Mustafa İslamoğlu, Şia ve Banyas’ta Katledilen Bebekler

Ehl-i beyt, en muazzez nesebe dâhil olmasına rağmen Allah Resulü’ne aidiyeti “itibar borsası”na dönüştürmeyi, ulvi olanı süfli olanla değişmeyi hiç düşünmemiştir.

Ehl-i beyt, ihlas ve fedakârlığın adı olarak temayüz etmiştir. Bu yüzden Allah Resulü mevcut bir ameliyeyi yasaklarken onları muhatap alır, bir hakkı taksim ederken ise ashabını tercih ederdi.

Faiz, nihai aşamada mağdurlarını köleleştiren, alanların ise servetine servet katan cahilliye iktisad sisteminin rükünlerinden biriydi. Allah Resulü, böyle bir ortamda ilk olarak amcası Abbas’ın faizini kaldırdı. Cahiliyye’den kalma kan davalarını sonlandırırken de yine ilk olarak Rebîa b. el-Haris b. Abdilmuttalib’in kan davasını sulha bağladı.

Zekât, fakirler cephesinde umut oldu. Fukara zekâtla temel ihtiyaçlarını giderme imkânına kavuştu. Fakat Allah Resulü Ehl-i beyt’e zekât almayı yasakladı. Bütün ısrarlara rağmen Kâbe hizmetlerinden olan “hicâbe”yi ailesine vermedi. Hasbi hizmet vasıtası olan “sikaye”yi ailesine, Kâbe’nin anahtarını ise Osman b. Talha’ya takdim etti.

Medine’de sahabenin hayat standardı yükselince Ehl-i beyt’in bir parçası olan “Ezvâc-ı tahirât/Allah Resulü’nün hanımları” da refahtan nasibdâr olmak istedi. Kur’an-ı Kerîm onları fakirliği tercih edip Peygamber yanında kalmakla, ayrılıp müreffeh bir hayat yaşamak arasında muhayyer bıraktı.[ref]Ahzab: 28-29.[/ref] Ezvâc-ı tahirât, kıt imkânlar ve zor şartlar içinde Allah Resulü ile birlikte olmayı tercih etti. Hz. Fatıma, Medine’ye hizmetçi geldiğini duyunca, babasına gidip, değirmen taşı çevirmekten ellerinin, su taşımaktan da omuzlarının yara olduğunu söyleyip hizmetçi istedi. Allah Resulü hizmetçileri, Bedir yetimlerine verdi, kızı Fatıma’ya ise tesbih, hamd ve tekbiri tavsiye etti.

***

Hz. Ebû Bekir halife olunca Hz. Ali, hiçbir hak iddia etmeden ona biat etti. Hz. Ebu Bekir ve Ömer’in istişare kurulunda yer aldı. Hz. Ömer, Şam’a giderken Devlet Başkanlığı vekâletini O’na bıraktı.[ref]et-Taberî, IV, 203-4.[/ref] Hz. Ebu Bekir’in vefatı, Hz. Ömer’in de şehadeti üzerine Hz. Ali iki ayrı hutbe irat ederek onları hayırla yâd etti.[ref]Ebu’l-Hasan en-Nedvî, Suretani Mutezaddetani, 42.[/ref]

“Ali Aranız da mı?”


Eşkiya, Medine’de büyük bir yekûn oluşturup Halife Hz. Osman’ın evini kuşatınca içeriye su girmesine dahi müsaade etmedi. Kuşatma esnasında Halife’nin aklına ilk olarak Ehl-i beyt geldi. Bu yüzden evinin damına çıkıp kalabalığa, “Ali aranızda mı?” diye sordu, “hayır” cevabını alınca, “Peki ya Sa’d” aranızda mı? diye sordu. Yine aynı cevabı alınca, sustu ve bir müddet sonra, “İçinizde bu durumu Ali’ye iletecek biri yok mu?” diye sordu. Hz. Ali hadiseden haberdar olunca, Hz. Osman’a üç kırba dolusu su gönderdi. Öfkeli kalabalıktan dolayı su içeriye zor ulaştırıldı. Bu süreçte Haşimoğulları ve Benû Ümeyye’den çok sayıda kişi yaralandı. Hz. Osman’ın katledileceği haberi ortalıkta yayılınca Hz. Ali, oğulları Hasan ve Hüseyin’e  “Kılıçlarınızla birlikte gidin, Osman’ın kapısında bekleyin, insanların ona ulaşmasına müsaade etmeyin.” buyurdu.[ref]Suyûtî, Tarihu’l-Hulefa, 159.[/ref]

Eşkıya tarafından sarılan evin kapısında Ehl-i beyt bekledi. Hz. Hasan atılan oklarla yaralandı. Hz. Ali’nin azatlısı Kanber’in başı yarıldı. Bütün bunlara rağmen Ehl-i beyt, Hz. Osman’ı eşkıyaya teslim etmedi, direndi. Eşkıya, eve kapıdan giremeyeceğini anlayınca arkadan dolanıp duvara tırmandı, çatıdan girip, Hz. Osman’ı Kur’an-ı Kerîm okurken şehit etti.[ref]en-Nedvî, a.g.e., 44.[/ref]

Neden Ali?


Hz. Osman muhasara altında ilk olarak Hz. Ali’yi hatırladı. Çünkü Allah Resulü, “Ashabıma kötü söz söylemeyin…”[ref]Buharî, H no: 3673.[/ref] buyurduğunda Hz. Ali, Ona herkesten daha yakındı. İttibada da öndeydi. Bu yüzden Hz. Osman kalabalığa, “Ali aranızda mı?” diye sordu.

Ehl-i beyt, zor zamanlarda geri adım atarak ümmetin yüreklerini birleştirdi. Ne Hz. Ali, ne de çocukları Allah Resulü’nü kullanarak dünyalılık temin etti. Ehl-i beyt, Peygamber’e yakın olmanın imtiyaza dönüşmesine izin vermedi. Hasan b. Ali bir gün çarşıda, ihtiyacı olan bir mal için dükkân sahibiyle pazarlığa girişti. Adam malın piyasa fiyatını söyledi. Daha sonra muhatabının Allah Resulü’nün torunu olduğunu öğrenince, saygıdan fiyatı düşürdü. Hz. Hasan, “Dünyalık bir şey için Allah Resulü’ne yakınlığımdan yararlanmayı kabullenemem.” diyerek teklifi reddetti. Zeynelabidin de, Allah Resulü’ne yakınlığı sebebiyle ona bir şey verilmemesi için kendini gizlerdi.[ref]İbn Kesîr, el-Bidâye, IX, 106.[/ref]

Yahudi Faktörü: İbn Sebe


Allah Resulü zamanında defalarca fitne mecrasını açmaya çalışan fakat muvaffak olamayan Yahudi, Hz. Ömer’den sonra devreye girdi. Peygamber’in muazzez nesebine ait olmanın adı olan Ehl-i Beyt, Yahudi’nin müdahalesiyle öz anlamı yanında yeni manalar kazandı. Yahudi, ümmetin muhteşem tesanüdünden büyük bir parçayı koparan bu ameliyesiyle tek başına bütün parçalanmaları tekeffül edecek şeytani bir zekâya sahip olduğunu bir kez daha gösterdi.

“Ali taraftarlığı” adı altında yaşanan bu kopuşun baş mimarı Yemen Yahudi’si Abdullah b. Sebe’dir. İbn Sebe, Hz. Ali ile Hz. Muaviye arasındaki ihtilafı fırsata çevirmek için yoğun çaba sarf etmiş fakat Hz. Ali’den yüz bulamamıştı. Hatta Hz. Ali’ye nihaî hedefini izhar sadedinde: “Ente ente/sen ilahsın.” deyince Hz. Ali’nin emriyle Medâin’e sürülmüştü.

İbn Sebe gittiği yerlerde boş durmadı, Mecusilerle ittifak yaptı. Yahudi-Mecusi ittifakı fitneye büyük bir mecra açtı. Emeviler’in yanlışları da bu mecranın debisini yükseltti. İki mağlup millet İslam safında durup Hz. Ali üzerinden taraftar topladı, ümmetin bütününden ayrılan bu parçaya daha sonra, “Âl-i Beyt/Ehl-i Beyt Mezhebi” dendi.

Muhabbet Mecrası


“Ehl-i beyt” ifadesi Şia’ya muhabbet mecrasını açtı. Mecra, Kerbela gibi tali unsurlarla da desteklenince hem duygusal bir boyut kazandı, hem de bir ihkâk-ı hak mücadelesi olarak görüldü. Ehl-i sünnet, İslam’ın yekûn ifadesi, Ehl-i beyt ise Allah Resulü’nün ailesi olmasına rağmen Ehl-i beyt ve Ehl-i sünnet birbirine alternatif iki oluşum gibi sunuldu.

Takiyye Stratejisi


Şia büyüme sürecini takiyye stratejisi ile yönetti. Kur’an’la da ilişkilendirdiği bu kavramı[ref]Âl-i İmran: 28.[/ref] beşinci imamlarına nispet edilen bir sözle teyit etti: “et-Takiyye dînî ve dîn-u âbâî ve Lâ îmane limen lâ takiyye lehu/Takiyye hem benim hem de atalarımın dinidir. Takiyyesi olmayanın dini de yoktur.”[ref]el-Mevsua fî’l-Edyân, I, 54.[/ref]

Şia bu stratejisiyle, davete başlarken ilk söz olarak Mekke Şehir Devleti’nin şifahi anayasasının değişmez, değiştirilmesi dahi teklif edilemez maddesi olan çok tanrılı sistemin varlığını, kelime-i tevhidle reddeden Allah Resulü’nün tertemiz yoluna “takiyye”yi bulaştırdı.

Takiyye ile gerçek niyetini gizleyen Şia, her dönemde İslam’a yönelen tehditlerin parçası oldu. Suyla balığı kavga ettirecek kadar fitne icadında mütehassıs olan Yahudi, İslam dünyasındaki pek çok bölünmeyi Şia üzerinden yürüttü. Maalesef ki Şialar da buna fırsat verdi. Nitekim Moğollar İslam coğrafyasını istila edince onların, Selâhaddin’in fetih ordusuna karşı haçlıların, Suriye Fransızlar tarafından işgal edildiğinde de sömürgecilerin safında yer aldılar.

Humeynî


Modern zamanda Humeynî ile İslam Dünyası, “İran-İslam Devleti” terkibine tanık oldu. Humeynî, “İslam Hükümeti”nin başı, “Nâibu’l-İmami’l-Gaib/Gaib imamın naibi” ünvanlarıyla ümmetin tamamını kucaklayan mesajlar verdi. Bir taifenin değil ümmetin menfaatlerini gözeteceğini söyledi. Bütün İslam coğrafyasında muazzam bir iyimser hava oluştu.

Humeynî birlik mesajları verirken Sünnet ve Cemaat akidesine bağlı âlimler, “Humeynî’nin bu hamlesi Şia içinde bir ıslah mı yoksa Safevî Devleti’nin yeniden ihyası için bir takiyye mi?” diye düşündü, su-i zan endişesiyle olumsuz beyanda bulunmadı. Gazeteci-yazar taifesinden hadiseye “aynel yakîn” vakıf olmak için İran’a gidip-gelenlerde ise bir muhabbet patlaması yaşandı.

Ulema, Humeynî’yi çözme sürecinde susmaya devam ederken, İran sever taifenin neşrettiği mecmua ve kitaplar her yerde Yeni Şia’nın propagandası yaptı. Humeynî’nin dışa dönük ittihad-ı İslam/İslam birliği mesajları, Müslüman gençlerde büyük bir heyecan uyandırdı. Sünniler, tarihte ilk defa bir Ayetullah’a “İmam” dedi: İmam Humeynî. Bu terkip onun siyasi mesajlarının Sünniler tarafından da içtihat olarak kabul edildiği anlamına gelmekteydi.

Takiyye Humeynî’ye kalkan oldu. Kitapları başka dillere aktarılırken Ehl-i Sünnet’e aykırı ifadeler tercüme edilmedi. Böylece Humeynî Sunni Müslümanlar arasında sahabeye sövmeyen bir Ayetullah olarak tanındı, sevildi. Bazı Nakşi dervişler Humeynî lakabıyla anılmayı şeref addetti. Ne var ki gerçek Humeynî, propagandası yapılan Humeynî’den çok farklıydı. Neşrettiği kitaplar, önceki Ayetullah’lardan sadece adının farklı olduğunu gösterdi. Keşfu’l-Esrâr adlı kitabında ashabı, dini dünyalık amaçlarına, Kur’an-ı Kerîm’i de fasid niyetlerine vasıta yapan, Şiaların imametine, Hz Ali’nin de hilafetine delalet eden ayetleri Kur’an’dan çıkaran bir taife olarak niteledi.[ref]Humeynî, Keşfu’l-Esrâr, 114; en-Nedvî, a.g.e., 53.[/ref]

Hal Çaresi


İslam Dünyasında Humeynî sevgisi muhabbet körlüğü oluşturdu. İttihad-ı İslam söylemi, takiyye sanatı, Kerbela gibi güçlü lojistik unsurlar öfke infilakına hazır bir toplum inşa etti. Kerbela ilahileri ya da sahabeye lanet cümleleriyle büyüyen çocuklar, sünnileri Hz. Hüseyin’i şehid eden Yezid gibi gördü. İransever lobinin etkisiyle “Kerbela” mevzuu özellikle ezgilerle pek çok etkinlikte gündemde yer aldı. Televizyon vaizlerinin, daha çok reyting alabilmek için bozuk plak gibi sürekli Kerbela’yı işlemesi milletteki Ehl-i Sünnet hassasiyetini zehirledi. Oysaki ulema, “Kerbela” gibi hadiselerin ümmet arasındaki ihtilafı daha da derinleştireceğinden ders halkaları dışında konuşulmasını doğru görmemiş, “Allah bizi o dönemde yaşatmayıp elimizi kandan korudu. Bizde dilimizi koruyalım.” demişti. Terkedilen bu bakış açısı, Sunnî-Şii meselesini çözecek yegâne yöntemdir. Ne var ki ekran vaizleri ve islamiyatçılar kadim olan her şey gibi bu tespiti de reddetmeyi çağdaş olmanın bir gereği olarak gördü.

İran, Yeni Şia imajıyla intikam virüsüne müptela hasta ruhlar yetiştirdi. O kadar ki ne Moğol ne de Haçlıların dün yapamadığı katliamları, bugün İran-Hizbullah-Esed güçleri yapmakta.

İslamoğlu


Mustafa İslamoğlu konuşmalarında Şia’yı, “Ehl- Beyt mezhebi” olarak isimlendirmekte ve onları tadlîl etmenin yanlış olduğunu iddia etmektedir.[ref]https://youtu.be/jTkEM0vWUaY[/ref]

Kur’an-ı Kerîm’in “ikinin ikincisi” olarak nitelediği Hz. Ebû Bekir’e, Allah Resulü’nün, “Eğer benden sonra peygamber gelseydi Hattaboğlu Ömer olurdu.” dediği Hz. Ömer’e hakaret eden, iffeti Kur’an’ın beyanıyla sabit olan Hz. Aişe’ye zina isnadında bulunan insanların oluşturduğu topluluğa “Ehl-i beyt Mezhebi” demek, söylemlerinin Ehl-i Dünnet’ten daha muteber olduğunu iddia etmek anlamına gelir. Çünkü Kur’an-ı Kerim Ehl-i Beyt’in günah ilişkisinin diğer insanlardan farklı olduğunu belirtmektedir.[ref]Ahzab: 33.[/ref]

İslamoğlu’nun “Ehl-i Sünnet”, “Ehl-i Beyt” tasnifini kabul eden safi zihinlerin bir kısmı, belli bir zaman sonra isimden hareketle “Ehl-i Beyt”i Allah Resulü’ne daha yakın görmekte ve, “ya aidiyetim Ehl-i beyt’e olmalı” deyip Şiileşmekte ya da Şialara muhabbetten hâsıl olan bir körlükle sahabenin rivayet ettiği hadisleri şüphelerle malul sözler olarak görmektedir. Maalesef ki bu muhabbet körlüğü, bu gün bazı Müslümanları Suriye’deki İran-Hizbullah katliamına siyasi gerekçeler uydurma arayışına sevk etmiştir.

İslamoğlu’nun kendini “Ehl-i Sünnet” olarak nitelemesi muhataplarında ki kırılmayı daha da derinleştirmekte ve sevenleri arasında İran muhabbeti yer yer Ehl-i Sünnet’e hakaret Şia’ya da aidiyet derecesine ulaşmaktadır.

İslamoğlu, “İran’ın tezkiye memurudur.” gibi bir iddia da bulunmuyoruz. O kendini nasıl nitelerse öyledir. Fakat söylemleri muvazzaf bir tezkiye memurunun açıklamalarından farksızdır. Ne kadar hazindir ki zor zamanlarda Hz. Osman’ın kapısında beklemeyi İslami bir vazife addeden Ehl-i Beyt adı, İslamoğlu’nun dilinde sahabeye söven, Banyas’ta adı Ebû Bekir, Ömer, Osman diye boğazları kesilerek öldürülen bebek katillerinden oluşan topluluğun adı olmuştur. Eğer Hz. Ali bugün hayatta olsaydı muhakkak ki Hz. Osman meselesinde olduğu gibi yine oğullarını Suriye’de, Irak’ta Şialar tarafından şehit edilen mazlum Müslümanları korumak üzere gönderirdi.

Yarın mahkeme-i kübra’ya, sahabe, Banyas’ta ağzındaki emzikle katledilen Ömerler, Ebû Bekirler, Ehl-i bidat olan Şialar ve onları tezkiye ederek yaptıklarını meşrulaştıran İslamoğlu da gelecek. Herkes yaptıklarının, yapması gerekirken yapmadıklarının; söylediklerinin, söylemesi gerekirken söylemediklerinin hesabını verecek.

Zeyl


Mustafa İslamoğlu Ehl-i Sünnet’in pek çok bahsini eleştiren, buna mukabil Şia’yı tezkiye eden cümleleri eğer hususi bir mecliste sarf etmiş olsaydı, biz de bu tenkidi misliyle yapar ve bir mektup dâhilinde kendisine ulaştırırdık. Ne var ki bu ifadeler halka açık meclislerde defalarca yapıldı ve mukayeseden mahrum bazı Müslümanlar tarafından kabul gördü. Neticede Ehl-i Sünnet ulemasına karşı bir güvensizlik oluştu. Dinleyiciler arasında fıkıhtan tefsire, kelamdan hadis mecmualarına kadar türâs-ı İslam’dan şüphe eden müptediler taifesi zuhur etti. Hadisenin bu boyutu dikkate alınarak mevzu Hüküm’ün sütunlarına taşındı. Dolayısıyla bu yazı, bir Müslümanın İslamiyetini eleştirmek için değil, fikirlerindeki inhirafı tashih etmek için kaleme alınmıştır.

Yoksa Mustafa İslamoğlu ve şürekâsını genel dairede kardeş kabul ederi küfür cephesinden onlara yöneltilen bir eleştiriyi aynıyla bize yapılmış görür ve her defasında müdafaa ederiz.