İçeriğe geç

ŞERİAT, HaKÎKAT ve MâRİFET KÜRSÜSÜ: RAMAZAN

Ramazan; ekmeğe, suya karşı olduğu gibi, harama, yalana karşı da oruç tutmaktır. Ramazan bereket, Ramazan zarafettir. Ramazan yükseliş, Ramazan kalbin sabır ırmaklarının insan bedeninde gürül gürül akmasıdır. Ramazan zikir, Ramazan fikir mevsimidir. On bir ay ruhunu bedenine râm eden insan, Ramazan’da bedenini ruhunun hizmetine sunar.

Oruçla Kalbin Fıtrat Ayarlarına Dönmesi

Ramazan, yürekleri yaratılış ayarlarına döndürür. Oruçla sese, söze rikkat gelir; ahlak şehevî kirlerden arınır. Oruç, mümini en hayırlı amellere çağırır. Şeytan’ın infak eden Müslümana verdiği fakirlik vesvesesi, zenginlerin aç kalarak fakirle empati kurduğu Ramazan-ı Şerîf’te en zor günlerini yaşar, yer yer hükmünü yitirir. Orucun terbiye ettiği nefisler en fazla değer verdiği şeyleri başkaları ile paylaşır. Zengin; evle, arabayla, oturup kalktığı lüks mekânla farkındalık oluşturma kibrinden, fakir de fakirliğin yalnızlığından kurtulur, insanlar arasındaki mesafeler kalkar, cami saflarındaki muvazene şehrin sokaklarına da taşınır.

Ramazan-ı Şerîf’te, Rahmet/Cennet kapıları açılır, Cehennem’in kapıları kapanır, şeytanlar zincire vurulur[1]; orucun bereketiyle müminler kişiyi Cennet’e götürecek, Cehennem’den uzaklaştıracak amelleri yapar. Şeytan da sanki zincire vurulmuş gibi çaresiz bir halde müminlerin “a’mâl-i sâliha”sını izleyerek kahrolur.

Ramazan’da semadan rahmet yağar, her sokaktan, her Müslüman evinden bereket fışkırır. Selâm, dillerin değişmez virdi olur. Amir memura, paşa ere “es-Selâmu Aleyküm ve Rahmetullah” der.

Aç gözleri “oruç” doyurur. İmsaktan iftara kadar “melek” gibi yaşayanlar, fukaranın melek olmadığını, onun da susadığını, onun da acıktığını anlar. İlme’l-yakîn bilinen bir hakikat, oruç tuttukça hakka’l-yakîn mertebesine ulaşır. Servet sahipleri karşılığını Ahiret’te almak üzere infak

Mârifet Kürsüsü

Oruç; sahurdan iftara kadar helal ve haramları konuşan “Şeriat, Hakîkat ve Marifet kürsüsü”dür. Kardeşliği, vefâyı, paylaşmayı anlatır. Âsîlerin kalbine, “tövbe etme” aşkı düşürür. Kendine elli-altmış yıllık hedef koyanlara, gökdelenlerle semâya ulaşmaya çalışanlara, “Ölmeden önce öl ki, öldüğünde yaşa Azizim!” der. Fukarâyı kapıdan çevirene Peygamber-i Ekber’in ﷺ, “İnsanlara merhamet et ki, Allah da sana merhamet etsin,” buyruğunu hatırlatır. Çocuğa müşfik olmayı, komşuya “Bana ihtiyacın var mı?” diye sormayı, açlıktan feri sönen gözlere namazla nur aramayı öğütler.

Oruç, bize gün boyu, mülkün sahibinin Allah Teâlâ olduğunu, malın öncekilerden bize intikal ettiği gibi bizden de başkalarına geçeceğini, muhal farz, biri dünyanın tamamına sahip olacak çapta bir zenginliğe ulaşsa da, hak divanında küçücük bir ipe malik olan miskinden daha farklı olamayacağını, ölüm meleği gelince her ikisinin de “mülkü zannettiği şeyleri” bırakıp gideceğini söyler.

Oruçla “Ben”, “Biz” Olur

En ağır hastalar bile, en mâhir doktorların diyetini zaman zaman ihlâl eder. Fakat mutlak manada mülkün Allah Teâlâ’ya ait olduğuna inanan hiçbir müslüman, ne kadar acıkırsa acıksın, sahurdan iftara kadar ağzına tek lokma koymaz. Kul, teslim oldukça “ben”inden kurtulur. Bayram, “ben”inden yani nefsine kölelikten kurtulan insanın hürriyet günüdür. “Ben”likten kurtulan, “biz” olur, Ümmet’e karışır. “Ümmet” yapısını korumak için her ayın, her haftanın belli günlerinde nâfile oruç tutar. Mazlum Müslümanların yaşadığı şehirlerin “en az doğduğu şehir kadar” onun olduğunu oruçtan öğrenir.

Ramazan; mümin erkeklerin, mümin kadınların muttakîler kadrosuna dâhil olma cehdine vurulduğu bir aydır. İnsanlığı aşağılayan oluşumlar, Ramazan ikliminde büyüyen muhabbetle öldürücü darbeler alır.

Açlıkta Doyanlar, Toklukta Acıkanlar

Oruç, Ramazan’dan sonrası için de tutulmazsa, hasattan sonra tarlayı ayrık otlarının istilâ etmesi gibi, “biz” şuuru gider, ben gelir. Hava bozar, rahmet bulutları çekilir, kara bulutlardan gazap yağar. Açlıkla doyan kanaatkâr müminlere inat, koskocaman sofralara oturan toklar acıkırlar.

Osmanlı, devletini oruçtaki o derûni manayı kaybedince yitirdi. Fukarâya karşı yüzler gerildi, sesler sertleşti; mahalleler zenginler, fakirler diye fiilen ikiye ayrıldı. Namaz kılmamayı entelijansiyaya aidiyet, açıkta oruç yemeyi medenî cesaret, Batılı bir düşünürün eserinden alıntı yapmayı ya da çantada taşımayı bilgelik, annesinin altın yaldızlı bir mahfaza içerisinde sakladığı Mushaf-ı Şerîf’e abdestsiz tutmayı çağdaşlık gören bir nesil türedi.

Fukarâ semtlerindeki “kanaat”e karşı, doymayan gözleri temsil eden “Modadaki ihtiras virüsü”, pek çok İslâm mahallesine yıkım taşıdı. Yıkılan mâneviyat sütunları altında, Ramazan’ın içinde barındırdığı her hakîkat de yok oldu.

Yirminci Asırdayız Efendim Yirminci Asır!

Yahya Kemal, Ramazan-ı Şerîf’in çocuk simalara bahşettiği o muhteşem güzellikleri yaşamak, “ben”den kurtulmak, rahmet sağanağı altında sekîneti soluklamak, “biz”i yaşamak, ümmete katılabilmek için Moda’dan (Kadıköy) kalkıp Üsküdar’a Atik Valide Semti’ne gider. Orada entelijansiyayı, “Yirminci asırdayız! Düşününüz efendim yirminci asır!” diye aldatıp, zamana ve mekâna hâkimiyet ya da Allah’ın Şeriatı’na teslimiyet bahtiyarlığından koparan o aldatıcı kelimelerin gölgesinde, intizâr suretinde ikindi sonrasında sokaklara hâkim olan Ramazan Maneviyatını bekleyen müminleri seyreder. Sıcak pidelerin susam kokusunun karıştığı sokaklarda, Allah rızâsı için bir günü daha oruçlu geçirmenin heyecanıyla evine doğru giden Müslümanlara gıpta ile bakar. Gün batımında sofraları başında, “Yâ Rabbi! Senin rızana muhatap olabilmek için tuttuğum orucumu açıyorum…” diye “besmele” ile iftar edecek bahtiyar insanları düşünür. Ya da çocukların minârede yanan iftar kandilini ya da top sesini haber vermek için eve doğru koşarken yaşadığı sevinci hayal eder. Bir anda Müslüman mahallesinde iftar vakti sokakta yapayalnız kalmanın acısı sarar yüreğini… Bir Moda’daki kadınları, bir de sabah eşlerini işe uğurlarken, “Bey! Bize haram lokma yedirme! Açlığa tahammül ederim fakat Cehennem’in azabına dayanamam. Helâlinden yediğim soğan ekmek balla yağdan daha lezzetlidir.” diyen kadınları düşünür.

Güneş dağların arkasına doğru çekilirken, şehirde bir gün daha batarken oruçtan süzülen benizlerde kulluğun heyecanı, ibadetin nuru vardı. Bir top gürültüsüyle gün bitmiş, iftar sevinci basmıştı.

Yahya Kemal; iskarpini, fuları, şapkası, arabası, deniz manzaralı evi ile “oruçsuz ve neşesiz”, Atik Valide’de soğan ekmekle iftar açan fukarâ ise fevkalâde mutlu… Ramazan neşesinden Yahya Kemal’in payına düşen ise, iftardan uzak kalmanın hüznüyle ülkesinde “gurbet akşamları” yaşamasına ve oruç tutan Müslümanlardan ayrılmasına üzülmesi…  Tesellisi, acısı… Modalı Yahya Kemal, Üsküdar’ın kerpiç evlerinde yaşayan fukarâ çocuklarına özenir: “Yâ Rab! Nasıl ferahlı bu âlem, nasıl temiz!” der.

İhtiyarın Ufkundaki Ramazan

Bir asra yaklaşan ömrüyle eski İstanbul sokaklarından bastonunu taşlara vura vura evlerine doğru nefes nefese yürüyen ihtiyarlar, yeni İstanbul’un Ramazan mahrûmiyetine nasıl da hayıflanıyor, “Bir daha o eski Ramazanlar döner mi Yâ Rabbi! Yeniden iftar vaktini bekleyen çocukları, top sesiyle boşalan sokakları bu gözler görür mü?” diyorlardır.

Bu Ramazan, Atik Valide’deki Ramazanın sadece adını taşıyor. Ne iftar vakti şehrâyini ne terâvihi ne sahuru, ne de yüzlerdeki sürûruyla o Ramazan var artık.

Eski Zamanlarda Ramazan

Ramazan’da ümmet, iftar vakti yeryüzüne dökülen kulluk sırrını idrâk eder, oruçluların ağızlarından yayılan koku, misk-ü amber gibi rayhalanırdı. Yer gök sanki oruç tutar; Ramazan her noktada hissedilirdi. Namaz vakitlerinde dolan mescitleriyle, mukabele okuyan hâfızlarıyla, kürsüler etrafındaki halka sohbetleriyle camiler gün boyu dolar taşardı. Bir direğin dibinde İhyâ, diğerinde Şifâ, başka bir noktada ise Şemâil okunurdu. Medreseler irşad ve ihyâ ayı olarak gördükleri Ramazan-ı Şerîf’i yaşamak ve yaşatmak için öğrencileri köye-kente “emr-i bi’l-ma’rûf” için gönderirdi. Çarşıda açık kadın dolaşmaz, mideler gibi gözler de oruç tutardı. Ne açık bir lokanta, ne sigara, ne de şarap içen bir adam görmek mümkündü. Oruç, irâdeleri teslim alır; çarşıya, pazara güven gelirdi. Diller de oruç tutar, sözler yalana kaymazdı. En fâsık tüccar bile müşteri aldatmaktan korkardı. Çocuklar daha rahattı, tuttuğu oruçla ilâhî tâlimatlara göre yaşadığını gün boyu ilân eden babalar, hatalara karşı daha müsâmahakar olur, kadınlar da gönül rahatlığı içinde yemek yapar; tuzdan, yağdan mütevellit azarlayıcı cümleleri işitmezdi. Hanımlar eksiklerden dolayı eşine sıkıntı çıkarmaz, kapılar açık olsa da hırsızlar bir şey çalmazdı.

İslâm’dan nasipsizler bile ilk iftar topuyla tövbe eder, günah elbisesini çıkarırdı. Âile içi münâkaşanın yakıp-kavurduğu evlere Ramazan’da gökten sükûnet yağardı. Şehir, büyük bir âile olduğunu hisseder; birlikte ağlar, birlikte sevinir, İslâm’ın millet mecrasında doludizgin akardı. İftar vakti bir anda sokaklar boşanır, bir anda binler sofraya oturur, birlikte namaza durulurdu. Teravih sonrası husûsî meclisler kurulur, hoş sohbetler akdedilir, birlikte evlere dönülür, şehir bir anda sahura kalkardı. Zenginler hayır-hasenât için Ramazanı bekler[2], en fakirin evindeki iftar sofrası da iştah kabartırdı. Orucun terbiye ettiği yürekler, “bir kişiye dokuz, dokuz kişiye bir pul” şeklindeki kapitalist hesaba direnir, sahip olduklarını paylaşmaktan zevk alırdı. Bir yerde her tattan ve her renkten ziyâfetin, diğer tarafta ise soğan ekmekten müteşekkil iftar sofrasının olması pek rastlanır bir durum değildi. Oruç şiirdi, şuurdu. Müslümanın, Müslümanca vakarı kuşandığı ve gereğini yaptığı bir şuur haliydi. Besmele ile oturulan sofradan zengin de fakir de hamd ederek kalkardı. Oruç, ruhları; terâvih, camileri; kandiller, sokakları; şekerler/şerbetler de çocukların şuurunu aydınlatırdı. Terâvih safları, birlikte okunan salât-u selâmlar, vecdin ancak yaşanarak anlaşılabilen safhalarıydı.

İbâdetten Ziyâfete Ramazan

Şarkıcıların sahne aldığı, müzik seslerinin meydanları inlettiği, oruçla tasaffi eden nefsin kirletildiği; ibadetin ziyâfete, Ramazan’ın eğlenceye dönüştüğü; mütekebbir zenginlerin otellere, muhtaçların iftar çadırlarına çekildiği modern zaman Ramazan’ının, eskisiyle, aynı isme sahip olmaktan başka alakası neredeyse kalmadı. Namazla, mukâbeleyle, açlıkla terbiye ve teskîn edilen ruha vurulan takvâ mayasına, otellerde açılan iftar masalarından, Ramazan çadırlarında yükselen şarkı-türküden şehvet zehri damladı.

Hakk’ın Rızâsı mı, Karnavalcıların Takdîri mi?

Ramazan, namaz kılan bazı siyasetçilerin elinde tarihin en büyük saldırısına maruz kaldı. Oysa ne Moğol saldırıları, ne de Haçlı Savaşları yıkabilmişti oruç medeniyetini… Ramazan kalıcı darbeler almadan, en istismarcılardan daha istismarcı siyasetçilerin elinden kurtarılmalı, tekrar ibadet mecrasına döndürülmeli… Bunun için millet ayağa kalkıp, dünya sevgisinin basiretlerini körelttiği kimi belediyecilere, “Dinimden elini çek!” demeli.

Ramazan, Ol Mübarek Derviş Zâviyelerinden Çıkar Gelir mi?

Ramazan; zahitlerin evlerinden, âbidlerin tekkelerinden bize döner, gelir mi? Tefekkür ve ubûdiyet yeniden gökyollarını açar, melekler sâf sâf iner; sabır, yürekleri coşturur mu? Yapılan hayır-hasenâtla zengin konakları ve fukarâ evleri arasındaki farkı gideren, gariplere diş kirası adı altında para veren, Allah rızası için kaynatılan ve “besmele” ile dağıtılan çorbaların içildiği o muhabbet evleri tekrar inşâ edilir mi? Beş-on daireli bir binada kurulamayan irtibâtı koca bir mahallede tesis eden o irâde geri gelir mi? Ramazan bütün güzellikleriyle avdet eder; “Ramazan festivallerine” rağmen, “Ben geldim.” der mi? Oruç yine sürûr, teravih nûr, leyle-i kadir vuslat vesîlesi olur mu?

Hâtime

İslâm mânâ ve mefhumuyla naifleştikçe, Ramazan da zayıfladı. Kur’ân-ı Kerîm’in indiği ay, onun yasakladığı eğlencelerin yapıldığı bir mevsime dönüştü. Sanatçılar, tiyatrocular, din üzerinden ekmek yiyenler panayırı oldu Ramazan. Ümmet, Ramazan’ın ruhunu da nurunu da kaybetti. Bu yüzden sokaklarda minâreden yanan ışığı, şehrin tepe noktasında atacak iftar topunu bekleyen ve İmam “Allâh-u Ekber!” dediğinde yuvasına doğru kanat vuran bir serçe gibi “ezan ezan” diyerek evine koşan çocukları ve Ramazan’ı, kaybolan yavrusunun zuhûr haberi üzerine istikbâl için yollara düşen babanın heyecanıyla karşılayamıyoruz. Artık ne günlerce önceden başlayan iftâriyelikler hazırlama heyecanı, ne de yufka açmak için bir araya gelen kadın meclisleri kaldı…

Yeni bir zamanın iklimindeyiz. Zincirleri kıranlar; kalbini oruçla, namazla yıkayanlar –kudemâda olduğu gibi- Ramazan’ın has ikramına nâil olacaklar. “Hattab’ın oğlu Ömer” adıyla girdikleri Ramazan Mektebinden, “İslâm’ın oğlu Ömer” olarak mezun olacaklar. “Benden” sıyrılacak, ümmet mecrasına karışacak, kâh Mısır’da, kâh Şam’da, kâh Patani’de iftar açacaklar. İşte o zaman bayram, onlara “bayram” olacak.

* * *


[1]   Müslim, Savm, 1, H. No: 1079: إِذَا كَانَ رَمَضَانُ فُتِّحَـتْ أَبْوَابُ الرَّحْمَةِ، وَغُـلِّـقَـتْ أَبْوَابُ جَهَنَّمَ، وَسُلْسِلَتْ الشَّـيَاطِينُ. Ayrıca bkz. Buhârî, Savm, 30.

[2]   Bu konudaki hassasiyetin oluşmasına etki eden hadîs-i şerîfler için bkz. Buhârî, Bed’u’l-Vahy, 6; Müslim, Fedâil, 12.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir