“DEĞİŞTİRİN O KUR’AN’I” DİYEN ZANGOÇ KİM?!

“DEĞİŞTİRİN O KUR’AN’I” DİYEN ZANGOÇ KİM?!

Her oyunun kuralları var. Kim, neyi, nasıl yapacak ya da yapmayacak ehline malumdur. Hakem oyunun kurallarına uymayan oyunculara sarı ya da kırmızı kart gösterir ya da bütünüyle spordan men cezası verir. Mesela bir taekwondocu büyüklerde mücadele ediyorsa, her raund üç dakika olmak üzere, üç raund ringin dışına çıkamaz. Sporcunun hangi hareketinin artı, hangisinin eksi puan olduğu bellidir. Sair oyunların da kendilerine göre kuralları vardır. Adı üzerinde oyun, lakin yine de her birinin kuralları ve onlara uymayanlar için ise farklı farklı müeyyideleri var.

Oyun, “oyunken” kuralı olur da Din-i Mübîn’i İslâm’ın kuralları; helalleri haramları olmaz mı? Nasıl ki antrenörler oyunculara önceden kuralları hatırlatır, müsabakada oyuncu kurallara riayet etmeyince, hakem ona müdahale ederse, âlimler, ârifler de insanları Ahiret’e götüren dinin kurallarını, emir ve yasaklarını onlara anlatmakla mesuldür. 

Meydanlar Mescit, Mescitler Meydan

Allah Rasûlü Hicaz yarımadasında Rabbinin talimatlarını, Havra’nın, Kilise’nin sustuğu, insanların yarınlara dair umutlarını yitirdiği, ellerinde kelepçe, ayaklarında pranga olduğu bir zamanda ilan etti. Papazların helalleri haram, haramları da helal yaptığı, Manastırlara çekildiği bir çağda bütün bir beşeriyeti “Allah-u Ekber” demeye çağırdı. Haktan, hukuktan bahsetti. Meydanı mescit, mescidi meydan yaptı. Camii yolunu yediden yetmişe herkese açtı. Mekkeliler insanlara “Onu dinlemeyin!” dedikçe Allah Rasûlü’ne yönelişin hızı arttı. Her gruptan insan özgürlük adına ona koştu. Delikanlılar, genç kızlar, kadınlar Ebu Cehil’in safından ayrılıp Darul-Erkam’da oluşan Hakkın safına geçti.

İman Ferman Dinlemez

Kur’ân-ı Kerîm’le mücadele edemeyeceklerini anlayan kâfirler, “Dinlemeyin bu Kur’ân’ı”1 diye bir kampanya başlattı. Kur’ân’ın okunduğu yerlere gidip sesler, gürültüler çıkararak O’nu bastıracaklarını düşündüler. Onlar konuştukça küçüldü, sarsıldı, hakikatin mesajı ise daha çok duyuldu; Mus’ab b. Umeyr, Sa’d b. Ebi Vakkas gibi yarınları adına umut bağladıkları gençler Mekkelilerin yanından ayrılıp İslâm safına geçti. Gördüler ki, “İman ferman dinlemiyor.”. Muhacir Bedir’de, Bilal b. Rebah, Selman el-Farisi ve Ensar’la birlikte amca çocuklarına karşı savaştı. Her nevi manipülasyona tevessül eden, buna rağmen delikanlıların Kur’ân-ı Hakîm’e muhatab olmalarının önüne geçemeyen Müşrikler, “Âyetlerimiz kendilerine apaçık birer delil olarak okunduğunda, (öldükten sonra) bize kavuşmayı ummayanlar, Ya Muhammed (bize) bundan başka bir Kur’ân getir veya onu değiştir”2 dedi. Zira onlar da biliyordu ki Kur’ân-ı Kerîm’i evlerine, hayatlarına, devletlerine uygularlarsa bir daha insanları sömüremeyeceklerdi. Kur’ân’ın insanı değiştirdiğini, değişen insanla beraber cemiyetin de değiştiğini gören Müşrikler hem dilleri, hem de lisanı halleriyle, “Ya Muhammed (bize) bundan başka bir Kur’ân getir veya onu değiştir” dedi.

Kimler, Niçin Kur’ân-ı Kerîm’den Rahatsız?!

Kur’ân-ı Kerîm nazil olduğunda dünya, kadının insan mı hayvan mı olduğunu tartışıyordu. Hindular kocası ölen kadını yakıyor, Batılılar da hayvan pazarında satıyordu. İslâm, kadın noktasında büyük bir inkılap yaptı; Hz. Ebu Bekir kulluk noktasında ne kadar yükselirse, kadın da o kadar yücelir dedi. Faizi kaldırdı, yetimin hakkını devlet himayesine aldı, şehvet tüccarlarının metaı haline gelen kadını kurtardı. 

Kur’ân’ın Miras İnkılabı

Cahiliye Arapları bir kadının eşi vefat edince ne ona, ne de kızlarına mirastan hak verirdi. Maddi anlamda hiç bir sosyal güvencenin olmadığı Cahiliyye’de çocuklar ve kadın ortada kalırdı. Katliamlar ve ardı arkası kesilmeyen istilalar neticesinde Hicaz adeta bir yetimhaneye dönmüştü. Vefat eden Evs’in hanımı küçük kızlarıyla Allah Rasûlü’ne ﷺ‭ ‬gidip şöyle dedi, “Ya Rasûlallah! Eşim vefat edince, amca çocukları geldi, ne kadar mal varsa aldı götürdü; Bana da, ‘Kadınlar ata binemez, savaşamaz’ bu yüzden mirası Evs’e daha yakın olanlar değil de, ailenin iffetini koruyacak olan bizler almalıyız, mealinde cümleler sarf etti. Ben de bu kızlarla birlikte ortada kaldım. Nasıl bu çocukların nafakasını kazanayım ve iffetimi nasıl muhafaza edeyim.” dedi. Allah Rasûlü ﷺ‭ ‬kadına “bekle” buyurdu. Evsin hanımı ve çocukları, bütün acılı kadınlar adına beklerken ne Kilise, ne Havra konuştu. Biri “Sezar’ın Hakk’ı Sezar’a, Tanrının hakkı tanrıya” diyerek laik bir anlayışın gölgesine sığınarak devleti Sezar’a bıraktı, diğeri de Yahudi ırkı dışında her kim varsa topyekün tamamına köle olarak bakmaktaydı. “Kilise sussa, vicdanlar sussa da, Âlemlere rahmet olarak gönderilen Allah Rasûlü susamazdı. Kadını sömüren lobileri karşısına aldı ve Kur’ân’ı Kerîm’in şu âyetini okudu, ‘Ana, baba ve akrabanın (miras olarak) bıraktıklarından erkeklere bir pay vardır; yine ana, baba ve akrabanın bıraktıklarından kadınlara da bir pay vardır.’’4

Kur’ân-ı Kerîm, ‘Erkekler gibi kadınlar da yakınlarından, annelerinden babalarından geride kalan mirastan pay alacak,’ buyurdu. Her şeyin bir bedeli olurdu da, güce dayanan batıl bir zihniyeti devirmenin bedeli olmaz mıydı?! Kur’ân okunup hayata taşındıkça mevzilerini kaybedenler Allah Rasûlü’ne ﷺ‭ ‬gelip, “Ya Muhammed (bize) bundan başka bir Kur’ân getir veya onu değiştir’’dedi. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm miras yoluyla kadını sömüren haramzadelere kapıyı kapattı. Kadın üzerinden geçinenler aslında şunu söyledi, “Ya Muhammed bu Kur’ân elimizdeki malı aldı. Artık yetim kalan kızları dilediğimiz gibi sömüremeyeceğiz. Böyle bir Kur’ân’ı kabul etmemiz söz konusu olamaz. Değiştir onu, ya da bize başka bir Kur’ân getir”.

Mekkelilerden Çağdaş Dünyaya Kadın Ticareti

Hicazlıların da kendi çapında podyumları vardı. Kadınları oralara çıkarır, teşhir eder, onlar üzerinden para kazanırlardı. Kur’ân-ı Kerîm onlara, “Dünya hayatının geçici menfaatlerini elde etmek için iffetli olmak isteyen genç kızlarınızı fuhşa zorlamayın.”  buyurdu. Toplumu iffete davet etti. Allah Rasûlü insanlığın vicdanına tercüman oldu. Kadının “meta” kabul edildiği bir dünyada “devrim” etkisi yaptı bu âyet. Evlerde bu âyet okundu, kadınlar bu âyeti konuştu. Gençliği sömürülen, yaşlanınca da kenara atılan kadınlarda yeniden “insan” olarak kabul edildiklerine dair bir umut doğdu. Âyetler onların dünyasında “rahmet”, kadın tacirlerinin dünyasında ise “nefret”e sebep oldu. Çünkü Kur’ân onlara tam da şunu diyordu, “Bundan sonra genç kızları, onların güzelliklerini kullanarak satamayacak, insan ticareti yapamayacaksınız.”. Kanalı, gazetesi, internet sayfası ve daha nesi varsa herşeyiyle kadın teşhirciliği ile ayakta duran yığınla insanın kadın istismarına son verecek bir kanun maddesi çıkmasına tepkisini düşünün! Üstelik çıkan bir kanun maddesi değil, Allah’ın âyetiydi ve Kıyamet’e kadar yürürlükte kalacaktı. Onun hâkim olduğu beldelerin podyumlarında “baykuşlar” ötecek, piyasalarına “kesat” düşecekti.

Tesettür ayetleri inince mazlumların umudu, müminlerin imanları güçlendi, kâfirlerin ise buğzu arttı. Irkına soyuna, rengine bakmadan kadın “anne”dir ve “Cennet annelerin ayağı altındadır.” dedi İslâm. Yürürlüğe giren bir kanun maddesi menfaatlerine dokunan bir şebekenin rical-i devlete gidip, kanunun ilga ya da tebdilini talep etmesi gibi, onlar da Allah Rasûlü’ne, “Ya Muhammed ya bu Kur’ân’ı değiştir ya da bize başka bir Kur’ân getir” dedi. Allah Rasûlü bütün talepleri içine alan, hepsini olduğu gibi onlara iade eden bir muhteva ile, “Ben ancak bana vahyedilene uyuyorum.” mealindeki âyet-i kerîmeyi okudu.5

Kadın Tacirlerinin Kur’ân Rahatsızlığı

Cahiliye döneminde zina büyük bir sektördü. Cariyeler hem şarkı söyleyip erkekleri eğlendirir, hem de efendileri tarafından para karşılığında “fuhşa” zorlanırdı.

Kur’ân Kerîm gençleri evlenmeye çağırdı, maddi durumu yerinde olan müminlere de “onları evlendirin!”6 buyurdu. Her şeye rağmen imkân bulamayıp, evlenemeyenlere “iffetli” olmayı emretti.7 Saadet Asrında toplum hızla değişti ve Kur’ân en iffetsiz cemiyet yapısından “en iffetli” nesli çıkardı. Sahabe gözü gibi, elini, dilini de haramdan korudu. Her bir sahabi Kur’ân-ı Kerîm ve Sünnet-i Seniyye’nin insanda nasıl tezahür edeceğine misal oldu. Yollarına koydukları işaretler Kur’ân’a ve Sünnet’e dayandığından işaretleri her mevsimde Cennet’i gösterdi.

Kur’ân Kerîm, evlenmeye güç yetiremeyen bir genç, kadınlığını kendisine arz eden Zuleyha’ya “Allah’a sığınırım.”8 diyen Hz. Yusuf’a bakarak ayakta kalabilmesi bir sûre boyunca ona iffet abidesi olan Peygamber’i anlattı.

Kur’an-ı Kerîm, şehevî aklın, irfanî akla hâkim olduğu bir zamanda, “Beni yoktan var eden Allah Azze ve Celle’ye ihanet edemem” diyen Yusuf’lar ve şehvet baronlarına karşı Allah’ın buyruklarını müdafaasıyla meşhur olan Hz. Meryem9 gibi “Büyük Kadınlar” yetiştirdi.

Yusufların Gömleği Arkadan Yırtılır

Bir genç sözle değil, yürekle iman ettiyse ona göre “tesettür mevzu”su kapanmıştır. Karşısına dünyanın en güzel kadınlarından biri çıksa, kapıları kapatıp “gel” dese, Meleklerin murâkabesini üzerinde hisseder, “Ben Allah’tan korkarım.” der ve döner. Onun gömleği arkadan yırtılır.10

Medine’de “Yusuf”lar ve “Meryem”ler çoğalınca “kadın ticareti hacmi” hızla düşen Müşrikler, Allah Rasûlü’ne gelip, “Bize başka bir Kur’ân getir, ya da onu değiştir.” dedi.

Pazarları kesada uğrayan “kadın tacirleri” Mekke sokaklarında Hazreti Yusuf gibi iffeti kuşanan genç sahabileri görünce Allah Rasûlü’ne olan düşmanlığı daha da arttı.

İnanmadıkları bir Peygamber’den “Bize başka bir Kur’ân getir” talebinde bulunan Müşriklerin fikir soyu Ebu Cehil’e kadar gider.

Allah Rasûlü’nden Kur’ân’ı değiştirmesini talep edenler, aslında tam da şunu söylemek istiyorlardı.  “Kur’ân’ı değiştirmeli, piyasamızı kesada uğratan bu âyetleri ondan çıkarmalısın. Zira seni dinleyen, bu âyetlere ‘amenna/iman ettik’ diye karşılık verenler bizim tuzağımıza düşmüyor. Onlara eskiden olduğu gibi yine kadınları arz ediyoruz, podyumlara, arenalara çağırıyoruz lakin öğrencilerin değil kadınlara bakmak başını kaldırıp o sokağın taşlarına bile bakmıyor.”.

Nikahsız Hayatların Kur’ân Düşmanlığı

Cahiliyye’de farklı evlilik(!) şekilleri vardı. Onlardan biri de şöyleydi; Bir kadın, on erkekle beraber olur, dokuz ay sonra bir çocuk doğurur, sonra birlikte olduğu o on erkeği davet eder. Hangisi daha zengin ya da hangisi kadının daha çok hoşuna gittiyse, çocuğunu onun kucağına koyar ve o adam da çocuğun babası kabul edilirdi. Böylece çocuk, yaratılmasına sebep olan babasına değil, herhangi bir adama nisbet edilirdi.

Allah Rasûlü ahlaksızlığın bütün şekil ve sûretlerine karşı topyekün bir seferberlik ilan edince “iffet tacirleri”nin, “Nikahsız Hayatlar” sorumluları da rahatsız oldu.

Nikahsız ve nesebsiz bir hayat yaşamak isteyenler aile hayatına karşı direndi. Kur’ân-ı Kerîm “Zinaya yaklaşmayınız!”11 buyurunca onlar, “Bize başka bir Kuran getir ya da bunu değiştir” dedi. Ahiret’e inanmayanlar “Kur’ân’ın hayatımıza müdahale etmesine sessiz kalamayız.” diye çıkışlar yaptı. 

İslâm Mümin Kadınlara Emrediyor, Ateistler Kazan Kaldırıyor

Tarih boyu belli gruplar tarafından cinsel bir meta olarak kullanılan kadını özgürlüğüne kavuşturan buyruklardan biri de şu ayettir; “Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve mü’minlerin kadınlarına söyle, bedenlerini örtecek elbiselerini giysinler.”.12 Bu âyet nâzil olunca “hür” kadını istismar etme imkânını kaybeden kadın tacirleri yine Allah Rasûlü’ne ﷺ‭ ‬saldırdı. Çünkü Peygamber’in şahsında bütün müminleri kapsayan bir talimat olan bu âyet-i kerîme, sahabeyi de içine almaktaydı.  Medine’de bir tesettür hassasiyeti başladı. Başörtüsü âyeti nâzil olduğunda, oldukları yerlerde elbiselerini yırtıp başlarını örten sahabe kadınları “dış örtü” noktasında da tereddüt etmedi.

Âyet-i kerîmede geçen “cilbâb”, kadının bedenini tek parçada örten kıyafetin adıdır. Daha çok çarşaf olarak anlaşılan “cilbâb”, geniş pardesüyü de içine almaktadır. Sahabe kadınları da Allah’ın muradına göre amel etti. “Niçin” demedi, tesettüre girme noktasında zorlanmadılar. Çünkü emirden önce amire iman etmişlerdi. 

Kadına özgürlük getiren tesettür mevcut haliyle “mümine kadınlar” içindir. Zaten Allah Azze ve Celle de “müminlerin kadınlarına söyle!” buyurmaktadır. Zira İslâm Devletinde yaşayan gayr-i müslimler kamu düzenini bozmama ve ahlaka zarar vermeme şartıyla kendi akidelerine göre yaşar, Ahval-i Şahsiyye’de de dinlerini esas alırlar. Mesela Ehl-i Kitap’tan biri, erkek ya da kız kardeşinin kızıyla evlense, ya da şahitsiz nikah kıysa, Ehl-i Kitap olan önceki eşinden boşama iddeti bekleyen bir kadın yine Ehl-i Kitap başka bir adamla evlense ya da bir Mecusî annesi ya da kız kardeşi ile evlense, İslâm’ın onaylamadığı bu malum birliktelikleri insanlar kendi dinlerine göre yaptıysa ona herhangi bir müslümanın ya da hâkimin müdahalesi söz konusu olmaz.13

Tesettür âyetini Allah Rasûlü öncelikli olarak ateiste, deiste, müşrike, mülhide değil müslümanlara okudu. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm Ona bunu emretti. Buna rağmen “tesettür âyetleri” müşrikleri rahatsız etti. Küfür cephesinden gelen şiddetli tazyike rağmen Allah Rasûlü “tesettür âyetleri”ni okuma noktasında tereddüt etmedi. Müşriklerin şiddetli taarruzlarına bakmadan yürüdü. Kur’ân-ı Kerîm de Onu ve ashabını benzer şartlarda mücadele eden enbiyadan bahseden âyet-i kerîmelerle teselli etti. Efendimiz kavmi içinde yalnız başına direnen fakat baş eğmeyen Hz. Hûd’u anlattı ashaba; “Haydi hepiniz toptan bana tuzak kurun, sonra da bana göz açtırmayın. Ben ise benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a tevekkül ettim.”14 dedi Hz. Hûd. “Hepiniz gelin Ateistler, Deistler, Müşrikler, Kâfirler, Münafıklar, kadını satanlar, onun üzerinden para kazanan Ebu Cehiller, Ebu Cehil’in çocukları, Kilise, Kilisenin çocukları, zangoçlar hepiniz gelin. Ama unutmayın ki “Ben, benim de sizin de Rabbiniz olan Allah’a Azze ve Celle’ye tevekkül ettim.”. 

Tesettür bir kadın için zordur. O, ancak iman eden kadınlara nasib olan bir hayat tarzıdır. Bu yüzden âyet-i kerîme, “Ya Eyyühennas/Ey insanlar” şeklinde değil de “Ey iman edenler” diye başladı; “Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve mü’minlerin kadınlarına söyle, bedenlerini örtecek elbiselerini giysinler.”15

Allah Rasûlü “tesettür âyetlerini” Ebu Cehil çocuklarının yaşadığı bir dünyada okudu. “Allah-u Ekber” diyenler de Kıyamet’e kadar bu âyetleri okumaya devam edecektir. Şüphesiz bütün zamanlar da bu âyetlerden rahatsız olanlar ve “Bize bundan başka bir Kur’ân getir.” diyenler olacaktır. Bunların neredeyse tamamı ömrü İslâm’a adavetle geçen zındıka taifesindendir.

Mümin Erkekler ve Namahrem Kadınlar

Allah Rasûlü şahsında bütün müminlere müteveccih bir emir olan, “Mümin erkeklere söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar ve iffetlerini korusunlar.”16  âyet-i kerîmesinde geçen “Müminler” kaydı öncelikli muhatabların kimler olduğunu tayin eder. Gözleri, “haram”dan polis değil, imana vatan olan kalp korur. Bu yüzdendir ki Allah Teâla “müminlere söyle” diye emretti. Ne var ki Kur’ân müminlere emretti, itiraz kadın ticareti yapan müşriklerden geldi; “Ya Muhammed ya bu Kur’ân’ı değiştir ya da bize başka bir Kur’ân getir.” dediler.

Küfür Yobazlarına göre Rahiplerin Budistleri, Buda’nın dinine göre yaşamaya çağırması ya da Papa’nın anlattığı hurafeler “inanç özgürlüğü”; ulemanın müminleri Kur’ân-ı Kerîm’e göre yaşamaya davet etmesi ise irticadır. Din tüccarlarının, Manastırlarda, Kiliselerde, Havralarda kendi dinlerini anlatmaları “inanç özgürlüğü”; ulemanın İslâm Ahkâmından bahsetmesi ise özel hayata saygısızlıktır(!). Bugün camide nelerin anlatılacağına karışanlar, yarın “din” diye kendi “dinsizliklerinin”, “Gerçek İslâm” diye anlatılmasını dayatacaktır. 

Karşılıklı Bakışlar

Kur’ân-ı Kerîm, erkekler gibi, kadınların da bakışlarından sorumlu olduğunu belirtti. Bakışlarına “mahremiyet ayarı” yapan bir kadının, Ahiret’te bunun karşılığını alabilmesi için mümine olması gerekir; “Mü’mine kadınlara da söyle gözlerini haramdan sakınsınlar.”17 Bu emir kanun maddesiyle değil, “iman”la yerine getirilir. Bunda da ancak mümine olanlar muvaffak olur. Onun için emrin muhatabları iffetlerinden sorumlu olan müminelerdir. Sair insanların “bakışları” gibi giyim-kuşamları ise kulluk bağlamında değil, fesad ve ifsad bağlamında değerlendirilir.

İmanla hayatları değişen İslâm kadınlarıyla önceden olduğu gibi “muhabbet meclisleri” kuramayan Müşrikler, bu düzenlemeden de rahatsız oldu. Allah Rasûlü’ne, ﷺ‭ ‬“Başka bir Kur’ân getir veya bunu değiştir.”18 dedi.

“Yetim Malı Yemeyin!” Demekten Kim Rahatsız Olur

Cahiliyye‘de sistem hakka değil, güce dayanmaktaydı. Güçlü olan, haklıydı. Yeteri kadar adamı olan bir çete lideri, bir kabileye baskın düzenler, ne varsa alır, insanları köle yapar, yetim yavrular da ortada kalırdı. Kur’ân-ı Kerîm onlara dair, “Yetimlerin mallarını haksız yere yiyenler, ancak ve ancak karınlarını doldurasıya ateş yemiş olurlar ve zaten onlar çılgın bir ateşe (cehenneme) gireceklerdir.”19 buyurunca katillerin keyifleri bozuldu. İslâm’ın hâkimiyet alanı genişledikçe toplumda refah düzeyi yükseldi. Yetimler “özel emanet” olarak kabul edildi. Allah Rasûlü yetimlerle alakadar olanları teşvik babında, şöyle buyurdu “Ben ve yetime sahip çıkan Cennet’te (iki parmağını göstererek) şu, şuna ne kadar yakınsa, bana o kadar yakın olacaktır.”. Sahabede yetim seferberliği başladı. Evler yetimhaneye döndü. Hz. Aişe’nin de, Hz. Fatıma’nın da evinde yetimler vardı.

Bugün ABD’den kalkıp Bağdat’ı, Afganistan’ı vuranlar, Mısır’ı açık cezaevine çevirenler, Bilad-ı Şam’da katliam yapanlar, Irak’ta İsrail’le yeni oyun kuranlar, yetimlerin ekmeğini alanlar da diyorki, “Ya Muhammed bu Kur’ân’ı okuma. Zira o duyuldukça yetimleri sömürmemize engel oluyor; başka bir Kur’ân getir”.

Kur’ân-ı Kerîm’in Millet Yapısı

Irkçılık Arab’ın genlerine kadar nüfuz etmişti. Kureyş, insanı soya, boya göre tasnifte dünya milletleri içerisinde en üst sırada yer almaktaydı. Hicaz’da, kabirde yatanları sayacak kadar ileri giden ırkçılık, ibadete de yansımış; Hz. İbrahim’ın öğrettiği, Arab’ın ise tahrif ettiği Hacc’a da sirayet etmişti. Diğer bütün Kabileler Arafat’ta, Kureyş ise Müzdelife’de vakfe yapar, protokolün halktan farklı bir yerde oturması gibi onlar da Hacc’da farklı yerlerde dururlardı. Allah Rasûlü Veda Hacc’ında insanlar arasına karışıp Arafat’a gitti, orada “vakfe” yaptı. Daha sonra “Arafat’tan dalga dalga indiğinizde Meş’ar-i Haram’da Allah’ı zikredin.”20 âyeti gereği Müzdelife’ye geçti. Allah Rasûlü haccın bütün safhalarında ashabıyla birlikte oldu.

Habeşli Bilal, İranlı Selman, Kureyşli Ebu Bekir’le İslâm Millet yapısını kuran Efendimiz, amcası Ebu Leheb’in karşısında durarak İslâm’ın akraba dini, Mekke’den hicret ederek kabile dini, Medinelilerle bir olup akrabalarına karşı cihad ederek de yerel bir din olmadığını gösterdi.

İbnü’l-İslâm

İslâm, “Beyaz kadınların çocuklarının, siyah kadınların çocuklarından üstün kabul edildiği” cahilî anlayışa son verdi. Üstünlüğün ancak takva ile olabileceğini belirtti. Camiide amirle memur aynı safta durdu. Arafat’ta çobanla devlet başkanı birlikte dua etti. Ne var ki sahabe kavmiyetçilik hastalığından bir anda bütünüyle kurtulamadı. Nekahet devri kiminde kısa, kiminde uzun sürdü. 

Bir ara kendisine “İbnü’l-İslâm” da denilen Selman el-Farisî ile Sa’d b. Ebi Vakkas arasında bir kırgınlık olur. Bir mecliste başkaları da olduğu halde otururken Hz. Sa’d etrafındaki birkaç kişiye  “Men Ebûke/Baban Kim?” diye sorar. Onlar da atalarını tadât eder. Daha sonra Selman el-Farisî’ye peki ya, “Men Ebûke/Senin baban kim?” diye sorar. Selman da biraz durur, sonra başını kaldırır ve Müslüman olduktan sonra İslâm’dan başka neseb aramam, lakin bütün bunlara rağmen yine de merak ediyorsan söyleyeyim,  “Selman b. İslâm/İslâm’ın oğlu Selman”. der. Aynı mecliste hazır bulunan Hz. Ömer, Sa’d’a canı sıkılır ve şöyle der, “Bütün Kureyş bilir ki, babam Hattâb, Cahiliye devrinde aziz bir adamdı. Böyle iken ben, İbnü’l-İslâm olan Selman’ın kardeşi, Ömer bin İslâm’ım.”.

İslâm’ın hâkim olduğu hiç bir yerde insanlar soylarından dolayı aşağılanmadı, hakarete uğramadı. Biri diğerine öfkelenince “Baban kim?” diye sormadı, soramadı. En soylu ailelerin çocukları da Ahmed b. İslâm, Ali b. İslâm diye anılmaktan şeref duydu.

İslâm’la imtiyazlarını kaybeden müşrikler Kur’ân’a saldırdı, “Ya Muhammed (bize) bundan başka bir Kur’ân getir veya onu değiştir.” dedi. Müslümanları sömürmek için bölenler ya da sınırları sömürü sistemlerini sarsmayacak şekilde çizenler, Müslümanlara ittihad-ı İslâm’ı emreden Kur’ân’la savaştı. Bunu doğrudan yapmayı stratejik bulmadıkları yerlerde ise hocalara saldırdılar.

Faiz Lobisi Niçin Kur’ân’a Karşı?!

Para ticarette esas değil, insanların ihtiyacı olan malların temin vasıtası, bir “tebadül aracı”dır. Nitekim insan bizzat paradan değil, parayı vererek aldığı eşyadan istifade eder. Üretime ya da ticarete dayanmayan para üzerinden para kazanmayı hedefleyen gayr-i meşru yollar, bir taraftan sömürüyü daha da derinleştirirken, diğer taraftan da yoksulluğu artırır.

Cahiliyye’de biri, aldığı 100 lirayı vaktinde ödeyemeyince, alacaklısı tarafından kendisine “Süreyi uzat, faizi artır!” denir. Aya göre ilave faiz belirlenir. 100 lirayı ödeyemeyen, katlanarak artan faizi de ödeyemez ve nihayet alacaklı tarafından “hürriyet”i gasp edilir. Kur’ân faizin cemiyeti bir ahtapot gibi sarıp sarmaladığı Hicaz’a İslam İktisad Nizamı’nın temellerini oluşturan ayetlerle müdahale etti.

İnsanın en zor iki imtihanı kadın ve paradır. İnsan, sömürü yoluyla kazanacağı bir paradan ancak imanla vazgeçer. Allah Rasûlü , “Ey İman Edenler! Allah’tan korkun ve gerçekten iman etmişseniz faizden kalanı bırakın.”21 mealindeki âyeti okuyunca amcası Hz. Abbas başta olmak üzere sahabe faiz alacağından vazgeçti. Faizle beslenen çevreler,  insanların parayla emeğini, umudunu çalanlar, bil umum tefeciler, para tüccarları dedi ki, “Ya Muhammed sen sömürü sistemimizi perişan ettin, değiştir bu Kur’ân’ı, bize de başka bir Kur’ân getir.”.

Sahabe Kur’ân’ın alışverişle faiz arasında çizdiği yekün hattı hiç zorlamadı. Alışverişle faiz arasında sınır ihlallerinin olduğu yıllarda, müslümanlar siyasi anlamda inhitat yaşadı, derin iktisadi krizlere, siyasi fetretlere savruldu.

Niçin Kur’ân’dan Korkuyorlar?!

İlaç yerine zehir içirilen insanlar, ilaçtan korkar ve hastalığı tedaviye tercih eder. İslâm’a dair bildikleri her şey küfür yobazlarının tezviratına dayananlar da, her derde “deva” olan İslâm’ı “zehir” gibi tanır; bu yüzden ömürlerini insanların ona muhatab olmasının önüne geçmek gibi beyhude bir dava için harcar.

İslâm’a hasım olan güruh, İslâm’a dair bildiklerini kusup Allah’ın indirdiği dine muhatab olursa özlediği aile, cemiyet ve devlet yapısının İslâm’da olduğunu görür. Lakin amuda kalkanlar normal hale dönmedikçe ayakları baş, başları ayak, suçluları masum, masumları da mücrim olarak görme marazından  kurtulamaz.

Hastaları “ilaç”tan, insanları da onlara hayat verecek Kur’ân-ı Kerîm’den korkutanlar, onların ya paralarını, ya cinselliklerini sömürmek isteyen hasımlarıdır. Evet! Mücrimler ve onların zehirlediği zavallılar Kur’ân-ı Kerîm’den korkuyor ya da onunla -ona muhtaç olanları- korkutuyor; Çünkü onlar da biliyor ki, Kur’ân’ın hâkim olduğu bir cemiyette Cahiliyye Mekke’si olmaz; orada kadınların malları gibi iffetleri de pazarlık konusu olamaz. Hiç kimse yetimin malına el uzatamaz. Faiz yoluyla insanların alın terini sömürülemez. Bu yüzden ya Kur’ân’la, ya da onun âyetlerini okuyanlarla savaşıyorlar. Bilmiyorlar ki mücrimlerin ve onların vardiya işçilerinin kirlettiği dünyayı Kur’ân temizlemekte. Söküklerini Kur’ân dikmekte, yaraladıkları yürekleri Kur’ân tedavi etmekte. 

İşte Bunun İçin Kur’ân’dan Korkuyorlar

Her geçen gün Kilise’nin etrafındaki çember biraz daha daralıyor. Papazlar yol alamıyor, çağrılarına kulak verecek genç bulamıyor. Tek yaptıkları iş, hastanelik ettikleri insanlara ilaç olan İslâm’ın onlara ulaşmasına mani olmak.

Dünya’da iki fotoğraf öne çıkıyor… Bir tarafta inananlarını Kilise’ye çekemeyen papazlar, diğer tarafta ise sokak sokak dolaşıp, derdini, davasını anlatan mümin gençler…  İslâm karşısında mevzilerini kaybeden Kilise, “iyi yetişmiş Müslüman” görünümlü Kilise çocuklarıyla İslâm adına, İslâm’a karşı saldırı yolunu tercih etti. Bu saldırı bazen, “Gerçek İslâm”, “İndirilmiş İslâm” gibi terkiplerle, bazen de yerli oryantalistlerin tarihselcilik gibi söylemleriyle yapılmakta. Yerli oryantalistler, İslâm karşısında hezimete uğrayan Kilise’nin Truva atı işlevini görmekte. 

Bu mücadeleyi niçin yine İslâm’ın kazanacağını ve bu zaferin aslında onların da zaferi olacağını Amsterdam’da yaşanan şu hadise ile misallendirelim:

Amsterdam’da bir imam kardeşimiz her Cuma günü 10-11 yaşındaki oğluyla şehrin sokaklarında dolaşır, İslâm’a dair kaleme aldığı küçük risaleyi dağıtır, insanları İslâm’a davet edermiş. Yine bir Cuma günü rahatsız olduğundan oğluna, “Bu hafta tebliğ için çıkmayalım” der. Bir insanın hidayetine vesile olmanın ne büyük bir devlet olduğunun hazzını defalarca yaşayan çocuk, babasına yalnız çıkma noktasında ısrar eder. Şiddetli yağışın da olduğu soğuk bir kış günü İmam, oğlunun ısrarlarına dayanamaz ve “peki” der, onu gönderir. Çocuk Amsterdam sokaklarında dolaşır ve her gördüğü kişiye o risaleyi takdim eder, muhatablarına, “Allah, seni cennetine davet ediyor.” der. Fakat hava soğuk olduğu için sokaklarda pek kimseler yoktur. En son elinde tek bir risale kalır, verecek birilerini arar, bulamaz. Sonunda bir kapıya gelir ve defaatle zili çalar lakin kimse kapıyı açmaz. Tam dönerken yaşlı bir kadın açar kapıyı. Kadın, karşısında bir çocuk görünce ona, “Niçin geldiğini sorar.” Çocuk, “Allah, seni cennetine davet ediyor. Kur’ân’a iman etmeye sonra da ondaki buyrukları yaşamaya davet ediyor, gelir misin? der.

Çocuk kitapçığı verir ve geri eve döner. Ertesi cuma, namazdan sonra babası mutad olduğu üzere cemaate vaaz eder. Ardından soru-cevap faslı başlar. Salonun arka taraflarında oturan kadınlardan biri ayağa kalkar ve şunları söyler, “Ben önceki haftaya kadar Hristiyan’dım, eşimi kaybettim, çocuklarım da yok, hayatta birinci derece tek bir yakınım olmadığından aylardır kimse kapımı açmadı. Yapayalnızdım. Yalnızlıktan tarifi imkânsız bir krize girmiştim. Herkesin benden nefret ettiğini, topluma yük olduğumu düşünüyordum. Çünkü Batı’da emekli bir vatandaş topluma yük kabul edilir. Ölse de devletin yükü hafiflese diye düşünenler vardır. Lakin siz müslümanlar, insanlar yaşlanınca onlara hizmet etmeyi ibadet kabul edersiniz.”. Kadın bu duygular içerisinde evinin yatak odasına çıkar, tavana bir ip bağlar, halkayı da boynuna geçirir. Tam ayağını sehpaya vurup intihar edecekken zil çalar. O ise, “Benim kapımı kim çalar ki?’’ deyip biraz bekledikten sonra tekrar intihara teşebbüs eder. Zil ısrarlı bir şekilde çalınınca kadın ipi boynundan çıkarır ve kapıya yönelir, karşısında duran çocuk ona, “Ben Hz. Muhammed’in öğrencisiyim, Allah seni Cenneti’ne davet ediyor.” deyince sarsılır, çocuğun kendisine verdiği kitapçığı alır, okur ve Müslüman olur. Kadın sözlerini şu ifadelerle tamamlar, “Bana şu anda dünyada en mutlu insan kimdir, diye sorsalar tereddüt etmeden, kendimi gösteririm. Bundan sonraki ömrümü benim gibi zavallıların kurtuluşuna adadım. Ben de o çocuk hayatımın geri kalan bölümünde Amsterdam sokaklarında dolaşacak ve insanlara ‘Allah, sizi cennetine davet ediyor.’ diyeceğim.” 

İnsanların Allah Azze ve Celle’nin âyetleri ve Rasûlü’nün Sünnet’i çerçevesinde ihya ve inşa edilmesi projesine “irtica” diye saldıranlar, Kilisenin hastanelik etttiği zavallılara düşman olan Zangoçlardır. Gayeleri ise gücünü kan, alın teri ve gözyaşından alan zulüm çarklarının inkıtaya uğramadan dönmesidir.

Hülâsa ya da Bir Şey İçin Her Şeyi Vermek

Mekke Şehir Eşkıyası, Allah’ın miras olarak kendine takdir ettiği pay elinden alınan, diri diri toprağa gömülen, cinselliği en bayağı şekilde sömürülen, ictimai hayatın aksesuarı olarak görülen kadının istismar kapısını sonuna kadar kapattığından, yetim malına uzanan elleri kırdığından, insanların hürriyetlerini ellerinden alacak şekillere varan faizi her şekliyle ayaklar altına aldığından, üretime dayalı bir ekonomik nizam vaz’ ettiğinden Kur’ân-ı Kerîm’e düşman oldu. Önce, “Susturun bu Kur’ân’ı” dedi, bunda başarılı olamayınca Allah Rasûlü’ne, ﷺ‭ ‬“Bize bundan başka bir Kur’ân getir veya onu değiştir” teklifinde bulundu. Modern Cahiliyye de, doğrudan Kur’ân’la savaşmanın Müslümanları uyandıracağını bildiğinden, bu mücadeleyi stratejik bulmadı ve Allah’ın helal ve haramlarını anlatan âyetlerini münkirler eliyle doğrudan, tarihselciler vasıtasıyla da dolaylı olarak ilga etme yoluna başvurdu.

Hak’la Batıl’ın mücadelesinde zaman zaman dengeler değişse de hiç inkıta olmamıştır. Her devrin seçkinlerinden müessir bir grup Kur’ân’dan rahatsızlık duymuş ve “Değiştirin o Kur’ân’ı” deme cüretinde bulunmuştur. Onların önünde tesettürü inkâr eden, deizmle, ateizm arasında med-cezir yaşayan kimi akademisyenler ise Mahşer günü “Allah’ın indirdiği vahiyden bazı kısımları gizleyenler ve bunu az bir kazanç karşılığı değiştirenler”22 olarak haşrolacaktır.

Yirmi üç yıllık hayatı Kur’ân müdafaasıyla geçen Peygamber-i Ekber sürekli bedel ödedi, Sahabe de Onun izinde yürüdü. Allah Teâla da onların yolunu açtı. Zamanla Kur’ân’ı değiştirmek isteyenlerin nesilleri, bütünüyle müslüman oldu. İçinde Ebu Eyyüb el-Ensari gibi sahabilerin de olduğu İslâm ordusu İstanbul’a kadar gitti.

Kilise çocuklarının küresel sömürü düzenini tehdit eden yegâne bir nizam vardır, O da İslâm’dır.  Bunun için bütün oyunlar onun üzerinde oynanmaktadır.

Allah’ın tesettür âyetlerinin camiide okunmasından rahatsız olan Kilise Çocukları utanmasa camiideki vaazın mevzunu da biz belirleyeyim diyecek.

Helallerin “haram”, haramların da “helal” kabul edildiği bir zamanda âlimler susarsa İslâm o millet içinde bir “nizam” olarak değil, nostalji olarak yaşar. Bu yüzden tarihi süreç içeresinde zuhur eden bütün kuşatma harekatı ulema tarafından yarılmıştır. Yine öyle olacaktır.

Ulemamızın Kur’ân müdafaası karşısında aciz kalan çevrelerin imdadına “her devrin adamı olabilecek hocalar” yetişmiş ve ‘‘Gerçek Din’’, ‘‘İndirilen İslâm’’ gibi terkiplerle insanlarla İslâm arasına tuzaklar koymuşlardır. Bütün bunların nihaî amacı ise Kur’ân’ın dünyayı değiştirmesine mani olmaktır.

Bu Ümmet’in şerefi Kur’ân’dadır.23 Müslümanlar, kaybettikleri itibarı da, bekledikleri İnkılabı da O’nda bulacak; O’nu, okunan ve yaşanan bir Kitap olarak görüp, gereğini yaptıklarında hem Bilad-ı İslam, hem de insanlık kurtulacaktır.

Her şeye rağmen Kur’ân-ı Kerîm insanlığın yürek yaralarını tedavi etmeye, gönül dünyalarındaki sökükleri dikmeye devam edecektir.

Allah Teâla hayatını bu Kur’ân’la değiştirenlere, elbet bir gün yeniden o Kitap’la dünyayı değiştirme şerefini ihsan edecektir. Bütün mesele ölene kadar bu yolda kalabilmektir. Allah Teâla bizi bu yolla şereflendirdi. Gerektiğinde İslâm’ı müdafaa etmek için hiç tereddüt etmeden canımız dahil her şeyimizi vereceğiz.


Dipnotlar:

1  Fussilet, 26.

2  Yûnus, 15.

3  Nisâ, 7.

4  Nûr 33.

5  Yûnus 15.

6  Nûr, 32.

7  Nûr, 33.

8  Yûsuf, 23.

9  Tahrîm, 12.

10  Bkz. Yusûf, 27.

11  İsrâ, 32.

12  Ahzâb, 59.

13  Muhammed Muhyiddin Abdulhamid, Dâru’l-Kitabi’l-Arabî, Beyrut, 1984, 105.

14  Hûd, 55-6.

15  Ahzâb, 59.

16  Nûr, 30.

17  Nûr, 31.

18  Yûnus, 15.

19  Nisâ, 10.

20  Bakara, 198.

21  Bakara, 278.

22  Bakara, 174.

23  Enbiyâ, 10.