TÜRKİSTAN’DA YAŞLILAR DİRENİYOR, GENÇLER “YÂ LEBBEYK!” DİYOR

Haccac, Halife Abdülmelik b. Mervan’a bir adamla mektup gönderir. Mektubu okumaya başlayan Abdülmelik, adama soru sormak için başını kaldırdığında karşıdakinin bir siyahi olduğunu görür ve “Muaydi’yi işitmen onu görmenden daha hayırlıdır.” der [ref]Meydânî, Mecmau’l-Emsâl, I, 324[/ref]. Abdülmelik’in bu ifadesi, haberi görüntüsünden daha hayırlı olan kişi için darb-ı mesel olur. Bu yüzden “Duymak, görmek gibi değildir.” denmiştir. Zira görünce, kanaatler değişir. Bazen büyük zannedilenler küçülür, küçükler de büyür.

Yüzlerde Allah Rasûlü’ne
Aidiyetin Resmi

Kazakistan Almatı şehri havaalanına indiğimizde, görmenin duymak gibi olmadığını bir kez daha müşahede ettim. Yüzlerindeki sakalla Allah Rasûlü’ne aidiyetlerini resmeden gençlerde, İslam’ı babalarından tevarüs eden bir gelenek olarak değil, bir ilahi nizam olarak yaşama kararlılığı vardı. Konuşulanların ötesinde bir uyanışa, bir dirilişe şahit olduk Kazakistan’da.

Tehcîrin En Soysuz Şekli

Sovyetler, İslâm beldelerinde tam bir soykırım yaptı; hayatta kalan Müslümanları tehcîr etti. Özbek, Tacik, Kırgız, Kazak, Türkmen, Ahıska Türkü, Çeçen ne kadar Müslüman varsa topyekün hepsini, âlimlerinden kopararak dağıttı, ruh kökleriyle irtibatlarını kopardı, hafızalarını yok etti. Tekrar bir daha toparlanıp ümmet olamamaları için her şeyi yaptı. Her bir milleti birden fazla bölgeye sürdü. Bu sürgünlerde onlarla ne bir imam, ne de bir âlim gönderdi. Tehcîrin bu en soysuz şeklini bütün Müslüman milletlere uyguladı Rusya. Onun hesabına göre ilk nesil İslam’ı hocalardan duyduğu kadar yaşayacak; ikinci ve üçüncü nesiller ise İslâm’ı öğretecek mürebbiler bulamadığından dinden kopacak ve tam olarak Komünizma’ya bağlanacaktı.

Siz Müslümansınız!

Sovyetler; Almati, Çimkent, Türkistan gibi şehirlerdeki cami ve medreselerin tamamını yıktı. Onlarca camisi olan Almati’de -şimdi yerinde büyük cami yapılan- tek bir mabed bıraktı. Kazakistan’ın en büyük şehrinde tek bir cami vardı, ona da girmek yasaktı.
Sovyetler, İslam’ı çağrıştıracak her şeyi yok etti. Türkistan’da Emr-i bi’l-Ma’ruf yapacak tek bir alim kalmadı. Başsız kalan Müslümanların önemli bir bölümü, zamanla Ruslar gibi yaşamaya başladı. Zorla başları açılan Müslüman kadınların çocukları, yeni dönemde teberrücü hayat tarzı olarak benimsedi.
Tarihinde ak sayfalar olan bir milletin yüreğinin derinlerinde tek bir şey kalmıştı; o da Kazak, Özbek, Tacik ya da Türkmenlerin Müslüman olduklarıydı. Bir gün iyi adamlar, iyi atlara binip gelecek ve onlara “Uyanın! Siz Müslümansınız!” diyecekti.

“Türkler Geliyor!” Diye
Kesilen Kurbanlar

Onlarca yıl Komünizma’nın baskısı altında yaşayan Müslümanlar, “Elbet bir gün Halifemizin çocukları bu zulüm sistemini çökertecek ve bizleri esaretten kurtaracak.” diye yolunu bekledikleri Türkiye’ye dair umutlarını hep korudu. Yaşlı kadınlar torunlarına Osmanlı’yı bir ibadet aşkı, bir tarih şuuruyla anlattı. Sovyetler Birliği dağılıp, Kazakistan dünyaya açılınca, Osmanlı hikayeleriyle büyüyen Kazaklar Türkleri büyük bir heyecanla , “Bunlar Mübarek insanlar.” diye kurban keserek karşıladı. Bu gelenler yüreklerin derinliklerinde kalan köze üfleyecek, her biri bir iman meşalesi olacaktı. Bir çocuk anneye, bir talebe mürebbiye nasıl bakar, hareketlerini özümser, sonra da tekrar ederse; onlar da uzun bir gurbetten sonra Türkiye’den gelen Müslümanları aynı dikkatle izliyor, her hareketlerinde bir hikmet arıyorlardı. Her sözlerinde, her adımlarında İslam’ın diriltici soluklarını aradılar. Ne var ki gelenlerin önemli bir bölümünün tek gayesi vardı, o da onlar üzerinden para kazanmak… Sahabe gittiği yerlerde ticaret yaparak insanların hidayetine; Türkî Cumhuriyetlere gidenlerin önemli bir bölümü ise yanlışlarıyla, onlar üzerinden İslam’dan nefret edilmesine sebep oldu. Bütün bunlara rağmen Türkiye’nin Kazakistan’da hala bitirilemeyen bir itibarı var.

Cehennem’e Çağıran
Sokaklar ve Müslüman
Gençler

Sovyetler’in tehcir politikalarından önce yalnızca Kazak ve Kırgızların yaşadığı bu geniş coğrafya tam bir İslam beldesiydi. Halkın geçimini hayvancılıktan temin ettiği bölgenin bir tarafına yazlık, diğer tarafına ise kışlık denirdi. Herkes kendi bildiği gibi göçer, konardı. (Abdurreşid İbrahim, Alem-i İslam, 82 vd). Asayişi sağlayabilmek için Ruslar tarafından yerleşik hayata zorlanan Kazaklar , göçebe kültürüyle birlikte, İslam’a ait pek çok şeyi kaybettiler. Mini etekli kadınların önemli bir yekün teşkil ettiği sokaklar Cehennem’e çağırıyor. Batı tarzı hayat yaşayan kadınların, Müslüman gençlerle tek münasebet noktası ise, birinin Peygamber-i Ekber’in mahşer gününde ilahi gölgeye sığınacağını bildirdiği yedi sınıf müminden olması, diğerinin ise onları felakete çağıran ve Cennet’e girmelerine sebep olan kadınlardan olması.

Halkın İslâm’la
İrtibat Noktası

40 yaş üzerinde olan müminlerin İslâm’la alakası bayram, Cuma ve cenaze namazları yanında bir de “hayrât” dedikleri ölülerin ardından tertip edilen 7., 40. ve 52. gecelerde yapılan okumalarla sınırlı. Bu yaş grubu ve üstü daha fazlasını “dinde aşırılık” olarak görmekte. Bu yüzden devlet gibi onlar da çocuklarının sakallarından rahatsız oluyor.
Komünizma’nın kahreden baskısı ve büyüklerin İslâm’a dair kulaktan kulağa anlattıkları Kazakları dinsiz olmaktan ya da dindar görünümlü Allah ve Rasûl düşmanı olmaktan korudu. En açık kadında dahi İslam’a karşı bir muhabbet, bir ihtiram gözlemleyebiliyorsunuz.

Gençlerdeki Sahabe
Hassasiyeti

Programlara katılan kardeşlerin kahir ekseriyeti gençti. Çimkent’teki konuşmada 40 yaş üzeri olanlar bir elin parmakları kadar dahi yoktu. Camiye ya da salona koşan gençler, geride güzelliğini sokaklara döken kadınları ve İslam’ı ancak belli şekil ve suretlerden ibaret zanneden annelerini bırakıp da gelmişlerdi. Okunan ayet-i kerime ve hadis-i şerifleri ise, sahabe hassasiyetiyle dinliyor, onlar gibi “sanki başlarına kuş konmuş” da onu kaçırmamak için adeta kımıldamıyorlardı. Onların, ne sabah namazında başlarında durup, “Haydi namaza kalk evladım!” diyen babaları, ne de suallerine muknî ve müfid cevaplar veren âlimleri var. Bilakis “Bu kadarı da fazla!” diyen ebeveynlerin engellemelerine maruz kalıyorlar. Bütün bunlara rağmen Âlem-i İslam’ın başka noktalarında göremeyeceğimiz bir aşk ve imanla İslam’a bağlılar.

Burada Az, Az Değildir

Neredeyse tamamı Ahıska Türklerinden oluşan Almati’deki konferansta gençler tekbîr getirince ortam bir anda buz kesti. “Neler oluyor?” diye ihtiyarların korkudan yürekleri ağızlarına geldi. Konuşmadan sonra yanıma gelen gençler “Hocam! Kusura bakma! Türkiye’deki gibi salonu tekbirlerle inletemedik.” deyince onlara, “Olur mu Kardeşim! Burada az, az değildir. Komünizma’nın yakıp yıktığı yerlerde getirilen bir tekbir Ebu Cehil’in Mekke’sinde ‘Allah-u Ekber’ demek gibidir.” meâlinde sözler sarfederek gönüllerini aldım.

Saat 24.00

Almati’den Astana’ya gidecek uçak rötar yapınca yatsı namazı için bir camiye gittik. Vakit gece yarısına yaklaşıyordu. İçerde 8-10 yaşlarında çocuklar Kur’an-ı Kerîm ezberliyorlardı. Bizimle birlikte olan kardeşler, “Hocam derdi olan her imamın camisi aynı zamanda bir medresedir burada. Pek çok camide benzer manzarayı görebilirsiniz.” dediler. O Kur’an talebeleriyle bir müddet Allah Rasûlü’nün çevresindeki çocukları konuştuk. Ağabeyleri gibi çok alakalıydılar. Saat 24.00’a yaklaşıyordu fakat ne yüzlerinde yorgunluğun, ne de gözlerinde uykunun eseri vardı. Bilakis, “Biz nöbetteyiz, ayaktayız Ya Rasûlallah!” der gibiydiler.

Soru-Cevap Fasılları

Almati’de akşamdan sonra farklı cemaatlerden kardeşlerimizin katıldığı soru-cevaplı bir toplantı yaptık. Sorularının önemli bir bölümü tesettür ve kadının cemiyette üstleneceği role dairdi. Yine çoğunluğu gençlerden oluşan bu ictimada, -öyle zannediyorum ki- yöneltilen soruların bir kısmının amacı, alışmış olduklarından dolayı mahremiyet ihlallerini normal gören bazı yaşlılara duyurmaya mebniydi.
Bu fasıl yatsıdan sonra da devam etti. Her nev’i sohbet, ders ya da konferansa saatlerce devam etseniz yine de sizi büyük bir alaka ile dinleyecek gençler var Kazakistan’da elhamdülillah.
Çimkent’te Aziz Mahmud Hüdayi’nin medreselerinde görev yapan hoca kardeşlerimizle olan soru-cevap faslı da bu diyarın en bereketli meclislerinden biriydi.

Tek Müşterekleri İslam

Bugün Kazakistan’da bir İslam mucizesi yaşanıyor. Komünizma çöktüğünde gelişlerini büyük umutlarla bekledikleri Türkiyeli Müslümanların söz ve fiilleriyle inkisar-ı hayale uğrayan Müslümanların çocuklarında her şeye rağmen büyük, köklü ve derin bir uyanış var. Özbek, Kazak, Tacik diye babaları parçalanan bir milletin evlatlarının tek ortak paydası ve en büyük değeri İslam. Gençler O’nun etrafında etle tırnak gibi oldular.
Türkiye’yi, “Her ne kadar oradan bize –bazı- yanlış adamlar gelse de, Türkiye, hilafetin merkezidir. Bu ümmet Türkiye düşünce düştü, doğrulunca da doğrulacaktır.”, dolayısıyla “Gitmesek de, gelmesek de bizim orada kardeşlerimiz, hocalarımız var.” diyerek değerlendiriyorlar.
Bütün paylar İslam’a ait olmak şartıyla söyleyelim ki, Kazakistan’da sosyal medya üzerinden İFAM’daki yazıları okuyan, hutbe, sohbet ve dersleri dinleyerek kayıtsız tedrisata devam eden kardeşlerimiz var. Neyi, nerede nasıl söylediniz, bunu sizden daha iyi hatırlayan, yazıya döküp ezberleyen, öğrencileriyle paylaşan kardeşlerimiz mevcut.
İslâm’a olan muhabbetlerinden dolayı sizi en güzel mekanlarında ağırlamak, en gösterişli vasıtalarda dolaştırmak arzusundalar.

Asrın Yetimleri:
Ahıska Türkleri

Devlet-i Aliyye’nin ahir ömründe Kafkaslara giden Osmanlı zabitleri Ahıska Türkleri’ne, devletin zayıfladığını, her an her şey olabileceğini, bu yüzden Anadolu’ya hicret etmeleri gerektiğini söyleyince onlar, “Osmanlı çöker mi?! Bu, muhaldir!” diye taaccüp etmiş ve teklifi geri çevirmişlerdi. Ne var ki kısa zaman sonra Osmanlı bilkuvve siyaset sahnesinden çekildi ve Kafkaslar Ruslar tarafından işgal edildi. Oradaki Müslümanların bir kısmı katledildi, bir kısmı da farklı bölgelere sürüldü. 1944 sürgününde Kazakistan’a gönderilen Ahıskalıların Almati’de ki nüfusu bugün 200 bin civarında. Ruslar sâir Müslümanlara yaptığı gibi Ahıska Türkleri’nin de ulemasını şehit ettiğinden ya da Sibirya’ya sürdüğünden başsız kalan halk, Sovyetler çöktüğünde sadece Müslüman olduklarını biliyordu.
Sürgün, Rusların doğal Müslüman öldürme yöntemiydi. Kaç çocuk, kaç kadın ve kaç ihtiyar binlerce kilometrelik yollara dayanamayıp hayatını kaybetti?! Onlar vatanlarını, yolda yakınlarını, sürgünde ise dinlerini kaybetmenin ızdırabını yaşadı. Acı bellerini büktü fakat yine de direndiler, İslam’ın birkaç esasına yapışarak Allah Teala ile irtibatlarını koparmadılar.

Ahlaksızlığın Dibi:
Türk Dizileri

Ahıskalılar kendilerini hala Osmanlı tebası olarak kabul etmekte. Ne varki Türk dizilerinin en az Türkiye kadar izlendiği Kazakistan’da Türkiye sineması üzerinden yapılan tahribat Sovyetler’in maneviyat katliamından geri değil. Her iki tahribat arasındaki tek fark ise, Sovyetler’in tahribatı cebren, Türk dizilerinin ki ise hileyle.
Muhteşem Yüzyıl, Ahıskalılar’ın başını öne düşürdü. Bu melun dizi, Osmanlı hasmı Selefiler’le Rusları aynı çizgide birleştirdi; her ikisi de Ahıskalılar’a, “Siz, bu Osmanlı’ya mı aitsiniz?” dedi. Bazı Ruslar ise daha da ileri giderek, “Biz öyle bir milletiz ki bir Hürrem Sultan’la devletiniz içinde devlet kurarız.” diye diziyle iftihar etti. Muhteşem Yüzyıl ve diğer diziler birer ahlaksızlık manifestosu olarak alem-i İslam’da canlanan Osmanlı rüyasına kezzap dökmeye matuf bir projeydi. Ne var ki ilgililerin ilgisiz kalmasıyla Müslümanları ifsad ettiler. Bütün müktesebatını da, hayata bakış tarzını da ekranlardan alan ya da ekranlara göre ayarlayan yeni nesli dinine ve tarihine hasım yaptı. Bu yüzden konferansta neden İslam’ın insanlığın yegâne umudu olduğunu, bu dizilerin de bu umudu yok etmeye matuf sabataist projeler olduğunu ifade etmeye çalıştım. “Sanat” kalkanı arkasına sığınarak İslâm’a ve Osmanlı’ya söven bu kadroya sessiz kalanlar elbette tarihin ve Allah’ın huzurunda sorumludurlar.

Ahıskalı Ali Haydar Efendi

Ahıskalılar’a, unuttukları İslâm’ı şekilden ve sûretten ziyade ruh ve manasıyla onlara hatırlatacak Ahıskalı Ali Haydar Efendi’den bahsettim ve dedim ki; “Bu kardeşinizin, her meselede mufassal ve müdellel cevaplar verdiğinden dolayı son devir Osmanlı uleması tarafından ‘hacet kapısı’ olarak nitelenen Ahıskalı o büyük velinin talebesinin talebesi olması cihetiyle, her nevi ırkî aidiyetin ötesinde sizinle bir mana bağı vardır. Onun mücadele hayatını okur, yakından tanırsanız, Hakk’la Batıl’ın mücadelesinde neyi, nasıl yapmanız gerektiği noktasında büyük mesafeler kat edecek; yeni nesle de atalarının putperestler değil, Ali Haydar Efendi gibi büyük veliler olduğunu göstermiş olacaksınız.”.

Gayeleri Aynı Olanlar,
Aynı Safta

Anadolu’nun bir bölümüne İslam, Türkistan alperenleriyle geldi. Alparslan’ın ordusundan önce Ahmed Yesevi Hazretleri’nin dervişleri fethetti Anadolu’yu. Komünizma’nın ruhuna inkar zehri döktüğü Türkistan’a tekrar Ahmed Yesevi Hazretleri’nin soluklarını taşıyabilmek için Anadolu’dan çok sayıda mümin Türkistan yollarına düştü.
Hizmet tarzları farklı, gayeleri ise i’la-i kelimetullah olan Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat akidesine bağlı oluşumlardan Aziz Mahmud Hüdayi, Süleyman Efendi Cemaati, Risale-i Nur talebeleri, İsmailağa hocaları ve Menzil sûfîleri’nin hem güzel hizmetleri, hem de aralarında akdettikleri tam bir uhuvvet var. Hiç biri diğerini, rakip olarak görmüyor. Bilakis birbirlerinin muvaffakiyeti için dua ediyorlar elhamdülillah. Süleyman Efendi’nin medresesinde kardeşlerimize ilmin ve ulemanın Ümmet’in uyanışındaki rolüne dair konuştuk, akşam Aziz Mahmud Hüdayi’deki programa ise hem onlar, hem de Risale-i Nur talebeleri, İsmailağa ve Menzil sûfîleri geldi elhamdülillah.
Selefi yapıların hızla yayıldığı Türkistan’da önlem alınmazsa, küresel güçler onlar üzerinden büyük kaos planlarını hayata geçirirken hiç de zorlanmayacaklardır.

Kazakistan İlahiyat
Fakülteleri

Yesevi Hazretleri’nin civarında derdi olan iki İlahiyat hocamıza rastladık. Ne var ki bunlar azınlıkta. Bir kardeşimin Almati’de bir ilahiyatta yaşadığı bir hadise var ki, dinlediğinizde, “Bu okulun müessisi buraya sadece para kazanmaya ve Türkistan’ın İslâm’la olan ve olacak irtibatını koparmaya geldi.” hükmüne varıyorsunuz. Diyor ki kardeşimiz: “İlahiyat’ı yöneten Türkiyeli Prof… okulun dışına kadar beni uğurlamak için çıkmıştı ki, avluda biri tesettürlü üç tane kız öğrenciyi görünce, tesettürlü olana yönelip, ‘Sen benim okulumu mu kapattıracaksın? Çık dışarıya! Bir daha seni bu halde görmeyeceğim.’ şeklinde ağır hakaretlerde bulundu.” Malum okulda şimdiye kadar üç ya da dört tane mevlid programına katılan bu kardeşimiz, sözlerine şunları da ilave etti: “Gittiğim bütün mevlidler Cuma namazı saatindeydi. Ben namaz için ilgili proftan izin istediğimde bana, ‘Nereye gidiyorsun? Otur, daha yemek yiyeceğiz.’ dedi.” “Programın adı, Mevlid-i Nebiydi fakat muhtevasında Allah Rasûlü’nden başka her şey vardı. Müslümanların cami kapılarında verdiği sadaka paralarıyla kurulan bir ilahiyatta tesettürlü kızların oranı yüzde onlarda. Önemli bir bölümü de mini etekli imiş.”.

Vehhabiler Lehine Değişen
Dengeler

Türkiye’deki ilahiyatların daha basitleştirilmiş halinden ibaret olan Kazakistan’daki ilahiyatların ortak özelliği, Kur’an-ı Kerim okuyamayan, Arapça, fıkıh, tefsir, hadis bilmeyen öğrenciler mezun etmesi. Bu durum ise selefiliğin ekmeğine yağ sürüyor. Gençler bir tarafta samimi fakat ilmi durumu yetersiz, selefilere karşı müdellel cevap veremeyen, Türkiye’de okuyup gelenleri; diğer tarafta ise en azından Arapça konuşabilen âlim görünümlü cahil vahhabileri görüyor. Bu da, küresel güçlerin operasyon maşası vehhabiler lehine her geçen gün dengeyi değiştiriyor maalesef.

Ahmed Yesevi Hazretleri

Adı Ahmed Yesevî… Yesi şehrine nisbetle Yesevî diye iştihar etti. Önce Yesi’de Arslan Baba’ya intisab etti. Daha sonra ise Buhara’ya giderek Nakşibendiyye tarikatının kolbaşlarından Yusuf Hemedânî’ye talebe oldu. Onun dört halifesinden biridir.
Yesî’de dünyaya geldi ve orada vefat etti (562 h/1166m). Türklerin meşâyıhlarının büyüklerindendir… Pîr-i Türkistan, Hazret-i Türkistan, Hazret-i Sultân, Hâce Ahmed, Kul Hâce Ahmed diye de bilinir. Annesi meşayıh-ı kiramdan Mûsâ isimli bir zâtın kerîmesi idi. Erken yaşta yetimlik acısını tattı; yedi yaşında iken babası vefât etti.
Ahmed Yesevî Hazretleri’nin çok sayıda halifesi vardı. En meşhurları ise, Şeyh Süleyman, Şeyh Saîd Atâ, Şeyh Mansûr Ata ve Şeyh Hakîm Atâ’dır [ref]el-Hanî, el-Kevâkibu’d-Dürriyye, 348[/ref].
Yusuf Hemedanî’nin vefatından sonra bir müddet daha Buhârâ’da kaldı. Müridânın seyr u sülûkunu Yüsuf-i Hemedânî’nin en büyük talebesi Abdülhâlık Goncdüvânî’ye bırakıp memleketi Yesî’ye döndü. Binlerce kişiyi irşad etti. Emr-i bi’l-Maruf için talebelerini Türkistan’ın her tarafına gönderdi. Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi’nde de zikrettiği gibi Anadolu’daki sûfî hayatı da derinden etkiledi. Şeriat’a ittiba etmesiyle temayüz eden Ahmed Yesevi Hazretleri’ne nisbet edilen bazı oluşumların alevî meşreb olmasının nedeni, onların zaman içerisinde inhiraf edip ondan ve yolundan uzaklaşmış olmalarıdır.
Kendisine çok sayıda keramet de nisbet edilen Ahmed Yesevi’nin en mühim eseri İslam’ı hikmet boyutuyla anlattığı Divan-ı Hikmet’tir.
Tika tarafından onarılan kabrinin civarında Türkiye güzel bir cami yaptırdı. Onlarca yıl Komünizma’nın işgali altında kalan Türkistan bölgesinde Ahmed Yesevî Hazretleri’nin türbesi, hafızasını kaybeden millete, “Ben sizin atanızım. Siz komünist değil, Müslümansınız.” diye haykıran bir kürsü gibiydi.
Ahmed Yesev’i Hazretleri, Allah Rasûlü’ne bağlılığın bir göstergesi olarak 63 yaşından sonra toprak üstünde yatmadı, ders okutmadı. Yerin altındaki bir mağaraya/çilehaneye inerek orada hayatını devam ettirdi.
Uçakla ancak 5,5 saatte gidebildiğiniz Türkistan’dan Anadolu’ya dervişlerini irşad için gönderen bu Büyük Veli’nin huzurunda huzur buluyor insan. Ayrılırken türbedara şöyle dedim: “Kardeşim unutma ki! Kıyamet günü bu Büyük Veli ile yüzleşeceksin. İnsanların, kabre bez bağlamalarına, türbenin etrafını tavaf etmelerine müsamaha gösterme. Bir zamanlar Şeriat’a aidiyetinin merkezi olan Türkistan’ın vehhabi ağzıyla Şirkistan diye anılmasına fırsat verme!”

Hulâsa

Sovyetlerle birlikte Komünizma da çöktüğünde, Türkiye’den Kazakistan’a giden bir kardeşimiz gözlemlerini aktarırken şunları söyledi: “O yıllarda cami yok denecek kadar azdı. Cumalarda birkaç kişi ancak olurdu. Onlar da Türkiye’den gelenlerdi.” Şimdi ise Almati’de 100’ün üzerinde cami, bir o kadar da mescid var. Cumalarda camiler doluyor. Kışın soğuğun -50’yi bulduğu Almati’de gençler buzun üzerinde titreye titreye namaz kılıyor. Bu durum Kazakistan’ın geniş toprakları üzerinde gözü olan Rusya’yı ve Çin’i ürkütüyor.
Kazakistan’da şehvetin tuzağına düşmeyen Yusufları durduracak iki büyük oyun var. Biri Kazak, Özbek, Kırgız ve Ahsıkalılar’dan oluşan, her biri Müslümanlardan ve Türklerden mürekkeb İslâm millet yapısını ırkçılık üzerinden tahrik edip, dağıtmak; ikincisi ise selefiler üzerinden birkaç intihar saldırısı planlayıp ardından İslâm=terör diyerek bütün İslâmi faaliyetleri yasaklamak. Şüphesiz onların bir planı varsa Allah’ında bir hesabı vardır. Ve Allah’ın hesabı bütün planlara galip gelecektir.
Kazakistan iki ateş arasında… Ordusu güçlü değil. Bu yüzden siyaseten bir tarafta olmaya kendini mecbur hissediyor. Rusya’nın yanında durması, Çin’in istila alanını kapatıyor. Bu yüzden devletin Ruslarla ızdırarî bir birlikteliği var.
25 bin Çinli militan, kaçak yollarla girdiği Kazakistan’da genç kızlarla evlenip Kazak vatandaşı oldu. Bu, hem Şeriat’a aykırı, hem de Çin istilası için çok tehlikeli bir adım.
***
Çimkent’in en büyük camii Akmescid’de akşam namazından sonra Kırgız, Özbek, Tacik, Kazak gençlerle İslam Ümmet yapısına dair konuştuk. Ne o gençlerin nasıl bir aşkla konuşmayı dinlediklerini, ne gecenin yarısında bir mescidin köşesinde derin bir vecd halinde Kur’an-ı Kerîm’i ezberleyen çocukları ve ne de Cehennem’e çağıran sokaklarda yanmadan yürüyen İbrahimleri unutacağım.
Kazakistan uyanıyor. Anneler duruyor, delikanlılar İslam’a koşuyor. İçerden bir mani olmazsa yakında büyük fetihler olacak. Öncü-akıncı birliklere ihtiyaç var. Bunun için Türkiye’ye düşen en temel vazife, eğitim dili tamamen Arapça olan bir ilahiyat fakültesi açmalı ve okul bütün Türkî cumhuriyetlerin ihtiyacını karşılayacak bir derinlik ve muhtevada olmalı.

İlgili Makaleler