyfine göre işleyen yapısına müdahale ederek ona evrensel bir boyut kazandırdı.
Birbiriyle davalı olmaları durumunda devlet başkanıyla, tebayı adalet önüne ilk İslam çıkardı. Suç işlemesi durumunda devlet başkanının kızının da yargılanacağını ilk İslam söyledi. Azad edilen kölelerden valiler, devlet başkanları ilk İslam atadı. Vali’nin oğlu tarafından darb edilen Kıpti’nin oğlunun eline misliyle mukabelede bulunması için kırbacı ilk İslam verdi. Davaları insanların statülerine göre değil, delillere göre ilk İslam karara bağladı.

Hz. Ali ve Yahudi
Sıffîn’e giderken zırhını düşürüp, kaybeden Hz. Ali ile bir Yahudi arasındaki dava, İslam’ın hukukî esasları uygulama noktasında beşeri sistemlerden ne kadar önde olduğunu resmetmesi açısından önemlidir: Hz. Ali Küfe’den yola çıkınca zırhının yanında olmadığını fark eder, araştırır fakat zırhı bulamaz. Savaş bitince Küfe’ye döner ve kaybettiği zırhı bir Yahudi’nin elinde görür. Hz. Ali Yahudi’ye, “Bu zırh benimdir. Onu ne sattım, ne de kimseye hibe ettim.” der. Yahudi de hayır “bu, benimdir.” diye cevap verince, aralarında niza çıkar ve meselenin bir karara bağlanması için birlikte Kâdı Şüreyh’e giderler.
Kâdı Şüreyh, Hz. Ali’ye, “Ey Müminlerin emiri! Buyurunuz, meseleyi anlatınız.” deyince Hz Ali, “Yahudi’nin elindeki bu zırh benimdir. Onu birisine ne sattım, ne de hibe ettim.” diyerek davacı olur. Şureyh, “Ey Yahudi, sen ne dersin?” deyince; Yahudi, “Bu zırh benimdir, an itibariyle de elimdedir.” şeklinde cevap verir. Şüreyh, Hz. Ali’ye dönüp, “Ey müminlerin emiri! Davanız için delîliniz var mıdır?” diye sorar. Hz. Ali, “Kanber ve oğlum Hasan o zırhın benim olduğuna şahiddirler.” der. Kadı Şüreyh, “Oğlun babaya şahidlik etmesi caiz değildir.” diye karşılık verince, Hz. Ali, “’Cennetlik bir kişinin şahitliği de caiz değil mı?’. Allah Rasulü’nü şöyle buyururken işittim, ‘Hasan ve Hüseyin Cennet gençlerinin efendileridir.” diyerek itiraz eder. Mahkemede devlet başkanı Hz. Ali’yle kadının karşılıklı konuşmalarına tanık olan Yahudi, “Müminlerin emiri beni kendi hakimine götürdü. Ancak hakim onun aleyhine hüküm verdi. Şehadet ederim ki, ‘Hak din yalnız İslam’dır’, yine şehadet ederim ki, ‘Allah Teâlâ’dan başka ilâh yoktur. Muhammed Allah Teâlâ’nın kulu ve Rasulüdür.’, yine şehadet ederim ki ‘bu zırh da senindir Ey Ali!’ der (Suyutî, Tarîhu’l-Hulefa, Dâru’l-Marife, 163) ve Müslüman olur.

Adalet Muhafızları: Ulema
Ulema da sahabe gibi adaletin müstakim çizgisini muhafaza etti. Siyasi otoriteden baskı gördüklerinde de sultan rızasını Allah’ın rızasına, dünyalarını ahiretlerine tercih etmedi. Kimi Said b Münzir gibi hükümdara altın kiremitlerin hesabını, kimi Kemal Paşazade gibi Yavuz Sultan’a, başı kesilen Yunus Paşa’yı sordu. İslam’a rağmen İslam’a hizmet iddiasına itibar da müsaade de etmedi ulema. Yavuz Sultan Selim’in gayri müslimleri sürgüne gönderme ya da çocuklarını ellerinden alıp müslüman yapma talebine, “Böyle bir hakkımız yok” diyerek Zenbilli Ali Cemali Efendi karşı çıktı. Osmanlı, zalime karşı kılıçla koruduğu devletin sınırları içinde insanları adaletle ayakta tuttu. Siyasi, ticari ya da ilmi kariyeri ne olursa olsun adalet önünde haksız, güçsüz; haklı ise hep en güçlü kabul edildi.

Sultan Fatih ve Rum Mimar
Osmanlı Sultanları tebalarıyla davalık olduklarında -Şeriat’a sadık- kadılar ne muhatabın dini kimliğine ne de toplumsal ya da siyasi statüsüne bakardı. Delil yetersizliği durumunda davalar Sultanların aleyhinde sonuçlanırdı.
Fatih Sultan Mehmed’in, kendi adını taşıyan Cami’nin inşaatında kullanılacak mermer sütunları kestiren Rum mimar İpsilanti Efendi’ye kızıp elini kesmesi ile başlayan dava, Şeriat’a sadakatın 21 yaşında dünya siyasetine yön veren bir iradeyi nasıl teslim aldığını gösterir. Hadise şöyle cereyan eder: Eli kesilen İpsilanti Efendi, İstanbul Kadısı Sarı Hızır Çelebi’ye başvurur; Haksızlığa uğradığını belirtip, hakkının Padişah’tan alınmasını ister. Kadı, Fatih’i çağırtır. Fatih, içeri girdiğinde İpsilanti Efendi dâvâcı makamında ayakta durmaktadır.
Fatih, “maznun” minderine bağdaş kurmak üzereyken, Kadı Efendi
“Beyim! Hasmınla mürafaa i şer’ olunacaksın, (davacı ile kadı önünde mahkeme olacaksın) ayağa kalk! der. Fatih de kalkar. Kendisini savunması istenince, hata yaptığını belirtir. Kadı da “Kısas” hükmünü verir. Buna göre Fatih’in de eli kesilecektir. Davayı dinleyenler dehşet ve hayretten dona kalırlar. Fatih, Şeriat’ın hükmüne rıza gösterir. Karar karşısında hayretten İpsilanti Efendi’nin eli, ayağı titremeye başlar. Biraz sonra kendini toparlar ve Fatih’e dönüp, “Dâvâmdan vazgeçtim. İslâm adâletinin büyüklüğü karşısında küçüldüm. Böyle bir cihangirin elini kestirip kıyamete kadar lânetlenmeyi göze alamam.” der. Kadı’nın elinin kesilmesine hükmettiği Fatih’i, cezanın tatbikinden İpsilanti Efendi’nin affı kurtarır. Fakat Fatih kendi bütçesinden kestirdiği elin diyetini ödemeye mahkum olur. Ayrıca İpsilanti Efendi’ye bir de ev verir. Mahkeme sona erip herkes çıktıktan sonra, Fatih, Kadı’ya dönüp şöyle der: “Bak Hızır Çelebi! Bu padişahtır deyu iltimas eyleseydin, şer’i şerife mugayır hüküm verseydin şu kılıçla başını koparırdım.”. Kadı Hızır Çelebi de, minderini kaldırıp altında duran demir topuzu göstererek, “Siz de padişahlığınıza mağruren hükmü tanımasaydınız billahi bu topuzla başınızı ezerdim.” der (Evliya Çelebi, Seyahatnâme).

Batı’nın Günah Ajandası
Adalet Karargâhı olan İslam, asırlar önce devlet başkanıyla zimmiyi aynı mahkemede eşit şartlarda yargılarken Batı, yakın tarihe kadar siyahları ayrı sokakta yürümeye, ayrı okulda okumaya, ayrı kapılardan fabrikaya girmeye, hatta ayrı kiliselerde ibadet etmeye mahkum etmişti. Batı’nın günah ajandası, insan hakları ihlalleriyle doludur. Lahey’de ki Uluslararası Adalet Divanı ve Uluslararası Ceza Mahkemesi, Batı’nın herkes için adalet gibi bir hassasiyetinin olduğunu isbat edip güven tazelemesi için öncelikle Afrika’yı sömüren hırsızlarını, katillerini yargılamalıdır.

İSLAM’LA BEŞERÎ HUKUKUN AYRIŞMA NOKTALARI
İslam, meseleye dünya ve ahiret maslahatı açısından bakar, bir meseleyi önce niçin olması ya da olmaması gerektiği açısından ele alır, muhataba güven verir, zihnindeki istifhamları giderir. Bütün bunların nihayetinde Müslümanı bir emre ya da bir yasağa muhatap olduğunda “işittik ve itaat ettik” diyerek Şeriat’a teslim olma makamına yükseltir.

I. Fıkıh ve ABD Bağlamında Beşerî Hukuk
İslam, devletlerin büyük bütçeler harcayarak yapamadığını bir ayetle yapar. Bir ayet, bir milleti ayağa kaldırır, bir ayet bir ümmeti teskîn eder. Bir ayet sosyal toplulukları kardeş yapar, bir ayet onlarca yıl süren savaşa son verir. Bir ayet, Hattab’ın oğlunu İslam’ın oğlu Ömer yapar. Fıkıh o ayetlerin tezahürü olduğundan dolayıdır ki insanlar üzerinde, hiçbir hukuk sistemine nasip olmayan bir nüfuza sahiptir.
Yirminci yüzyılda ABD, halkını içkinin zararlarından kurtarmak için İslâm hukukunun getirdiği hükmü tecrübe etmek istedi. Bu bağlamda (1930) içkinin alım-satımını, üretimini, ihracat ve ithalatını yasaklayan “İçki Yasağı Kanunu” çıkardı. Bunun için sinema, tiyatro, radyo gibi iletişim araçlarını kullanarak, kitap ve broşür neşr ederek, ilmî ve tıbbî araştırmalarla desteklenen geniş çaplı bir içki aleyhtarlığı kampanyası yürüttü. Kampanya için 65 milyon dolarlık bir bütçe takdir edildi. İçkinin zararını ve ondan uzak durmayı beyan noktasında 9 milyar sayfaya tekabül eden yayım yapıldı. Kanunun tatbiki için 4,5 milyon sterlin harcandı. İstatistiklere göre, kanunun yayım tarihi olan 1930’tan 1933 Ekim ayına kadar geçen süre zarfında 200 kişi öldürüldü, 500 bin kişi hapse atıldı, kanuna aykırı hareket edenlerden kesilen ceza 1,5 milyon sterline ulaştı. Kanuna muhalefetten dolayı 400 milyon sterlin tutarında mal müsadere edildi. Bütün bunların nihayetinde ABD hükümeti 1933 yılı sonlarında “İçki Yasağı Kanunu” nu kaldırmaya mecbur oldu(Zeydan, el-Medhal, 38).
ABD’nin ne kampanyalarının ne de kanunlarının gücü insan hayatını pek çok açıdan felakete taşıyan içkiyi yasaklamaya yetti. İnsan, kendi gibi aciz olan varlıkların yasalarına direnmeyi soylu bir eylem olarak gördü ve ABD üç yılın sonunda büyük zararlarla geri adım atmak zorunda kaldı ve yasayı yürürlükten kaldırdı. ABD, maddi plandaki gücüne, insan ruhunda bir karşılık bulmadığından polis gücüyle büyük fesat vasıtası olan içkiyi engelleyemedi.
Allah Rasulü ile İslam’la tanışan Arap Yarımadası’nda ki insanlar ABD’lilerden daha fazla içki tüketmekteydi. Bundan dolayıdır ki içki kaplarının her birine farklı isimler vermişlerdi. Kur’an-ı Kerim içkiye bir süreç bağlamında üç ayetle müdahale etti ve nihaî aşamada onu yasakladı. Bunun için ne sinema çekildi, ne tiyatro oynandı, ne de mücrimler için hapishaneler yapıldı. Sadece Kur’an-ı Kerim, “Onlardan sakınınız ki kurtuluşa eresiniz.”(Maide: 90) buyurdu, ardından da “Artık vazgeçtiniz değil mi?”(Maide: 91) çağrısında bulundu. İçki küpünü alan sahabi sokağa koştu, “İnteheyna/Vazgeçtik Ya Rabbi!” dedi. O gün Medine sokakları içki aktı. Ne kadınlardan, ne de erkeklerden hiç kimse içki yasağına karşı çıkmadı. Olmaz demedi. Ayetle eski hayatlarına -bir daha geri dönmemek üzere- nokta koydu sahabe.
Bir tarafta, Müslümanların yaşadığı devletlerin yasaları yapılırken örnek alınan fakat şu kadar bütçe, şu kadar insan kaybı ve şu kadar para cezasına rağmen içki yasağında başarısız olan ABD, diğer tarafta ise askere, polise müracaat etmeden bir ayetle toplumu dönüştüren İslam… Batı, hadisenin bu yönüne vakıf olduğundan dolayıdır ki iki asırdır çeşitli manipulasyonlarla İslam Hukuku’nun yolunu kesmeye çalışıyor, Şeriat’ı, -onu tanımayanlar nezdinde- itibarsızlaştırmaya gayret ediyor.

II. Dünya ve Ahiret Muvazenesi
Kur’an-ı Kerim, insanın murakabe altında olduğunu, her ifadesinin kaydedildiğini (İnfitâr: 10-2; Kaf: 18; Ra’d: 11) iyi ya da kötü olarak yaptığı her şeyin kıyamet günü önüne geleceğini söyler(Âl-i İmran: 30). Müslümana, o gün mazerete mahal olmadığını, ağızların mühürlenip el ve ayakların konuşacağını (Yasin: 65), yerin, üzerinde yapılanları anlatacağını hatırlatır (Zilzâl: 4). Bunun için müslümana, “Bir şeyler yap. Eğer Hz. İbrahim’i yakacak ateşe su taşıyacak ellerin yoksa, seni müslümanların safına götürecek ayakların varya der.”.
Müslüman, polis ya da askerin olmadığı yerlerde de Meleklerin kendisini takip ettiği şuuruyla yürür, o şuurla konuşur, o şuurla alış-veriş yapar. Bu yüzden herkes tarafından görüldüğü bir anda yapmadığı bir hareketi, yalnız kaldığında da yapmaz. Meleklerin kör noktaları da kayıt altına aldığını bilir.
Dünyada suçun cezası deliller, Ahiret’te ise Meleklerin kayıtları esas alınarak belirlenir. Katiller, zalimler, hırsızlar dünya mahkemelerinde delil yetersizliğinden beraat etse de, kaydını meleklerin aldığı Ahiret mahkemesinde kurtulamaz. Bu yüzden Müslüman, kimsenin tesbit edemeyeceği yöntemlerle de olsa kaçak elektrik kullanmaz, mahallenin suyunu saate bağlamadan bahçesine akıtmaz. Müslüman, sürekli delinen yönleriyle beşeri hukuk sistemlerini düşünür ve nefsi kendisine, “hadi elektriğe para ödeme, döşe hattı kurtul faturadan.” deyince, Kur’an ona, ödemediği faturada dul ve yetimin hakkı olduğunu, hatırlatır, “Yetimlerin mallarını haksız olarak yiyenler şüphesiz karınlarına ateş dolduruyorlar.” (Nisa: 10) irkilir ve istiğfar eder. Bu yüzden beşeri hukuk sistemlerine göre idare edilen devletlerin şehirleri yüzlerce polisle korunamazken, Osmanlı koca İstanbul’u bir kaç güvenlik görevlisiyle muhafaza ederdi.

III. İslam’ın Evrenselliği ve Beşeri Sistemlerin Yerelliği
Beşeri hukuk sistemleri yereldir. Bu yüzden ya bir ırkın ya bir ülkenin ya da AB’de olduğu gibi aynı ideoloji etrafında toplanan insanların menfaatini hedefler. “Öteki” olarak gördüğü milletlerin büyük çaplı zararlarına sebep olsa da kendi için her türlü adımı atmaktan sakınmaz. Pire için yorgan yakar.
İslam ise hadiseye, “Ey İnsanlar! Gerçekten ben göklerin ve yerin sahibi olan Allah’ın hepinize gönderdiği elçisiyim.” (A’raf: 158) zaviyesinden bakar ve hükümlerini evrensel ölçekte vaz’ eder. Ona göre, zalim en zayıf, mazlum da hakkını alana kadar en güçlüdür. Afrika’daki ile Mekke’deki, saraydaki ile gecekondudaki aynı haklara sahiptir. Bu yüzden oruç bütün evlere girer, namaz da ancak eda edilince kişiden düşer. Fakir, zengin adına oruç tutamaz.
İslam, hakim olduğu asırlarda merkezle çevre arasındaki gelir dağılımı uçurumunu kapatmış, şehirlerde zekat alacak fakir bulamayacak kadar hayat standardını yükseltmiştir.

IV. İnsanlığın Maslahatını Önceleyen İslam ve Anı Kurtaran Beşeri Sistemler
Fıkıhta insanların maslahatı esastır. Ceza sistemi kötülüğe meyyal olanlara mani olur. Kısas, adam öldürme arzusunda olanlara “dur!” der. Kısası ağır bulanlara da “sizin için kısasta hayat vardır.” ayetini okuyarak insan hayatının korunmasının cezaların caydırıcı olmasıyla alakalı olduğunu söyler. Beşeri hukuk sistemlerindeki cezalar ise maslahattan ziyade toplumu geçici bir süre de olsa rahatlatmayı, anı kurtarmayı hedefler. Bu yüzden İslam hukukunun hakim olduğu asırlarda küçük çocukların tecavüz edilip öldürülmesi, kızların da aynı akıbete uğramaları yok denecek kadar azdır. Çünkü bu tür cürümleri işleyecekler kararı, hakimin değil öldürülen çocuğunun annesinin vereceğini onun da kısas isteyeceğini bilir ve cinayetten uzak durur.

V. Kulluğun Kölelikten Ayrışması: İtaat
Beşeri hukuk sistemlerinde ilkelere değil, lidere itaat esastır. Hz. İbrahim’i yakmak için odun toplayan halk da, Firavun’un piramitleri için kölelerin Asfan’dan taş taşımasına sessiz kalan Kıptiler de, Afrika’yı, Asya’yı köleleştiren Batılılar da, efendilerini itaatle onurlandırarak(!) cinayetleri işlemişlerdi. Atom bombası zalim devlet başkanına itaat eden bilim adamları(!) tarafından yapılmıştı ve yine aynı teslimiyetle pilotlar tarafından masum insanların üzerine atılmıştı.
İslam’da rütbesi ne olursa olsun, “Allah’a isyan olan yerde kula itaat yoktur.”. Bu yüzden İslam’ın Nemrud’u, Firavun’u ya da Atom Bombasını yapma ve atma talimatı veren devlet başkanı olmaz (Var olanların aidiyeti sadece İslam’ın zahiriyle alakalıdır.). Hz. Ali’nin rivayet ettiği şu hadis-i şerif meseleyi en ince çizgileriyle resmediyor, “Allah Rasulü gönderdiği bir seriyyenin başına Ensar’dan bir sahabiyi tayin edip onunla birlikte olan ashabına da, komutanlarına itaat etmelerini emretti(Seferden dönerken komutan bir meseleden dolayı) öfkelendi ve, ‘Allah Rasulü bana itaat etmenizi emretmedi mi?’ dedi. Birliğinde ki ashab da, ‘Evet emretti!’ cevabını verdi. O halde ‘odun toplayın!’, dedi, onlar da topladı. ‘Ateşi tutuşturun!’ dedi, onlar da dediğini yaptı. Daha sonra (yaktığınız) ateşe girin emri verdi. Bir kısmı ateşe girmeye teşebbüs etti. Diğerleri ise onlara engel oldu (sonra hep birlikte komutana şöyle) dediler:
“Biz, Allah Rasulü’ne ateşten kaçıp da geldik (Şimdi ateşe girmemiz nasıl düşünülebilir?). Ateş sönene kadar öylece durdular. Komutanın öfkesi geçti. Bu hadise Allah Rasulü’ne intikal edince Efendimiz:
“Eğer o ateşe girselerdi, Kıyamet gününe kadar bir daha ondan çıkamazlardı! İtaat maruftadır(Şeriat’ın doğru kabul ettiği, aklın reddetmediği husustadır), buyurdu (Buharî H. No: 4340; Müslim, H. No: 4872).

HÜLASA
Allah Rasulü , biri 12, diğeri ise 25 yaşında olmak üzere iki defa Arap Yarımadası dışına çıktı. İlkinde çocuk, ikincisinde ise tacirdi. Her ikisinde de yanında şehrinin insanları vardı. Seferlerinde ne Roma’nın, ne de İran’ın hukukçularıyla karşılaştı; karşılaşsaydı da Ümmi oluşu etkilenmesine maniydi. Bu yüzden fıkhın tek isnat merkezi kalmaktadır ki o da Allah’ın Kitab’ı ve Rasulü’nün Sünneti’dir. Fıkıh, ne teşekkül, ne de teşkil süreci itibariyle beşerî sistemlerin müesses yapısı Roma Hukukuyla irtibat içinde olmuştur.
Oryantalistlerin fukahanın Roma hukuk mektepleri ve mahkemelerinden etkilendiği iddiası da seraba yalandır. Zira Roma-Bizans İmparatoru Justinien, İslam’dan önce (16 Aralık 533 milâdî yılında) Beyrut, İstanbul ve Roma hukuk mektepleri hariç bütün hukuk fakültelerini ka-patmıştı. Fakülteler İslam geldiğinde kapalı olduklarından, fıkıh ya da fukaha üzerinde etkili oldukları iddiası, fıkhın azametini gölgelemek için uydurulmuş bir yalandır. Bazı oryantalistlerin İskenderiye Hukuk Fakültesinin, İslâm hukukçularına tesir ettiği yönündeki iddiası da asılsızdır. Zira İskenderiye’deki hukuk fakültesi de 533 yılında kapatılmıştır. İskenderiyye’nin Müslümanlar tarafından fethi ise 641 yılındadır. Roma ve İstanbul’daki hukuk fakülteleri için de benzer durum söz konusudur. Çünkü Roma, Müslümanlar tarafından alınamamış, İstanbul ise ancak 1453 yılında feth olunmuştur.
İstanbul’un fethinden önce de Romalılarla İslâm Devleti arasındaki ilişkiler karşılıklı etkileşime imkan sağlayacak bir seviyede değildi. Dolayısıyla fukahanın Roma-Bizans İmparatorluğu kanunlarını inceleyip etkilenebileceği bir ortam tarihte hiç olmamıştır. Beyrut hukuk fakültesi ise, İslâm’ın bu bölgeyi fethinden 75 yıl önce kapanmıştı.
Kapanan ya da kapatılan fakültelerin onlarca yıl sonra İslâm hukukuna etki ettiğini söylemek, fıkhın azametini gölgelemek ve dönüşünü engellemek için zihinleri iğva etmekten öte bir anlam ifade etmez.
İslam’ı ibadet alanına hapsetmek için çeşitli algı operasyonları yapanlar, onun hayatın bütün şubelerini tayin ve tanzim eden esaslarını maniplasyonla perdeleme çalışmasına devam ediyor. İddialarına tek bir tarihi delil bulamayan oryantalistler gibi, onların yerli versiyonları da İslam hukukunun dünya sistemlerinin tek alternatifi olduğu hakikatini gölgeleyemeyecek, fukahanın ve fıkhın yegane isnat merkezinin Kur’an ve Sünnet olduğu gerçeğini değiştiremeyecektir.
Beşeri hukuk sistemleri köyde, kentte biter. Mimarları ise kahinler, hahamlar ya da bürokratlardır. Fıkıh, ana esasları itibariyle vahiydir; Kur’an’dan, Sünnet’ten neşet eder. Bütün fıkıh kitapları semadan gelen o Kitab’ı anlamak için yazıldı. Bir Kitap’tan doğdu bütün kitaplar. O kitap hiç bir mevzuyu çözümsüz bırakmadı.
Ebû Hanife gibi fıkhın bütün büyük temsilcileri hayatın sorunlarına o Kitap’tan ve onun mübeyyini olan Sünnet’ten cevaplar üretti. Dört büyük imam, hakkaniyet ölçülerini yitiren siyasi otoritelerin baskılarına boyun eğmedi. İşkence gördü fakat o Kitab’ın murad-ı beşere göre anlaşılmasına müsaade etmedi.
Devlet-i Aliyye’nin ahir ömründe gelen Ahmet Cevdet Paşa ve kadrosu Mecelle’yi telif ederek İslam Hukuku’nun her nevi meseleyi çözecek yegane merci olduğunu gösterdi. Fıkıh son bir daha meydan okudu beşeri sistemlere. Defalarca dağıtılan komisyondan Mecelle gibi bir şaheser çıktı.
Beşeri sistemlerin toplumsal kölelik arenasına çevirdiği dünya, İslam hukukunun önüne açacak büyük devlet adamlarını ve her nevi probleme çözüm ve çare üretecek yeni Ebu Hanifeleri, Ahmed Cevdet Paşaları bekliyor. Bu beklentinin gerçekleşmesine ne İslam’ın bir ahlak dini olduğunu, hukukla irtibatının sonradan kurulduğunu iddia eden ve bu iddiasına da -konuyla alakalı ayetin varlığından habersiz bir halde- hırsızın elinin kesilmesini örnek gösteren ne Meal Şeyhi, ne de yerli oryantalistler engel olabilecek. Bunun için ilahiyat, hukuk, iktisat, siyasal okuyan müslüman gençler İslami ilimler de okuyarak fıkhın yolunu açmalıdır. İslam, dünyaya muhtaç olduğu adaleti taşıyabilmek için âli himmet sahibi evlatlarının ilim ve irfanlarıyla ayağa kalkmasını bekliyor.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir