New York Tepinirken Ağlar Kahire, Ağlar Şam

Küfür cephesi, tarih boyu büyük saldırı planlarını İslam’ı yok etmek üzerine yaptı. Camiler, medreseler yıkıldı, kütüphaneler yakıldı. Nehirler kan aktı, mürekkep aktı. Ümmet, İslam’ı muhafaza edebilmek için her dönemde, her yaştan şehitler verdi.

Mısır’da Ezher Şeyhi Suriye’de Hassun

Ümmet siyaseten zayıfladıkça, Karunlar ve Belamlar güçlendi. Emperyalistler ordularla yapamadığı tahribatı onlar üzerinden hayata geçirdi. Efendilerle köleler arasında on kuruş taksim edilirken dokuzunu emperyalistler, birinin onda dokuzunu işbirlikçiler/Karunlar, onda birini de bütün halk aldı.

Belamların tahribatı ise, Karunlarınkinden daha kalıcı oldu. Mısır’da Ezher Şeyhi’nin, Suriye’de Hassun’un milletine, darbecilere teslim olma çağrıları yapması ya da Sisi’nin saltanatını temdit için meşruiyet fetvaları vermesi kim bilir kaç Müslümanın saf düzenini bozdu, ayağını kaydırdı.

Katillerle, Müslüman katliamı üzerine pazarlık yapan işbirlikçi siyasiler, efendilerinin “demokratik itibarlarını” koruma adına durumdan vazife çıkaran Suud Krallığı ve müştemilatı devletler, bu belamlar vasıtasıyla avam nezdinde kendilerini akladı(!).

Küfrün Yeni Stratejisi

Küfür cephesi, bu gün gelinen nokta itibariyle İslam’ı ortadan kaldıramayacağını onlarca defa tecrübe etti. Bu yüzden yeni stratejisini, “Müslümanları bütünüyle yok edemezsek de onları siyasi bütün taleplerinden vazgeçer hale getirmeliyiz.” esası çerçevesinde örgüleştirdi. Yeni hal o derece etkili oldu ki pek çok İslam ülkesinde fıkıh, ibadetle sınırlandırıldı, muamelat ve ukubattan bahsetmek “insanların keyfini bozmak” ya da “fitne çıkarmak” olarak nitelendi. Yaygınlaşan ilmihal kitapları sekülerleşen hayatı garanti altına aldı; Halka, “İşte İslam bu kadardır.” dedi. İslamcılık böyle bir ayrışma içerisinde doğdu. Müvazeneyi kuramadı. İbadet için yaratılanlar bütün himmetlerini iktidarı elde etmeye hasretti. “Mahza siyaset” vurgusu “ubudiyet” alanını zayıflattı. Eğer İslamcılar Allah’ın kendilerini tesmiye ettiği şekilde “Müslümanlar”[ref]Hac: 78[/ref] adını kullansalardı, bu sihirbaz oyunu tutmayacak, avam büyük bütün içinde kalacak “ilmihal” Müslümanlığını reddedecekti.

Şimdilerde Müslümanlar büyük kayıplar vererek terk etmek zorunda kaldıkları siyasi alana yeniden dönüyorlar. İslam dünyasında yaşananlar, ümmetin şeriatı, amentüsü ve âlimi ile dönme kararlılığına modernlerin verdiği tepkidir.

Okulların dünyevileştirdiği gençler, Adeviye’de, Saraçhane’de, şehir meydanlarında, seccadeleri üzerinde Kur’an-ı Kerim okumakta, “Müslümanlara karşı mütevazı, kâfirlere karşı vakur, Allah yolunda cihad eden, küfür yobazlarının kınamasından korkmayan bir nesil olarak hem medeniyeti koruma kararlılığı göstermekte, hem de meydan üniversitesinde istikbale hazırlanmakta. Bu fotoğrafın nihai karesinde, ağıtlar fetih marşına, geceler sabaha, kışlar bahara dönecek.”

İslam Allah’ın Dini Olmasaydı

Eğer İslam, Allah Teâlâ’nın dini olmasaydı belki de yaşanan fetret dönemleri hiç bitmeyecek, Ezan-ı Muhammedi okunmayacak, Ahmed, Muhammed, Zeynep adı unutulacak, Mekke, Medine virane olacak, İslam, dinler tarihi kitaplarında bir fasıl olarak kalacaktı.

Hz. Musa’ya denizi, İbrahim’e nârı, Davud’a dağları, Süleyman’a rüzgârı musahhar kılan Allah Azze ve Celle bize de merhamet etti, önümüzü açtı.

Firavun, Allah’ın nurunu söndürebilmek için[ref]Tevbe: 32[/ref] ev ev, kapı kapı dolaştı, Hz. Musa’yı aradı. “Belki bu Musa’dır.” diyerek Benî İsrail’den kaç çocuk katletti. Fakat Cenâb-ı Hakk aradığı Musa’yı sarayına gönderip, ona, kendi eliyle büyüttü.

Hz. Yusuf’un kardeşleri de icma edip onu kuyuya attı.[ref]Yusuf: 15.[/ref] Kervandakiler aldı, değersiz bir paraya, birkaç dirheme köle pazarında sattı. Züleyha, Yusuf’a tuzak kurdu, iftira etti. Fakat bütün bunlar Hz. Yusuf’un rüyasının tahakkukuna mani olamadı. Çocukken görüp babasına anlattığı gibi on bir yıldız, ay ve güneş ona secde etti/selam durdu.[ref]Yûsuf: 4.[/ref] Dâhili ve harici tuzaklar ne Hz. Yusuf’un dönüşüne ne de on bir kardeş, anne ve babanın tahiyyesine mani olabildi.

Eşkıya da, Hz. Nuh’un yolunu kesip yakasına yapışıp; “Allah’tan bahsetmek yasak” demişti. Ashab-ı Uhud, hendekler kazdı, yaşlı, kadın, çocuk demeden yakaladıkları her Müslümanı çukurlara attı. Kendileri de yamaçlara oturup alevler içerisinde yanan müminleri seyretti. Allah Resulü’nün başına secde halinde iken devenin eşi atıldı.

Küfür yobazları kalemleri, kürsüleri, makaleleri, kitapları, tiyatroları, ölüm aleti silahlarıyla İslam’ı yok etmek için Müslümanların üzerine öfke kustular. Bütün bunlara rağmen Allah’ın nurunu söndüremediler.[ref]Tevbe: 32.[/ref]

İstanbul

Çağdaş emperyalist dalga, İslam âleminin umudu ve hilafetin ilga edildiği merkez olması hasebiyle önce Türkiye’yi vurmak istedi, hesapladığı oranda yıkım yapamayınca, yön değiştirip Mısır’a uzandı. Şimdi Mısır üzerinden Türkiye’yi vurmanın peşinde.

İslam’a karşı sürekli yeni cepheler açılıyor, bir yangına giderken farklı cihetlerden yeni yangın haberleri geliyor. İsrail, Batı’nın desteğiyle her durumu “arz-ı mevuda/vaat edilen toprağa” vesile yapmanın gayreti içerisinde.

Türkiye, Mısır, İran

Türkiye ve Mısır, hem tarihi tecrübeleri hem de fikrî, imanî ve amelî yekûnları itibariyle İslam dünyasının en önemli iki ülkesidir. Bunların ittifakıyla diğer İslam devletlerine de cesaret gelecek, yıllardır  “acaba” diye bekleyenler fevc fevc koşup İslam Birliği içinde yer alacak, böylece Şia’nın yayılmacılığı da engellenecektir.

İran’ın Suriye’yi kendi toprakları gibi savunmasının arka planında, Ehl-i Sünnet’e mensup Müslümanlar arasında akdedilecek İslam Birliğine mani olmak vardır.

Batı, İslam dünyasını içerden çökertmek için taşeron olarak kullandığı İran’ın; Türkiye, Mısır ve Hamas bloğuna karşı yalnızlaştığını fark edince Ehl-i Sünnet bloğunu çökertmek için plan değişikliğine gitti. İsrail’in Esed rejimine attığı birkaç bomba, geçenlerde bir Fransız gazetesinde çıkan “İsrail birliklerinin eğittiği muhaliflere ait özel birlikler Şam’a doğru ilerliyor.” şeklinde ki uydurma haber tamamen “İsrail-İran/Esed düşmanlığını” zihinlerde canlı saklayarak İran lehine kamuoyu oluşturmaya yöneliktir. Mısır’da ki darbe de, iş göremez hale gelen İran ve Hizbullah adına yapılan bir erken müdahaledir.

Haç İşaretli Haydutlar

Sisi’nin haydutları Mısır sokaklarını, Batı’nın yeni planı çerçevesinde kan gölüne çevirdi. Kolunda haç işareti olan keskin nişancıların sıktığı her kurşun, o meşum planın bir parçasıdır.

Mısır’da, Suriye’de, Irak’ta, Lübnan’da en vahşi muharebelerde dahi kurşunlara hedef olmayan mabetlerde katliam yapıldı. Müslümanlar namaz kılmak için girdiği camilerden kefenleriyle çıkarıldı.

Musibetler İttihada Gebe

Musibetler, Allah’a yönelişin yollarını açtı, insan haklarıyla alakalı metinlerde geçen bütün kavramların Batılıların haklarını korumaya matuf olduğu her Müslümana zahir oldu. Ümmet büyük oranda sun’i ihtilafları unuttu, aynı safta ictima oldu. Gençler şehit kardeşlerinin tabutlarını taşıdıkça “şehadet” özlemleri arttı. Erkekler gibi kadınlar da iki güzelden biri (zafer ve şehadet) için Allah’a niyazda bulundu.

Uhud’da Allah Resulü’ne muhafız olan Hz. Nüseybe, Mısır’da yüzbinlerce örneğiyle ortaya çıktı. İslam kadınları kralların, belamların eğildiği tanklara karşı siper oldular. Mısır’da, Suriye’de destanını meleklerin yazdığı kim bilir kaç Esma vardır? Kim bilir kaçı rüyalarda düğün gecelerinden babalarını haberdar etmiştir?

Batı’nın köleleri ölüm kusmaya devam ettikçe, farklı İslam beldelerinde Müslüman gençler İslam’ın izzet sancağını korumak için ahitlerini yeniliyor. Adeviye adına tutulan nöbetlerde, ümmet, uykusuzluğunu Allah Resulü’nün “Gecesini Allah yolunda nöbet tutarak geçiren göze ateş dokunmaz.”[ref]Tirmizî, Fedâilu’l-Cihad 12.[/ref] hadisiyle teselli bularak aşıyor.

New York Tepinirken Ağlar Kahire

İslam coğrafyası şehitlerine ağladıkça, Batılılar amfi tiyatrolarda kendi aralarında ya da vahşi hayvanlarla dövüşen köleleri izlemek için toplanan ataları gibi keyif almakta. Kahire, Şam acı çektikçe ya da Şia, Müslüman katlettikçe Paris, Londra, New York, iç sorunlarıyla boğuşan ve bu yüzden sömürü sistemleri adına tehdit arz etmeyen bir İslam dünyası görmenin rahatlığı içinde. New York tepinirken Kahire ağıt yakmakta.

Dönüş Yolunda

Acılar ruhlara muallim olur. Nasıl Allah Resulü ve sahabe hüzünle ayrıldığı Mekke’ye sekiz yıl süren bir gurbetin ardından zafer ayetlerini okuyarak girdiyse, ümmet de siyaseten çekildiği noktalara siyasi bir zaferle dönecektir. Bu Allah Teâlâ’nın vadidir. Geceden sonraki sabah gibi gelecektir.

Bedir, Uhud ve Hendek’te ödenen bedel, sahabeyi Mekke’ye hazırlamıştı. Şehitler onlara niçin yaşadıklarını hatırlattığı gibi, bir şehri niçin fethedeceklerini de anlatmıştı. Bunun içindir ki Allah Resulü zafer ve fetih geldiğinde Rabbi’nin emrine iktida edip hamdetti, tesbih etti, mağfiret diledi.[ref]Nasr: 3.[/ref]

Onlar bütün camileri yıksa, bütün Kur’an-ı Kerimleri yaksa, bütün imam-hatipleri kapatsa yine de Allah’ın nurunu söndüremeyecekler. Firavun’u, Nemrud’u yok eden ilahi karar bunları da ortadan kaldıracaktır.

Zalimler, Hz. Musa’nın gelişine, Hz. Nuh’un tufanda gemiyi yüzdürmesine nasıl engel olamadıysa, her nevi silahla mazlumlara saldırmayı meşru addeden katiller de hedeflerine ulaşamayacaktır. Yakında gök açılacak, yer kaynayacak, sular kabaracak izzet tufanı hem Sisi, Esed, Suud Kralı gibi taşeronları hem de efendileri yutacaktır. Esması, “Hüsna” olan Allah Azze ve Celle mutlaka “Kahhar” ismiyle tecelli edecektir.

Nasıl Uhud ve Hendek Mekke’ye giden yolu açtıysa şehitler de ümmetin ufkunu açacaktır. Bu kirli savaşın mazlumları siyasi fotoğrafları artık propagandalar üzerinden değil de, gerçek olayla üzerinden okuyacaktır.

Ne Yapmalıyız?

Peki, bu durumda bize düşen nedir, kardeşlerimiz için neler yapabiliriz? İslam söz konusu olunca “millet-i vahide” olan küfre karşı neden hala gündemimizi tevhid edemedik? Niçin her nevi ameliyeyi ümmetin sorunlarını esas alarak tahlil edemiyoruz? Daha ne zamana kadar ulemayı, evliyayı aşağılayan, İslam diye oryantalist iddialarını servis eden Batı’nın ödüllü kölelerini dinleyeceğiz? İcma edilen hususları tartışma mevzuu yapan, evlerimiz yanarken bize duvarları süslemenin faziletinden bahseden mustagribleri tanımak, en az müsteşrikleri tanımak kadar mühim değil midir?

Bazı ruhlar hastalıktan öte bir yıkıma mahkûm olmuş. Bu yüzden ilaç kâfi değil. Kur’an ve Sünnet’le bir “ba’su ba’del-mevt/diriliş” hamlesi şart.

Siyasi ve iktisadi kaygılarla, “Ey İman edenler! Yahudi ve nasranileri dost edinmeyiniz.”[ref]Maide: 51.[/ref] talimatına şerh düşenler onların birbirlerinin dostu olduğunu basit bir nazarla gördükten sonra da, Batı olmadan “olmaz” ısrarlarına devam edecek mi?

Mademki bütünüyle âlem-i İslam mîsak-ı millimizdir, onun her karışını muhafaza etmek söze sadakatin gereğidir. Her Müslüman hem hareket, hem de fikir planında safını belli etmeli, duaların kabul olduğu mübarek vakitlerde ellerini kaldırıp, “Ya Muntekım, Ya Kahhar, Ya Cebbar, Ya Muktedir, Ya Muğis takatimiz kalmadı. Kâfirlerden yeryüzünde tek bir tane bırakma.” diye Cenâb-ı Hakk’a dua dua iltica etmeli. Allah Resulü’nün “Kim bir kavmin çokluğunu artırırsa onlardandır.” hadisine iktida edip, aile fertleriyle meydanlarda ki ictimalara katılmalı.

Önceki Yazı

Sonraki Yazı