OLİMPOS DAĞI’NIN ÇOCUKLARININ KÖLELİK İTHAMLARI, KÜRESEL MAHKUMİYET ve ÇIKIŞ YOLU OLARAK HİLAFET

OLİMPOS DAĞI’NIN ÇOCUKLARININ KÖLELİK İTHAMLARI, KÜRESEL MAHKUMİYET ve ÇIKIŞ YOLU OLARAK HİLAFET

Batı uygarlığı; tarihindeki vesikalarda, sokaklarındaki Afrikalı simalarda ve sömürdüğü dünyada hâla yaşayan köleliği, insanlığın halledilemeyen meselelerinden biri olarak gösterip, mevzuyu başka medeniyetler üzerinden tartışmakta ve böylece kendini temize çıkaracağını zannetmektedir. “Sor zalime kim mağdur kendin gösterir.” misalinde olduğu gibi Batı; meseleyi nihaî aşamada çözen yegâne nizam olan İslam’ı, kölelikle birlikte zikredip, Onu ma’şeri vicdanda mahkûm ederek insanların İslam’a yönelişine mani olacağını da düşünmektedir. Hem müsteşrik, hem de müstağrib zihniyetin koro halinde tekrar ettiği, “Eğer İslam her çağa uygun bir nizam olsaydı, köleliği mubah kılmazdı. Bu durum, İslam’ın belli bir dönem için geldiğini gösteren kesin bir delildir.” iddiası, aslında neden İslam üzerinden bir kölelik tartışması yürütüldüğünün de cevabıdır.

Büyük Yalan

Batı, vahim sonuçları itibariyle topyekün kendine ait olan muasır köleliğin nesebiyle alakalı büyük yalanlarından birini daha söylerken, aslında uygarlığının kurucu akıllarından olan Aristo’nun, “Allah’ın insanları hür ve köle olarak iki statüde yarattığını savunan” utanç verici ifadesini ve o ifade üzerine ibtina eden sömürü sistemini gizlemek istemektedir. Allah’ın her kitapta yücelttiği “Âdemoğlunu” bu tür ifadelerle aşağılamak aslında Batı’nın genlerine sirayet eden ve kiliseyle kronikleşen, gizlenmesi imkânsız bir marazdır. Batı, insanlığın umutlarını bitiren marazını tedavi yerine, hastalık seviciliği yapmaktadır.

Hürriyeti Gasp Şekilleri

En acımasız istila şekillerine sahip olması ve istila ettiği bölge insanını köleleştirmesi itibariyle Batı Uygarlığı her ne kadar yeryüzünün “masiyet merkezi” olsa da diğer uygarlıklar da insanlığın onurunu çiğneme ve hürriyetlerini gasp etme noktasında ondan geri değildir. Tarih boyu ne Budizm’in, ne de Hristiyanlık’ın mabetlerinden insan hakları ihlallerine itiraz eden bir ses yükselmiştir. Muharref ya da sun’î din müntesipleri ürettikleri “belam” tipleriyle Allah’ın insanları hür ve köle olarak yarattığı yalanına meşruiyet fetvaları vermiştir. Sömürenler lehine “afyon” vazifesi gören dinler, büyük çaplı sosyal patlamaları yalnızca geciktirmiştir.
İslam’dan önce ve sonra yaşayan uygarlıkların köleleştirme yollarını kalın çizgileriyle şu şekilde ifade edebiliriz:
1. İslam’ın hâkim olmadığı zamanlarda uluslararası ilişkiler, güçlü olanın menfaatini koruma esası üzerine ibtinâ etmekte; her savaşta yenilen tarafın esir olarak alınıp köle yapılması savaş hukukunun değişmez kuralı olarak uygulanmaktaydı.
2. Korsanlar, korumasız insanların bölgesine baskın yapar; kadınları, çocukları kaçırır köle borsalarında satardı. Bugün insan hakları bildirilerinin okunduğu, sempozyumlarının yapıldığı “hürriyet şehirleri” olarak bilenen Batı başkentlerindeki Afrikalıların ataları bu şekilde köleleştirildi.
3. Hırsızlık, zina, adam öldürme gibi suçlara irtikâp edenler, kendilerini koruyacak güçlü bir aileye mensup değilse köleleştirilip, pazarlarda satılırdı.
4. Câhiliyye devrinde tefeciler, ihtiyaç sahiplerine belli oranda faizle borç para verir; gününde alamayınca vadeyi uzatır ve faizi artırırdı. Hadise bir kaç defa daha tekrar eder, borçlu yine de parayı ödeyemezse alacaklı tarafından köleleştirilirdi.

  1 Abdullah Nasıh Ulvân, Nizâmü’r-rikkı fi’l-İslâm, Dâru’s-Selâm, Beyrut, 2003, 11.

BATI’DA KÖLE OLMAK

Uygarlıklar insanı hür ve köle diye iki ayrı tür olarak gördüklerinden uzun uzun “efendi haklarından(!)” bahseden devlet adamları ve filozoflar, ne Eski Yunan’da ne de yakın döneme kadar Avrupa ve ABD’de de “köle hukukundan” hiç söz etmedi.
Aynı anda doğu ve batıdaki uygulamaları gördüklerinden dolayı İslam ve diğerleri arasındaki mukayeseyi insaf ölçüsünde yapabilen bazı Batılı seyyah ve tarihçilerin de itiraf ettiği gibi, köle bahsinde İslam’la uygarlıklar arasındaki tek müşterek nokta, ikisinin de mücerret haliyle “köle” ismini kullanmasıdır. Uygulamada ise aralarında yerle gök kadar fark vardır.

Roma’da Köle Olmak

İslam’ın, köleyi insan haklarına sâhibiyyet noktasında hürle aynîleştirdiği tarihlerde, Batı uygarlığının kurucu unsuru olan Roma’da köleler, zincirlere vurulmuş halde tarlalarda çalışmakta; ancak yaşamlarını devam ettirecek kadar yemek yemekte, yarı aç, yarı tok bir karınla geçirilen günün akşamında içerisinde fare ve haşerat olan pis kokulu ve karanlık hücrelerde yine zincirlere bağlı olarak sabahlamaktaydı. Ne kölenin, yaşadıklarından şikâyet etme hakkı vardı; ne de bu tür şikâyetlere bakacak bir merci. Çünkü Roma Kanunları’na göre, köle ya hayvan ya da hayvandan daha aşağı bir yaratıktı. Bu yüzden efendi onun hakkında dilediği gibi tasarrufta bulunabilir; isterse öldürür, isterse işkence eder fakat kimse itiraz edemezdi.

Özgürlük Anıtı Ardında Saklanan Vahşet: Kölelik

Dünyaya kendini özgürlük anıtıyla tanıtan ABD’de yakın döneme kadar beyazla siyahın aynı okulda okuması, aynı hastanede tedavi olması, aynı kaldırımda yürümesi ve tabiî ki evlenmesi yasaktı. Missisipi Eyaleti Anayasası’nda, “Beyazların çocuklarının zencilerin çocuklarından ayrılacağı ve her birinin kendine ait okullarda eğitim göreceği” yazmaktaydı. Florida Eyaleti’nde beyazlarla siyah öğrencilerin okul kitaplarının farklı olması kanun maddesiyle belirtilmişti. Bir fabrikada beyazla siyah aynı bölümde çalışamaz, çalışma alanına aynı kapıdan girip çıkamazdı. Tren ve otobüs gibi umumî hizmet alanlarında da siyahlar beyazlarla aynı haklara sahip değildi. Beyazların akıl hastaneleriyle siyahlarınki farklıydı. Washington’da bir köpek mezarlığı sahibi 1947 yılında yaptığı bir açıklama ile zencilere ait köpeklerin mezarlıklarına kabul edilmeyeceğini belirtmişti.
ABD’de yakın döneme kadar zenciler, fare ve kemelerin istila ettiği tahta evlerde, bir odada on beş yirmi kişilik gruplar halinde yaşardı. New York’ta zencilerin yaşadığı Harlem mıntıkasında bir odada 19 zencinin yaşam mücadelesi vermesine dikkat çeken bir bölge gazetesi, konu ile alakalı şöyle bir değerlendirmede bulunmuştu: “Harlem’deki nüfus yoğunluğunu esas alıp, ABD’nin genelindeki nüfus yerleşim politikasına tatbik etmemiz durumunda, bütün ABD’yi kolaylıkla New York’un yarısında toplamamız mümkündür.”
Siyahlar beyazlara ait otel, lokanta, tiyatro, hastane gibi umuma açık mekânlara giremediği gibi kiliselere de alınmazdı. Panamalı bir Hristiyan, Washington’da Katoliklere ait bir kiliseye girip dindaşlarıyla birlikte ayin yaparken beyaz papaz tarafından fark edilir ve eline Katolik zencilere ait bir kilisenin adresinin yazılı olduğu kâğıt parçası tutuşturularak dışarı çıkarılır. Papaza neden böyle yaptığı sorulduğunda: “Şehirde zencilere ait kiliseler var. Dolayısıyla bu siyah adam sadece orada rabbine dua edebilir.” der.
Batı insan hakları ile alakalı beyannameler neşretti, mahkemeler kurdu, günlerce süren kongreler, sempozyumlar düzenledi; fakat uygulama safhasında kendini dünyanın efendisi, diğerlerini de uygarlığının hizmetçi olarak gördü. Bu yüzden zulmetti, insafsızca insanların emeklerini, akıllarını, umutlarını ve geleceklerini sömürdü.

1  Ulvân, a.g.e, 13–14.
2 Mustafa Sibâî, min Ravâi’ Hadâratinâ, Dâru’l-Varrâk, Riyad, 2006, 121.
3 Bk Sibâî, a.g.e, 122.
4   Bk Sibâî, a.g.e, 123.

Hürriyet Hırsızı İngilizler

“Küresel hürriyet hırsızlığı” olan toplumsal köleliğin mucidi İngilizlerdir. “Üzerinde güneş batmayan imparatorluk” diye övündükleri işgal devletinin en temel özelliği, insan hak ve hürriyeti ihlalinde benzeri olmamasıdır.
İngilizler, Gana’yı istila edince başkent olarak kullandıkları Cape Cost’u köle ticaretinin merkezi haline getirmiş, Afrika’nın farklı bölgelerinden derdest edilip getirilen köleleri bir tüfek karşılığında satın alıp bir yılan deliği gibi yerin altına doğru kıvrılan bölmelerde hapsetmiş, zindan şartlarına ya da köleliğe isyan edenlere hücrelerde işkence yapmış, direnmeye devam edenleri ise öldürüp Atlas Okyanusu’na atmıştır.
İngilizler tarafından üs olarak kullanılan Cape Cost Kalesi’nin üst katında yer alan komuta dairesi, insanlık tarihinin en çirkin olaylarına tanıklık etmiştir. İngiliz komutan her gün dairenin balkonuna çıkar, aşağıda yer alan avluda beğenisine sunulan dört köle kadından birini seçer, okyanusta yıkattırır, sonra ona tecavüz ederdi. Direnen kadınlar, işkence odasına alınır, bütün baskılara rağmen iffet mücadelesinden vazgeçmezlerse, öldürülüp Atlas Okyanusu’na atılırdı.
Erkeklere ait zindanın üst katında –şuan kütüphane olarak kullanılan – küçük bir kilise vardı. İngilizler, avluyu kiliseye bağlayan koridorun zeminindeki camlı bölmeden keyifle aşağıda üst üste duran köleleri seyreder, sonrada içeri geçip ayin yapardı.
İnsan onurunu ayaklar altına alan zindan şartlarına rağmen hayatta kalanlar, üzerinde “dönüşü olmayan kapı” yazan yerden geçip, gemilerle ABD ve İngiltere’ye yani ölüme taşınırdı.
Dünyadaki en kapsamlı soykırımlardan birine tanık olan Cape Cost Kalesi’nde sergilenen fotoğraflar, duvarlara asılı zincirler, bekleme ve işkence odaları Batı’nın kölelik algısını deşifre eden en güçlü kanıtlardan biridir.
Cape Cost hiçbir şeyin acıtamadığı kadar sızlatır insan yüreğini. Sanki hâlâ yerin altına doğru uzanan dehlizlerin taş duvarlarında, el ve ayakları zincirlere vurulan, kocasının gözleri önünde ırzına geçilen, tecavüze direndiğinden dolayı köpeklere parçalattırılan ya da adi eşyalar gibi gemilere yüklenip Avrupa ve Amerika’ya nakledilen çaresiz kölelerin feryatları yankılanıyor.

   1 Bk Sibâî, a.g.e, 123.

İSLAM, İTHAMLAR ve KÖLELİK

Allah Resulü, İslam’ı tebliğ etmeye başladığında bütün uygarlıklarda kölelik uygulaması vardı. İslam’ın yayılma sürecinde yapılan savaşlarda esir alınan Müslümanlar, uluslararası kuralların bir parçası olarak köleleştirilip hürriyetleri gasp edilince, mütekabiliyet esasına göre İslam da köleliği kısmi olarak uygulamak zorunda kaldı. Müslümanların mütekabiliyete riayet etmeyip ellerindeki esirleri serbest bırakması düşmanlarını yeni saldırılar düzenleme noktasında daha da cesaretlendireceği gibi köleleştirilen fakat köle alamayan Müslümanları da moral bakımından çökertecekti.
Savaş yoluyla köleleştirmek tek taraflı bir uygulama olmadığından İslam’ın onu da kaldırmasını beklemek siyasi ve askeri açıdan büyük sorunlara yol açacak; köleleştirilmeyen düşman birliklerinin belli bir güce ulaşanları her defasında İslam topraklarına saldıracak, yakaladıkları Müslümanları köleleştirecekti.
İslam’ın ilk yıllarında Müslümanlara karşı yapılan saldırıları önlemenin yollarından biri olarak görülen savaş esirlerinin köleleştirilmesi siyasi manada izafî bir muhafız işlevi gördü. Bu yüzden sonraki yıllarda da Şer’i ölçülere uygun olan bir savaşta alınan esirler, devlet başkanının siyasi mülahazalarına göre; karşılıksız serbest bırakma, fidye karşılığında salma, idam etme ya da köleleştirme gibi dört seçenekli muameleden birine göre hüküm giydi.
Savaş dışında köleliğin bütün kaynaklarını kurutan İslam, savaş esirlerini mütekabiliyet esasına göre köle yapmayı “zorunluluk” kapsamında değerlendirdi ve bunu İslam düşmanlarının gücünü kırmak ve Müslümanların menfaatini muhafaza etmekle sınırlandırdı. Kölelerin rahatını muhafaza, zararlarını giderme, tekrar eski hayatlarına dönmelerini hızlandırma ve imkân nispetinde onlardan sıkıntıyı giderme gibi hususlarda ise o derece iyileştirmeye gitti ki, köleler neredeyse hürlerle aynı imkânlara sahip oldu.

Köleler de Hz. Âdem’in Çocukları diyen Nizam: İslam

Yakın döneme kadar insanları “hür ve köle” diye ayıran Batı’ya karşı İslam, en yüksek perdeden kölelerin de Hz. Âdem ve Havvâ’nın çocukları olduklarını söyledi. Hürlerden tek farkları ise Şeriat’ın, onların hukukuna daha fazla riayet etmesi ve insanları onlara karşı müşfik olmaya çağırmasıydı. İslam, köleden yana pozitif ayrımcılık yaptı. Bu çerçevede köleliğin kaynaklarını kurutacak pek çok sebeb tayin etti. Köle ile onu azâd eden arasında “Mevla’l-Itâka” denilen nesebi akrabalığa benzer bir dayanışma sistemi kurdu. Efendilere; kölelerini yediklerinden yedirme, giydiklerinden giydirme noktasında talimatlar verdi. Kölelerine zulmedenleri ahiret azabıyla uyardı; dünyada da ellerindeki köleleri alıp âzâd ederek onları cezalandırdı. Allah Resulü de, esaret yoluyla köleleştirmeye insaniyet ayarı yaptı. Bedir’de, Huneyn’de alınan esirleri serbest bıraktı. Mekke’yi fethedince tek bir kişiyi köleleştirmedi. Borçluya ödünç vermenin, fakire sadaka vermekten daha sevap olduğunu haber verdi.
İnsan hürriyetini gasp etmeyi büyük günahlar arasında zikreden İslam’ın köleliği daraltan ve kaynaklarını kurutan yaklaşımı, köleliği, uluslararası kabullerden asırlarca önce hükmen sonlandırdı.

İslam ve Hristiyanlık
Meşhur müsteşrik Gustave Le Bon (1841-1931) “La Civilisation des Arabes” isimli kitabında İslam’ın köleliği hükmen bitirmesini şu şekilde ifade etmektedir: “Köle kelimesini, Amerika’nın otuz yıldan beri yazdığı masalları okumayı alışkanlık haline getiren Avrupalıların yanında zikrettiğinizde akıllara, bukağılarla ve kelepçelerle zincire vurulup kamçı darbeleriyle sevk edilen zavallı insanlar gelir. Kendilerine ölmeyecek kadar yiyecek verilen çaresizlerin meskenleri karanlık hapishanelerdi. Fakat ben burada, Amerika’da beyazların zencilere yaptığı zulümler gibi, efendilerin kölelere mutlaka kötü muamelede bulunmasını gerekli gören zihniyetin detayına girmeyeceğim. Asıl söylemek istediğim şu ki, İslam’daki kölelikle Hristiyanların dünyasındaki kölelik anlayışı bütünüyle birbirine zıttır.”

1 Ulvân, a.g.e, 18–19.
2 Hüseyin b. Muhammed el-Cisr, er-Risâletü’l-Hamîdiyye, Dâru’l-Îmân, Lübnan, 1998, 427.
3 Le Bon, Gustave, La Civilisation des Arabes, Le Sycomore, Paris, 1980, C.4, S.63 .

FIKHÎ BİR MEVZU OLARAK KÖLELİK

İslam, köleyi âzâd edilmesi ibadet olan; fakat âzâd edilene kadar da hakları hürlerle aynı bağlamda ele alınan şahsiyet olarak değerlendirdi. İslam’ın savaş yoluyla köleleştirmeyi mubah görmesini istismar edip sanki köleliği İslam ihdas etmiş gibi bir algı oluşturmak, ferdi manada köleliği ilk olarak Batı uygarlığının kaldırdığı yalanını, doğru diye pazarlamak, bir katilin geride şu kadar iz bıraktıktan sonra elindeki kanı yıkayınca cinayeti masum bir şahsa isnat etmesinin ma’şeri vicdan tarafından kabul göreceğini zannetmesine benziyor. Batı’nın zalimleri tezkiye müessesi işlevi gören mahkemelerinin muhakeme edileceği gün, hangi elin cinayet işlediğinin de dünyaya ilan edildiği gün olacaktır.

Tedrici Müdahale

İslam, insanlık onurunu hiçe sayan köleliği ictimâî ve iktisadî boyutlarıyla dikkate aldığından bir anda haram kılıp ortadan kaldırmadı; köleyi âzâd vesileleri tayin ederek soruna tedrici olarak müdahale etti. Bu çerçevede köleye insan olarak sahip olduğu ve başka hiçbir dinde bulamayacağı haklarını iade etti. Allah Azze ve Celle’nin, “ Yalnız Allah’a ibadet edin ve hiçbir şeyi ona ortak koşmayın! Anne-babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşulara, uzak komşulara, yanındaki arkadaşa, yolda kalmışa ve sağ ellerinizin malik olduğu kölelere tam bir iyilikle (muamele edin). Şüphesiz ki Allah çokça kibirli ve ziyade böbürlenici olan kimseyi sevmez.”(Nisâ:4/36) talimatını esas alan müminler kölelere iyilik yarışına girdi.
Allah Azze ve Celle; köleleri, ibadeti sadece Allah’a tahsis etme emrinden sonra insan üzerinde en fazla hakkı olan ebeveyne ihsanda bulunmayla birlikte zikretmesi, bir anda en fazla aşağılan insanlar olan köleleri, kendilerine yapılan iyilikle en fazla sevap umulan vesileler konumuna yüceltti.

Hürriyet Ayetleri

Çok sayıda nass günahtan âzâd olmayı bekleyen Müslümanlara kurtuluş yolu olarak köle âzâd etmeyi gösterdi. Kur’an-ı Kerim, hatâen bir Müslüman, Müslümanı öldürdüğünde katile Müslüman köle âzâd etmeyi emretti (Nisa:4/92). Oruç ve zıhâr (Mücadele:58/3) kefaretlerinin birinci sırasında ayrıca yemin kefaretinde de köle âzâd etmek (Maide:5/89) yer aldı. İslam, insan hayatında önemli kırılmalara sebep olan günahları temizlemenin birinci aşamasına köle azâd etmeyi koydu. Zekât verilecek sınıflar arasında köle de yer aldı. Köle veya cariyeye tokat atmanın keffâretini onu azâd etmek olarak hükme bağladı. Köle azâd edene büyük müjde verdi: “Kim bir köle azâd ederse Allah Teâla azâd ettiği her bir uzva mukabil onun cehennemden bir uzvunu kurtarır.”

   1 Buhârî, Savm 1834; Müslim, Sıyâm 1111.

Köle Azâdında Yarışan Bir Ümmet

Kulluk çağrısıyla bütün insanları “halis hürriyete” davet eden Allah Resulü, altmış üç köle âzâd ederek hâl diliyle de ashabını meccânen köleleri hürriyetlerine kavuşturma mücadelesine katkıda bulunmaya çağırdı. Onun davetine ilk olarak evi icabet etti. Altmış dokuz yaşında vefat eden Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) ömrünün her bir senesi için bir köle, Hz. Abbas yetmiş (Hâkim rivayeti), Hz. Osman yirmi, Hakim b. Hizam yüz, Abdullah b. Ömer bin Zül-Kelâ‘ el Humeyri bir günde sekiz bin, Abdurrahman b. Avf (radıyallâhu anhüm) da otuz bin köle âzâd etti. Hz. Ebubekir’in (radıyallâhu anh) de çok sayıda âzâdlı kölesi vardı. Yüz yirmi binlik sahabe kadrosu içerisinde sadece yedi kişi 39259 köle âzâd etti. Allah Resulü köle âzâd etme noktasında adeta birbirleriyle yarışan bir ümmet yetiştirdi.

  2 Buhârî, Keffâratü’l-Eymân 6337; Müslim, Itk 1509.

Kölelikten İmamlığa

Köle borsalarını kesâda mahkûm eden İslam, hürriyet ayetleriyle açıkça kölelerden yana tavır aldı. Sanki Kur’an’la semadan kölelerin dünyasına “hürriyet” indi. Sahabe de Allah ve Resul talimatlarını sadırlardan/satırlarından hayata taşıdı. Bağdat’ta, Kahire’de, Şam’da on binlerce köle âzâd oldu; bir anda kölelerin statüleri değişti. İlim ve takva sahibi olanlar kölelik vasıflarına rağmen şeref ve üstünlükte en az hürler kadar itibar gördü. Mekke’de Ata b. Ebî Rebah, Yemen’de Tavus b. Keysan, Mısır’da Yezid b. Habib, Şam’da Mekhul, Hicaz’da Dahhak b. Müzâhim azâdlı olmalarına rağmen ilim ve marifette bütün hürlerin müracaat kaynağı haline geldi.
Ata b. Ebî Rebah, siyah, kör, basık burunlu, felçli, topal, âzâdlı bir köleydi. Binlerce öğrenciden oluşan ilim halkasına oturduğunda pamuk tarlasındaki siyah karga gibi görünürdü. Fakat bunların hiçbiri beyazlara “imam” olmasına mani olmadı. Halife onu ziyaret etmeyi temenni eder, saraya geldiğinde kapıda karşılar, yanına oturturdu. İslam, kavmiyetçiliğin en koyu yaşandığı bir coğrafyada bütün değer yargılarını yeniden inşa ederek siyah bir köleyi ilim halkalarının başına oturttu.

 


Şahsiyet İnşası

Pek çok köle, “Müslüman evinde” şahsiyetini yeniden inşa etti. Kölelikte, kulluğu tanıyınca “halis hürriyeti” buldu. “Halis hürriyet”in ne olduğunu İslam evinde öğreneceğinin emarelerini gören Zeyd b. Harise, onu almaya gelen babası ve amcasına olumsuz cevap verdi; Allah Resulü onu kendisiyle ailesi arasında muhayyer bırakınca düşünmeden Allah Resulü’nü tercih etti.
İslam, köleyi de insan olarak yükselebileceği en son noktaya taşıdı. Efendi köleye, “kardeşim/delikanlım” diye hitap etti. Her ikisi de namazda aynı safta durdu. Efendi de köle gibi şerefi “Allah’a kul” olmakta aradı (Ebû Davud, Edeb, 4977).
Şahsiyet inşa etmeden köleye “hürriyet” vermek küçük bir çocuğu ebeveyn himayesinden mahrum bir halde sokağa bırakmaktan farksızdır. Nitekim Abraham Lincoln ABD’de yıllarca süren şahsiyet inkârından sonra köleliği kaldırınca sokaklar aç insanlarla doldu. Sömürülmeye alışan insanlar yeni hayatı reddetti. Efendilerine dönüp onlardan kendilerini tekrar köle olarak kabul etmeleri ricasında bulundu.


 4 Cisr, a.g.e, 428.
5 Muhammed Kutup, Şubuhât havle’l-İslâm, Dâru’ş-Şurûk, Kahire, 1992, 47.

İSLAM’IN KÖLELİĞİ SONLANDIRMA HAMLESİ

İslam aşağıdaki yolları aktif bir şekilde kullanarak köleliği her yönden kuşatıp, kaynaklarını kurutmuştur:

Âzâd Yolu

Kur’an-ı Kerim, Müslümanları köle âzâd ederek Cennet’le kendileri arasındaki sarp yokuşu aşmaya çağırmaktadır (Beled:90/11-13). Allah Resulü de : “(Köleleriniz) Allah’ın idarenize verdiği kardeşlerinizdir. Her kimin kardeşi mülkü altındaysa ona kendi yediğinden yedirsin ve kendi giydiğinden giydirsin. Onlara tâkatleri üzerinde işler yüklemeyiniz. Eğer yüklemişseniz onlara yardım ediniz.” buyurdu. Bu konudaki çok sayıdaki rivayetten iki tanesi şu şekildedir: “Mülkündeki (köle ve cariyelere) kötü davrananlar cennete giremeyecekler.” ; “Her kim kölesini döver veya ona tokat atarsa keffareti onu azat etmesidir.”
Kölelik müessesenin nihaî ufkunu hürriyet olarak işaret eden Allah Resulü, vefatından önce sarf ettiği en son cümleyi onların haklarını korumaya tahsis etmiş ve ümmetine, “Farz namazları ikameden ve kölelerin hakkını îfâdan geri durmayınız.” buyurmuştur. Yine Ebu Dâvûd’un konu ile alakalı rivayeti şu şekildedir: “Namaz, Namaz (yani namazı hakkıyla kılınız.) ve sağ ellerinizin mâlik olduğu köleler hakkında Allah’tan korkunuz.”. Allah Resulü kölelerin hakkını himaye etmeyi, dinin direği olarak nitelediği ve “Gözümün nuru ondadır” buyurduğu namazla birlikte zikretti.
Allah Resulü efendisi tarafından işkenceye maruz kalan bir köleyi devlet başkanlığı yetkisini kullanıp azâd ederek onların devletin himayesinde olduğunu ilan etmiştir.
İslam, kölelik kavramının içini zulümden ve baskıdan temizleyip kardeşlik ve muhabbetle doldurdu. Uygarlıklarla kendi arasındaki tek benzerlik noktası olan “kölelik” ismine de Allah Resulü tarafından müdahale edildi: “Sakın ola ki sizden biriniz ‘kölem’ veya ‘cariyem’ demesin. Hepiniz Allah’ın kullarısınız. “Oğlum”, “kızım” desin.”

1 Buhari, İman 30.
2 İbn-i Mâce, Edeb 3691; Tirmizî, Birr ve Sıla 1946.
3 Ebû Dâvûd, Edeb 5168.
4 İbn-i Mâce, Vesâyâ 2698.

Mükâtebe Yolu

Kölenin hür olabilmek için taksitle belli bir meblağ ödemek üzere efendisiyle anlaşma yapmasına “mükâtebe” denir.
İslam, kölelik mal sahibi olmaya aykırı olmasına rağmen, mükâteb kölenin hürriyeti için mal sahibi olmasına müsaade etti. Köleye taksitle ödeme kolaylığı getirdi. Efendiyi de köleye bizzat borcu ödeme noktasında yardımcı olma ya da “kitabet” ücretini düşürme noktasında telkinde bulundu (Nur:24–33).
Allah Resulü mükâteb olmayan köleye de sadaka olarak mal verilmesi noktasında ashabını teşvik etti, bununla köleyi hürriyet için efendisi ile “mükâtebe” görüşmesi yapmaya cesaretlendirdi.
İslam’ın, mükâteb köle lehindeki talimatları efendiye, “Kölen para vererek kurtulacak; sen de ona yardım ederek kurtul.” dedi. Bütün bu hususiyetlerden dolayı ulema, mükâtebe sistemiyle özgürlüğüne kavuşacak olan köleyi “rikâb” (Tevbe:9–60) kelimesindeki umumi anlamdan dolayı zekât malından pay alan sınıflar arasında zikretti.

5 Ebû Dâvûd, Edeb 4977.
6 Muhammed Revvâs el-Kal’acî, Mu’cem-u Lügati’l-Fukaha, Dâru’n-Nefâis, Beyrut, 2006, 424.

Müdebber Köle

Efendi kölesine, “Vefatımdan sonra hürsün.” derse bu köle, “müdebber” kabul edilir ve artık onun hakkında satış, hibe, sadaka, rehin gibi muameleler caiz olmaz . Müdebber köle, efendinin vefatıyla birlikte hür olur. Köle azâd etmek “nezre” konu olabileceği gibi “yemin” keffâretinde de caizdir.

Ümm-ü Veled/Cariye

İslam’dan önce kadın kaçırılır, savaş meydanlarında esir alınır, köleleştirilir sonra “cariye” kimliğiyle ahlaksız bir hayatı yaşamaya mahkûm edilirdi. Cariye, bütün uygarlıklar tarafından düşük ücretle kullanılan cinsel meta gibiydi. İslam, cariyenin haklarını erkek köleden daha geniş bir çerçevede mütalaa ederek, iffetini garanti altına aldı. Efendisinden başkasının onun yanına girmesini yasakladı. Efendi, eğer başkası ile evlenmesine müsaade etmediyse onunla aile gibi olurdu. Başkası ile evlenmesi durumunda ise efendisi de bir daha ona yaklaşamazdı. İslam, cariyenin istemesi durumunda ona da “mükâtebe” usulüyle hür olma yolunu açtı.
Cariye, efendisi ile olan birlikteliğinden çocuk dünyaya getirir ya da düşük yaparsa “ümm-ü veled” olur ve yeni statüsüyle “köle” kimliğinden kurtulur. Nikâhlı eş gibi çocuğunun nesebi taayyün eder. Bu statüdeki bir kadın hakkında satış, hibe, rehin ve benzeri işlemler yapılamaz. Efendisi vefat edince hem kendisi, hem de çocuğu hür olur. İslam tarihinde çok sayıda cariye bu yolla hürriyetine kavuşmuştur.
Bugün, “İslam’da Cariye”yi tartışan Batı, kadını “cinsel bir meta haline dönüştüren nazariyesiyle” onu, “cariyeden” daha itibarsız hale getirdi. Zira bir kadına, insan olduğundan dolayı değil de; şehvetini giderdiğinden dolayı alaka duyan Batılı adam, bu durumu “beşerî bir realite” olarak kabul etmekte ve kendisi gibi cinselliğini sömürdüğü kadına da “hürriyet” gibi tahrik edici bir kelimenin arkasına sığınarak istismarını “çağdaşlık” diye savundurtmaktadır.
Şehvetperestler hayatın belli bir dönemine kadar “beşerî realite(!)” gereği birlikte oldukları kadını, şehvet gideremez hale gelince “sosyal bir vakıa” olarak sokağa bırakmaktadır.

   7 Cürcânî, Kitâbü’t-Ta’rîfât, Dâru’n-Nefâis, Beyrut, 2007, 76.
   8 Cisr, a.g.e, 426; Ulvân, a.g.e, 62.

Mevlâlık

Hürriyetine kavuşan köle “mevlâlık sistemiyle” sanki efendisinin evladı gibi olur; “hataen” diyeti gerektiren bir cinayet işlemesi durumunda, sanki “âzâdlı köle”, efendinin oğlu ya da kardeşiymiş gibi diyet onunla “âkilesi” arasında paylaştırılır.
Modern zaman insanını “toplumsal kölelik” projesiyle zillete mahkûm eden Batı’nın, İslam coğrafyasında birkaç mütecaviz adam köleye zulmetti diye, bütün Müslümanları mahkûm etme ısrarı, birkaç baba çocuğuna kahretti diye bütün babaları kahırdan mahkûm etmek gibidir. Birinci hüküm ne kadar yanlışsa, ikincisi de o kadar yanlıştır. Zira hükümler nadir durumlar değil; umumi fiiller üzerine bina edilir.

9 Cisr, a.g.e, 429.

Devlet Kefaletiyle Âzâd

İslam Devlet geleneğine göre hazine, ödeme zorluğu çeken mükâteb kölelere yardım eder. “Rikâb” (Tevbe:9–60) kelimesinin zekât verilecek sınıflar arasında yer almasına dayanarak zekât parasıyla köle satın alınıp, âzâd edilirdi. İslam Devleti, hazine bakanlığına ait “fakir fonu” fazla verince, yetkililer köle tacirleri borsasından köle satın alıp hürriyetine kavuştururdu. Nitekim Ömer b. Abdülaziz’in Afrika’da zekât toplamakla görevlendirdiği Yahya b. Saîd, mevzu ile alakalı şunları söylemektedir: “Sadakaları topladım, sonra ilgililerden dağıtmak için fakirler listesi istedim. Ömer b. Abdülaziz milletin refah düzeyini fevkalade yükselttiğinden yeteri kadar zekât kabul edecek fakir bulamadım. Bunun üzerine zekât parasıyla köle satın alıp azâd ettim.”
İslam, insanların hürriyetlerine kavuşma mücadelesini o derece geniş bir alana taşıdı ki dünya tarihinde ilk defa devlet kurumu vasıtasıyla köleler hürriyetlerine kavuştu.

10 Ulvân, a.g.e, 59–60.

İSLAM NEDEN KÖLELİĞİ BİR ANDA KALDIRMADI?

İslam’ın -savaş dışında- köleliğin bütün kaynaklarını kurutması ve hürriyet için tayin ettiği âzâd sebepleri İslam coğrafyasında köleliliği bitirdi. Kölelik, sadece fıkıh kitaplarında bölüm adı ve tasavvurlar olarak kaldı.
Burada akla şöyle bir soru gelebilir: “Köleliğin kaynaklarını kurutan İslam, neden içki, faiz ve zinada olduğu gibi köleliği bütünüyle ve bir anda ilga etmedi?” Siyasî, ictimâî ve hukûkî nedenleri olan bu soruyu aşağıdaki başlıklar çerçevesinde mülahaza edebiliriz:

Uluslararası Hukuk

İnsanları köleleştirme sebeplerini ortadan kaldıran İslam, köleye insan olarak sahip olduğu bütün haklarını iade etti. Mevcut yapıyı sonlandırmak için de bütün Müslümanları köle âzâd etmeye çağırdı. Hadiseye bütüncül bakan İslam Devleti başkanları, “murâd-ı ilahi”nin nihaî aşamasının köleliği ortadan kaldırmak olduğunu anladı; fakat “meşru bir savaşta” esir alınan muhariblerin köleleştirilmesini devletin uluslararası camiada “mütekâbiliyet” esası çerçevesinde menfaatlerini koruyabilmesi için ilga etmedi. Eğer kölelikle alakalı bu kapı da kapatılsaydı, esir olmaları durumunda askerleri köleleştirilen; fakat kendisi düşman askerlerini köle olarak alamayan, eli-kolu bağlı bir İslam Devleti ortaya çıkacaktı ki böyle bir devletin bağımsızlığını koruması mümkün olmayacaktı. İslam, savaş yoluyla köleleştirmeyi uluslararası kabullere göre düzenlenmek üzere devlet başkanının inisiyatifine bıraktı.

İktisadî Realite

İslam, köleliğe müdahale ederken hayatın bütün şubelerini dikkate aldı. Siyasî ve iktisadî bir krize mahal vermemek için açık bir nassla köle edinmenin haram olduğunu belirtmedi. Çünkü köleler insanların hem en önemli sermayeleri; hem de iş gücü olduğundan bir anda âzâd edilmeleri tıpkı bir emirle bir fabrikanın bütün çalışanlarını işten çıkarması gibi telafisi imkânsız ekonomik felakete yol açacaktı. Bu yüzden değişim tedricen yaşandı.

BATILARIN GÖZÜYLE İSLAM ve KÖLELİK

İslam coğrafyasındaki kölelerin durumunu yakından inceleyen Fransız bir yazar şu itiraflarda bulunmaktadır: “Gerçekten, İslam coğrafyasında kölelik, saygınlığı yaralayan bir kusur değildir. Müslümanların halifesi olan Osmanlı Sultanları cariyelerden doğmuştur. Fakat bu, onların cesaretlerinden olduğu gibi itibarlarından da bir şey almamıştır. Mısır sultanları, satın alıp eğittikleri kölelerle kendi kızlarını evlendirmişlerdir.”
İngiliz kadın seyyah Lady Anne Blunt (1837-1917) İslam coğrafyasındaki yolculuğu sürecinde bir Müslümanla giriştiği kölelik münazarasını kaybettiğini şu ifadelerle nakleder: “Uzun zamandır dolaştığım İslam Coğrafyası’nda gördüğüm hadiseler arasında köleye karşı işlenen tek bir kötülük görmedim. Bir Müslümanla giriştiğim münazarada da tek bir misal getiremedim. Gerçek şu ki; Müslümanlar için köle, hizmetçi değil; ancak sevgili bir evlattır.”

   1 Osmânî, a.g.e, IV, 178

BÜTÜN RENKLER TEK BİR ELBİSEDE

İslam; Allah’ın talimatlarıyla yeryüzünün bölen ve ayrıştıran esaslarına müdahale edip beyazla siyah arasındaki mesafeyi kaldırdı. İnsanların renk, soy ve bölgelere göre kıymetlendirilmesi “yaratılış gerçeğine” aykırıdır, dedi. Namaz safında, ramazan orucunda, hac ihramında Hintli ile Mağribli’yi aynı sorumluluğa muhatap kıldı. Arafat’ta bütün renkleri tek bir elbisede topladı.
İslam coğrafyasında beyazlarla siyahlar iç içe yaşadı, aynı kaldırımda yürüdü, aynı kışlada askerlik yaptı, aynı safta namaz kıldı. Bazen siyah, imam; beyaz, cemaat; bazen de aksi oldu. Her ikisinin okulu, hastanesi aynıydı. İnsanlar “renge” ya da “soya” göre değil; takvaya göre değerlendirildi.

KÖLELİĞİN YENİ VERSİYONU: TOPLUMSAL KÖLELİK

Köleliği; önce Fransa, ardından ABD ve sonrasında farklı kıtalardan diğer devletler kaldırdı. Batı, klasik anlamdaki köleliği bir insanlık ayıbı olarak gördüğünden değil; “toplumsal kölelik” projesiyle daha az insanla daha büyük kitleleri sömürebilecek yeni bir yöntem bulduğundan ilga etti. Küresel güçler tarafından takibi zor olan “klasik-ferdi kölelik” gitti, “çağdaş-toplumsal kölelik” geldi. Bu yüzden kölelik bugün daha organize ve daha emperyalist bir yapıda topyekün ülkelerin köleleştirilmesi şeklinde devam ediyor.

KÖLE TACİRLERİ BORSASI: BM

Borsa, uluslararası finans kuruluşları, milletlerin köleleştirme kararlarının alındığı BM; bir anlamda mazlum halkların alınıp satıldığı, emeklerinin sömürüldüğü, siyaseten bölünüp parçalandığı küresel köle tacirleri borsasıdır.
Bir milletin diğerine bağımlı olması, bir grubun diğerini temel haklardan mahrum etmesi de bir nevi köleliktir. Bu durumda köleliğin yaygın bir şekilde ve katı kurallarla işlediği bir dünyada ferdi anlamda kaldırılmasının ne anlamı var?
Bir zamanlar bütün dünyaya meyve ihraç eden Afganistan’da insanların bugün aç ve sefil bir durumda olması, toplumsal kölelik projesinin ne derece derinden ve sarsıcı bir muhtevada uygulandığının onlarca örneğinden sadece biridir.
Batı, toplumsal kölelik projesinin uzantısı olarak Irak ve Libya’da olduğu gibi “demokratikleştirme yalanıyla” İslam şehirlerini yerle bir edip, mazlum Müslümanların gelir kaynaklarına el koydu. Gezi olayları da, İstanbul’un, âlem-i İslam’ın başkenti olma ihtimalini gören toplumsal köleliğin kurucu aktörleri tarafından planlandı ve tatbik noktasında Türkiye’deki bilumum İslam düşmanı kuruluşlara ihale edildi. Mısır’da İhvan’a karşı yapılan darbenin arkasında da aynı projenin aktörleri vardır.
Batı, köleliği kaldırdığını ilan ettikten sonra da on binlerce Müslümanı savaşlarla köleleştirmeye devam etti. Bütün bunlardan çıkan sonuç şudur ki: Batı; farklı muhtevadaki toplantılarının sonuç bildirilerinde hak, adalet, eşitlik ve emek gibi kelimeleri insanları daha rahat sömürmek için kullanmaktadır.

HİRA-NUR DAĞI, OLİMPOS’UN ve MARKS’IN DAĞ EŞKİYALARI

Roma, Hint ve Çin uygarlıklarının -şuurunu kaybettiğinden- ruhunun köleleşmesine seyirci kalan çocukları, köleleri kendileri gibi bir insan görmedi. Tevrat’a insan eli değince, Allah’a iftira edilerek “kölelik” ve “hürriyet gaspı” Yahudilere sanki Allah Teâlâ’nın emriymiş gibi sunuldu (Tesniye Kitabı, 20: 10–14). Câhiliyye devrinde hayvanlar kölelerden daha fazla itibar gördü.
Bugün “küfür cephesine” ait uygarlıkların kölelik günahının İslam’a fatura edilmesinin arkasında, insan hak ve hürriyetini koruyan yegâne nizam olan Şeriat etrafında şüpheler oluşturarak onun yayılma alanını daraltmak, ayrıca bir nevi hokkabaz oyunuyla Batı’nın “toplumsal kölelik” projesini gizlemek vardır.
İslam, iktisadî ve ictimâî boyutuyla öne çıkan uluslararası bir uygulama olarak kucağında bulduğu ve ona gelinceye kadar ne Havra, ne Kilise, ne de filozofların reddetmediği ve tashih talebinde bulunmadığı köleliği zaman içerisinde sonlandırıcı esaslı adımlar attı.
Ayet-i Kerimeler hem farklı vesilelerle köleleri hürriyetlerine kavuşturmanın yolunu açtı, hem de köleliğin kaynağını kuruttu. Köleleştirme İslam’la yayılma zeminini kaybetti. Kaynak kuruyunca da kölelik zaman içerisinde dağıldı, gitti. Sadece meşru bir savaşta köleleştirmenin caiz olduğu hükmü baki kaldı. Fakat o da, devlet başkanının inisiyatifine bırakıldı. Sultan Fatih bu inisiyatifi kullanarak uluslararası camiayla savaş esirlerinin köleleştirilmesini men eden bir anlaşma yaptı. Günümüzde devletlerin yaptıkları anlaşma gereği “harp esirlerinin köle yapılamayacağı” esası Müslümanları da bağlar. Çünkü bu durumda esirleri köle yapmakta temel saik olan “mütekâbiliyet” ortadan kalkmıştır.
Herkes için hürriyet, herkes için insan onuru vaad eden İslam, bu düzenlemeleri Fransız devriminden, ABD Başkanı Abraham Lincoln’dan, BM Beyannamesi’nden asırlar önce yaptı. Batı şehirlerinde umuma açık bina kapılarında “Burası sadece beyazlar içindir.”, “Buraya siyahların ve köpeklerin girmesi yasaktır.” ibarelerinin yazılı olduğu tarihten çok önce İslam, “Siyah kadının oğlunun beyaz kadınınkinden üstün olmadığını” ilan etmişti.
Ferdi köleliği sonlandıran İslam, İslam Birliği kurulunca “ictimâî kölelik” anlamında da son sözü söyleyecek, temel haklar noktasında olduğu gibi “kölelik” mevzuunda da “meseleyi esastan çözen” önemli adımlar atacaktır.
Hira-Nur Dağı’nın çocukları vahyin hakikatini kuşanınca Olimpos Dağı’nın çocukları da, Karl Marks’ın sosyalizma adına kurşun sıkan dağ eşkiyaları da hezimete uğrayacak, insanlık yeniden İslam’la hürriyeti yaşayacaktır.

1 Osmânî, a.g.e, IV, 175