İçeriğe geç

ORUÇ ve KUR’ÂN-I KERÎM’LE GELEN KUTLU MİSAFİR: RAMAZAN

Her yıl ümmetin ulu hocası Ramazan-ı Şerîf’i karşılamak için uzun zaman önceden hazırlıklara başlar; Şaban-ı Şerîf’in sonuna doğru âlimler, ârifler dağ başlarına çıkar, kutlu misafirin yolunu (ru’yet-i hilâli) gözler. Ümmet’e, Kur’ân-ı Kerîm’i ve orucu getiren ulu hoca (Ramazan) İstanbul, Bağdat, Şam, Kâhire başta olmak üzere bütün İslâm şehirlerinde aynı anda görünür.

Ramazan Ümmet-i Muhammed’in evlerini bir anda ziyaret eder, mukâbele halkalarında Ümmet‘e Mushaf-ı Şerîf okur, Şeriat nazarında mükellef kabul edilen Müslümanlara sahurdan iftara kadar süren oruç ödevini verir.

Minârelerde kandiller yanar; birinden diğerine, “Merhabâ Ey Şehr-i Ramazan!” mahyâsı asılır. İftar vakti, minarelerde ışık yakarak ya da top atarak ilan edilir. Ay boyu câmilerde, kıraathânelerde sohbetlerin mevzuu Kutlu Misafir’dir. Kur’ân-ı Kerîm’den öğütler dinlenir, oruçtan hikmetler devşirilir.

Elvedâ Ey Şehr-i Ramazan!

Ramazan’ın son on gününde minârelere, “Elvedâ Ey Şehr-i Ramazan!” mahyâsı asıldığında ya da yanık sesli hafızların, “Elvedâ Ey Şehr-i Ğufrân” ilahileri duyulduğunda her yaştan insanı bir ağlama hâli tutar; ihtiyar ağlar, kadın ağlar, çocuk ağlar, köy ağlar, şehir ağlardı. Hafızların mukâbelelerinin, vâizlerin söz ve üsluplarının konuşulduğu iftar sofralarında, buruk bir sesle, “Bugün de gitti…” derdi âile büyüğü. Son iftarda gözler dolar; herkes, “Seneye yâ nasip…” der; fakat kimse “Bu yıl da Ramazan bitti.” diyemezdi. Zordu, “Ulu Hocamız Ramazan-ı Şerîf gitti…” diyebilmek. Son teravihte câmiler, içinden cenaze çıkan evler gibi hüzne bürünürdü. Ramazan’a “elvedâ” demek kutlu bir insanı Âhiret’e uğurlamak kadar acı gelirdi yüreklere… Tahammülü de, telaffuzu da zordu… Vâiz, Ramazan’la câmiye gelen berekete; çocuk, sokakta her gördüğünde şeker veren ihtiyar amcanın merhametine; sütçü, selamsız geçmeyen mahalle halkının nezaketine; kadın, çorbadaki tuzu mevzu etmeyen beyinin zerâfetine ağlardı. “Elvedâ” ile başlayan cümleler mahyâcının elinde, okuyanların ise boğazında düğümlenirdi.

Ulemâ, Ramazan-ı Şerîf’in sonunda hüzünlenirdi; onun mana ve mefhumundan uzaklaşan, bu yüzden de Ramazan’la dünyâmıza nelerin geldiğini, “elvedâ” deyince ise nelerin gideceğini fark edemeyen çağın Müslümanları da, Ramazan’a girerken tutsak mâbedlere, “Allah-u Ekber” dedi diye hapsedilen müminlere ağlıyor. Kahire’de, Şam’da, Bağdat’ta, Doğu Türkistan’da kadınlar, çocuklar şehitlerinin acılarıyla Ramazan’a “Merhaba Ey Şehr-i Ğufrân” demenin burukluğunu yaşıyor. Halep’te bir yetim, Kahire’de bir anne, Doğu Türkistan’da bir köy, geçen Ramazan birlikte iftar yaptığı şehidine ağlıyor. Yemen’de bir kadın iftar sofrasında “Bismillah” deyip elini tuza bandırırken geçen yıl iftar sofrasını hurmasız bırakmayan oğlunun vefatına ağlıyor.

Ramazan’a “elvedâ” derken uhrevî bir muhabbetle ağlayamayan ümmet, “merhabâ” derken dünyevî elemlere ağlıyor. Kur’ân-ı Kerîm ve oruçla bizi “Muhsinler” katına yükseltecek Ramazan’ı, şekle mahkûm olan riyâzet halleriyle, bizi almak için geldiği dünyaya hapsettik. Hâlbuki oruç, diğer bütün ibadetler gibi insanı mâsivâdan mâverâya götürmeye talipti.

Mûsâlar Yetiştiren Mektepte Öğrenci Olmak

Kur’an-ı Kerîm’in, “Sayılı günler”[1] ifadesiyle kaybolan yıldız gibi bir anda dünyâmızdan çekileceğini işâret ettiği Ramazan, nasipliler için sadece bir imtihan değil aynı zamanda ermek, olmak, yücelmek ayıdır. Ramazan’la seyr-u sülûk mektebinin müfredâtı da değişir; zühd, takva, tezkiye ve terbiye ana ders olur. Hz. Ebû Bekir’i, Ömer’i, Osman’ı, Ali’yi kemâle erdiren, olduran Ramazan Mektebi, bizi de kaydeder. Hz. Mûsâ’nın, Îsâ’nın da okuduğu bir mektepte öğrenci olmak şerefidir oruç… Kur’ân-ı Kerîm okurken dilini hareket ettirenler, âyetlerin mânâ ve mefhûmuyla kalplerini de harekete geçirebilirse, “sadece okunan bir Kitab” haline getirilen Kur’ân-ı Kerîm, yaşanan bir düstur olarak hayata taşınacak ve Ramazan iman, ilim ve ihlas mecrâlarında akan bir Müslüman olarak bizi de mezun edecek. Bayram bizim için de, bir şehrâyin olacak.

Rûha Dost Olmak

On bir ay yorulduk, yıkıldık, ezildik… Her cepheden vurgun yedik. Kan, ter içinde kalan rûhumuz bizi sürgün geldiğimiz dünyâya çağırdı ve “Haydi, altın da olsa bu kafeste tutsak kalma, seni kölelere kul yapan bu zincirleri kır! Allah’a kullukta sana sonsuz hürriyeti tattıracak açlığı, susuzluğu, riyâzeti kuşan, korkma! Namazdan yorulunca, gece namazlarındaki uzun kıyamlarından dolayı ayakları şişen Peygamber-i Ekber’e iktidâ et! Kalple uzuvların muvâzenesini gece ibadetinde[2] ara, teheccüde dost olmadan ölme!” dedi.

Bedense yıkılan, ezilen insanı bütün soğukluğu ve katılığıyla toprağa yâni aşağılara çağırdı; “Hanlarıyla, hânümanlarıyla dünyâdan zevk al!” dedi.

Mutfakla Helâ Arasında

Ruh zayıfladıkça beden güçlendi. İnsandaki dengenin beden lehine değişmesi onu lezzet ve şehvet vadilerine savurdu. Büyük otlaklar buldukça coşan, yedikçe geviş getiren hayvanlar gibi kendinden geçti insan. Midesi büyüdükçe beyni küçüldü, şehveti şahlandıkça ruhu daraldı. Değirmenin etrafında dönen merkep gibi hayâtı mutfakla helâ parantezine aldı. Yaşamak için kazanmak zorunda olduğunu kutsaması, ona kulluk için yaratıldığını unutturdu. Âbidler silsilesinden koptu. Doğumla başlayıp vefatla kapanan dünyanın hiç bitmeyeceğini zannetti. Gözünü açtığında ise kendisini, “hayvanlar gibi yiyen, ne olduğunu, ne olacağını düşünmeyen, yeri cehennem olanlar”[3] arasında buldu.

Kilisede Rahbâniyet, Oruçta Rabbânîyet

Ruh-beden muvâzenesi bozulunca yozlaştı, soysuzlaştı, tefsîr edip hayatına tatbîk etmesi gereken hakîkati tam aksi bir ameliyeyle tahrîf etti insan. Haddini aştı, zıddına inkılâb etti. Yularını, kilisenin eline verdi; o da dogmaların… Eşyânın özünü bırakıp kabuğuyla meşgul oldu kilise. Ruhbanlığı icat etti.[4]Şehri zâlimlere bırakıp dağlara, mağaralara çekilmeyi kutsal vazife olarak addetti. Allah ﷻ adına yeryüzünü teslim alacak din, manastırda teslim alındı. Hristiyanlık, hilâfeti de beşer olarak mesûliyeti de terk etti. Rûhu tekmîl ve terbiyeye memur olan oruç, kilisenin inisiyatifinde tabii sınırları dışına taşındı; bedeni de, aklı da çökertti. Rabbânîyete çağıran din, rahbâniyetin ufkunda yok oldu.

Kocaman Mideler, Küçücük Beyinler

Bedeni rûhuna gâlip olanlar Şeriat’ın akılla olan bütün râbıtalarını kopardı. Kumanda mideye geçti. Koskocaman midelerin yönettiği küçücük beyinler Allah ﷻ, âlem, rûh bahislerine daldı. Aklın, ancak vahyin aydınlığında idrâk edebileceği mevzûlar ayağa düştü. Dünya, dev midelere sahip hayvan iştahlıların mide zevkine göre teşekkül etti. İnsan, kendi refâhı için öteki olarak nitelediği insanın dünyasını yakmaktan imtina etmedi. Cinsini yiyen vahşî hayvanlar gibi savaştı, katliam yaptı. Londra’nın, Pâris’in, Newyork’un geleceği için Afrika’yı sömürmeyi, Asya’yı talan etmeyi câiz hatta vâcip gören bir dünya görüşünün yönetmeliklerini kaleme aldı. Midenin hacmi büyüdükçe ruhun meşalesi söndü, akıl zulmü idrâk edemez hale geldi. Ölümü, dirilişi, haşrı, neşri hiç hatırına getirmedi. Kulluk çağrılarına kulak vermedi. İslâm’ın nüfûzu olan yerlerde gösteriş için namaz kıldı.[5]

Tarihin En Büyük İnsanî Hamlesi: Oruç

İnsanlığın kurtuluşu davasında en büyük hamleyi yapmak üzere Allah Rasûlü ﷺ zuhûr etti. Manastıra çekilerek hilâfet mesûliyetinden kaçana da, mideye mahkûm olduğundan kulluğu unutana da namaz ayarı yaptı. İnsanlığın önüne geçti, Mekke akşamlarında geceler boyu namaz kıldı. Gözümün nuru[6] da, dinin direği de namaz,[7] buyurdu. Düşen insanın yakasından tuttuğunda ona, namazı ayağa kaldır ki, o da seni kaldırsın, dedi. Ne yapmak ve ne söylemek için dünyaya geldiğini unutan, hırsa ve rahata yönelip günaha dalan, behîmî arzularına mağlup olan, aklî ve ruhî melekelerini süflî duygular uğrunda tüketen, tükettikçe tükenen, hissetmeyen kalbi, görmeyen gözü, işitmeyen kulağıyla hayvandan daha aşağı taklitçiler seviyesine düşen insana orucu hatırlattı. Hz. Mûsâ’ya en yakınken en uzağa giden, âyetlerden sıyrılıp uzaklaşan, şeytanın ardına takılan, Hakk’a yükselmeye inat yere doğru savrulan[8] insana arınmanın yolunu gösterdi.

Allah Rasûlü ﷺ insana farz olan orucu, Şi’b-i Ebî Tâlib’de ambargo altında ekmek ve su bulamayan, aç kalan, işkence gören, acı çeken Müslümanların Mekke’sinde değil, refah ve saadet içerisinde yaşanan, hurma bahçelerinde berekete nâil olan Müslümanların Medîne’sinde tebliğ etti.

Kur’ân-ı Kerîm, diğer bütün ibadetlerde olduğu gibi oruçta da iman edenleri muhatap aldı; “Ey îmân edenler!” diyerek[9] îmâna, akîdeye, duyguya, hitap etti. Bu hitap edişle, orucu ancak Allah’ı yegâne rab olarak kabul edenler tutabilir, dedi. Sahâbe de bu çağrıya hem kalbi hem de kalıbıyla teslim oldu.

Mekke’de acının ve açlığın mahşerinde ah edip inlemeyen, kahretmeyen kadronun öncü (sâbikûn) kuşağı Sahâbe, orucu “İşittik ve itaat ettik.” diyerek karşıladı.[10] Sahâbe Allah Rasûlü ﷺ ile birlikte Bedir’de, Feth-i Mekke’de, sevinçte, hüzünde tam dokuz Ramazan tuttu. Oruç sıcakta, cihatta, fetihte onları zorlu bir imtihana aldı. Ramazan’la etle tırnak gibi olan Sahâbe, Fetih yolunda açlıktan yıkılmasına, yüzlerinin rengi değişmesine rağmen yine de oruçlarını bozmaya yanaşmadı. Allah Rasûlü ﷺ bunun için defaatle müdâhale etti, onları iftar etmeye zorladı.

Ramazan’da sahurdan iftara kadar kendisine ait suyu içmeyen, yemek yemeyen, eşiyle birlikte olmayan her Müslüman, ona da, sahip olduğu her şeye de malik olan bir Rabbinin olduğunu; O’nun müsaadesi olmadan hiç bir tasarrufa mâlik olamayacağını yakîn derecesinde idrak eder. Oruç bayramla ayrılırken, Müslümanın önüne şöyle bir sonuç koyar, “Senin olan su bile gerçekte senin değildir. Allah’ın müsaadesi olmadan onu içmen ‘keffâreti’ mûcip bir cürümse, başkasının suyunu, yemeğini gasp etmek ya da helâline bakmak nasıl büyük bir suça irtikâb etmek olur, bir düşün?”

Ramazan ve Kur’ân-ı Kerîm

Gayba inanan, namazı ikâme eden, Allah’ın verdiği rızıktan infak ederek müttakîler seviyesine yükselenler için Kur’ân-ı Kerîm nûrdur, hidâyet kaynağıdır.[11]Oruç da ruhunu arındırdığı Müslümanları “müttakîler” kadrosuna dâhil eder. Bu cihetle Ramazan’la Kur’ân-ı Kerîm arasında bir münâsebet vardır. Bu yüzdendir ki, Kur’ân-ı Kerîm Ramazan’da nâzil olmuştur.[12]

Ramazan; getirdikleri, götürdükleri ve bildirdikleriyle büyük bir aydır. Bu aydaki namaz, zikir, sadaka ve sâir nâfile ibâdetler diğer aylarda edâ edilen farzlara müsâvidir. Bu ayda bir farzı edâ eden, sâir aylarda yetmiş farz edâ etmiş gibi bir sevâba nâil olur. Bu yüzden Allah Rasûlü ﷺRamazan’ın duhûlüyle bütün esirleri serbest bırakır, hiçbir dilenciyi geri çevirmezdi. Kim Ramazan’da hayırlı işlerde ve salih amellerde muvâffakiyete mazhar olursa bu mazhariyeti yılın tamamında refîki olur. Ramazan’ı parçalanmış bir hâlde karşılayanların halleri de yıl boyu aynı minvâl üzere devam eder. Bu yüzden imkân nisbetinde Ramazan’da yürekler tevhît edilmelidir.[13]

Sahâbe sıcak bir iklimde, cihad saflarında önceki ümmetlerin de mükellef olduğuna müdrik bir halde oruç tuttu. Bu süreçte ruhları kâh Hz. Mûsâ ile, kâh Hz. Îsâ ile teselli buldu. Rûhunu; tahliye, terbiye ve tezkiye etti; Bir Ramazan hediyesi olarak müttakîler makâmına terfi etti.[14]

Ramazan mektebinde az yemeyi, az konuşmayı, az uyumayı öğrenenler, terâvihi, mukabeleyi, sahuru, sadakayı edâ edenler, iftar sofralarında midelerine zühd ayarı yapabilenler, bu ayın bereketini bütün yıla taşıma irâdesini de göstermiş olurlar.

Ramazan’da Kur’ân-ı Kerîm’le irfânî bir münâsebet kurabilenler haşyet libâsı giyer. Hz. Ömer  gibi yaktığı ateşe elini uzatıp, “Bu ateşe dayanabilir misin Ey Hattaboğlu?”[15]diyerek öfkesini kontrol etme duygusu kazanır. Hz. Ömer , huzurunda aşağılayıcı bir üslupla hak talep eden Uyeyne b. Hısn’a tam haddini bildiriyordu ki, Hur b. Kays araya girip, “Affı kuşan, Şeriat’ın emrettiği ve aklın uygun gördüğü şekilde davran ve cühelâdan yüz çevir![16] âyet-i kerîmesini okudu, “Bu adam cahillerden.” dedi.[17] Öfkesi bir orduyu püskürtmeye yetecek kadar azametli olan Hz. Ömer durdu, öfkesini yuttu. Öfkelendiğinde onu ancak Kur’ân-ı Kerîm teskin edebilirdi. Bilal b. Rabâh da “Gazaplandığında yanındaysam öfkesi gidene kadar ona Kur’ân-ı Kerîm okurdum.” demektedir.[18]

Ümmet, Sahâbe gibi Kur’ân-ı Kerîm’le, Şehr-i Kur’ân olan Ramazan’ın münâsebetini kurabilirse, bir ay sonra Ramazan bizi de Ebû Bekir, Ömer, Osman, Ali olarak mezun edecek. Sonra da o Ömerler’den biri binbir bedel ödeyerek ümmeti yeniden aynı sancak altında toplayacak ve bu Ramazan’a gözyaşları ile “merhabâ” diyen mazlum İslâm ümmeti, kudemâ gibi gelecek Ramazanlarda sadece elvedâ derken ağlayacak. İşte bize o gün Ramazan, o gün Bayram olacak.

* * *


[1] Bakara, 2/ 184: ﺍَﻳَّﺎﻣًﺎ ﻣَﻌْﺪُﻭﺩَﺍﺕٍ  ﻓَﻤَﻦْ ﻛَﺎﻥَ ﻣِﻨْﻜُﻢْ ﻣَﺮِﻳﻀًﺎ ﺍَﻭْ ﻋَﻠٰﻰ ﺳَﻔَﺮٍ ﻓَﻌِﺪَّﺓٌ ﻣِﻦْ ﺍَﻳَّﺎﻡٍ ﺍُﺧَﺮَ ﻭَﻋَﻠَﻰ ﺍﻟَّﺬِﻳﻦَ ﻳُﻄِﻴﻘُﻮﻧَﻪُ ﻓِﺪْﻳَﺔٌ ﻃَﻌَﺎﻡُ ﻣِﺴْﻜِﻴﻦٍ  ﻓَﻤَﻦْ ﺗَﻄَﻮَّﻉَ ﺧَﻴْﺮًﺍ ﻓَﻬُﻮَ ﺧَﻴْﺮٌ ﻟَﻪُ  ﻭَﺍَﻥْ ﺗَﺼُﻮﻣُﻮﺍ ﺧَﻴْﺮٌ ﻟَﻜُﻢْ ﺍِﻥْ ﻛُﻨْﺘُﻢْ ﺗَﻌْﻠَﻤُﻮﻥَ

[2]   Bkz. Müzzemmil, 73/6:  اِنَّ نَاشِئَةَ الَّيْلِ هِىَ اَشَدُّ وَطْئًا وَاَقْوَمُ قِيلاً

[3]   Bkz. Muhammed, 47/12: وَالَّذٖينَ كَفَرُوا يَتَمَتَّعُونَ وَيَاْكُلُونَ كَمَا تَاْكُلُ الْاَنْعَامُ وَالنَّارُ مَثْوًى لَهُمْ

[4]   Hadîd, 57/27: ﺛُﻢَّ ﻗَﻔَّﻴْﻨَﺎ ﻋَﻠٰٓﻰ ﺍٰﺛَﺎﺭِﻫِﻢْ ﺑِﺮُﺳُﻠِﻨَﺎ ﻭَﻗَﻔَّﻴْﻨَﺎ ﺑِﻌِﻴﺴَﻰ ﺍﺑْﻦِ ﻣَﺮْﻳَﻢَ ﻭَﺍٰﺗَﻴْﻨَﺎﻩُ ﺍﻟْﺎِﻧْﺠِﻴﻞَ ﻭَﺟَﻌَﻠْﻨَﺎ ﻓِﻰ ﻗُﻠُﻮﺏِ ﺍﻟَّﺬِﻳﻦَ ﺍﺗَّﺒَﻌُﻮﻩُ ﺭَﺍْﻓَﺔً ﻭَﺭَﺣْﻤَﺔً  ﻭَﺭَﻫْﺒَﺎﻧِﻴَّﺔً  ﺍﺑْﺘَﺪَﻋُﻮﻫَﺎ ﻣَﺎ ﻛَﺘَﺒْﻨَﺎﻫَﺎ ﻋَﻠَﻴْﻬِﻢْ ﺍِﻟﺎَّﺍﺑْﺘِﻐَٓﺎﺀَ ﺭِﺿْﻮَﺍﻥِ ﺍﻟﻠّٰﻪِ ﻓَﻤَﺎ ﺭَﻋَﻮْﻫَﺎ ﺣَﻖَّ ﺭِﻋَﺎﻳَﺘِﻬَﺎ  ﻓَﺎٰﺗَﻴْﻨَﺎ ﺍﻟَّﺬِﻳﻦَ ﺍٰﻣَﻨُﻮﺍ ﻣِﻨْﻬُﻢْ ﺍَﺟْﺮَﻫُﻢْ  ﻭَﻛَﺜِﻴﺮٌ ﻣِﻨْﻬُﻢْ ﻓَﺎﺳِﻘُﻮﻥَ

[5]   Bkz. Nisâ, 5/142:   اِنَّ الْمُنَافِقٖينَ يُخَادِعُونَ اللّٰهَ وَهُوَ خَادِعُهُمْ وَاِذَا قَامُوا اِلَى الصَّلٰوةِ قَامُوا كُسَالٰى يُرَاؤُنَ النَّاسَ وَلَا يَذْكُرُونَ اللّٰهَ اِلَّا قَلٖيلًا

[6]   Bkz. Nesâî, H. No: 3939.

[7]  Suyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, H. No: 5186; Hadis bu şekliyle zayıf olmakla birlikte şu şekliyle sahihtir: Bkz. Tirmizî, H. No: 2616; İbn Mâce, H. No: 3973:  رأس الأمر الإسلام وعموده الصلاة

[8]   A’râf, 7/175-176:  وَاتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَاَ الَّذٖى اٰتَيْنَاهُ اٰيَاتِنَا فَانْسَلَخَ مِنْهَا فَاَتْبَعَهُ الشَّيْطَانُ فَكَانَ مِنَ الْغَاوٖينَ ~

وَلَوْ شِئْنَا لَرَفَعْنَاهُ بِهَا وَلٰكِنَّهُ اَخْلَدَ اِلَى الْاَرْضِ وَاتَّبَعَ هَوٰیهُ فَمَثَلُهُ كَمَثَلِ الْكَلْبِ اِنْ تَحْمِلْ عَلَيْهِ يَلْهَثْ اَوْ تَتْرُكْهُ يَلْهَثْ ذٰلِكَ مَثَلُ الْقَوْمِ الَّذٖينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا فَاقْصُصِ الْقَصَصَ لَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ

[9]   Bakara, 2/183:  ﻳَٓﺎ ﺍَﻳُّﻬَﺎ ﺍﻟَّﺬِﻳﻦَ ﺍٰﻣَﻨُﻮﺍ ﻛُﺘِﺐَ ﻋَﻠَﻴْﻜُﻢُ ﺍﻟﺼِّﻴَﺎﻡُ ﻛَﻤَﺎ ﻛُﺘِﺐَ ﻋَﻠَﻰ ﺍﻟَّﺬِﻳﻦَ ﻣِﻦْ ﻗَﺒْﻠِﻜُﻢْ ﻟَﻌَﻠَّﻜُﻢْ ﺗَﺘَّﻘُﻮﻥَ

[10]  Bkz. Nûr, 24/51:  ﺍِﻧَّﻤَﺎ ﻛَﺎﻥَ ﻗَﻮْﻝَ ﺍﻟْﻤُﻮْٔﻣِﻨِﻴﻦَ ﺍِﺫَﺍ ﺩُﻋُٓﻮﺍ ﺍِﻟَﻰ للّه ﻭَﺭَﺳُﻮﻟِﻪِ ﻟِﻴَﺤْﻜُﻢَ ﺑَﻴْﻨَﻬُﻢْ ﺍَﻥْ ﻳَﻘُﻮﻟُﻮﺍ ﺳَﻤِﻌْﻨَﺎ ﻭَﺍَﻃَﻌْﻨَﺎ  ﻭَﺍُﻭ ﻟٰٓﺌِﻚَ ﻫُﻢُ ﺍﻟْﻤُﻔْﻠِﺤُﻮﻥَ

[11]   Bakara, 2/2-3:  ﺫٰﻟِﻚَ ﺍﻟْﻜِﺘَﺎﺏُ ﻟﺎَﺭَﻳْﺐَ   ﻓِﻴﻪِ   ﻫُﺪًﻯ ﻟِﻠْﻤُﺘَّﻘِﻴﻦَ ﴿٢﴾ ﺍَﻟَّﺬِﻳﻦَ ﻳُﻮْٔﻣِﻨُﻮﻥَ ﺑِﺎﻟْﻐَﻴْﺐِ ﻭَﻳُﻘِﻴﻤُﻮﻥَ ﺍﻟﺼَّﻠٰﻮﺓَ ﻭَﻣِﻤَّﺎ ﺭَﺯَﻗْﻨَﺎﻫُﻢْ ﻳُﻨْﻔِﻘُﻮﻥَ ﴿٣﴾

[12]   Bkz. Bakara, 2/185:  ﺷَﻬْﺮُ ﺭَﻣَﻀَﺎﻥَ ﺍﻟَّﺬِٓﻯ ﺍُﻧْﺰِﻝَ ﻓِﻴﻪِ ﺍﻟْﻘُﺮْﺍٰﻥُ ﻫُﺪًﻯ ﻟِﻠﻨَّﺎﺱِ ﻭَﺑَﻴِّﻨَﺎﺕٍ ﻣِﻦَ ﺍﻟْﻬُﺪٰﻯ ﻭَﺍﻟْﻔُﺮْﻗَﺎﻥِ  ﻓَﻤَﻦْ ﺷَﻬِﺪَ ﻣِﻨْﻜُﻢُ ﺍﻟﺸَّﻬْﺮَ ﻓَﻠْﻴَﺼُﻤْﻪُ  ﻭَﻣَﻦْ ﻛَﺎﻥَ ﻣَﺮِﻳﻀًﺎ ﺍَﻭْ ﻋَﻠٰﻰ ﺳَﻔَﺮٍ ﻓَﻌِﺪَّﺓٌ ﻣِﻦْ ﺍَﻳَّﺎﻡٍ ﺍُﺧَﺮَ  ﻳُﺮِﻳﺪُ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ﺑِﻜُﻢُ ﺍﻟْﻴُﺴْﺮَ ﻭَﻟﺎَ ﻳُﺮِﻳﺪُ ﺑِﻜُﻢُ ﺍﻟْﻌُﺴْﺮَ  ﻭَﻟِﺘُﻜْﻤِﻠُﻮﺍ ﺍﻟْﻌِﺪَّﺓَ ﻭَﻟِﺘُﻜَﺒِّﺮُﻭﺍ ﺍﻟﻠّٰﻪَ ﻋَﻠٰﻰ ﻣَﺎ ﻫَﺪٰﻳﻜُﻢْ ﻭَﻟَﻌَﻠَّﻜُﻢْ ﺗَﺸْﻜُﺮُﻭﻥَ

[13]   İmam Rabbânî, el-Mektûbâtu’r-Rabbâniyye, Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrût, 2004, I, 131, M. No: 45.

[14]   Bkz. Bakara, 2/ 183: ﻳَٓﺎ ﺍَﻳُّﻬَﺎ ﺍﻟَّﺬِﻳﻦَ ﺍٰﻣَﻨُﻮﺍ ﻛُﺘِﺐَ ﻋَﻠَﻴْﻜُﻢُ ﺍﻟﺼِّﻴَﺎﻡُ ﻛَﻤَﺎ ﻛُﺘِﺐَ ﻋَﻠَﻰ ﺍﻟَّﺬِﻳﻦَ ﻣِﻦْ ﻗَﺒْﻠِﻜُﻢْ ﻟَﻌَﻠَّﻜُﻢْ ﺗَﺘَّﻘُﻮﻥَ

[15]   İbn Âbdi’l-Hâdî, Yûsuf b. Hasen b. Ahmed b. Hasen, Mahdu’s-Savâb fî Fedâil-i Emîri’l- Mü’minîn Umara’bni’l-Hattâb, Edvâu’s-Selef, Riyad, ty., II, 623:

اِبْنَ الْخَطَّاب هَلْ لَكَ عَلَى هَذَا صَبْرٌ؟

[16]   A’râf, 7/199:  ﺧُﺬِ ﺍﻟْﻌَﻔْﻮَ ﻭَﺍْﻣُﺮْ ﺑِﺎﻟْﻌُﺮْﻑِ ﻭَﺍَﻋْﺮِﺽْ ﻋَﻦِ ﺍﻟْﺠَﺎﻫِﻠِﻴﻦ

[17]  eş-Şeyh, Abdussettâr, Umeru’bnu’l-Hattâb, Dâru’l-Kalem, Dımeşk, 2012, s.197.

[18]   İbn Sa’d, Muhammed, et-Tabakâtü’l-Kübrâ, Dâr-u Sâder, 1998, III, 309.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir