Merhametin Amentüsü

Dünya, insan olmanın gerektirdiği ne kadar fazilet varsa hepsini en kamil şekliyle Allah Resulü’nde (s.a.v.) gördü. Söze sadakat, insana değer, çocuklara şefkat O’nunla (s.a.v.) gerçek anlamına kavuştu. Sahabe, O’na (s.a.v.) bakarak, O’nu (s.a.v.) dinleyerek değişti/gelişti/yetişti.

Allah Resulü (s.a.v.) ile “söz” gerçek değerini buldu. Önce kullara verilen “söz”e sadık kalmayı yaşantısıyla resmetti. Ardından bütün bir insanlığı kulluğa dair Allah Teala’ya verdikleri sözün gereğini yapmaya çağırdı.

İnsanlar arasında “Muhammedu’l-Emin” olarak anıldığı yani henüz risalet vazifesini kuşanmadığı yıllarda, Mekke’de Abdullah b. Ebi’l-Hamsa ile bir alış-veriş yapmışlardı. Abdullah, alış-verişten kalan bakiyeyi teslim edebilmek için “Muhammedu’l-Emin”le bir öğle vakti buluşmayı kararlaştırmıştı. Efendimiz belirlenen yere, tayin edilen zamanda gittiler, bir iki saat derken tam üç gün beklediler. Üçüncü gün olmuştu ki Abdullah, “Muhammedu’l-Emin”le olan randevusunu hatırladı; Vaat edilen yere koştu, bir de ne görsün; Efendimiz (s.a.v.) orada, taşın üzerinde Abdullah’ı bekliyor.

Buyurdular ki: “Niçin bana zulmettin? Tam üç gündür burada seni bekliyorum.”

“Muhammedu’l-Emin”, “Muhammed Rasulullah” olunca, bütün bir beşeriyeti “kulluk ödevini” kuşanmaya Allah Teâlâ’ya verdikleri ahde sadık kalmaya çağırdı.

Mütevazi yaşadı; Ashabından da tevazu sahibi olmalarını istedi. Yaşlı bir kadın mahrem olan bir müşkülünü O’na (s.a.v.) anlatmak istediğinde ağyar duymasın diye meclisinden kalktı kadına; “Hangi sokakta yürüyüp de bana sıkıntını anlatmak istersin.” diye sordu. Kadının tarif ettiği yöne gittiler; Meramını ifade edinceye kadar onu dinlediler sonra tekrar önceki meclislerine döndüler.

Hutbe irat ettiği birgün mescide bir bedevi geldi. İslam’ı, Allah Resulü’nden (s.a.v.) öğrenmek istediğini söyleyince hutbeyi yarıda kestiler, indiler, bedevinin yanı gittiler, İslam’ı tebliğ ettiler, ardından minbere dönüp kaldıkları yerden hutbeyi ikmal ettiler.

Mekke’nin Fethinden sonra idi; İnsanlar etrafına tonlanmışlar, Allah Resulü’nden (s.a.v.) ne öğrenebiliriz telaşı içerisinde O’na (s.a.v.) sorular soruyorlardı. Civarına bir adam sokuldu. Belli ki o da bir şeyler sormak istiyordu. Efendimiz’i (s.a.v.) görünce o kadar heyecanlandı ki konuşurken sözler adeta boğazında düğümleniyor, nutku tutuluyordu. Muhatabını rahatlatmak için buyurdular ki; “Sakin ol! Ben senin bildiğin devlet başkanlarından değilim. Ben, -fakirlikten dolayı- kurutulmuş et yiyen kadının çocuğuyum.”

Allah Resulü (s.a.v.) emrinde olanlara tek bir defa olsun hakaret etmedi. Dokuz yıl O’na (s.a.v.) talebelik yapan Enes b. Malik, Hocasının (s.a.v.) asil duruşunu anlatırken şunları söylemişti: “Yaptığım herhangi bir işten dolayı Efendimiz bana ‘kötü yaptın ya da ne çirkin bir icraatın oldu.” demedi. Bir defa olsun kaşlarını çatmadı.

Savaşmamak için doğup-büyüdüğü şehri; Mekke’yi terk etti. Savaşmak zorunda kaldı, savaştı, yendi ve affetti. Düşmanlarına karşı olan tutumuyla “Merhametin Amentüsünü” yazdı. Bedir esirlerinin durumu görüşülürken, öldürülmelerinden yana görüş bildiren Hz. Ömer’e “Dün onlar kardeşlerinizdi.” diyerek Müslümanları yok etmeye gelen taifeye merhamet çağrısında bulundu.

Safvan b. Ümeyye Allah Resulü’ne (s.a.v.) en fazla eza edenlerindendi. Bu yüzden Mekke fethedilince kendini denize atmak için şehirden firar etti. Amcasının oğlu Umeyr b. Vehb Allah Resulü’ne (s.a.v.) gelerek Safvan’a “eman” istedi. Efendimiz (s.a.v.) Umeyr’in talebini kabul etti. Fakat Umeyr, Safvan’ın kendisine inanmayacağını, inanması için elinde Efendimiz’den geldiğini belgeleyen bir alamet olması gerektiğini söyledi. Allah Resulü’nden (s.a.v.) Mekke’ye girerken mübarek başlarında bulunan ve Safvan’ın da gördüğü sarığını istedi. Verdiler. Umeyr yola koyuldu, tam gemiye binmek üzere iken Safvan’a Cidde’de yetişti. Ne var ki Safvan kendisiyle konuşmak isteyen amca oğluna mesafeli durdu. Umeyr, tuzağa düşürülüp öldürüleceğinden korkan Safvan’a Allah Resulü’nün (s.a.v.) merhametinden bahsetti. O’nun (s.a.v.) yeryüzün en üstün ve en hayırlı insanı olduğunu anlattı. Yanında getirdiği sarığı gösterdi. İkna olan Safvan, Umeyr’le birlikte Mekke’ye döndü; Efendimiz’in (s.a.v.) huzuruna çıktı.

Amca oğlunu kastederek “Bu, iddia ediyor ki bana eman verdiniz, doğru mudur?” Efendimiz (s.a.v.):

  • Doğrudur.
  • O halde bana iki ay mühlet veriniz. Müslüman olmak için düşüneyim.
  • Dört ay düşün.

Safvan müşrik olduğu halde, Allah Resulü (s.a.v.) ile birlikte Huneyn seferine katıldı. Hevazin kabilesinin hezimetini, Efendimiz’in (s.a.v.) azametini, dünya malına değer vermeyişini görünce o derece etkilendi ki, talep ettiği müddeti doldurmadan “Kelime-i şehadeti” getirip Müslüman oldu.

Bir gün huzuruna yoksul birisi geldi. Ne ki, Allah Resulü’nün yanında ona verecek hiçbir şey yoktu. Buyurdular ki, “Git, benim adıma satın al.” yani borcunu bana yazdır.

Çocuklara karşı kalbi son derece rakikti. Torunları Hasan ve Hüseyin’i dizi dibinde oturtur, kendisine gönderilen en güzel hediyeleri Zeyneb’in (r.a.) kızı Ümame’ye (r.a.) gönderirdi. Bir defasında yanında Akra’ b. Habis olduğu halde Hasan ve Hüseyin’i öpmüştü. Akra’, hayret içerisinde şöyle dedi:

  • On tane çocuğum var ya Resulellah daha birisini öpmedim.

Buyurdular ki:

  • Merhamet etmeyene merhamet edilmez.

Merhameti o kadar engindi ki, hayvanlar da ondan nasipdar olmuştu. Bir gün ensardan bir adamın -içerisinde deve olan- bahçesine girdi. Deve, Allah Resulü’nü (s.a.v.) görünce inlemeye ve gözlerinden yaşlar akamaya başladı. Efendimiz (s.a.v.) devenin yanına varıp elleriyle başını okşadı, akabinde ağlayan deve sükûta büründü. Bunun üzerine, “Bu devenin sahibi kimdir?” diye sordu. Ensardan genç bir adam ileri çıktı. Efendimiz gence: “Sana mülk olarak verilen bu hayvanın hakkı noktasında Allah’tan kokmuyor musun?! Deve seni bana, kendisini aç bıraktığını ve takatinin üzerinde ona iş yaptırdığını söyleyerek şikayet etti.” buyurdu.

Yetimdi. Yetimlerin halinden de en güzel O (s.a.v.) anlardı. Bu yüzden defaatle yetimlerin hukukunun korunmasından bahsetmişti. Bir defasında işaret parmağı ile orta parmağını göstererek “Ben ve yetime bakanlar cennette bu iki parmak gibi yan yana duracaklar” buyurdu. En hayırlı evi tarif ederken de şöyle demişti: “En hayırlı ev: İçerisinde yetim barındıran ve ona orada iyi davranılan evdir.”

Kötülüğü iyilikle defetti. Ömrünü insanlığın kurtuluş davasına adadı. Kavmi kendisini yalanladığında Cebrail yanına gelip şöyle dedi. “Allah azze ve celle milletinin sana söylediği şen’i ifadeleri işitti. Dağlardan görevli meleğe, dilediğin cezayı onlara uygulaması için emretti. Ardından görevli melek huzuruna geldi. “Emret ya Muhammed! Dilediğin gibi cezalarını vereyim.” dedi. Efendimiz; “Allah Teala’dan, helak olmalarını değil, sülblerinden yalnız kendisine ibadet eden ve hiçbir şeyi Ona şirk koşmayan bir nesil çıkarmasını istiyorum.” dedi.

Hz. Aişe’ye evdeki konumu sorulduğunda, O’nu (s.a.v.) elbisesinin söküklerini elleriyle diken ve ev işlerinde ailesine yardım eden bir eş olarak anlatmıştı.

O (s.a.v.) mescitte namaz kıldırır, savaşta İslam Ordusunu yönetir, yetim çocuklara sığınak olur, suffede muallimlik yapar, hastaları ziyaret eder, cenazelere katılır, fakirlerin davetlerine icabet eder, geceleri ayakları şişinceye kadar namaz kılardı. Kulluk adına, dünya ve ahiretin imarı adına, insani değerlerin ihyası adına daha ne kadar haslet varsa hepsini en kamil manada O (s.a.v.) yaptı.