LENİN’DEN MEZARA KOMÜNİZMA KÖKLERDEN GÖKLERE İSLÂM

LENİN’DEN MEZARA KOMÜNİZMA KÖKLERDEN GÖKLERE İSLÂM

TÜRKİSTAN’DA YAŞAYAN ÖLÜLER VE MAKBERDEKİ DİRİLER

Ümmet’in en büyük musîbeti çocuklarının zihnini saran mustağrib virüsüdür. Dev ağaçları kemiren bir kurt gibi, mustağrib virüs de ruhumuzu tahrib etmiş, ilim, fikir ve sanat adına temellük ettiğimiz müktesebâtı enkaza çevirmiştir. Maalesef ki, bu ülkenin yüz yıllık hasılası, enkaza çevrilen medeniyeti tasfiye ameliyesidir. Allah’ın bir lütfu olarak o enkazdan çıkan Mustafa Sabri, Muhammed Zahid Kevserî, Ali Haydar Efendi, Bediüzzaman gibi âlimlerden her biri terazinin bir kefesine, yüz yıllık emekler de diğer kefeye konsa, kudemâ ferden ferda da ağır gelir. Konferans için gittiğim Avrupa’da Müslümanlar, “Hocam bu ülkenin meşhur anıtı şuradadır. Ziyaret edelim mi?” şeklinde bir teklifte bulunduklarında, her defasında “Hayır” dedim. Çünkü Allah Azze ve Celle bize onların umranını değil, harap olmuş halini görüp, ibret almayı emrediyor.1 Ümmet üretecek, terleyecek
ve gün gelip Batı, Kıyamet yenilgisini alınca o şehirleri görecek, “İslam’a ve Müslümanlara zafer ihsan eden Rabbime hamd olsun.” diyeceğim. Sovyetlerin Kırgızistan, Özbekistan, Türkmenistan, Azerbaycan, Kazakistan diye parçaladığı Türkistan’a gidişimizin arka planında hem bu enkazı görmek, hem de yerin altındakilere ve üstündekilere sıla-ı rahim yapma arzusu vardı. Dirilerle sılanın yer yer devlet engeline takıldığı Türkistan’da, ölülerle sılaya -bereket ki- bir mani yok. Bu ziyaretin şer’i çerçevesini, Allah Rasulü’nün ﷺ “Size kabir ziyaretini yasaklamıştım. Artık şimdi ziyaret edin. Çünkü bu size ahireti hatırlatır.”2 şeklindeki buyruğu çizdi.

Kilise’nin Okuma Kılavuzu

Kilise okuma kılavuzuna göre, umut yüklü bütün kelimeler Diyar-ı Küfür’de hürriyet, adalet, ekmek diye yazılır, Bilâd-ı İslâm’da ise “kölelik, zulüm
ve açlık” diye okunur. Atın ağzındaki dişleri saymayı dinsizliğe denk bir ameliye kabul eden Kilise’yi sorgulamak cürm-ü meşhud, küresel soyguna kafa tutmak ise terörden yana taraf olmaktır. Batıl’ın zaviyesinden bakıldığında “Hak”, göze sokulan bir çomak gibi rahatsız eder. Bu yüzden İslâm denince küfür yobazlarının aklına hep irtica gelir. Bütün mesele, nereden ve nasıl baktığınızda. Kilise’nin kurduğu dünyada sıtma, verem, sefalet serbest; ilaçtan, şifadan bahsetmek ise yasaktır. Açıklık en dekolte haliyle ilericiliğin; tesettür ise gericiliğin sembolüdür. Barlar, gece kulüpleri açık, çocukların camiye girmesi engelli, isyan türküleri serbest, ezan yasaktır.

İmam Olmak İsteyen Çocuklar

Sovyetlerin bölüp parçaladığı Türkistan’da, babaları İslâm’dan koparılan çocukların en büyük hayali bir camide imam, hatip, vaiz ya da cemaat olmak. Türkistan’da zeki bir öğrenciye öncelikli olarak nerede okumak istediği sorulduğunda İslâm’la irtibatı olan herhangi bir müessesenin adını zikretmekte. İmam Buharî’nin hemşehrilerinin en büyük ideali ne Tıp, ne Mühendislik tahsili almak. Onların hedefinde Tefsir, Hadis, Fıkıh okumaları yapmak var. Oyun alanlarında daralan, okulda yorulan çocuklar Türkistan sokaklarını bir gelin duvağı gibi süsleyen camilere özlemle bakmakta, “Ey ulu mabed! İçine bir defa da ben girmiş, mihrabında bir namaz da ben kılmış olsaydım.” demekte. Çocukların yaşlı gözlerle seyrettiği Türkistan camilerinin önlerinde kim bilir ne hasretler vardır? Kurtuluş limanına gelip rıhtıma adım atmak için kimi çocuk gün, kimi ay, kimi de yıl saymakta. Bir gün şafak onlara da doğacak. Cami onlara da, ötekilerine de açılacak.

Ak Mescid’teki Çocuk

Allah Rasulü davet etti, Sahabe küçük çocuğunu aldı, camiye koştu. Çocuklar adlarını orada aldı, orada büyüdü, orada okudu, orada erdi, orada mücahid oldu. Musab’ın da, Abdullah b. Ömer’in de karargâhı orasıydı. Bir gün Allah Rasulü’ne ﷺ süt takdim edildi, içti ve şöyle diyerek sütü yanı başındaki Abdullah b. Abbas’a uzattı, “E türîdü en Esgiye Hâliden/Önce Halid b. Velid’e vermeme müsaade eder misin?” Abdullah, “Hayır, sizi kimseye tercih etmem Ya Rasûlallah!” dedi. Bunun üzerine sütü önce Abdullah içti, ardından içmesi için Halid’e verdi. Mescitte kimse Abdulllah’ı azarlamadı; “Ey çocuk bu kadar adamı geçip de Peygamber’in ﷺ yanı başında niçin oturuyorsun?” demedi. Tarih boyu camiler çocuklara sığınak, karargâh ve talimgâh oldu. Bu yüzden her Müslümanın en güzel hatıralarının mühim bir bölümünde cami vardır. İçeri girdiğimizde on üç asır ezan okunan şehrin en büyük camisi Ak Mescid’te bir yaşlı adam, bir de
çocuk oturuyordu. Çocuğun bakışlarında ürperti, gözlerinde ise umut vardı. Camiden eve değil, evden camiye kaçmıştı. Hâli bir oyuna giren, annesi, “Evladım! Haydi gidiyoruz.” demesin diye onunla göz göze gelmemeye çalışan bir çocuğu andırıyordu. Bu yüzden ona doğru baktığımızı fark edince, kendi dünyasına çekildi, başını daha da eğdi, lisân-ı hâliyle sanki şöyle diyordu, “Ya Rabbi! Beni kimselere gösterme, setr-i cemalinle ört beni; Hicret gecesi Peygamber’i ﷺ örttüğün gibi.” Ak Mescid’teki o çocuk Cuma vakti gelip, caminin içi ve dışı cemaatle dolup, müminlerin arasında örtünene kadar gözlerden korunmak istiyordu. Lakin bu arzusu korkudan ya da zindana atılmaktan değil, camiden dışarı çıkarılıp, bir daha da camiye girememekten mütevellitti. Türkistan’ın kalbi mescide bağlı çocuğu, kendini belli etmemek için bakışlarını çevresinden kaçıracak kadar strateji sahibi, tespit edilmesi durumunda annesi ya da babası hapse atılacak olmasına rağmen “namaz için ne önemi var ki” diyecek kadar gözü karaydı; Yaşıyla çocuk, cesaretiyle delikanlıydı. Her kırbaç darbesinde “Ehad” diyen Bilal b. Rebah gibi, camiden çıkarılırken yine camiye dönmenin planlarını yapacak bir yüreğe sahipti. Bir kaç saat sonra Ak Mescid’in cümle kapısındaki polisler arttı. Biraz daha geç kalsa içeri giremezdi. Belki de selam veriş ve alışlarında İslâm’a olan muhabbetleri zahir olan polisler risk alır “Buyur, geç!” derlerdi ona. Kim bilir?! Belki de Rabbi göstermezdi onu. Lakin o tedbiri elden bırakmadı, barikatları aştı, camiye erken geldi. Devlete göre mahrem bölgeye, İslam’a göre Cennet bahçesine girdi. Bizde camileri yaşlılar, Türkistan’da gençler dolduruyor. Komünizmanın okullarında imanları tahribata uğrayan babaların 16 yaşına kadar cami özlemi çeken çocukları, rejime göre yaşları tamam olunca uzaktan yakından gelip camilerde saf oluyorlar.

Ümmet’in en büyük musîbeti çocuklarının zihnini saran mustağrib virüsüdür. Dev ağaçları kemiren bir kurt gibi, mustağrib virüs de ruhumuzu tahrib etmiş, ilim, fikir ve sanat adına temellük ettiğimiz müktesebâtı enkaza çevirmiştir. Maalesef ki, bu ülkenin yüz yıllık hasılası, enkaza çevrilen medeniyeti tasfiye ameliyesidir. Allah’ın bir lütfu olarak o enkazdan çıkan Mustafa Sabri, Muhammed Zahid Kevserî, Ali Haydar Efendi, Bediüzzaman gibi âlimlerden her biri terazinin bir kefesine, yüz yıllık emekler de diğer kefeye konsa, kudemâ ferden ferda da ağır gelir.

KOMÜNİZMA’NıN KADIN DÜŞMANLIĞI ve TESETTÜR

Küresel İttifak’ın 19. yüzyılda İslam topraklarını işgal hareketinden Türkistan da nasibini aldı. Rusya İmparatorluğu bütün Türkistan’ı işgal etti. Çarlık Ordusu 1865 yılında Taşkent’i aldı. Ruslar Türkistanlıların kıyamını kanlı bir şekilde bastırdı. Tabii kaynakları sömürdü. Ne var ki dâhili ve haricî sorunlarla boğuşan Osmanlı -işgal sırasında- kâfi derecede kardeşlerine yardım edemedi. Türkistan’da 1917’de Bolşevikler’le birlikte Sovyetler hâkimiyeti başladı. Sovyetler dönemi ikinci Moğol saldırısından farksızdı. Yine camiler yıkıldı, âlimler asıldı, medreseler yakıldı, “Allah” demek yasaklandı. Şiâr-ı İslâm’ın hafızalardan silinmesi için her şey yapıldı. Okullarda mülhid bir nesil yetiştirildi. Ailesinden İslâm’a dair tek kelime duyan bir çocuğun evine baskın yapıldı, babası öldürüldü. Bu yolla ailelerin Hz. Musa zamanında olduğu gibi direnmesi3 ya da evlerde gizli tedrisat yapmalarının önüne geçildi. Sovyetler, Müslüman kadınların tesettürüne de

el uzattı, İslâm kıyafeti yasaklandı. Onlar da evlerine çekildi, yıllarca sokağa çıkamadı. II. Dünya harbi başlayınca Sovyetler Müslüman erkekleri zorla harbe gönderdi. 15 yaşındaki çocuklar da silah altına alındı. Yalnız Özbeklerden 1 milyon Müslüman harplerde öldü. Rusları, Almanların elinden zorla savaşa sürülen Müslümanlar aldı. Savaştan sonra geride erkeksiz kalan kadınlar, çocuklarının nafakasını kazanabilmek için çalışmak zorunda kaldı. Onların önünde iki ihtimal vardı; ya bir fabrikada/tarlada çalışacak ya da çocuklarının açlıktan ölmelerini seyredeceklerdi. Sovyetlerin baskısına, tiyatro ve sinemayla yaptığı algı operasyonuna direnen Müslüman kadınlar çocukları üzerinden kurulan tuzak karşısında çaresiz kaldı. Komünistler, anneleri çocukları üzerinden vurdu. Sahipsiz kalan İslâm kadınları çocuklarının nafakası için açıldı. Kendini kadın hakları üzerinden pazarlayan Komunizma tarihin en büyük kadın cinayetini Türkistan’da işledi. Müslüman kadınlar açılınca hem huzursuz oldu, hem de müminleri huzursuz etti. Pek çoğunun ruh sağlığı bozuldu. Dış kıyafetlerini çocuklarının görebileceği yerlerde kurutmaktan hayâ eden İslam Kadınları fabrikalarda başları açık bir halde erkeklerle birlikte çalıştı. Müslüman kadınlar yaşayan ölüler haline geldi. Bir kısmı “Niçin açıldın?” diye yakınları tarafından vuruldu. Herkeste bir hayret hali vardı. Olaylar o derece hızlı geliştiki, kimse olanlara bir anlam veremiyordu. Nasıl oldu, Sovyetler nereden geldi?! Gözleri önünde örtüleri ateşe atılan, “Örtünmek yobazlıktır.” sloganlarına aldırmadan çarşaflarını bir sancak gibi üzerlerinde onurla taşıyan kadınlara ne oldu?! Demir perdeler ardında tutsak bir hayat yaşayan kadınlar çaresizdi. Eğer evlerine ekmek getiren birileri olsaydı belki direniş tarihinin en şanlı mücadelelerinden birini verecek, İslâm kadınının tesettür destanını yazacaklardı. Lakin olmadı. Kadınlar cephesi on birlerce şehid vererek düştü.

Mezar Taşlarının Dili: Siz Müslümansınız!

1991’de Sovyetler çöktüğünde örtüsü için direnen o büyük kadınların çoğu ne kızına, ne de torununa tesettürden ve yapılan zulümlerden bahsedemeden dünyadan ayrılmıştı. Mahremiyet hafızalardan silinmiş, insanlar Allah’ın âyetleri şöyle dursun, adını duymadan okullardan mezun olmuştu. Ne namazı, ne Kur’ân-ı Kerim’i biliyorlardı. Sadece evliya ve ulema türbelerinin enkazlarından geriye kalan taşlar ve yıkık medrese duvarları onlara “Siz müslümansınız!” demekteydi.

Köklerden Göklere

Türkistan, örtüsüne mukaddes bir emanet gibi bürünmeye hazırlanan kızlarıyla köklerinden göklere doğru büyük bir dirilişin işaretini veriyor. Sokaklarda mülhid yok, mü’min var, Elhamdülillah. Hicabı bilmeyen, bilmediğinden dolayı örtünemeyen Müslüman kadınlar, bir evliya kabrinde Kur’ân-ı Kerim dinliyor, açık halleriyle camilerde namaz kılıyor, bir yerde sesli dua ediliyorsa kemâl-i edeble bir köşeye çekilip “âmin” diyor. Türkistan’da Buharî, Şah-ı Nakşıbend yetiştirmeye namzed bu anneler kendilerine tesettürü anlatacak İslâm kadınlarını bekliyor.

İBLİS’İN SİYASİ OYUNCAKLARI: KAPİTALİZMA VE KOMUNİZMA

Ortak mülkiyet fikrine dayalı olan Komünizma, özel mülkiyeti esas alan Kapitalizma’ya rakip olarak ortaya çıksa da esasta İslâm’a ve Müslümanlara hasım siyasal bir sistem olarak işlev gördü. Bugün Komünist Çin’in Kapitalist dünya ile kol kola Müslümanlara zulmetmesi bu ittifakın kalıcılığını resmetmektedir. Zira her ikisi de İblis’in insanların İslâm Nizamı’nı çare olarak görmelerine mani olmak için icat ettiği, iki siyasi oyuncaktır. Ahlaka hasım olan Komünizma, pek çok ahlaksız uygulamaya imza attı. Emek diyerek emeği, kadın hakkı diyerek kadını, proleterya diyerek işçiyi sömürdü. En şeni cinayetleri o işledi, en kapsamlı sürgünleri o yaptı, en büyük katliamlara o irtikap etti, en kalitesiz malları o üretti. Zengin komşusunun malına göz koyan fakirleri, muhbirliğe teşvik ederek ihanetin yolunu açtı. Namusuyla çalışan, üreten zenginleri emek hırsızı olarak gösterdi, mallarına el koydu. Komünizmayla insanlar hürriyetleri gibi servetlerini de kaybetti. Komünizma zulümde, Moğollar ve Haçlılarla at başı gitti. Her şey ortak diyen Komünizma istila ettiği bölgeleri nimette değil, fakirlikte eşitledi. Kadını ortak mal gibi gördü, hayâya, iffete saldırdı. Dinsiz yığınlar yetiş
tirdi. Ardında zulüm, ihanet ve cinayetle dolu bir mazi bırakarak, çekilip gitti. Lakin hâlâ söndürdüğü ocakların, yıktığı mabedlerin, değiştirdiği haritaların, ektiği düşmanlıkların ızdırabı yüreklerde ter-u taze duruyor.

Timur Büyürken Küçüldü, Osmanlı Küçülürken Büyüdü

Osmanlı, diriliş döneminde küffarla mücadele etti, iç tahriklere gelmedi, Bizans oyunlarına yenilmedi, ihanetlere rağmen Beyliklerle savaşa girmedi. Uhuvvet-i İslâmiyye’ye sadakat gösterdi. İslam diyarında değil, Küffarın yurdunda yaptığı fütuhat ile büyüdü. Yıldırım Beyazıd’la aynı zamanda yaşayan Timur ise Müslümanların topraklarını istila ederek genişledi. Kan dökmekle ve Müslüman sultanlara tahrik edici mektuplar göndermekle iştihar etti. Altınordu Devleti’ni ortadan kaldırarak Rusların yolunu açtı. Ankara Savaşı’ndan sonra Osmanlı topraklarını kendisine sığınan Beylikler arasında dağıttı. Müslümanların Avrupa’da ilerlemesine bir müddet mani oldu. Seyyid Şerif Cürcânî ve Teftâzânî gibi iki büyük âlimi birbiriyle münazara ettirerek zahirde ilme ne kadar düşkün olduğunu, hakikatte ise ulemayı birbirine düşürerek kirli siyasetini gösterdi.
Timur, kılıcın gücüyle tam 27 devleti tarihten sildi. Lakin her bilenin üzerinde bir bilen olduğu gibi, her kılıcın üzerinde de bir kılıç vardır. Her kılıç, mutlaka bir başka kılıçla kırılır. Mağruriyette ve zulümde ancak kendisiyle kıyas edilen Nâdir Şah (v. 1747), Türkistan Hanlıklarını işgali sırasında Timur’un kabrini de ziyaret eder; Kabir üzerindeki yeşil mermer dikkatini çeker, Semerkant’tan ayrılırken onu da yanında alıp götürür. Yolda bir rüya görür ve bir ses kendisine, “O taşı yerine koy, aksi halde altında kalacaksın!” der. Bunun üzerine taşı geri kabre gönderir. Lakin bu süreçte taş yere düşerek ortadan ikiye ayrılır. Bugün kabrin üzerinde duran o mermer Timur’un kırdığı kalpler ve parçaladığı ülkeler adına tarihe tanıklık etmektedir. Timur, Semerkant’ta saray mı, kabir mi olduğu tam olarak tefrik edilemeyen muhteşem bir binada hocasının ayakucunda yatıyor. O, bu tercihiyle ilme ve ulemaya verdiği önemi izhar etmiş olabilir. Lakin yaşarken siyaseti ilme değil, ilim(!) siyasetine tabiydi. “Ameller niyetlere göre kıymetlendirilir.” buyurdu Allah Rasulü; Timur büyürken küçüldü, Osmanlı ise küçülürken büyüdü ve bütün bir Âlem-i İslâm’ı himayesine aldı.

TÜRKİSTAN VE İSTİLALAR

Türkistan çok istilalar gördü. Uzun kışlar yaşadı. Moğollar istila etti, taş üzerinde taş, gövde üzerinde baş bırakmadı. Tarihçiler, “Annelerimiz bizi doğurmasaydı da bu günleri görmeseydik.” dedi. Doğuda, batıda bütün enva-ı beşerin, “Bir daha Müslümanlar ayağa kalkamaz.” dediği anda her tarafta sûfiler zuhur etti. Ezan sesleriyle Moğol saraylarına girdiler. Kimi darağacına, kimi zindanlara yürüdü. Lakin İslam’ın manifestosu Ezan-ı Muhammedî’leri yüreklere işleyene kadar durmadı, susmadılar. Allah’ın lütfu ve onların mücahedesiyle İslâm, küllerinden yeniden doğdu, Moğollar hakikat potasında eridi. En zalimlerin soyundan, adalet ehramının en büyük isimlerinden biri olmaya namzed Sultan Alemgir geldi. İslam’ı bitirmek üzere yola çıkan bir ordu tarihi süreç içerisinde İslâm’a hâdim oldu. Türkistan ikinci istila dalgasını zulümde Moğollar’ı aratmayan Nadir Şah’la yaşadı. Kan dökmedeki maharetiyle insanlar onu Cengiz’le mukayese etti. Batıda Osmanlılara, Türkistan’da Hanlıklara verdiği tahribatla Rusların, doğuda da Bâbürlülere verdiği zararla İngilizlerin yolunu açtı, muvazeneyi bozdu, İslâm coğrafyasının küffar tarafından çiğnenmesine zemin hazırladı. Çarlıkla Türkistan tarihindeki üçüncü büyük zulüm çağı başladı. Ruslar, Semerkand, Buhâra, Taşkent başta olmak üzere bütün Türkistan’ın ruhunu kemirdi. İhmal etmeyen lakin imhal eden Allah Azze ve Celle vakti gelince onları da helak etti. Bolşevik devrimiyle Sovyetler, Türkistan’da dördüncü büyük kıyımı yaptı. Her vurgundan sonra küllerinden tekrar doğan; İlim planında Teftâzânî, Seyyid Şerif Cürcânî, mâna planında Şâh-ı Nakşibend gibi ilim ve irfan öncüleriyle Moğol istilasının açtığı derin yaraları saran Türkistan’da güneş en karanlık gecelerde batarken de semada doğuşu müjdeleyen alâmetler bıraktı. Türkistan’da büyük bir doğuşa dair yine alâmetler var.

İslam Sanatı

İslam akla ve ruha olduğu gibi Türkistan’ın taşına, toprağına da şekil verdi. Buhara’da, Taşkent’te istila ve işgallere direnen evler, camiler, medreseler İslam mimarisinin ihtişamını resmetmekte. Türkistan’da onlarca yıl yasaklanan İslâm Sanat’ı yeni yapılan camilerde neşvünemâ buluyor. Özbek ustaların insan eli kadar bir ağaçtan yaptığı, dört farklı şekilde açılabilen rahleler Kur’ân-ı Kerim’e ve kitaba hürmeti gösteriyor. Hediyelik eşya olarak satılan sini gibi tabaklar, kıyafetler, takkeler, evinde Kur’an-ı Kerim oku(t)ması yasak olan babaların çocuklarına, salihlerin hayatı ve kıyafetinin nasıl olduğunu ve kimlere iktida etmeleri gerektiğini anlatmakta. Türkistan’da tarihe ait her değer, İslâm’ın yenilmezliğinin şahidi. Nasıl oldu, hafızası yok edilen bir millet tekrardan bu eserlere nasıl vücut verdi? Zira Sovyetler zamanında bu
ürünlerin yapılması da evde saklanması da yasaktı.

Kur’an-ı Kerim

Türkistan’da insanların bir araya gelmeleri, sohbet halkaları kurmaları, bir âlimin etrafında toplanmaları yasak. Medrese, Kur’ân kursu yok. Bu yüzden Müslümanların pek çoğu Arabî harflerle Kur’ân-ı Kerim okuyamıyor. Taşkent Ak Mescid’te bir Özbek’ten Kur’ân-ı Kerim istedim, önce “Burada zor bulunur…” dedi. Niçin diye sorunca, “Burada insanlar Kur’ân-ı Kerîm’i kril alfabesiyle okur.” dedi. Türkistan’ı parçalayanlar, mü’minleri bir araya getirecek yegane gücün İslâm olduğunu bildiklerinden ona giden bütün yolları da tutmuşlar. Lakin problem yok, Müslümanlar ödevlerini yerine getirirse, Allah bir kapının kapandığı yerde bin kapı açar. Âlem-i İslâm bir büyük sabaha hazırlanıyor.

TAŞKENT’TEN TİRMİZ’E

Bir öğlen sonrası 40 yaşında bir uçakla Taşkent’ten Tirmiz’e hareket ettik. Tirmiz, Başkent Taşkent’e göre daha bakımsız bir şehir. Lakin Türkistan’ın bütün tarihi şehirlerinde olduğu gibi Tirmiz’de de, bir zamanlar ilme ve irfana beşiklik yapan bir yerde olduğunuzu anlamakta zorlanmıyorsunuz.

Allah Yâr, Hızır Yoldaş Olsun

Hakîm et-Tirmizî… Meşayıh-ı Kiram’ın büyüklerinden… Hâlle olduğu gibi, insanları kelamla ve kalemle de irşad eden; arkadaşları ilim için rıhle yaptığında kimsesi olmayan annesini bırakamadığından onlara katılamayan, bu yüzden fevkalade mahzun olan, Hızır’la (as) karşılaşıp teselli bulan, ondan ilim alan büyük veli… Tasavvuf alanında önemli eserler telif eden et-Tirmizî, kitaplarını önceden tasavvur ederek değil, manevi hallerin baskısı altında teselli bulmak amacıyla telif eder. Bahauddin Şah-ı Nakşibend Hazretleri, Hakîm’i büyük bir veli olarak tanıdığını ve zaman zaman da ruhaniyetine teveccüh ettiğini söyler. Tirmizî, büyük bir yıkıma maruz kaldıklarından dolayı eserlerini okuyamayan hemşehrilerine “Bu topraklar İslam’ındır.” diyor. Adına inşâ edilen külliyeye her yaştan insanın büyük teveccühü var. Salih bir babanın çocukları için altında define saklı olan duvarı doğrultması için Hızır’la birlikte Hz. Musa’yı gönderen4 Allah Azze ve Cellle, Türkistan’ın âlim ve âbid babalarının çocuklarının önünü açacak kahramanları da gönderecektir. Türkistan menkıbelerinde Hızır (as) çok geçer; pek çok veli Onunla karşılaştığını, ondan feyiz aldığını söyler. Yine karşılaşsınlar, yine Türkistan’a Allah yâr, Hızır yoldaş olsun.

İmam Tirmizî’nin Kabrindeki Kadınlar

Sabah, Tirmiz’e 70 km mesafedeki Şirabad’a Muhammed b. İsa et-Tirmizî’nin (v. 892) kabrini ziyaret için otelden ayrıldık. Uzun süre İmam Buharî’ye talebelik yapan İmam Tirmizî’nin doğup büyüdüğü topraklar yeni bir Tirmizî yetiştirir mi bilinmez lakin onun
bereketi hâlâ bu topraklarda devam ediyor. İnsanlar fevc fevc İmam Tirmizî’nin kabrine geliyor. Külliyeye girerken dört Özbek’le karşılaştık. Onlara, “Yahşimisiniz?” dedik, “Yahşiyiz” dediler. Musafahadan sonra ellerini kaldırıp, “dua et!” dediler, duaya başladığımızda 20 kişilik bir kadın grubu bize yaklaştı. Hepsinin de başları açıktı. Onlar da durdu, duaya “âmin” dedi. Türkistan’daki bu hâle dair şunu söyleyeyim, “Ulema, evliya bu topraklara öyle bir mühür vurmuş ki, kadınlar bir anda tesettüre bürünmek için Kur’ân-ı Kerim’le bulaşacakları günü bekliyor…”

Türkistan Dağlarında Yankılanan Ezanlar

Tirmiz’den Semerkand’a gittik. Yol boyu bir kaç noktada arama vardı. Bazı yerlerde ayrıntılı arama yapıldığından köylüler sıcağın altında perişan bir halde bekletilmekteydi. Dış yüzeyleri fakr-u zaruretin hangi noktada olduğuna dair ipuçları veren evlerse tesettürlüydü; cümle kapısından içine girilen evlerin avlusu ortada, odaları çevredeydi. Hane halkı, ne başkasını görüyor, ne de başkasına görünüyordu. Evlerin tek irtibat noktası ise sema. Zaman zaman arabanın camını açıp -sırayla- Türkistan dağlarında yankılanan ezanlar okuduk, tehliller, tekbirler getirdik. Gardaşlarım, “Ya Rabbi! Bir asır ‘Allah’ denmesi yasaklanan bu millete yeniden öyle bir kuvvet ihsan et ki evlatlarının getireceği tekbirleri bütün Âlem-i İslâm dinlesin.” diyordu…

Yahudiler ve Yıkılan Makberler

Kelam’da iki damar var. Biri Müteşabih ayetleri -daha çok- icmâlî manâda te’vîl eden ya da manâlarını Allah’a havale eden selef, diğeri ise onları, muhkem âyetleri esas alarak tefsir eden halef uleması… İlki tefvîz, ikincisi ise te’vîl menheci… Müşebbihe’nin Allah’a şekil ve sûret isnad edip akîdeyi sarsmaya başladığı yıllarda zuhur eden ve ilgili âyetleri te’vîl ederek Ehl-i Sünnet akîdesini müdafaa eden İmam Maturidî, bu topraklarda doğdu, burada yaşadı, Te’vilât gibi muhalled eserler telif etti. Hicri 333/944 tarihinde Semerkand’ta vefat eden
İmam Maturidî, Çakerdize kabristanlığına defnedildi. Yalnızca adı Muhammed olanların yattığı bu makbere defnedilmek isteyen pek çok alim oğluna Muhammed adını koyardı. Mezarlığa,“Muhammedîler Mezarlığı” da denmekte. Sovyetlerden Çakerdize de nasibini aldı. 1950’lerde bir Yahudi’nin araya girmesiyle Komunistler bu hazireyi istimlak edip, Yahudi için yerleşime açtı. İçinde binlerce âlimi barındıran mezarlık, Yahudi mahallesi oldu. Müslümanlar bu durumu yıllarca acı çekerek izledi. “Küfür baki kalsa da zulüm yok olmaya mahkûmdur.” Yahudi küfrüyle yaşayacak lakin zulmüyle zelil olacak; oldu da. Hiçbiri evlerinde rahat edemedi. Kabirleri çiğnenen ulemâ sürekli rüyalarına girdi. Sonunda dayanamayıp, evleri satıp Semerkand’tan ayrıldılar. Yıkılan Yahudi evlerinin temelinden çıkan mezar taşlarının bir kısmı İmam Maturidî’nin mezarında muhafaza ediliyor. Onları okuyunca yüreğimiz burkuldu. Kimi müfessir, kimi muhaddis, kimi fakih, kimi kelamcı… Hazirede karşılaştığımız, “Hidâye” okuduğunu söyleyen bir imam şunları söyledi, “Burası nasıl Yahudi’ye yâr olmadıysa, yolundan gidenlere de yar olmayacak. Her şey gibi Türkistan da aslına dönecek. Geçenlerde İmam Maturidî’nin kabrinin olduğu yerde evi olan bir Yahudi geldi. Anlattığına göre, İmam Maturidî, rüyasına girip ona İslam’ı tebliğ etmiş, kabul etmeyince felç olmuş.” İmam Merginânî de Çakerdize mezarlığında. Lakin yeri tam olarak bilinmiyor. Bir yerde ona isnat edilen bir makam var.

Semerkand’a Dâir

Semerkand deyince Timur’un mağruriyetinin resmi olan muhteşem kabri, kabir üzerindeki kırık mermer, başını vermeyen şehid Kusam b. Abbas, Regal meydanı, Celaluddin Efdalullah Ebu’l-Leys es-Semerkandi, Ubeydullah Ahrar Hazretleri ve diğer ulu hocalar akla gelmekte. Bedenimiz ayrılsa da ruhumuz hep Semerkand sokaklarında dolaşacak.

ALLAH RASÛLÜ’NÜN KİTABINI TEDVİN EDEN ŞEYH: BUHÂRÎ

Pazar sabahı Semerkand’dan ayrılıp bağrında İmam Buharî’yi misafir eden Hartenk’e doğru yola çıktık. Türkistan’da iki yer daha kalabalık. Biri Şeriat’ta, diğeri Tarikat’ta zirve olan İmam Buhari ve Bahauddin Nakşibend Hazretlerinin kabirlerinin bulunduğu beldeler…

EMÎRÜ’l-MÜ’MİNÎN

Hadis ilminin “Emiru’l-müminin”i5 … Adı; Muhammed b. İsmail b. İbrahim el-Muğire b. Berdizbeh. Künyesi; Ebu Abdullah. Nisbesi; el-Cu’fi… Buhâra’da Şevval ayının on biri Cuma gününde 194/820 dünyaya geldi.6 Babasının büyük dedesi Berdizbeh (Yerel dilde çiftçi anlamında) Mecûsî… Nesebindeki ilk Müslüman el-Muğire, Buhâra valisi el-Cu’fi’nin delaletiyle Müslüman olduğundan ailesi bu nisbeyle şöhret buldu.7 Henüz küçük bir çocukken babası vefat etti. Yetim kalan Buharî gözlerini kaybetti. Saliha bir kadın olan annesi bir gece rüyasında Hz. İbrahim’i (a.s.) gördü; Annesine, “Ey kadın ardı arkası gelmeyen duaların vesilesiyle Allah Teâlâ oğlunun gözlerini açtı.” şeklinde müjde verdi. Sabah olduğunda Buharî’nin gözleri açıktı.8 İmam Buharî, çocukların okuma yazma öğrendiği ve Kur’ân’ı Kerim ezberlediği küçük okullar anlamına gelen “Küttab”a devam ederken, içinde hadis tahsil etmeye dair bir arzu oluştu. Küttab’dan ayrıldı. ed-Dâhili başta olmak üzere diğer muhaddislerin hadis meclislerine gidip gelmeye başladı. Bir gün ed-Dâhili “Süfyan Ebu Zübeyr’den o da İbrahim’den şöyle rivayet etti.” şeklinde bir senet zikretti. On bir yaşında olan Buharî, “Ebu Zübeyr’in İbrahim’den rivayeti yok ki” diyerek karşı çıktı. Küçük bir çocuğun kendisine itiraz etmesine tahammül edemeyen ed-Dâhili onu azarladı. Buharî ise malumâtının doğru olduğunu, bu doğruyu öğrenebilmek için ed-Dâhili’nin asıl kitaba bakması gerektiğini söyledi. Kitaba bakan ed-Dâhili; bu nasıl olur, doğrusu nedir ey çocuk? deyince, Buharî; “İbrahim’den rivayet eden Ebu Zübeyr değil, Zübeyr b. Adi’dir.” dedi. ed-Dâhili, Buharî’nin elinden kalemi aldı ve kitabındaki yanlışı onun ifadeleri doğrultusunda tashih etti.

İlme Adanan Bir Ömür

İmam Buharî, on altı yaşında Ebu Hanife’nin talebelerinden Abdullah b. Mübarek ve Veki’in (197/812) kitaplarını ezberledi. Böylece Hanefi fıkhına muttalî oldu. Ardından annesi ve kardeşi Ahmed’le birlikte ilk seyahatine çıktı; Mekke’ye gitti. Hac yaptıktan sonra kardeşi, annesiyle birlikte Buhara’ya döndü. Buharî ise hadis tahsili için Mekke’de kaldı.9 Hicrî 210 yılında Hac’la başlayan ilim seyahatleri uzun yıllar devam etti. İki defa Şam, Mısır ve el- Cezire’ye, dört defa Basra’ya gitti. Belh, Rey, Nişabur, Herat ve Merv’i dolaştı. Altı yıl Hicaz’da ikamet etti. Küfe ve Bağdat’a ise kaçar defa gittiğini sayamadı.10 16 yıl süren bu seyahatler esnasında çok zorluklar çekti. Üzerine giyecek bir elbise bulamadığından ikamet ettiği evden çıkamadığı anlar oldu. Fakat Allah Rasulü’nün ﷺ Sünnet’ine hizmet etmekten yılmadı. Buharî, dolaştığı şehirlerde binden fazla muhaddisle buluştu ve onlardan hadis rivayet etti. Belh’te; Mekkî İbrahim, Nisabur’da; Yahya b. Yahya, Basra’da; Ebu Asım Nebil, Küfe’de; Ubeydullah b. Musa, Mekke’de; Abdurrahman b. Mukri, Medine’de; Abdulaziz Uveysi, Bağdat’ta; Ahmed b. Hanbel hadis dinlediği önemli muhaddislerdendi.11 Müslim, Tirmizî, Ebu Davud, Nesâi başta olmak üzere doksan bin kişi ondan hadis rivayet etti.12 Uğradığı şehirlerde binlerce kişi tarafından karşılanırdı. Yirmi bin kişilik meclislerde ders akdederdi.

Muhaddislerin İmamı

İmam Buharî, hadis ilminin tartışmasız sultanıdır. Hadisin iki ana damarı olan “ilel” ve “ricalde” dehadır.13 Öyle ki, “ilelden” konuşurken Onu dinleyenler bu adam sadece “ilel” bilir, bütün ömrünü bu ilme adamıştır zanneder. “Ricalden” bahsederken ise dinleyenler bu alanda da aynı kanaate sahip olur: “Bu adam ricali o kadar ayrıntılı biliyor ki, bütün ömrünü bu ilme adamış olmalıdır.” derler. Said b. Mervan’ın cenazesinde ez-Zühli, Buharî’ye “esami, küna ve ilel”den bir takım sorular yönelttiğinde, ona, ok gibi süratli, ihlas okur gibi kolay bir şekilde cevap verdi.14 Muhammed b. Nadr Ebu Sehl anlatıyor: Basra, Şam, Hicaz, ve Küfe’yi dolaştım. Oradaki alimlerle görüştüm. Buhari’den her söz açıldığında istisnasız herkes onu kendinden üstün gördüğünü beyan etmekteydi.15 İmam Müslim, İmam Buharî’yi ziyaret eder ve ona “Meclis Keffaret”i ile alakalı hadisin senedindeki müşkili sorar. Aldığı cevap onu öyle tatmin eder ki, kendini tutamayarak “Sana ancak hasetçi kızar. Şahadet ediyorum ki dünyada senin bir benzerin yoktur. Beni bırak da ayaklarını öpeyim ey üstatlar üstadı” der.16 İmam Buharî, muazzam bir hafızaya sahipti. Ebu Bekir Kelvazani Onu anlatırken şunları söyler: “Ben Buharî gibi bir alim görmedim. Kitabı alır, künhüne muttali olur. Bir defa okumayla hadislerin tamamını ezberlerdi.”17 Güçlü hafızası sayesinde uzun süre dinlediklerini muhafaza edebildi. Basra’da dinlediği birçok hadisi Şam’da, Şam’da dinlediğini ise Mısır’da yazardı.18 Haşid b. İsmail onun hafızasıyla alakalı şunları nakleder: Buharî gençken bizimle birlikte Basra’daki muhaddisleri ziyaret ederdi. Fakat dinlediği hadisleri yazmazdı. Günlerce böyle devam etti. Kendisine bizimle birlikte derslere katılıyorsun fakat dinlediklerini yazmıyorsun. Seni yazmadan alıkoyan nedir diye sorduk? Günlerce devam eden ısrarımıza dayanamayarak –on altı gün sonra- dedi ki; “Çok ısrar ettiniz. Şimdiye kadar yazdıklarınızı çıkarın bakalım.” Yanımızdaki bütün hadisleri ortaya koyduk. Sayıları on beş binden fazlaydı. Buharî tamamını ezbere okudu. Biz de onun ezberini dikkate alarak kitaplarımızı tahkim ettik. Sonra “Boşa dolaştığımı, günlerimi zayi’ ettiğimi mi zannediyorsunuz?” dedi. Hadise üzerine anladık ki kimse onu geçemez.19  Semerkand’da hadis ilmi ile iştigal eden dört yüz muhaddis vardı. Bir gün Buharî’nin olduğu bir mecliste toplandılar. Onu yanıltmak istiyorlardı. Bu yüzden Şam’ın isnadını Irak’ın isnadına, Yemen’in isnadını Hicaz’ın isnadına karıştırarak ona soru soruyorlardı. Fakat Buharî her senedi ait olduğu metne ekleyerek cevap verdi. Ne isnatta ne de metinde en küçük bir hatasını bulamadılar.20  Aynı durum Bağdat’ta da tahakkuk etti. Orada da muhaddisler senetle metinleri birbirine karıştırıp soru formatında Buharî’ye yönelttiler. Fakat tek bir hata olmaksızın her metni ait olduğu senede birleştirerek cevap verdi. Çocukken ezberinde yetmiş bin hadis vardı. Bu noktada Ebu Ömer b. Mücahid şunları söylüyor, “Muhammed b. Selam el-Bîkendi’nin yanındaydım. Bana, az önce gelseydin yetmiş bin hadis ezberleyen çocuğu görürdün dedi. Ben onu aramak için meclisi terk ettim. Bulduğumda kendisine, ‘yetmiş bin hadis ezberledim’ diyen kişi sen misin? deyince, ‘evet yetmiş bin hatta daha fazla’ dedi. ‘Üstelik rivayet ettiğim hadislerin senedinde yer alan Sahabe ve Tabiinin çoğunun doğumunu, vefatını ve ikâmet ettiği yeri de sana haber verebilirim’ dedi.”21 İmam Buharî, yüz bin sahih, iki yüz bin gayr-i sahih olmak üzere üç yüz bin hadis ezberlemişti.22 Bu yüzden Amr b. Ali el-Fellas, “Buharî’nin bilmediği hadis, hadis değildir.” der. Güçlü hafızası ve hadisteki kudreti daha gençliğinin ilk yıllarında ona büyük bir şöhret getirdi. Müslümanlar onunla iftihar etmeye başladı. Bir gün Basra’ya gitti, orada muhaddis Bündar’ın dersine katıldı. Bündar’ın gözleri Buharî’ye ilişince, “Bu genç neredendir?” diye sordu. Buharalı denilince, Bündar hayretle nasıl Buhari’yi terk ettin de buralara hadis tahsil etmeye geldin deyince, talebeleri ‘işte bu O Buharî’dir’ dedi. Bündar onu kucakladı ve “Yıllardır kendisiyle iftihar ettiğim adam, hoş geldin” dedi.23 İmam Buharî’nin hadisin sahihini mevzusundan ayırma istidatı mükemmeldi. Bir bakışta metnin hadis olup-olmadığını keşfedebiliyordu. Meşreblerine meşruiyet kazandırabilmek için hadis uyduranlara en köklü darbeyi o indirdi. Hz. Rasulullah’ın ﷺ sünnetine yaptığı bu büyük hizmeti gören çağdaşları onu hayırla yâd etti. Yahya b. Cafer ona dâir şunları söylemiştir: Eğer benim ömrümden alıp Buharî’nin ömrüne ekleme imkanım olsaydı bunu yapardım. Çünkü benim ölümüm bir adamın ölümüdür. Fakat Buharî’nin ölümü ilmin yok olup gitmesidir.24 Kuteybe ona dâir şunları söyler: Buharî’nin doğruluk ve takvada akranları içindeki mevkii, Hz Ömer’in ashab içerisindeki konumuna benzer.25  Gittiği şehirlerde münâdiler onun geldiğini haber verir, insanlar onu karşılamak için sokaklara dökülürdü. Nişabur’a geldiğinde onu dört bin atlı karşılamıştı. -Diğer hayvanlara binenler ve yayalar bu rakama dahil değildir.-26 Camilerde akdettiği derslere binlerce kişi katılırdı. Bağdat’taki bir dersini yirmi binin üzerinde insan dinlemişti.27

“Benden Ona Selam Söyle!”

İmam Buharî gündüzleri genelde oruçlu olurdu. Geceleri ise çok namaz kılardı. Teravih namazlarında Kur’ân’ı Kerim’i hatmederdi. İbadet ederken Allah Teala’ya bütün mevcudiyetiyle teslim olurdu. Bir defasında bir dostunun bahçesine davet edilmişti. Hâziruna öğle namazını kıldırdı. Sonra kalktı sünneti kıldı. Namazı bitirince gömleğini kaldırdı, yanındaki bir talebesine, “Bak bakalım gömleğin altında bir şey görüyor musun?” dedi. Bir eşek arısı onu on yedi yerinden ısırmıştı. Bu yüzden bedeni şişivermişti. Orada bulunanlar İmam Buharî’ye, “Nasıl oldu da ilk ısırmada namazdan çıkmadın?” diye sorunca İmam, “Bir sûreyi okuyordum. Onu tamamlamak bana daha sevimli geldi.”28 diye cevap verdi. Necm b. Fudayl anlatıyor: “Bir gece rüyamda Allah Rasulü’nü ﷺ gördüm, yürüyordu. Buharî de onun arkasındaydı. Adımlarını Efendimizin ﷺ ayak izlerine koyuyordu. Firebrî diyor ki: Rüyamda Efendimiz’i ﷺ gördüm. Bana nereye gitmek istediğimi sordu. Buharî’ye deyince, buyurdular ki “Benden ona selam söyle.”29

el-Camiu’s-Sahih

İmam Buharî, gençliğinde İshak b. Rahaveyh’in der
selerine katılırdı. Bir gün Rahaveyh talebelerine, “Keşke içinizden biri, Allah Rasulu’nün ﷺ Sünneti’nden sahih olanları ihtisar eden bir kitap yazsa” şeklinde serzenişte bulundu. Bu söz Buharî’yi etkiledi. Bir gece rüyasında elindeki yelpaze ile Hz. Rasulullah’ı ﷺ serinlettiğini gördü. Rüyayı tabircilere sordu. Onlar da, “Sen Rasulullah’tan ﷺ yelpazeyle sıcağı yok ettiğin gibi yalanı da uzaklaştıracaksın.” şeklinde tâbir ettiler.30 Bütün bunlara bir de zuhur eden fırkaların meşruiyet telaşıyla sürekli hadis uydurması, akşamdan sabaha kadar her şehirde ortaya yüzlerce hadisin çıkarılması eklendiğinde sahihi yanlıştan, doğruyu yalandan ayıran bir hadis kitabına ne kadar ihtiyaç duyulduğu daha iyi anlaşılacaktır. İşte bu âmiller Buharî’yi “el-Cami’u’s-Sahih” adıyla şöhret bulan kitabını tedvin etmeye icbar etti. İmam Buharî, meşhur eserini altı yüz bin hadis içe
risinden seçerek telif etti.31 Her hadis için abdest alıp iki rekat namaz kıldı, istihare etti.32 Sadece sahih olanları aldı. On altı yılda tamamladığı meşhur kitabının; “Allah Teala ile kendisi arasında bir hüccet olduğunu” söylemektedir.33 İmam Buharî gusledip iki rekat namaz kılmadan ve sıhhatine kâni olmadan “Sahihine” hiçbir hadisi almamıştır.34 Hadisleri kendine has bir üslup çerçevesinde tanzim eden Buharî bu ameliyesiyle hadislerin fikhî delaletlerine işaret etmelerini istemiştir. Doksan yedi kitap ve üç bin yedi yüz otuz baptan oluşan “Sahih” tekrarlarla birlikte yedi bin iki yüz yetmiş beş hadis içermektedir.35 Birçok insan, rüyalarına teşrif eden Allah Rasulu’nün ﷺ, İmam Buharî’nin “Sahih”ini kendi kitabı olarak tanıttığını söylemektedir. Bu yüzden sıkıntı, hastalık, darlık gibi durumlarda Buharî’nin hatmedilmesi müşkilin izalesinde etkili olmuştur. İbn Dakik, Moğol ordusunun gerilemesi camilerde indirilen Buharî hatimlerinden sonra başlamıştır demektedir.

Hakk’a Yürüyüşü

Buharî çile ve aşk dolu bir hayatın sonunda(v. 256) Hartenk’te ehl-i hasedin iftiralarına maruz kalan büyük bir mazlum olarak ruhunu teslim eder. Namazı eşi ve benzeri görülmedik bir cemaatin katılımıyla kılınır. İmam Buharî adına yapılan külliye Rusların ilk saldırdığı noktalardandı. Lakin şimdi diğer ulema gibi Buharî de ayakta, tanklarla saldıran Sovyetler ise tarihin çöplüğünde. Kabirlerin kendilerine, İslam’a ait olduklarını söylediği Türkistanlıların İslâm’ın ne olduğunu öğrenmeleri ve mucebince amel etmeleri hâlâ yasak. Bu yüzden hemen her kabirde mini etekli kadınlar namaz kılmakta. Çünkü ne anne, ne kız tesettürü bilmiyor, bilenler de yasaklı. Maniler kaldırılsa, İslam anlatılsa o kadınlar tesettür davasının en büyük mümessilleri olmaya namzettir.

Buharî Niçin Özbekçe Yazmadı?

İmam Buharî, İmam Tirmizî Özbek’ti. Lakin hiçbiri Özbekçe yazmadı, halk da onlara, “Özbekçe eser isteriz.” diye diretmedi. Eğer büyük fotoğrafa bakmadan eserleri kendi lisanlarında yazsalardı bugün onları sadece Türkistan okuyacaktı. Lakin onlar öyle yapmadı. Özbekçe’nin gelişememesi pahasına Arapça yazdı, Arapça ders okuttu. Allah Teala da onları âlemin, âlimi yaptı. Kendi beldelerinde İslâm gurbete düştüğünde de dünya Müslümanları onları okumaya devam etti. Onlar bize kapalı, Allah’a açık âlemlerinde aslında şunu söylemekteydiler; “Eğer siz de büyük düşünürseniz Allah size de kıyamete kadar devam eden ameller nasip eder.”

İki Şahid

Buhara ile Semarkand arasındaki İpek yolu üzerinde Karahanlılar zamanında yapılan Kervansaray ve su sarnıcı “insanlık için çalışan” bir medeniyetin boynu bükük iki şahidi gibi duruyordu.

TÜRKİSTAN’DA VELİLER GEÇİDİ

Araplar, Allah Rasûlü’nü ﷺ Buhâralı Muhammed b. İsmail Buharî’den, Tirmizli Muhammed b. İsa’dan; Nişaburlu Müslim’den; zühd ve takvayı Abdulhalik Gucdüvânî’den, Bahauddin Nakşibend’ten öğrendi.

Abdulhalik Gucdüvânî: Mezardaki Diriler ve Yaşayan Ölüler

Babası İmam Malik’in soyundan gelen Abdulcemil İmam… Hem zahirî hem batinî ilimlere vâkıf bir âlim… İlerleyen yaşına rağmen Malatya’dan ayrılır, Buhara’nın Gucdüvân Köyüne gider, oraya yerleşir. Abdulhalik Gucdüvanî Hazretleri Buhâra’ya 30 km mesafedeki bu köyüne nisbetle anılır. Hem fakih, hem mutasavvıf olan Yusuf Hemadâni’nin (v.535/1140) ders halkasına katılır. Kısa zamanda tasavvufta büyük mesafeler kat eder. Zamanla her tarafta irşad ve kerametleri konuşulur. Bilad-ı Arab’ta ona müntesib müridler tarafından Hankahlar açılır. Moğol istilası henüz başlamadan ruhunu teslim eder (v.617/1220). Vasiyyeti gereği, annesinin ayakları hizasına defnedilir. Sovyetlerin Gucdüvân’da yaptığı büyük yıkımdan Onun adıyla maruf külliye de nasibini alır. Kızıl ordu Gücdüvan’da taş üzerinde taş bırakmaz; Çok sayıda
âlim, velî, derviş katleder, kabirleri yıkar, mezarları tahrib eder. 1991’den sonra çıkan kemikler toplu olarak bir yere defnedilir. Hazirede Onun kabrinden başka her şey yıkılır. Türkistan’da Gucdüvânî’nin çocukları 54 yıllık bir gurbetin ardından yeniden onun yoluna dönüyor. Kabrinin yanı başındaki camide vakit namazında kahir ekseriyeti gençlerden oluşan dört saf cemaat vardı.

Hoca Arif Rivegerî: Ay Yüzlü

Özbekler ona Mohitaban (ay yüzlü) diyor. Önce zahiri ilimlerde derinleşir, ardından tasavvufa intisâb eder. Bu noktada kitaplar şöyle bir hadise nakletmektedir, Hoca Arif, Buhara ulemasından birinin derslerine devam ettiği sırada bir gün çarşıda Abdülhalik Gucdüvânî Hazretleri ile, kasaptan aldığı eti eve doğru taşırken, karşılaşır. Kendisine, “Müsaadeniz olursa elinizdeki paketi ben taşıyayım,” der. Abdülhalik Gucdüvânî paketi kendisine verir. Evine vardıklarında ona dönüp, şöyle der; “Bir saat sonra gel, birlikte yemek yiyelim.” Hoca Arif, Şeyhin yanından ayrıldığında kalbinde ilme karşı bir alaka bulamaz. Belirlenen vakitte Şeyhe gider, o da kendisini içeri kabul eder, sonra da ona, “Sen benim evladımsın.” der. Abdulhalik Hazretleri, ona tarikat adabını öğretir, Hoca Arif de onunla meşgul olur, medreseye gitmeyi bırakır. Hocası ne zaman kendisini görse, ilim halkasını bırakmasından dolayı ona kaba davranır, aşağılayıcı ifadeler kullanır, tekrar medreseye dönmesini emreder. O ise bunu kabul etmez, hiçbir şekilde ona cevap da vermez. Bir gece tasavvufa intisabından dolayı kendisini aşağılayan hocasını büyük bir günah işlerken görür. Gündüz karşılaştıklarında hocası âdeti üzere ona hakarete başlayınca, Hoca Arif keşif yoluyla haline muttali olduğu üstadına, “Hocam! Gece şöyle şöyle bir günah işliyordun, şimdi de beni Hak yoldan döndürmeye çalışırsın.” deyince, üstadı büyük bir mahcubiyet yaşar; sufilerin mertebelerinin yüceliğini ve hallerini anlar. Abdulhalik Gucdüvânî’ye gider, söylediklerinden dolayı hak helalliği ister, tövbe eder, onun tarikatına intisab eder.36 Hoca Arif, Moğol istilasına milletiyle beraber direnir. Tarihin en büyük tahribatının olduğu yıllarda bu ay yüzlü veli insanlara moral verir, umut aşılar. Hoca Arif, 660/1262’de doğduğu yer olan Riveger’de vefat etti. Sovyetler zamanında kabri büyük hasar gördü, yıkıldı daha sonra tekrar yapıldı. Haziresinin bulunduğu külliyede iki cami var. Orada mezardaki diriler, yaşayan ölüleri irşada devam ediyor.

Mahmud İncir-i Fağnevî Fağne

Köyünden… Arif Rivegerî’nin talebesi…  İncir yetiştirdiğinden dolayı İncirî nisbesiyle şöhret buldu. Kimseye yük olmadı, ekmeğini inşaat ustalığından kazandı. Vaktinin çoğunu camide ibadet ve irşatla geçirirdi. Halifelerinden Ali Ramîtenî Hazretleri Onun istikametine dair şöyle bir hadise nakleder: Bir adam bir gün Hızır (a.s.) ile karşılaşır ve ona, “Bu asırda Şeriat caddesi üzerinde yürüyen, istikametten ayrılmayan zatın kim olduğunu söyler misin, ki ona talebe olayım der. Hızır (as) da, o Mahmud İncir Fağnevî’dir, der.37 Mahmud Fağnevî,  Fağne’de (v.717/1317) vefat etti. Sovyetler kabrinin olduğu yerde taş üzerinde taş bırakmadı. Çevredeki insanlar yıllarca Komünizma’nın çökeceği günü bekledi. 1991’den sonra kabrinin olduğu alanda cami ve medrese yapıldı. Külliye’de, incir yetiştiren bu büyük mürşidin ağaçlarla barışık olmasını anlatan güzel bir bahçe var. Domates, kavun ve ekmekten oluşan öğle yemeğini o bahçede yedik.

Evliyanın Alimi: Baba Semmâsî

Fağne’den yola çıkıp, 5 km ilerdeki Ramitan’a bağlı Semmas köyüne vardık. Halk burayı Azizan diye biliyor. Evliyanın âlimi, âlimlerin velisi burada yaşadı… O da nafakasını kendi temin ederdi, bir üzüm bağı vardı, oraya gider, bağın bakımını bizzat kendi yapardı. Baba Semmâsî, Mahmud İncir Fağnevî’nin talebesi, halifesi Emîr Külâl yoluyla Bahauddin Nakşibend’in ise müjdecisi. Bahauddin Nakşibend’in dedesi, torununu kendisine getirince, “Bu evladımdır.” buyurdu, ardından da Emir Külâl’e dönüp şöyle dedi, “Bu benim yavrumdur, terbiyesinde bir eksiklik yapmayasın. Eğer bu noktada bir ihmalin olursa asla senden razı olmam.”.38  Baba Semmâsî Hazretleri, Semmas’ta yaşadı, Seyyid Emir Külâl Hazretlerini orada yetiştirdi, orada ruhunu teslim etti (755/1354).

Seyyid Emir Külâl: Zikir Meydanlarından Cihad Meydanlarına 

Allah Rasûlü’nün ﷺ mübarek soyundan… Salih bir babanın ve ağzına aldığı şüpheli bir lokmayı hisse
decek kadar vera sahibi bir annenin çocuğu… Baba Semmasi’nin talebelerinden… Mesleği Çömlekçilik, bu yüzden ona, çömlekçi anlamında “Külâl” dediler. O da selefleri gibi kimseye yük olmadı. Nafakasını eliyle kazandı. Bu hâliyle müridânını da üretmeye teşvik etti. Allah Rasûlü ﷺ, “Kuvvetli mü’min, Allah nazarında zayıf mü’minden daha sevgili ve daha hayırlıdır.”39 buyurur. Meşâyıh-ı Kirâm da hem üretti, hem cihad meydanları için kendilerini hazırladı. Emir Külâl Hazretleri Buhâra’nın meşhur güreşçilerindendi. Onun niçin güreşle meşgul olduğuna dair şöyle bir hadise rivayet edilir; Güreş meydanında iken izleyicilerden birinin kalbine şöyle bir his gelir, “Bu delikanlı seyyiddir, şeriftir. Bu halde nasıl olur da güreşle meşgul olabilir.” Adam, bu durumu onun nesebine yakıştıramaz. Biraz sonra uyku bastırır ve adam rüyâsında görür ki, kıyâmet kopmuş ve kendisi göğsüne kadar çamura batmıştı. Uzun süre bataklıkta çırpındı, büyük korku yaşadı, fakat kurtulamadı. Bu esnada Emîr Külâl Hazretleri gelip, elleriyle onu bu vartadan çekip aldı. Ardından da uyandı. Bir müddet sonra Emir Külâl Hazretleri ona yönelip şöyle dedi, “Gördün mü, niçin güreş yaptığımı şimdi anladın mı?”40 Tarih, Seyyid Emir Külal Hazretleri’ni, Ümmet’inin gençlerini tekkede ve güreş meydanlarında, cihad meydanlarına hazırlayan bir büyük Allah dostu olarak kaydetti.

Önce Bakırı Sonra Yürekleri İşleyen Büyük Veli: Bahauddîn Nakşibend

Bahaüddîn Nakşibend Hazretleri, daha sonra adı Kasr-ı Arifan olan Kasr-ı Hindüvân’da doğdu. Baba Semmâsî’yi gördü, lakin onun öğrencisi Emir Külâl Hazretleri’nin elinde yetişti. Henüz kemale ulaşmadığı halde hâlinden memnun görünmesi üzerine mürşidi onu tekkeye abdest suyu taşımaya memur etti. Tarikat âdâb ve erkânını öğrendiği bu dönemde gördüğü bir rüya üzerine, kendisinin doğumundan yaklaşık bir asır önce (617/1220) vefat eden Abdülhâlik Gucdüvânî’nin ruhaniyetine intisap etti, uzun yıllar Hakîm et-Tirmizî’nin (v. 320/932) ruhaniyetinden feyiz aldı. Bu yüzden kendisine Üveysî dendi. Bir gün
Buhara’da mezarları dolaşırken Baba Semmâsî’den, Abdulhalik Gucdüvânî’ye kadar ulaşan sûfîleri mâna aleminde müşahede etti. Bu sırada Abdulhalik Gucdüvânî kendisine dinin emir ve yasaklarına uymasını, ruhsatlara meyletmemesini, azîmetlere sadık kalmasını, Allah Rasûlü ﷺ ve ashabının yolundan gitmesini tavsiye etti. Bu olay Bahâuddin’in ruhî hayatında büyük bir inkılaba sebep oldu, cehrî zikirden hafî zikre yöneldi. Bahâuddin Nakşibend Hazretleri’nin bu olaydan sonra Seyyid Emîr Külâl’in mürid halkasından ayrılarak kendisini yalnız hafî zikre vermeye başlaması dervişler arasında tartışmalara ve memnuniyetsizliklere sebep oldu. Fakat şeyhi Emîr Külâl’e gösterdiği saygıda hiçbir değişiklik olmadı ve onun gittikçe artan iltifatını kazandı. Emîr Külâl de müridlerini, ona ihtiramda bulunmaları noktasında ikaz etti. Bahâuddîn Nakşibend de ekmeğini sanatından kazandı. Bakırcıydı, bu yüzden kendisine Nakşibend dendi. Önce bakırı sonra ise yürekleri işledi. Kendisinden keramet isteyen birine, kerametim güneş gibi ortada. Bu kadar günaha rağmen yeryüzü bizi taşıyor ya, yetmez mi?” buyurdu… 41 Uzun süren rıhlelerden sonra doğum yeri Kasr-ı Hindûvân’a döndü. Orada zahiri halk, batını Hak’la beraber olan42 binlerce mürid yetiştirdi. Doğduğu köyde vefat eden (791/1389) Bahâuddîn Nakşibend Hazretleri, cenaze merasiminde şu beytin okunmasını istedi, Büyük müflisleriz köyünde ey şâh, Cemâlinden kılarız şey’en lillâh. Kasr-ı Arifân’daki kabri etrafında büyük bir külliye yapılan Bahâuddîn Nakşibend Hazretleriyle Buhâra arasında öyle muhkem bir irtibat vardı ki, Buhâralılar onu “Hâce-i belâ-gerdân” (belayı defeden hâce) diye anarlardı.43 Bahâuddîn Nakşibend Hazretleri’nin Külliyesi Sovyetlerin ilk saldırdığı noktalardan biriydi. Fakat katiller geride tecavüz, katliam ve yıkım bırakarak tarihten çekildi. Bahâuddîn Nakşibend Hazretleri ise her yaştan insanın sığındığı bir manâ üssü gibi yeniden doğdu. Külliye kafile çapında büyük kalabalıkların uğrak yeri.

TÜRKİSTAN’DAN TÜRKİYE DOĞDU, TÜRKİYE’DEN DE TÜRKİSTAN DOĞACAK

Hak’la Batıl’ın mücadelesinde hiç fâsıla olmadı. Mücâhidler, murâbıtlar hiç durmadı, ne kılıçlar kınına girdi, ne ârifler talimde, terbiyede duraksadı. Bir yerde şehirler yıkıldı, başka bir yerde ülkeler doğdu. Moğollar yaktı, Haçlılar yıktı; komutanlar, âlimler inşa etti. Ne mücahidler, ne dervişler, “Usandık Ya Rabbi!” dedi. Sırası gelen sefere çıktı, zaferi ise Allah’tan bekledi. İdeolojilerden tarihten çekilen, çekildi. İslâm ise battıktan sonra tekrar doğan güneş gibi, hep geri döndü. İmtihan yurdu olan dünyada mü’minler her asırda farklı belalarla sınandı, müslümanlar münafıklardan ayrıldı. Lakin Allah Rasulü’nün ﷺ öğrencileri Cennet’i kazanmak için dünyayı Cennet’e çevirme idealinden hiç vazgeçmedi. Günler ve nimetler insanlar arasında sürekli dönüp, durdu; Mekke ve Medine İslâm ilim ehrâmının birinci, Küfe, Bağdat, Şam ikinci, Türkistan şehirleri; Buhâra, Tirmiz, Semerkant ise üçüncü tabakasını oluşturdu. Türkistan diyarı, İslâm’a hem muhaddisler, fakihler, müfessirler, hem de komutanlar armağan etti. Mâna planında Buharî, Maturidî, Bahâuddîn Nakşibend Hazretleri gibi büyükleri, madde planında ise Birunî ve Uluğ Bey gibi zirve şahsiyetleri yetiştirdi. Manevi mücadeleyi, maddi kalkınma ile birlikte götürdü. Bağrından büyük komutanlar, alp erenler çıkardı. Ehl-i Sünnet, Müslümanların dirilişe dâir umutlarını kestiği bir anda sahneye Tuğrul Bey’i çıkardı. Selçukluyu, Osmanlıyı Türkistan doğurdu. İlim ve cihad bayrağı Arapların eliyle Müslüman olan Türklere geçti. Hz. Ömer’in nefer olduğu bir orduya babası köle olan Usame’yi kumandan atayan Peygamber’in ﷺ ümmeti, her türlü ırkî aidiyetlere uzak bir mânada kumandayı Türklere verdi; Araplar nefer oldu. Gün geldi Kudüs’te de Kürtlerden Selahaddîn sancağı taşıdı. Türkistan, maddî anlamda da refahın zirvesine ulaştı. İçlerinde dünyaya dalanlar ise, vasıtayı hedef zannetti. Büyük imtihanlara maruz kaldı. Türkistan defalarca istila edildi. Ne taş üzerinde taş bırakmayan Moğollar, ne de gövde üzerinde baş koymayan Sovyetler kalıcı oldu. Her iki dönemde de Türkistan’da zulüm, dağları bayırları sardı, mazlumların feryatları semada yankılandı. Mezarlar yıkıldı, iffetler ve mâbedler çiğnendi. Korku bir yorgan gibi herkesi sarıp sarmaladı. Babalar çocuklarına ne Müslüman olduklarını, ne de Müslüman olmalarından dolayı yaşadıkları katliamı anlatabildi. Komünist öğretmenler okulda çocukların ağzını aradı, “Allah” diyen ya da tek kelimeyle de olsa “İslâm”dan bahseden çocukların babaları tutuklandı ya da hemen infaz edildi. Bir ihtiyar yıkık bir türbenin taşını yerden kaldırdı diye müebbed hapse mahkûm oldu. Semerkand’ta, Buhâra’da bir cami ayakta kaldıysa, Müslümanları aşağılamak için domuz ahırı yapıldı. En şaşalı döneminde Komünizma çöktü. Heykeller sokaklarda sürüklendi. Ne varki, Sahabe’nin İslâm’ı taşıdığı Türkistan’a, bir buçuk milyarlık Âlem-i İslâm çare olamadı. Oradaki Müslümanlar kendi başlarına bırakıldı. Bir müstebid rejim gitti, diğeri geldi. Yine okullarda İslâm’ı anlatmak, evde Kur’ân-ı Kerim okutmak, Allah’ın emrettiği gibi kapanmak, ders halkaları kurmak, mikrofonla ezan okumak yasak. Ayakta kalan medreseler müze, tekkeler mağaza olmuş. Serbest verem ve sıtma gümrükte mahbus ilaç. Türkiye ile Türkistan ana ile oğul gibi, birinin kaderi, diğeriyle aynı. Aradaki dağlar, denizler yüreklerin hep birlikte atmasına engel olamadı. İstanbul, Türkistan dervişlerini ağırlamakla iftihar etti. Onlar adına tekkeler açtı. Hem medrese müfredatında okuttuğu kitapların müelliflerine, hem de Nakşibendilikle Türkistan’ın ruh köküne bağlı kaldı. Ümmetin geçen asırda yediği büyük vurgunda da Türkistan’la, Türkiye’nin kaderi değişmedi. Her iki diyarda da darağaçları kuruldu, ulema asıldı, medrese kapatıldı, harf inkılabı yapıldı, örtü yasaklandı, eğitim karma yapıldı, camiler ahıra çevrildi. Bir farkla ki biri Komünizma, diğeri Laisizma adına yapıldı. Tarih boyu her nev’i fitne hareketine ya beşiklik eden ya da müessislerini çıkaran İran, binlerce Türkistanlıya Kum’da eğitim veriyor. Bütün fırkaların Türkistan üzerinde hesabı var. İslâm’ın yekünü olan Ehl-i Sünnet akidesine mensub mü’minlerin kahir ekseriyeti ise ilgisiz, alakasız. Türkistan yalnız, çaresiz, bir başına mücadele ediyor. Ulemâ, evliya yalnız bırakılan torunlarına mezar taşları üzerinden konuşuyor ve diyor ki, “Moğol istilasından sonra nasıl ayağa kalktıysak, yine doğrulacağız. Siz yerinizi terk etmeyin, dersinize çalışın, baskılara baş eğmeyin. Bir anda kıyam edeceğiz.” İslam adına ellerinde sadece evliya kabirleri kalan, onlar üzerinden İslâm’la irtibat kuran Türkistanlılar tebliğ için Âlem-i İslâm’dan kardeşlerini bekliyor. Bismillah deyip ticaretin ve seyahatin vasıta, davet ve tebliğin de gaye olduğu seferlere çıkmalı. Liselerden, üniversitelerden gençlere imkânlar sağlayıp, onları İslâm mucizesinin yaşandığı Türkistan’a götürmeli. İrfan sahibi rehberler eşliğinde Türkistan anlatılmalı. Buharî’nin torunları derin bir bağlılık ve büyük bir aşkla gözümüzün içine bakıyor, “Bizim için ne yapabilirsiniz?” diyorlar. Türkiye Türkistan’dan doğdu, Türkistan da Türkiye ile ayağa kalkacak. *** Sahabe nasıl İran’ı ortadan kaldırdı; Batı’da Fas’a, Doğu’da Pakistan’a kadar gitti; Ebû Eyyûb elEnsârî’nin de içinde olduğu bir orduyla İstanbul’a ulaştı?! Bu soruların cevabını elbette ki atiyye ile konuşan, maaşla yazan gazeteciler değil, Ertuğrul Gazi gibi devlet adamı ve Edebalî gibi âlimler verecektir. Derdi olan ve derdini seven gençler! Hazırlanın Allah’ın Kitabına ve Rasulü’nün ﷺ Sünneti’ne dönüyoruz. Yeni entelektüel tartışma mevzuları bulmak, oryantalistlerin belirlediği mevzuları tartışmak, irab yapmak için değil, Ebu Kuhâfe’nin oğlu Ebu Bekir’i “sıddık” yapan, Hattab’ın oğlu Ömer’i  “Fâruk” yapan ruhu kuşanabilmek için, ekranlarda ruhumuza dökülen kezzabı temizlemek için, buyrun fıtrata dönelim.

Dipnotlar:

1 En’am, 11; Yusûf, 109; Neml, 69; Rûm, 9.

2 Müslim, Cenâiz, 106; Tirmizî, Cenâiz, 60.

3 Bkz. Yunûs, 87-88.

4 Kehf, 77-82.

5 Zeynuddin Ahmed b. Abdullatif Zebidi, Muhtasaru Sahihi’l-Buhari, Daru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut, 2002, 5.

6 Muhammed b. İsmail Zehebi, Siyer-u A’lami’nNübela, Risale, Beyrut, 1998, XII, 391.

7 Zehebi, a.g.e., XII, 392.

8 Tabakatu’l-Hanabile, I, 274; Mukaddimet-u Fethi’lBari, 478; Zehebi, XII, 393.

9 Zehebi, a.g.e., XII, 393.

10 Şihabuddin Ahmed b. Ali İbn Hacer, Fethu’l-Bari (Mukaddime), Beyrut, 1998, 379.

11 Zehebi, a.g.e., XII, 394-395.

12 Zebbidi, a.g.e.,5.

13 Kemal Sandıkçı, Sahih-i Buhari Üzerine Yapılan Çalışmalar, Ankara, 1991, s. 6.

14 Zehebi, a.g.e., XII, 432.

15 İbn Hacer, a.g.e., 485.

16 Zehebi, a.g.e., 437-438.

17 İbn Hacer, a.g.e., 487;Zehebi, a.g.e., XIII, 416.

18 İbn Hacer, a.g.e., 489;Zehebi, a.g.e., XIII, 411..

19 Zebidi, a.g.e., s.4.

20 Zehebi, XIII, 411.

21 İbn Hacer, a.g.e., 484; Zehebi, a.g.e., XIII, 417.

22 Zehebi, a.g.e., XIII, 415.

23 Zehebi, a.g.e., XIII, 423.

24 Zehebi, a.g.e., XII, 394-395.

25 İbn Hacer, a.g.e., 483.

26 Zehebi, a.g.e., XII, 394-395.

27 Zehebi, a.g.e., XII, 433.

28 İbn Hacer, a.g.e., 481; Zehebi, a.g.e., XIII, 442.

29 Tarih-u Bağdat, II, 10; İbn Hacer, a.g.e., 490; Zehebi, a.g.e., XIII, 443.

30 Tarih-u Bağdat, II, 9; Zehebi, a.g.e., XIII, 401.

31 Zehebi, a.g.e., XII, 402.

32 İbn Hacer, a.g.e., 490; Bağdadi, a.g.e., IX, 2; Zehebi, a.g.e., XII, 402.

33 İbn Hacer, 490; Zehebi,a.g.e., XII, 402.

34 Bağdadi, a.g.e., IX, 2; Zehebi, XII, 402.

35 İbn Salah, a.g.e., s. 16.

36 Yusuf en-Nebhânî, Camiu’l-Keramati’l-Evliya, Dâru’l-Kutubi’l-İlmiyye, II, 114.

37 Abdulmecîd el-Hanî, el-Kevakibu’d-Durriyye, Dâru’l-Beyrutî, Beyrut, ty., 374.

38 el-Hanî, a.g.e., 383-4.

39 Müslim, Kader 34, H. No: 2664; İbn Mace, Sünen, H. No: 76.

40 el-Hani, a.g.e., 385.

41 el-Camî, a.g.e., 538.

42 el-Camî, a.g.e., 535.

43 Bkz. Nureddin Abdurrahman el-Camî, Nefahâtu’lUns, Dâru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut, 2003, II, 534-9; el-Hanî, a.g.e., 391-444.